Boğaziçi'ni Boğaziçi yapan

Agos, 26 Eylül 2008

Sonradan olma Boğaziçiliyim. Marmara Üniversitesi’nde lisansımı yaptıktan dört yıl sonra, master için girdim Boğaziçi’ne.

Sonradan görme olduğum için, o okulda, o kampusta esen özgürlükçü havanın kıymetini, öğrencilere kendilerini geliştirebilmeleri için tanınan imkânları, hocalarla olabildiğince eşit ilişkiler kurabilmenin nimetlerini, başka üniversitelerin boğucu ortamını bilmeyen gerçek Boğaziçili arkadaşlarımdan çok daha iyi takdir ettiğimi düşündüm hep.

Amerikalıların 145 yıl önce kurup ruh verdiği; geçmişte her dilden, her dinden öğrencinin bir arada öğrenim gördüğü; o hayırhah ruhu daima taşıyan, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahip o okul içimi hep muhabbet duygularıyla doldurdu.

Boğaziçi’nin ülke şartlarından kopuk olduğu, bu yönüyle bir fildişi kuleyi andırdığı eleştirisi hep yapılır. Halbuki, ülke meselelerinin ciğerine dokunan fikirlerin üretilebilmesi için, Boğaziçi’nin ve tüm üniversitelerin özgürlükler anlamında birer fildişi kule olması şarttır. Ülke olarak içinde debelendiğimiz kısırlığın Boğaziçi’ni çoraklaştırmasındansa, her yerin Boğaziçileşmesi için çalışmak gerekmez mi?

O okulda, başı örtülü arkadaşlarım Melek’le, Rahime’yle, Zeynep’le birlikte ders dinleyip tartışmaktan, ders aralarında birlikte çay içip sohbet etmekten, aynı esprilere gülmekten büyük bir zevk aldım. Onları başlarını açmaya veya peruk takmaya zorlamayan önceki okul yönetimine içten içe hep büyük bir şükran duydum.

Yeni rektör Kadri Özçaldıran’ın kararıyla başörtülü öğrencilerin giriş kapısından içeri alınmadıklarını görmekse içimi acıtıyor. Biliyorum ki, arkadaşlarımın o güzelim kampusta özgürce dolaşamadıkları bir Boğaziçi, devlet üniversitelerinin bunaltıcılığından nasibini hızla alacak ve asıl o zaman bir fildişi kuleye dönüşecek.

Neyse ki, başörtülü arkadaşlarına sahip çıkan yüzlerce öğrenci ve öğretim görevlisi var okulda. Boğaziçi’ni, en temel hak ve özgürlüklerimizi onlar temsil ediyor, bu karara imza atan rektörlük değil. O yüzden, direnmeye devam!

Cemaatin sorunları ve ‘know-how’

Agos, 26 Eylül 2008

Türkiye Ermeni toplumunun yapısal sorunlarının giderek daha fazla konuşulduğu günleri yaşıyoruz. Patrik II. Mesrob’un sağlık durumu nedeniyle ufukta bir patriklik seçiminin görünüyor olması, mevcut sorunların derinleşme ihtimalini artırıyor ve bu da çözüm çabalarının daha fazla ertelenemeyeceği anlamına geliyor.

Biliyoruz ki, her patriklik seçimi, cemaatte ayrışmaları körükleyen, farklı kesimlerin, devletin, Eçmiadzin’in ve uluslarararası diplomasinin etkilemeye çalıştığı kaotik bir ortamı davet ediyor; cemaat her seçimde biraz daha sarsılıyor. Bu dönemi en az hasarla atlatmak için ise, üzerine geleceğin bina edileceği temelleri tartışmaya açmak şart.

Ermeni toplumu, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki baskılar sonucunda, daha önce bin bir emekle oluşturduğu idari kurumlardan feragat etmek zorunda kaldı. Halkın oyuyla göreve gelen idari komisyonlardan yoksun kalmak, patriğin neredeyse sorgulanamaz bir iktidara sahip olması sonucunu doğurdu.

Bu süreçte cemaatin sorunlarını çözebilme yeteneği ciddi zarar gördü. Dertlere deva bulacak tek merciin Patriklik haline gelmesi nedeniyle atıl kalan kapasite, bir şeyi yapabilme, becerebilme hüneri anlamına gelen ‘know-kow’ eksikliğini beraberinde getirdi. Görünen o ki, bunca enerji sarfına rağmen, içinde kaybolduğumuz sorunlar yumağından sıyrılamayışımızın en önemli nedeni, aslında neyi, nasıl yapacağımızı bilemiyor olmamız.

Ölçek farklı da olsa, dertler eskisinden çok da farklı değil. Bugün tartıştığımız meseleler, geçmişte de büyük çalkantılara neden olmuş, el yordamıyla da olsa hal çareleri bulunmuştu. Bu yüzden, o tartışmaları hatırlamak, bugün eksik kalanları keşfetmemize yardımcı olacaktır.

Nizamname kılavuz olabilir

1863’te Osmanlı Devleti’nin onayladığı Azkayin Sahmanatrutyun Hayots (Ermeni Milli Anayasası; resmi adıyla ‘Nizamname-i Millet-i Ermeniyan’), Ermenilerin o güne dek yaşadığı idari ve toplumsal sorunların izlerini yansıtan bir metindi. Cemaat içi çekişmeleri, Tanzimat devrinin düşünce yapısını, Batı modernizmine öykünen aydın sınıfının dünyasını ve Ermeni milletinin kendine özgü koşullarını bünyesinde barındırıyor; patriğin görev ve yetkilerini, bireylerin hak ve sorumluluklarını, cemaatin devletle ilişkilerini belirliyordu. Metin, ciddi eksikleri olsa da, o haliyle bile kurumların işleyişine dair gelişkin bir yapı tesis ediyordu.


Nizamname, seçimle gelen üyelerin oluşturduğu bir Milli Meclis; bunu içinden çıkacak bir Sivil Meclis ve bir Ruhani Meclis öngörüyordu. Yürütme işlevini üstlenecek bir Merkezi İdare de tesis edilmişti. Çeşitli komisyonlar, millet işlerinin daha iyi görülmesinden sorumluydu. Eğitimden Maarif Komisyonu, mali işlerden Tesisat Komisyonu, hukuki sorunlardan Muhakeme Komisyonu, Merkezi Sandığın idaresinden Muhasebe İdaresi Komisyonu, vasiyetleri millet yararına kullanmaktan da Vasiyet İdaresi Komisyonu sorumluydu.

Koşullar bugün elbette çok farklı. Çokkültürlü bir imparatorluğun tebaası olan 2 milyon nüfuslu bir halktan değil, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 60 bin kişilik küçük bir azınlık toplumundan söz ediyoruz. Ancak, 1863 Nizamnamesi’nin kılavuzluğunda ve günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda şekillenecek bir yönetimin önemli kazanımlar sağlayacağını öngörmek de kehanet sayılmaz.

Nizamname'nin ilanı vesilesiyle Beykoz'da yapılan yıldönümü kutlamalarından soluk bir hatıra

Bugün, Milli Meclis sadece patrik seçimleri sırasında toplanıyor. Ruhani Meclis faaliyet gösterse de, bir Sivil Meclis’e sahip değiliz. Yukarıda sözü edilen komisyonlar da mevcut değil. Bunlardan Maarif Komisyonu’nun boşluğunu SEV Vakfı ve Öğretmenler Vakfı doldurmaya çalışıyor, hepsi bu. Oysa bu birimler geçmişte cemaat kurumlarının koordinasyonunda önemli işlevler üstleniyor, bir ‘ortak akıl’ oluşturulmasına katkıda bulunuyordu.

Bu kurumları güne uyarlayıp yeniden canlandırmak, katılımcılığa ve çoğulculuğa inanan insanları oralarda görevlendirerek işe koyulmak, zor ama başarılması elzem bir görev olarak duruyor önümüzde. Karşımıza türlü engellerin çıkacağını biliyoruz. Engelleri aşarak kazanılan başarıların ne kadar değerli olduğunu da…

Bir kez telaffuz edilince...

Agos, 19 Eylül 2008

Cumhurbaşkanının Ermenistan ziyareti sırasında ve sonrasında verilen mesajlar, Türkiye’nin, Ermenistan ile diplomatik ilişki kurmaya hazırlanarak, hem Kafkasya’da istikarın sağlanmasına katkıda bulunmayı, hem de dünyanın dört bir yanında alınan parlamento kararlarıyla kendini iyice kıstırılmış hissettiği Soykırım meselesinden en hafif hasarla sıyrılmayı hedeflediğini gösteriyor.

Karmaşık bir sorun olsa da, Ermenistan’la yakınlaşmak için yapılması gerekenler belli: Karayolu ve demiryolu ulaşımının başlaması, sınırın açılması, Yerevan’da Türkiye, Ankara’da Ermenistan elçiliklerinin açılması, ilişkilerin normalleşmesini sağlayacağı gibi, ticaretin gelişmesine, sınırın iki yanındakilerin refah ve huzuruna da katkıda bulunacak.

Sarkisyan’ın Gül’ü Yerevan’a davet ederek gösterdiği basiret, Ermenistan’ın bu yakınlaşmadan yarar sağlayacağını bildiğinin onayı olarak görülmeli. Anlaşılan o ki, Sarkisyan, selefi Koçaryan’ın sertlik siyasetindense, Koçaryan’ın selefi Levon-Ter Petrosyan’ın yakınlaşma siyasetini benimsiyor. (Sarkisyan’ın, aynı ılımlı tavrı, başını Ter Petrosyan’ın çektiği muhaliflere de gösterip göstermeyeceği ise, Ermenistan demokrasisinin geleceği açısından hayati önemi haiz.)

Bu arada, Ter Petrosyan’ın 1991’deki açılımlarının Türkiye’den karşılık bulamadığı ve ardından Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanının siyasetin zirvesinden uzaklaştırıldığı dönemden bugüne geçen zamanın ilişkiler açısından “kayıp yıllar” olduğu da iyice ortaya çıkmış oldu (Volkan Vural - Neşe Düzel söyleşisi, Taraf, 8 Eylül 2008 ve 9 Eylül 2008)

Öte yandan, Türk-Ermeni sorununun gerçek ve adil bir uzlaşmaya kavuşabilmesi için, 1915 Felaketi’nin asli mağduru konumundaki diasporanın da mutlaka dikkate alınması gerekiyor. Halbuki, Türkiye’de diaspora daimi bir ayakbağı olarak görülüyor; oradaki herkesin aşırı milliyetçi olduğu yanılsaması kullanılarak, farklı bileşenlerden oluşan, büyük ve çok renkli bir insan topluluğu tektipleştiriliyor, ötekileştiriliyor.

Türkiye’nin Ermenistan’la ilişki kurmasının diasporada belli bir yumuşama yaratacağı, ancak sorunu ortadan kaldırmayacağı idrak ediliyor olmalı ki, yetkililer katında olmasa da, basında son günlerde, ‘özür’ sözcüğü sıkça telaffuz edilmeye başlandı.

Emekli büyükelçi Vural, Neşe Düzel’le söyleşisinde ‘özür’ kavramının altını dolduran bazı pratik açılımlarda da bulundu: Bunlar arasında, tehcirle yurtdışına göçmek zorunda kalanların TC vatandaşlığına alınması, sembolik birtakım tazminatlar, geçmişte yaşananlardan büyük acı duyulduğunun beyan edilmesi var.

Günümüz Türkiye toplumunda böylesi bir özrün büyük bir tepki doğuracağı aşikar. Diasporada da bu tavra şüpheyle yaklaşan kesimler mutlaka olacaktır. Ancak, toplumların bir günden diğerine değişmediğini ve bazen bir konunun tartışmaya açılmasının bile gelecekteki büyük değişimlerin müjdecisi olduğunu akılda tutarak mücadeleye devam etmek gerek.

Maç için Yerevan’ı ziyaret eden Türkiyeli gazetecilerin bir kısmının ve Genç Siviller gibi grupların Dzidzernagapert’teki Soykırım Anıtı ve Müzesi’ni ziyaret etmeleri, hiç olmazsa bazı ‘Türk’lerin geçmişle yüzleşmeye ve bunun bedellerini göğüslemeye hazır olduğunu gösteriyor. Önceleri hayal dahi edilemeyecek, çok anlamlı bir gelişme bu.

İki ülkedeki siyasi iradenin ve diasporanın bu yeni durumu iyi kavrayıp, buna uygun hareket etmeleri gerekiyor.

Çözümsüzlük çözüm olmaz

Agos, 19 Eylül 2008

Anayasa Mahkemesi bugüne dek, Kürt halkının kurduğu siyasi partilerin çoğunu, Halkın Emek Partisi’ni, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni, Demokrasi Partisi’ni, Halkın Demokrasi Partisi’ni kapattı.


Mahkeme, partileri kapatırken, “ [Parti programı] Türk ulusunun bütünlüğünü (...) Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır” gibi gerekçelere sığındı.

HEP, ÖZDEP ve DEP hakkındaki kapatma davaları AİHM’ye taşındı va AİH Sözleşmesi’nin, “Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü’ hakkındaki 11. maddesine aykırı bulundu.

Şimdi de Demokratik Toplum Partisi (DTP) kapatılmak isteniyor. 16 Eylül günü DTP eşbaşkanı Ahmet Türk partinin sözlü savunmasını yaptı. DTP, ön savunmasında, iddianamede sözü edilen 141 eylemden 129’unun ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmişti.

DTP’nin de diğer Kürt partileri gibi bölücülük yaptığı iddia ediliyor. Oysa Yüzleşme Derneği’nin basın açıklamasında dile getirildiği gibi, “Asıl ‘bölücülük’ yapanlar, bu partiyi ve bu partinin yöneticilerini, dolayısıyla onlara oy veren insanları ‘yok’ sayanlar, görmezden gelenler.”

DTP kapatılırsa, Türkiye bir kez daha, Kürt Sorunu’nun çözümü yolunda adım atmak istemediğini, çözümsüzlükten medet umduğunu ilan etmiş olacak.

Çözümsüzlüğü değil çözümü istediğimiz için, “DTP kapatılamaz!” diyerek seslerimizi yükseltmenin zamanıdır.

(DTP Kapatılamaz İnisiyatifi’nin düzenlediği imza kampanyasına destek için: http://dtpkapatilamaz.blogspot.com)

Bir kez daha 301

Agos, 19 Eylül 2008

Yazar Temel Demirer, Hrant Dink’in öldürülmesinden bir gün sonra, Ankara’da yaptığı basın açıklamasında, “Hrant Dink sadece bir Ermeni olduğu için değil, bu ülkede soykırım olduğu gerçeğini ifade ettiği için katledildi” cümlesini sarf etti ve hakkında “Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlarından (TCK 301) dava açıldı.*

Dava sürerken, yurtiçi ve yurtdışında uyanan tepkiler sonucunda 301. madde metninde bazı küçük değişiklikler yapıldı ve dava açılması adalet bakanının iznine bağlandı. Böylece, Demirer hakkındaki dava da askıya alınmış oldu.

Ardından, dosya izin için Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Bakan Mehmet Ali Şahin ise izin talebini olumlu karşıladı ve yargılamaya devam edilmesini istedi. Demirer’in yargılanmasına kaldığı yerden devam edilecek.

Böylece, 301. maddede yapılan değişikliğin hiçbir anlamı olmadığı, yargılanma tehlikesinin, ifade özgürlüğünün üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ettiği ortaya çıkmış oldu. Hükümetin tavrındaki ikiyüzlülük de öyle... Bir yanda Ermenistan açılımı; diğer yanda “Evet, bu ülkede Ermeni soykırımı olmuştur” dediği, hakikat bildiğini dile getirme cesaretini gösterdiği için yargılanan Temel Demirer.

Görünen o ki, hükümetin demokratlık ve dış siyasette açılım iddialarının samimiyetini test edecek yeni ve daha güçlü bir “301’e hayır!” kampanyasına ihtiyaç var.

----------------------

* Cumhuriyet Savcısı Levent Savaş’ın kaleme aldığı 24 Aralık 2007 tarihli iddianame polis tutanakları, polisin yaptığı bant çözümleri ve CD’lere dayanak oluşturdu. Belgede, Demirer’in Dink’in öldürülmesinin protesto edildiği toplantıda şu sözleri söylediği ileri sürülüyor:

“(...) Gerçekleri haykırmamanın cinayete ortak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hrant sadece Ermeni olduğu için değil bu ülkede soykırım olduğu gerçeğini ifade ettiği için katledildi.Türkiye aydınları eğer 301 kere 301 suçu işlemezlerse Hrant’ın cinayetine ortak olmuş demektir. Tarihimizde bir soykırım var. Adı Ermeni Soykırımı. Hrant bu gerçeği hepimize kanı canı pahasına anlattı. Katil devlet karşısında suç işlemeyenler Dink cinayetine ortak olanlar. Dün Ermenileri katledenler bugün Kürt kardeşlerimize saldırıyor. Halkların kardeşliğini isteyenler bu tarihle hesaplaşmak zorunda. Ermeni kardeşlerimizin başına gelenin Kürt kardeşlerimizin de başına gelmemesi için suç işlemeliyiz. Hepinizi suç işlemeye çağırıyorum. Evet bu ülkede Ermeni soykırımı oldu.” (Kaynak: Bianet'ten Erol Önderoğlu'nun haberi: http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/105329/dink-cinayetini-kinayan-temel-demirer-301-ve-216dan-yargida)

Sorunların kaynağı güvensizlik ve samimiyetsizlik*

Agos, 19 Eylül 2008

Son beş ayda, Agos sayfalarında, Türkiyeli Ermenilerin sahip olduğu çeşitli vakıf ve kurumlarda yönetici konumunda bulunan / bulunmuş olan 26 kişiyle yapılmış 19 söyleşi yayımlandı.

Sohbetlerin genel ağırlığı, vakıfların karşı karşıya olduğu maddi problemlerin çözümü yolunda önemli rol oynayacağı düşünülen, mali bakımdan rahat durumdaki vakıfların kaynaklarının, güç durumdaki vakıflara aktarılması işlevi görecek ‘Ortak Havuz’la ilgiliydi. Cemaat meselelerinin çözümünde sivillerin ağırlığının artmasını anlatan ‘sivilleşme’ ve bununla bağlantı olan ‘şeffaflık’ sorunu, Ermeni okullarının öğrenci kaybı veya eğitimin genel düzeyiyle ilgili meseleleri kapsayan ‘eğitim’ gibi başlıklar da tartışılan diğer ciddi sorunlar arasındaydı.

(Kolaj: Leda Mermer, Agos)

60 bin kişilik bir nüfusa sahip olduğu tahmin edilen küçük Türkiye Ermeni toplumunun önde gelen isimlerinden olan bu 26 yöneticinin gazeteci arkadaşlarımızın sorularına verdikleri yanıtlardan yola çıkarak, Ermeni vakıflarının, dolayısıyla okul ve kiliselerinin mevcut durumlarına, sorunlarına ve bunların çözüm perspektiflerine ilişkin çeşitli saptamalarda bulunmak mümkün. Bu yazıda, söyleşilerde ifade edilen görüşlerin çizdiği sınırlar içerisinde kalmaya gayret ederek, dikkat çekici bulduğum bazı genel eğilimleri tartışmak istiyorum. Türkiye Ermeni toplumunun sorunlarının, farklı görüşlerin dile getirildiği, çok daha derinlemesine çözümlemeleri gerektirdiği ise tartışma götürmez bir gerçek.

Vakıflar eğitimle, eğitim cemaatin geleceğiyle ilişkili

Vâkıf olmayanlar için kısaca belirtelim, Türkiye’deki Ermeni vakıflarının bir kısmı belirli bir kilisenin yaşayabilmesini sağlamak amacıyla kurulmuş. Bu vakıfların mali durumu nispeten rahat, çünkü kiliselerin zaten çok fazla olmayan giderlerini, vakfın mülklerinden gelen kiralarla, nikâh, vaftiz, cenaze törenlerinin ücretleriyle ve mum satışından gelen parayla denkleştirmek mümkün olabiliyor. Ancak aynı durum, bir kilisenin yanı sıra bir okulu da ayakta tutmaya çalışan vakıflar için geçerli değil. Azınlık okulları Türkiye’de devletten tek bir kuruş yardım almıyorlar (sadece Milli Eğitim tarafından atanan Türkçe, Tarih vb. derslerin öğretmenlerinin maaşları devlet tarafından ödeniyor). Okulların milyonlarca YTL’yi bulan masrafları cemaatin kendi imkânlarıyla, öğrenci ailelerinin ödedikleri yıllık ücretlerle, hayırseverlerin bağışlarıyla ve söz konusu vakıfların gelirleriyle karşılanıyor. Ancak çoğu vakfın yeteri kadar akarı yok, bağışlar genellikle bütçe açıklarını kapatmaya yetmiyor. Bunun sonucu olarak da, eğitim seviyesini yükseltecek yatırımlar yapmak mümkün olmuyor ve bu okullarda görev yapan öğretmenler düşük ücretler alıyorlar. Okullarda verilen eğitimin seviyesinin düşmesi de Ermeni toplumunun dilini, kültürünü, ekonomik durumunu, velhasıl geleceğini ipotek altına alıyor. Yani tam bir kısır döngü söz konusu.

1915’te yaşanan Büyük Felaket’in planlayıcısı olan İttihatçılar, can ve mala kast etmenin dışında, Türkiye’de Ermeni kültürünün, dilinin ve yaşayışının varoluş koşullarını da büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından itibaren, İstanbul dışındaki kentlerde okul ve kiliselerin kapatılması, buralardaki Ermenilerin, çocuklarının eğitim alabilmesi için genellikle İstanbul’a yerleşmesine yol açtı. Öte yandan, devletin mutat Türkleştirme politikaları çerçevesinde gerçekleştirilen ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları, 1934 Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 20 Sınıf İhtiyat Askerliği, 6-7 Eylül Olayları, vakıf mallarına el konması gibi uygulamalar da, İstanbul’da toplanan gayrimüslim nüfusun yurtdışına göç etmesi sonucunu doğurdu. Yaşanan demografik erozyon, 2000’li yıllara gelindiğinde, Ermeni nüfusun, aynı uygulamalardan etkilenen diğer gayrimüslimlerle birlikte, iyiden iyiye azalması, ekonomik kaynakların kuruması, anadilin gerilemesi, kültürel üretimin durma noktasına gelmesi sonucunu doğurdu.

Gayrimüslim cemaatlerin ve vakıfların yaşadığı maddi, idari ve siyasi sorunlar, azınlık okullarına doğrudan etki ediyor. Çocuklarını İstanbul’daki on sekiz Ermeni okuluna gönderen veliler, bu okullardan, öncelikle, öğrencilere anadillerini en iyi şekilde öğretmelerini ve üniversite sınavında başarı sağlayacak bir eğitim vermesini bekliyor. Ancak, Türkiye’de Ermenice eğitim veren bir üniversite kürsüsünün bulunmaması, yeni nesil öğretmenlerin, Eğitim veya Yabancı Dil fakültelerinin herhangi bir bölümünden mezun olduktan sonra, kısıtlı bir Ermenice bilgisiyle göreve başlaması sonucunu doğuruyor. Türkiye Ermeni Azınlık Okulları Öğretmenleri Yardımlaşma Vakfı’nın (TEAOÖYV) yeni öğretmenler için açtığı dil seminerleri son derece iyi niyetli bir girişim olmakla birlikte, kaynakların yetersizliği nedeniyle, sınırlı bir etki yaratabiliyor. Bu durum, değişen yaşam koşulları sonucunda Ermenicenin gündelik hayatta giderek daha az kullanılmasıyla birleşince, okullar anadil eğitiminde giderek daha da yetersiz kalır hale geliyor.

Vakıfların çoğunlukla maddi ve fiziki olarak ayakta kalmaya odaklanmış olmaları, söyleşilerde eğitimin niteliğiyle ilgili sorunların daha az tartışılmasını beraberinde getirmiş gibi görünüyor. Ancak, bu konuda da, satır aralarını takip ederek, okullar arasında öğrenci kapma amacıyla kimi zaman anlamsız bir rekabetin hüküm sürdüğünü; üniversite sınavındaki derecelerin okulun başarısını ölçmede yegâne ölçüt haline geldiğini; eğitimin niteliğini iyileştirmek için elzem olan yaratıcı fikirlerin bir hayli kıt olduğunu; buna karşın “Paralı öğrenciyi bulmak lazım“ türü zekice (!) fikirlere de rastlandığını gözlemlemek mümkün. Karagözyan Okulu’nun geçtiğimiz yıl hayata geçirdiği okul öncesi eğitim projesi gibi, ayakları yere sağlam basan fikirlere ihtiyaç olduğu çok açık. Bir meslek lisesi kurmanın gençlere sağlayacağı yararlar da dile getirilen konular arasında. Anadil eğitimi konusunda ise, özellikle yurtdışında, diasporada bu konu üzerine kafa yoran pedagoglar ve eğitimcilerle işbirliğine giderek –çocuklara Ermeniceyi bir yabancı dil gibi öğretmeyi de kapsayabilecek– modern eğitim teknik ve stratejilerinden yararlanmak, kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor.

Çözmesi güç bir ‘havuz problemi’

Yapılan söyleşilerde Ortak Havuz konusunun önemli yer tutması, 5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu’nun 25. maddesiyle yakından ilişkili. Madde, “Yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşların ayni ve nakdi yardım alabilmesi ve yurtiçi ve yurtdışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunulabilmesi” imkânını sağlıyor. Bu da, bundan önceki uygulamanın aksine, gayrimüslim vakıflarının, gerek yurtdışındaki, gerek yurtiçindeki benzer amaçlı vakıflara yardım edebilmesinin ve onlardan yardım alabilmesinin önünü açıyor.

Yukarıda eğitim kurumlarıyla ilgili olarak çizilmeye çalışılan tablo, gelirleri az olan vakıflarla, nispeten çok olan vakıflar arasında dayanışmanın çok önemli olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Sözgelimi, pek çok mülke ve dolayısıyla önemli bir kira gelirine sahip olan Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi veya Surp Pırgiç Hastanesi bolluk sayılabilecek koşullar altında varlığını sürdürürken, hiçbir mülkü ve dolayısıyla geliri olmayan Topkapı’daki Levon Vartuhyan Okulu kapanma tehlikesiyle yüz yüze kalabiliyor ve ancak bir hayırseverin okulun giderlerini üstlenmesi sayesinde kurtuluyor.

Bu koşullar altında, Ermeni toplumunun yararı için çalışan kurumların kolaylıkla bir araya gelip yardıma ihtiyacı olan okullara destek olması, ekonomik açıdan iyi durumdaki vakıfların diğerleriyle dayanışmaları beklenebilir; ancak gerçekte koşullar böyle işlemiyor.

Geliri çok olan kurumlar, uygun bir altyapı kurulmadan bunu diğer vakıflarla paylaşmak istemiyor. Her ne kadar, en basit tanımıyla gelir paylaşımı anlamına gelen Ortak Havuz, pek çok yönetici tarafından mutlak bir ihtiyaç olarak görülse de, uygulamaya geçme konusunda kararlı olanların sayısı fazla değil. Kararlılığı düşüren en temel etmenin ise güvensizlik olduğu görülüyor. Anlaşılan o ki, vakıf yöneticileri birbirlerine güvenmediklerinden, yardımlaşma-dayanışma esasına dayalı ortak havuz uygulamasının gerçekleşebileceğine dair bir inanç da taşımıyorlar.

Güvensizlik ve ‘Derin Cemaat’

Bu güvensizliğin yersiz olduğunu iddia etmek de pek mümkün değil. Örnek vermek gerekirse, yukarıda varlıklı vakıflar arasında adını saydığımız Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi Vakfı’nın yıllardır her türlü ortak çalışmaya katılmaktan kaçındığı, hatta 2004 yılında kurulan Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu çalışmalarını da zorlaştırdığı, tutulacak envanter için malvalığının bir dökümünü teslim etmediği –ve bu arada, Agos’un söyleşi taleplerini de geri çevirdiği– biliniyor.

İstanbul’un, Ermeni sakinlerinin nüfusu son onyıllarda hızlı bir şekilde azalan semtlerindeki vakıflar, AB uyum paketlerinin bir getirisi olan, sadece ilgili semtin değil, bütün İstanbullu Ermenilerin oy kullanacağı, daha katılımcı ve daha demokratik seçimlere girmekten kaçınıyor. Bunun sonucunda ise, söyleşiler sırasında Eyüp Surp Asdvadzadzin Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu’nda görevli Arto Arman’ın dikkati çektiği garip durum yaşanıyor kaçınılmaz olarak: “Oy veren sekiz, seçilen kadro sekiz kişi.”

Buna bir de, devletin, gerektiği zamanlarda kullanmak üzere el altında tutmak amacıyla, nüfusu az olan semtlerdeki vakıf seçimlerini manipüle etme sevdasını ve istihbarat teşkilatının, emniyetin, gayrimüslim vakıflarına olan yakın ilgi ve sevgisini (!) eklerseniz, Derin Devlet’in bir uzantısı gibi işleyen bir ‘Derin Cemaat’in varlığından dahi söz etmenin mümkün olduğu çıkıyor ortaya.

Açıklık şart

Güvensizlik, şeffaflaşamama gibi sorunlar, cemaat içerisinde zaman zaman çeşitli söylentilerin ayyuka çıkması sonucunu doğuruyor elbette. Ancak sorunlar bununla sınırlı değil: Kurumlarda karar alma süreçlerinin şeffaf olmaması nedeniyle, Ermeni toplumu, kapalı kapılar ardında yaşanan tartışmalardan haberdar olamıyor. Bu da, söz konusu tartışmaların taraflarının yeri geldiğinde kamuoyunu kendi istedikleri doğrultuda bilgilendirmeleri, diledikleri yönde açıklamalar yaparak insanları yanıltmaları anlamına geliyor.

Buna örnek olarak, yukarıda adı geçen Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu’nun akıbeti konusundaki rivayetlerin çokluğu verilebilir. Bu komisyon, bildiğimiz kadarıyla, Ermeni vakıflarının mal varlıklarının bir dökümünü yapmak amacıyla kurulan Envanter Komisyonu’nun bir devamı olarak çalışmaya başlamış. Envanter Komisyonu, İstanbul’daki Ermeni vakıflarının 1013, Anadolu’daki Ermeni vakıflarının ise 100 adet mülkü olduğunu tespit etmiş. Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu’nun çalışmaları neticesinde, çeşitli nedenlerle tapusu olmayan 336 mülk için yasal başvuru yapılmış ve 54 mülkün tapusu geri alınmış. Komisyon, vakıfların malvarlıklarının daha iyi koşullarda değerlendirilmesi için çalışmaya soyunduğu sırada, komisyon başkanı Hosrof Köletvatioğlu’nun birtakım söylentiler sonucunda istifa etmesiyle çalışmalarına son vermiş. Söyleşilerden izlediğimiz kadarıyla, çalışmaların sona ermesinin başta gelen sebebi, komisyon üyesi olan vakıf temsilcileri arasında dahi komisyonun işlevi konusunda fikir birliğine varılamamış olması. Bazı vakıf yöneticileri, komisyonun vakıfların bütün gelirlerini tek elden yönetmeyi amaçladığı izlenimi bıraktığı için rahatsızlık yarattığını ifade ediyor. Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu ise, komisyonun görevini zaten tamamlamış olduğunu, daha sonra mülkleri değerlendirerek gelir atırmak amacıyla faaliyetine devam edenin ise resmi bir cemaat kurumu olmayıp, birkaç yöneticinin kurduğu özel bir şirket olduğunu dile getiriyor.

Olayları uzaktan takip etmeye çalışanların elinde ise, geniş bir yelpazeye yayılan bu iddialardan hangisinin doğru olduğunu tespit etmeye yarayacak bir veri yok. Söz konusu komisyonun kuruluşu ve işleyişi süresince yapılan toplantılarda tutanak tutulup tutulmadığı, tutulduysa bu tutanakların ne olduğu bilinmiyor. Kaldı ki, çıkarılan envanter dahi basınla ve kamuoyuyla paylaşılmış değil. Belgenin Patrikliğe teslim edildiği söyleniyor ve bundan başka bir açıklama yapılmıyor. (Osmanlı Ermeni toplumu bünyesinde bundan 100-150 yıl önce faaliyet gösteren çeşitli komisyonların, tutanak veya karar metinlerini birer kitapçık halinde periyodik olarak yayımlama geleneğine sahip olduğunu da hatırlatalım.)

Bilgi paylaşmaya açık olmamak nedeniyle ortaya çıkan söylentilerin bulandırdığı havayı ve karşılıklı güvensizliğin vardığı noktayı belki de en iyi, daha önce Karagözyan Yetimhanesi ve TEAOÖYV vakıflarının yönetim kurullarında görev yapan Nişan Kara’nın şu sözleri gösteriyor: “Tüm gelirler zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne düzenli olarak bildiriliyor. Yetkili kurumlar bizim gelir ve gider tablomuzu kuruşu kuruşuna bilir. Bunu saklamaya da ihtiyacımız yok.”

Kara’nın isabetle belirttiği gibi, gerçekten de, vakıflar gelir ve giderlerini yasal zorunluluk nedeniyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne, devlete bildirmekte ve onlar tarafından denetlenmekte. Devlete verilen bilginin cemaatten saklanması ise herhalde ancak samimiyetsizlikle açıklanabilir.

“Sivilleşelim ama, Patriğin öncülüğünde…”

‘Sivilleşme’ konusu uzun yıllardır Ermeni toplumunun gündeminde. Ancak pek çok kamusal/politik meselede olduğu gibi, bu tartışmada da, “sivilleşme” bir tür klişeye dönüşüyor, dillere pelesenk olup tüketiliyor, esas anlamından uzaklaşıyor. Kavramın içeriğine dönüp bakmayı ve onun üzerinden bir söylem ya da tutum geliştirmeyi düşünen pek çıkmıyor. Halbuki kavramın kendisi üzerine düşünmekte, pratik açılımlarına bakmakta her zaman fayda var.

Vakıf yöneticilerinin tamamı, cemaatin sivilleşme ihtiyacı içinde olduğunu teslim ediyor. Sivilleşmeden, genel olarak, cemaatin sosyal, kültürel, siyasal meselelerinde Patrikhane’den bağımsız tavır alabilme yeteneğini kazanmasını anlıyoruz. Öte yandan, sivilleşmeyi, Patrikhane’nin de, dini konular dışında kalan sorunlarda sivillerin eğilimlerine göre tavır belirlemesi ve bütün bunların şeffaf, katılımcı ve çoğulcu süreçler sonucunda gerçekleşmesi olarak düşünmek de mümkün. Bu açıdan bakıldığında, vakıf yöneticilerinin sivilleşme konusunda net bir fikre sahip olmadığı söylenebilir; zira söyleşilerde bu konuda çokça dile getirilen görüş şöyle: “Vakıf yönetimleri sivillerden oluşuyor, dolayısıyla cemaatin yönetimi zaten sivil. Halkımız seçeceği insanların kim olduğuna dikkat etsin, yeter.”

Oysa, tıpkı ülke siyasetinde ismen sivil ama cismen militarist, devletçi, otoriter eğilimlerin mebzul miktarda bulunması gibi, cemaat yönetiminde de, sivilliği sadece din adamı olmama veya seçim sonucunda göreve gelme gibi kriterlere indirgemek, bizatihi bir ‘sivil olamama hali’ne işaret ediyor. Vakıfların mali durumları, alınan kararlar, süregiden tartışmalar hakkında kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirmek, kadınlara ve gençlere yönetim kademelerinde yer vermek (sözgelimi seçimlerde kadınlar ve gençler için kota uygulamak), cemaatin bütününü ilgilendiren meselelerde katılıma açık toplantılar düzenleyerek farklı bileşenlerin görüşlerini almak, mevcut koşullar altında, sivilleşmenin en temel gerekleri olarak görülebilir.

Söyleşilerde, sık sık, sivilleşmenin ancak Patrikhane’nin öncülüğünde gerçekleşebileceğine de vurgu yapılıyor. Birbirlerine güvenemeyen vakıf yöneticileri, ancak yüksek bir otoritenin himayesinde bir araya geldiklerinde iş yapabileceklerine inanıyor. Bu durumu, yıllar yılı, çeşitli sorunlar karşısında sadece Patrikhane’nin inisiyatif almasına alışmış cemaat mensuplarının zihinsel tembelliğiyle de açıklamak olası.

Vakıf yöneticileri, belli ki Patriklik makamının öfkesini üzerine çekmekten kaçındıkları için sivilleşmenin ancak Patrikliğin öncülüğü ile gerçekleşebileceğini belirtme ihtiyacı duyuyorlar. Oysa, bir kişi ya da kurumun, elindeki yetkiyi herhangi bir zorlayıcı neden olmadan başkalarına devretmesi, iktidarını başkalarıyla paylaşması, tarihte benzerine sıkça rastlanan bir olgu değildir. Beri yandan, Ermeni toplumunda sivilleşme çabaları yüzyıllar önce başlamış, cemaatin içinden farklı kişi ve gruplar, gerektiğinde Patriklik otoritesine karşı mücadele vererek, bu gücün siviller tarafından paylaşılmasını sağlamışlardır. Günümüz yöneticilerinin ise, Patrik Mutafyan’ın ilk yıllarındaki ılımlı, işbirliğine açık tavrını bir kenara bırakarak, giderek otoriter bir yönetici figürüne dönüşmesi nedeniyle olsa gerek, Patrikliğe karşı ses yükselttiklerinde, inançsızlıkla, geleneklere saygısızlıkla suçlanmaktan, kara koyun olarak nitelenmekten çekindikleri anlaşılıyor.

Her şey bir yana, sivilleşmenin illa ki Patrikhane aleyhine bir olgu olarak algılanması da bir zihniyet sorununa işaret ediyor. Zira, sivilleşmenin, yetki ve sorumluluk paylaşımı çerçevesinde, Patrikhane’nin yükünü azaltacak, onu rahatlatacak bir yönü de olduğu unutuluyor.

Bilindiği üzere, ‘laik’ Türkiye Cumhuriyeti, gayrimüslim toplulukları bütünüyle dinsel kimlikleri üzerinden tanımlamış, sadece dini kurumları muhatap kabul etmiş, cemaatler içerisinde sivil inisiyatiflerin doğmasına da müsaade etmemiştir. Geçmişte, Soğuk Savaş koşulları hüküm sürer ve Türkiye daha kapalı bir dünyada yaşarken, patriklerin de cemaatlerinin bir arada yaşaması ve asırlık kurumlarının ayakta kalması için sessizce önderlik etmeleri yeterli olabiliyordu. Oysa günümüzün yeni koşulları, değişen ihtiyaçlar, devletten ve kamuoyundan gelen çeşitli talep ve baskılar, dini adamı yetiştirmekte büyük sıkıntılar yaşayan Patrikliği, bu yükü taşıyamaz hale getirdi. Patriklik makamına oturduktan sonraki yıllar içinde bu ağır yükün altında ezilen; kendi başına hem dini, hem sivil, hem kültürel, hem de siyasi bir rol oynamaya çalışan; iktidarını, farklı konularda uzmanlığı olan cemaat mensuplarıyla paylaşmaktan giderek uzak duran ve bu aşırı yükün bedelini belki de sağlığının bozulmasıyla ödeyen Patrik Mutafyan’ın durumu, sivilleşmeyle gelecek yetki ve sorumluluk paylaşımının, cemaat işlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için elzem olduğunu gösteriyor.

Patrikliğin ve cemaat kurumlarının, mevcut yönetim yapısının reforme edilmemesi halinde ise, ileride daha büyük sorunlar yaşanması kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

---------------------------
* Bu yazı 'Hayat, Olduğu Gibi' için değil, Agos'un 'Orta Sayfa'sı için kaleme alındı ve orada yayımlandı.

6 Eylül bir dönüm noktasıydı

Agos, 12 Eylül 2008

Gelecekte, Türkiyelilerle Ermeniler sorunlarını çözüp barıştıklarında, Sarkisyan’la Gül’ün ve iki ülke hariciyelerinin 6 Eylül 2008’de gösterdiği ferasete övgüler düzecekler.

Bin bir sorunla boğuşan iki ülkenin devlet başkanlarının ellerini taşın altına sokarak, bütün risklere rağmen attıkları adım, eşine az rastlanır bir ileri görüşlülük örneğiydi.

İnsanlık tarihi için küçük, ancak Türkiyeliler ve Ermeniler için çok büyük bir adımdı bu.

Yıllar yılı, Türkiye ve Ermenistan devletlerine baktığımızda, onların nasır tutmuş önyargıları aşamayacağını, kangren olmuş yaraları söküp atamayacağını ve çözümsüzlüğe yazgılı olduklarını gördük.

Kaf dağının ardındaki barış, ancak, iki halkın içine savrulduğu düşmanlık girdabından kurtulup akilâne düşünebilen az sayıdaki insanın iğneyle kuyu kazar misali sarf edecekleri emekle gelecekti. İnsanlar temas edip birbirlerini tanıdıkça, halklar da yavaş yavaş dostluğun mümkün olduğunu görecek, böylece iki devlet adım atmaya mecbur kalacaktı.

Türk-Ermeni Sorunu konusunda bilhassa son 15 yılda alınan yol, Türkiye’de konuşmama-görmezden gelme-duymama-inkâr üzerine kurulu tabunun yıkılması, akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların, sanatçıların, sivil toplumcuların çabaları sayesinde, aşılmaz gibi görünen duvarda önce çatlaklar, sonra koca koca yarıklar oluşması; hepsinden önemlisi, Hrant Dink’in –ve onun kaybıyla hepimizin– ödediği büyük bedel, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, olmayacağını zaten bize söylüyordu. Gül ve Sarkisyan’ın ‘şimdi’ ve ‘burada’ gösterdikleri olgunluk, bu mücadelenin başarısının ispatı ve gelecek adına da, itici gücü oldu.

Her şey asıl şimdi başlıyor.

Bundan sonra daha çok çalışmak, milliyetçilik balonunu üfleyenlere karşı daha kararlı ve güçlü durmak; genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk, Türkiyeli, diasporalı, Ermenistanlı, acılarımızı yadsımadan, geçmişi unutmadan ama yüzümüzü hep geleceğe doğru dönerek barışı inşa etmek gerek.

İki ülkenin demokratikleşmesi vazgeçilmez hedef olmalı. Zira, Ergenekon davası da, Ermenistan’da muhaliflere karşı yürütülen sindirme siyasetinin sürüp sürmeyeceği de ilişkilerin geleceği açısından çok önemli. İki ülke gerçek demokrasiye ulaşamazsa, barış bir hayal olmaktan öteye geçmeyecek.

Hükümetler geri adımlar atabilir, iç siyasi çekişmeler devreye girebilir, uluslararası konjonktür değişebilir, ancak biz yurttaşlar, halklar istedikten ve bu uğurda çaba gösterdikten sonra, bu yoldan geri dönülemez.

Bir kapı açıldı ve daha açılacak çok kapı var: Önce sınır, sonra en hafifinden en ağırına bütün netameli konular… Sorunları inkâr etmeden, kestirmeden gitmeden, uyanıklık yapmadan, kendimizle yüzleşmekten kaçmadan.

Geçmişi geleceğe, geleceği geçmişe kurban etmeden.

(Fotoğraflar: Onnik Krikorian / Oneworld Multimedia)

Vantilatör ve poşet

Agos, 12 Eylül 2008

Tarihi bir gün...

Ama berbat bir maçtı.
Asıl olay saha dışındaydı, bunu biliyorduk. Maç, olsa olsa ana yemeğin yanında gelen çeşniydi. Tabii bir yönüyle de, “Aman bir tatsızlık çıkmasın!” diye ürpertiyle bakılan gerilim kaynağı.

Günlerce beklemekten mi, futbolun omzuna onca yükü yüklemekten mi bilinmez, oyun tatsız tuzsuz bir şeydi.

Televizyon karşısında esneyip durduk ama “Ya bir şey olur da kaçırırsak?” korkusuyla kanalı değiştiremedik.

Yeşil saha üzerinde olup bitenler o kadar sıkıcıydı ki, dakikalar ilerledikçe, şiddetli rüzgârın savurduğu poşetleri seyretmek bile daha ilgi çekici hale geldi.
Tabii bir de, Gül’le Sarkisyan’ın arkasından, adeta üçüncü bir devlet başkanı gibi başını uzatan vantilatör vardı.

Belli ki, güvenlik nedeniyle kurşun geçirmez camla örtülen kısmın havasız kaldığı geç fark edilmiş ve duvara alelacele bir vantilatör monte edilmişti.

Sahada uçuşan poşetler, protokolde vantilatör...

Alın size Türklerle Ermeniler arasında iki ortak nokta daha: Sokaklara çöp atmak ve her işi son dakikaya bırakmak.

İzmir Yangını: Bir itiraf, bir tanıklık

Agos, 12 Eylül 2008

Devletin tarihçileri birkaç yıl öncesine kadar 1922’de İzmir’i Yunan ordusunun ateşe verdiğini söylüyordu. Ancak son yıllarda, Ermenileri de işin içine katmaya, hatta kundakçılıkta başrolü onlara vermeye doğru bir yönelim gözleniyor.

Halbuki bizler İzmir’in 9 Eylül’de ‘kurtulduğunu’ biliyoruz; Büyük Yangın ise 13 Eylül’de, yani kent bütünüyle Türk güçlerinin kontrolüne geçtikten sonra başladı.

Resmi tarihçiler bu dört günlük farkı görmezden gelip, manipülatif birtakım bilgilerle, suçu Yunanlılara ve Ermenilere yüklüyor. Halbuki ilgili kaynaklar biraz karıştırıldığında, şehri ateşe verme emrinin Nurettin Paşa’dan geldiği hemen görülüyor.

Bu bilgiye ulaşmak için fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Olayların tanığı ve Atatürk’ün yakın dostu Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’ kitabındaki itirafı, anlamak isteyenlere zaten çok şey anlatıyor:
“Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte ordu komutanı Nurettin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu söyleyenler çoktu. (...) İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? (…) Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi.”

Ermeni mahallesi Haynots gerçekten de, 19. yüzyıldaki büyük bir yangınla yerle bir olduktan sonra, modern bir şehircilik anlayışıyla, geniş sokaklar ve görkemli taş binalarla yeniden inşa edilmiş Avrupai bir yerleşim yeriydi.

O karanlık günleri yaşayanlardan, Haynotslu Garabed Haçeryan, Türkçeye de çevrilen güncesinde, yangını kimin çıkardığına dair ilginç bir tanıklık aktarır:

“Haynots yönünden dev bir duman bulutu yükseliyor. Çatı katından dumanı seyrediyoruz. (…) bazıları, Haynots’un ateşe verildiğini söylüyor. (...) Yangının birkaç yerden aynı anda kasten çıkarılmış olduğu çok açık. (...) Çalgıcı Başı’na giden geçitte, bana doğru yaklaşan bir Türk görüyorum, bana, ‘Biz lazım olanı yaptık, siz geri dönün’ diyor. Kundak işinde faal bir rol oynadığı açık olan Türk beni kendilerinden sanıyor ve bana ileri gitmememi, geri dönmemi tavsiye ediyor.”

Falih Rıfkı’nın ve Haçeryan’ın yazdıklarını doğrulayan pek çok anı, bilgi ve belge, resmi tarihin İzmir Yangını anlatısının, asıl sorumluları temize çıkarma yönündeki bütün benzer iddialar gibi kof bir yalan olduğunu gösteriyor bizlere.

Biraz insaf

Agos, 5 Eylül 2008

Türkiyeli demokrat-liberallerle solcular arasındaki çekişme giderek keskinleşiyor. Tartışılan, 12 Eylül sonrasında toplumsal tabanını yitiren ve bugün gerçekçi bir iktidar seçeneği üretemeyen sosyalist sol.

Liberal-demokrat aydınlar, kimi sosyalistlerin AKP-TSK kavgasında taraf olmayıp ‘Üçüncü Yol’ arayışına girmesini ‘siyasetsizlik’ olarak görüyor; mevcut koşullarda AKP’yle aynı safta durmamanın darbeye destek vermek anlamına geldiğini savunuyor.

Türkiye’de solun bir kesiminin paranoyaya varan bir laiklik hassasiyetiyle darbeciliğe prim tanıdığını görmek zor değil. Ancak sol yekpare bir bütün değil ve 12 Eylül’ün en büyük mağduru olan sosyalistlerin çoğunluğunun darbe karşıtı olduğu da yadsınamaz.

Hal böyleyken, bazı yazarlar sosyalistlerin AKP’yi eleştirmesine dayanamıyor; iktidarın neo-liberalizmine, muhafazakârlığına, kendine demokrat tutumuna muhalefet edenleri Ergenekonculukla suçluyor.

Sayıca az da olsa, bugünkü temel mücadelenin neo-liberalizme karşı olduğuna, sınıf çatışmasının sona ermediğine, kapitalizmin alternatifsiz olmadığına inanan ve bu yolda uğraş veren bir kesim var Türkiye’de. Bu siyasi duruşa neden tahammül edilmediğini anlamak ise güç; “Benimle aynı fikri paylaşmıyorsan Kemalistsin/anti-demokratsın” diyenlerin demokratlığına inanmak da…

Nihayet, bu çekişmeye Hrant Dink de karıştırıldı ve Birgün’den Oğuzhan Müftüoğlu’nun birkaç yıl önce bir yayın toplantısında Dink hakkında “Artık atın bu Ermeni’yi” dediği iddiası, tartışmanın odağına oturuverdi. Mesele, buradan hareketle, Birgün ve ÖDP çevresini ‘ırkçı’, ‘faşist’, ‘cinayet şebekeleriyle ilişkili yaratıklar’ olarak nitelemeye dek vardı.

Birgün gazetesinin yayın kurulunda kabul görmeyen bu anlamsız öneri üzerinden sola ağır ithamlarda bulunmak ve bunu Hrant Dink’i de kullanarak yapmak elbette ahlaki değil. Hele, Dink’in solla ilişkisinin bir kişinin ağzından çıkan sözlerle bozulmayacak kadar köklü olduğu çok iyi bilinirken.

Evet, Türkiye solu kimlik konusunda bugüne dek tutuk bir siyaset izledi. Bu tavrın bilhassa Ermeni Sorunu bağlamındaki eleştirisini daha önce bu sütunda yapmıştık. Ancak, sol içinde bu konuda bir özeleştiri eğilimi de mevcut. Yapıcı bir tutumla bu yüzleşme çabasını kolaylaştıracak zemini sağlamak yerine karalama kampanyalarına girişmekse, çok kaba bir ideolojik tercih.

Bütün hatalarına karşın, geçmişte muhalifliğin bedelini işkencelerle ödemiş bir hareketi, Türkiye’de azınlıklarla ilgili sorunları ilk kez parti programına alan, Hrant Dink’in de ilişkili olduğu ÖDP’yi ve Birgün gazetesini ırkçılıkla ve kötülük şebekeleriyle ilişkilendirmek, en hafif tabirle insafsızlıktır.

Panayot bakkalın gözyaşları

Agos, 5 Eylül 2008

6-7 Eylül 1955 yalnızca bir tarih değil. Milliyetçiliğin, ayrımcılığın, kendi vatandaşına zulmetmeyi hak gören hikmet-i hükümet zihniye
tinin, devlet politikası halini almış Türkleştirme siyasetinin bir pogrom şeklinde patlayan ‘Kristal Gecesi’…

Planlı programlı, iyice düşünülmüş bir Milli istihbarat Teşkilatı icraatı. Hemen sonrasında gülünç bir hedef şaşırtma operasyonu (“Komünist işi!”) sahneye konsa da; yıllar geçtikçe, o her zamanki demogojik kalkan (“münferit vaka”) işlemeye başlasa da her şey o kadar açık ki.

‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları kadar, Trakya Olayları kadar, 20 Sınıf ihtiyat Askerlik uygulaması kadar, Varlık Vergisi kadar münferit bir vaka 6-7 Eylül. Üzerinde düşünülmemesi, yazılıp çizilmemesi, bir daha hiç hatırlanmaması gereken... Siz hiç devletlu siyasilerin 6-7 Eylül’le ilgili tek bir söz ettiğini duydunuz mu?


Yenikapı’da doğmuş bir yakınım, mahallelerindeki Panayot bakkalın hikâyesini anlatmıştı yıllar önce. O gece yaşadığı dehşetin etkisiyle, hemen istanbul’u terk etmeye karar verir Panayot bakkal. Pılı pırtısını toplayacak, varını yoğunu satıp savacak, belki de ‘Turkosporos’ (Türk tohumu) hakaretine maruz kalacağı, Yunanistan’a göç edecektir.


Yola çıkmadan birkaç gece önce, bizimkilerin fakirhanesine konuk olur. Sofra kurulur; rakı eşliğinde demlenir, hem de dertleşirler. O zamanlar yedi yaşında bir çocuk olan yakınımın aklında, o geceden, Panayot bakkalın “Hiçbir şeye yanmam, anamla babamın mezarlarını bir daha göremeyeceğime yanarım” dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlaması kalmış.


İşte 6-7 Eylül, Panayot bakkalın anne babasının yıllar geçtikçe daha da öksüzleşen aile mezarı demek kimileri için.


Geçenlerde, Yıldıray Oğur, Taraf’ta, Cumhurbaşkanı Gül’ün o karanlık gecenin üzerinden 53 yıl geçtikten sonra 6 Eylül’deki maça gidişini Türkiye’nin değişmekte olduğuna yoruyordu.


Türkiye elbette değişiyor, ama keşke 6-7 Eylül’lerin izleri bu kadar kolay silinseydi.
Keşke, 6-7 Eylül kâbusu, ders kitaplarında çocuklara “Bakın bizim devlet neler yaptı gayrimüslimlere!” diye öğretilmeden, resmi bir özür dilenmeden, hâlâ kapalı tutulan sınırın üzerinden bir uçakla geçivermek kadar kolayca unutulsaydı her şey.

Keşke, Panayot bakkalın ana babasının öksüz mezarının içimizde yarattığı boşluk bu kadar kolay şenlenseydi.

Parmaklık

Agos, 5 Eylül 2008

Günlerdir, sabahları Kadıköy rıhtımına inerken, yoldan geçen bir cezaevi aracıyla göz göze geliyorum. Daha doğrusu, ben gözümü ona dikiyorum ama bu kaba saba aracın gözü filan olmadığından, onun benimle ilgilendiği yok. Bir trafik ışığında bekliyor, ya da caddede, ardında kara bir egzoz dumanı bırakarak, aceleyle yol alıyor.

Muhtemelen o gün Kadıköy Adliyesi’nde duruşması olan tutukluları taşıyan araç bu.

Onu ilk gördüğüm gün, günlerini cezaevinin tekdüzeliği içinde geçiren bir tutuklu için duruşma nedeniyle de olsa dışarı çıkmanın herhalde iyi olacağını düşündüm.

ikinci gün, ben yol kenarında trafik lambasının yeşile dönmesini beklerken, cezaevi aracı yavaşça akan trafiğin içinde, tam önümden, ağır ağır geçti. Aramızda bir metre ya vardı ya yoktu.

Başımı kaldırıp, aracın yan tarafında, tavana yakın açılmış kafesli pencereye baktım: Bu kadar küçük olmak zorunda mıydı?

Derken, kafesin üzerinde, içerden uzanan bir elin parmaklarını fark ettim; ‘parmaklık’ sözcüğünün ne anlama geldiğini de ilk kez o an idrak ettim. içerideki, belli ki, o küçücük deliği örten parmaklıklara tutunarak dışarıyı seyretmeye çalışıyordu.

Neden zor durumdaki bu insanların kısacık adliye yolculuğu dahi işkence halini almak zorunda?

Parmakların sahibi, kafes hayli yüksekte olduğu için muhtemelen sadece binaların üst katlarını seyrederken, ben onun parmaklıktaki parmaklarına bakıyordum.

Bu parmaklar kimin? Suçu siyasi mi, adi mi? Hikâyesi ne acaba? Acısı, derdi, tasası?

Her şey birkaç saniye içinde olup bitiyor.

Araç ilerliyor, parmaklar gözden kayboluyor.

İkinci yılında ‘Hayat, Olduğu Gibi’

Agos, 29 Ağustus 2008

‘Hayat, Olduğu Gibi’ ikinci yaşını doldurdu. Geçen yıl da olduğu gibi, şöyle bir geriye dönüp, ardımızda kalan dört mevsimde burada konuştuklarımızı hatırlayalım istedim.

Güz

Eylül
: Kurken’in ağrısı: Hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Gözü önünde insanların canına kıyıyorlar ama ağlamaktan başka bir şey gelmiyor elinden, sadece seyrediyor. O kadar çok ağlıyor ki, bir süre sonra olan biteni görememeye başlıyor. / Türüt’e neden kızıyorsunuz? Ona milliyetçiliğin en yüce değer olduğunu, Ermeni’nin hain, Rum’un düşman, Kürt’ün bölücü olduğunu belletmemiş miydiniz? / ‘Zinde güçleri’yle, darbecileriyle, ‘bebekten katil yaratanlar’ıyla, türkücüleri ve ozanlarıyla, İttihatçılık demokratikleşiyor, tabana mı yayılıyor?

Ekim: Nor Zartonk ve Hadig: 19 Ocak’ta yaşadığımız büyük dehşetten sonra, İstanbullu Ermeni gençlerin ilk yaşam belirtileri. / 1915 Felaketi’nin onyıllar boyunca unutulmuşluğa terk edilmesinde, Soğuk Savaş dönemine özgü dinamiklerin büyük rolü var. / Diyarbakırlı Bağhtiyar: “Abe dedım, bögün sebahtan nah bu saate dördünci sefer oldi, sokakta durdurup kimlik sorusiz. Her köşe başinda çevırdız, dedız çıkar kimligıni. Her seferınde uzun uzun bağhtınız, kimligı alıp poles arabasina götürdız.”

Kasım
: Ankaralı Mesude: “Teselli için ‘Şehitlik en yüksek mertebe’ diyorlar, ‘Vatan için öldü’ diyorlar ama inanır mısın, yavrumu genç yaşında toprağa vermişim ya, ne vatanı, ne şehitliği görüyor gözüm.” / Dağlıca esirleri: Dünyaya militarist gözlüklerle baktığınızda, bir canın ölümden kurtulup kazanılması kayıp, bir canın kaybedilmesi de kazanç haline gelebilir. / Ermeni lisesinde ‘milli tarih’ dersi: Ahmet Hoca I. Dünya Savaşı’ndan söz ederken, bizler küçüldükçe küçülür, sıraların altında kaybolmak isterdik.

Kış

Ara
lık: ‘Nor Or’ nesli: Ermenice edebiyatın, bereketli tarlanın en kenarına, yabani otların arasına düşmüş, geç yeşermiş tohumları. / Şair Neşe Yaşın: “Savaşa gitme oğlum. Vatanı seviyorsan onun için ölmeye ve öldürmeye değil yaşamaya ve yaşatmaya git. Vatana hizmet etmek istiyorsan bahçıvan ol; bahçeleri çiçeklendir”. / Ak Parti milletvekili Doğan: “Türkiye’yi kültürler mozaiği olarak tanımlamak çok yanlıştır. Kültür tektir: Bu kültürün adı, Türk-İslam kültürüdür!”

Ocak: Noel Baba out, Nasreddin Hoca in! Dağarcığında öfke sözlerinden başka şey bulunmayanların dünyasında, Noel Baba’yla Nasreddin Hoca’nın dahi kavga etmesi gerekiyor. / Muhasebe: “Ama gel, sen sen ol, bütün bu insanca basitlikleri yüce ideallerin ipeksi örtüleri ardına gizlemekten vazgeç. Yaşadığın toprağın geleceğine dair artık umut besleyemediğin ve bunun seni etrafındaki her şeye yabancılaştırdığı gerçeğini idrak et, onunla yüzleş. Çünkü ancak bu yüzleşmenin istediği bedel ayakta tutabilir gövdeni.”

Şubat: Hükümetin ‘istihdam paketi’ kadın çalışanların emzirme odasına dahi göz dikiyor! / Rejim, üniversiteleri, genç kızların okul kapısında başörtülerini çıkarıp içeri girebildikleri ‘laik ibadethane’lere dönüştürdü. / Avustralya, asimilasyon politikası çerçevesinde ailelerinden koparılan çocuklar nedeniyle Aborjinlerden özür diliyor. Dermana giden uzun yolun sonundaki umudu görmek artık mümkün. / MHP milletvekili Çelik: “Van Akdamar Kilisesi onarıldı. Burası, Türk ve Müslümanların kanını içenlerin kıblegâhı olarak anılmaktadır tarihte.”

Bahar

Mart: Ermenistan’da muhaliflere saldırı: Bu kıyıcılığın köklerini nerelerde aramalı? 1915’te mi, Ermeni partilerinin intikamcılığında mı, Sovyetik ‘siyaset’ yöntemlerinde mi? / Rejim bekçisinin günlüğünden: “İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulsa ve her türlü dinci-kürtçü-solcu-demokrat haşarat ibretiâlem için darağacında sallandırılsa ne güzel olur.” / Nevruz’da takım elbiseliler ateş üzerinden atlayıp örste demir döverken, Newroz’da binlerce insan şiddete maruz kaldı, iki kişi öldürüldü.

Nisan
: Kıbrıslı Türklerle Rumların barışına giden adımların Lokmacı Kirkor’un dükkânından ve Ermeni mahallesinden geçmesi, kaderin muzip bir oyunu gibi. / Pippa Bacca öldürüldü: Biz erkekler, bize erkeklik olarak belletilen her şeyden istifa etmedikçe onun tecavüze uğramasına, öldürülmesine şaşırmamak hepimizin kaderi olacak. / 24 Nisan nedir? Binlerce cevabı olan bir soru. Yerevan’da ayrı, Beyrut’ta ayrı, Paris’te ayrı, Los Angeles’ta ayrı, İstanbul’da ayrı…

Mayıs
: Hasan Celal Güzel’in incileri: “Ermeni diyasporası, gene kırnava gelip kızışan kediler gibi azarak iftiralarını sıralamaya başladı. (…) Ara Sarafyan ve Türkiye’deki hempaları, gene olayları saptırarak atalarımıza iftira atmaya devam ettiler.” / TRT’de Ermenice yayın: Milliyetçi ve ayrımcı bir yaklaşımla yapılacak yayınların dili Ermenice, Türkçe, Kürtçe değil, ‘Düşmanca’dır.

Yaz

Haziran: Patrik Mutafyan’ın rahatsızlığı: Cemaatin her kesimi için ciddi, zorlu bir sınav. / Krikor Zohrab: Ermenilerin II. Meşrutiyet’le yeşeren umutlarının ve sonraki hayal kırıklıklarının simgesi. / Tapu çetesi dehşeti: Gayrimüslimlerin mülklerini bu kadar korunaksız, “gâvur malı”nı gasp edilmesi bu kadar mümkün hale getiren devletin kendisi olmasın? / Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan sevgilerini Kürtçeyle ifade etmek için “Biji Tayyip!” (Yaşa Tayyip!) pankartı açmak isteyen Kozluklular engellendi: Tu ji Tayyip nikarîbî bi kurdî hez bike! (Tayyip’i Kürtçe sevemezsin!)

Temmuz
: Ermeni Meselesi Ergenekoncuların halkla ilişkiler operasyonuydu: Perinçek’in, Kerinçsiz’in, Küçük’ün, Aygün’ün bu konudaki performanslarına bakmak yeterli. / Patriğin hastalığı sürecinde olgunluk, vakar ve vefa gösteremeyenlerin, patriklik makamına oturduklarında olgun, vakur ve vefakâr davranamayacağını biliyoruz. / Bir tatil kaçamağı: Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka akan bir zaman.

Ağustos
: Ormanlar arasında ayrımcılık: Türkiye’nin batısındaki ormanlar yanınca “ciğerlerimiz yanıyor”; Türkiye’nin doğusundaki ormanlar yanınca ses seda yok. / Halaçoğlu görevden alınınca “Umrumda değil, sırtımda yüktü!” dedi: Samimi olduğuna şüphe yok, zira yalan ağır bir yüktür. / Ergenekon’un Kürt ayağı: Sahi, Kürt işadamları, gazeteciler, aydınlar katledilirken iktidar koltuğunda oturanlar nerede? / Rupen Zartaryan: Dili, sadelikle zenginliği, taşrayla İstanbul’u, köy hayatının renkleriyle şehirli inceliğini harmanlayan yepyeni bir enstrüman haline getirmişti.

Siverekli Rupen Zartaryan’dan kalan

Agos, 22 Ağustos 2008

Tarihten edebiyata
On dokuzuncu yüzyıl ortasında Avrupa kentlerinde üniversite eğitimi alan Ermeni gençler memleketlerine döndüklerinde, hem kendi cemaatlerinin, hem de Osmanlı Devleti’nin modernleşme yönündeki adımları büyük bir ivme kazandı.

Krikor Odyan, Harutyun Balyan, Nahabed Rusinyan, Hovsep Şişmanyan, Hagop Arzuman, Krikor Ağaton, Isdepan Serveryan, Garabed Ütüciyan, Serovpe Viçenyan ve daha pek çokları, Rum, Yahudi, Müslüman akranlarıyla birlikte, tıp, ziraat, hukuk, bürokrasi, mimari ve sanat alanlarında yaptıkları çalışmalarla büyük bir dönüşümün itici gücü oldular.

Öte yandan, Avrupa’daki deneyimleri, bu gençlerin pek çoğunun zihninde ‘azk’, yani ‘ulus’ fikrinin, eski cemaat merkezli tanımından farklı bir çehreye bürünmesine neden olacaktı. Onlar, payitahttaki büyüklerinden farklı olarak, yüzlerini taşraya döndüler. Orada gördükleriyse, açlık, yoksulluk ve cehaletti.

Osmanlı Devleti’nin geleneksel yapısı, bu reformcu kuşağın taşradaki Ermenilerle çok boyutlu ilişkiler kurmasını engelliyordu. Faaliyete açık olan tek meşru alan ise, devletin modernleşmeci yöneliminin en önemli dışavurumu olan eğitimdi. Yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’nun dört bir yanında Ermeni eğitim cemiyetleri eliyle açılan okulların pıtrak gibi çoğalmasında bu seçeneksizliğin önemli rolü vardır.

Böylece, içinde yaşadığı toplumun kurtuluşunun ancak Batılılaşma ve modernleşme yoluyla olacağına inanan, pozitivist değerlerle donanmış bu genç nesil, kendini ‘ulusu eğitmeye’ adadı; yollara düştü, taşraya gitti ve ulusun ‘öğretmenliğini’ yaptı. Onlara göre, açlıktan, cehaletten, sefaletten kurtulmak için yapılması gereken ilk şey insanları eğitmek, aydınlatmaktı.

O neslin açtığı okullarda okuyan, onların rahle-i tedrisinden geçen gençlerden biri de, Rupen Zartaryan’dı.

Mini bir tarih konferansıyla başladık ama edebiyatla devam edeceğiz.

Siverekli Rupen Zartaryan’dan kalan

Ermenice edebiyatta hikâye, şiir, novella, eleştiri gibi çok çeşitli türlerde usta işi eserler verebilen ender isimlerden biriydi Rupen Zartaryan; kendine özgü bir rengi ve sesi vardı.

Hayat çizgileri

1874’te Siverek’te doğdu. Harput’ta, genç ve idealist bir öğretmen olarak Getronagan okulunu kuran ve sonraki yıllarda eserleriyle taşranın nefesini edebiyat mahfillerine taşıyan Hovhannes Tılgadıntsi’nin öğrencisi oldu. Hocasının telkinleriyle yazmaya başladı.

On altı yaşındayken, basında ilk yazıları, hikâyeleri ve şiirleri yayımlanmaya başladı. Dönemin en önemli süreli yayınları olan Dzağig (Çiçek), Masis, Şirag ve Arevelyan Mamul’un (Doğu Basını) sütunlarında kendine yer buldu.

Tılgadıntsi gibi öğretmen oldu. 1892-95 arasında Katolik okulunda ders verdi. 1895’te Harput’ta yaşanan katliamdan, bu okula sığınması sayesinde kurtuldu. 1898’den itibaren Getronagan’da Fransızca, Tarih ve Ermenice Edebiyat dersleri verdi. Vahan Totovents, Hampartzum Gelenyan (Hamasdeğ), Penyamin Nurigyan gibi yazarların yetişmesine katkıda bulundu

Taşnak partisindeki siyasi faaliyetleri nedeniyle 1903’te tutuklandı. 1904’te serbest kalınca İzmir’e göç etmek istedi. Bu kente girmesine izin verilmediği için bir yıl kadar Manisa’da kaldı ve orada da öğretmenlik yaptı. 1905’te, Taşnakların Abdülhamit’e yönelik suikast girişiminden sonra Bulgaristan’ın Filibe kentine yerleşti.

1908’de Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle, siyasi baskılar nedeniyle yurtdışında yaşamak zorunda kalan pek çok aydın gibi, İstanbul’a geldi. Bir süre Jamanak’ta (Vakit) yazdıktan sonra, Yervant Agnuni ve Harutyun Şahrikyan’la birlikte Taşnakların yayın organı Azadamard’ın (Özgürlük Kavgası) editörlüğünü yapmaya başladı.

Siyasi faaliyeti ve gazetecilik uğraşı, edebi çalışmalarıyla hep kol kola gitti. Meğraked (‘Bal Nehri’, Karasu’nun Ermenicedeki adı) adlı edebiyat dergisini yayımladı ve burada pek çok yeni yazarın eserlerini okurlarla buluşturdu.

Renk ve incelik

1910’da, sağlığında basılan tek kitabı olan ‘Tsaykaluys’ (Alacakaranlık) yayımlandı. ‘Tsaykaluys’, Abdülhamit döneminin baskı ve katliam koşulları altında, 1890’lı yıllarda taşradaki, özellikle Harput ve yöresindeki yaşantıyı, taşrayı, köy havasını, toprağın ve onun üzerinde yaşayan insanın hikâyesini anlatıyordu.

Zartaryan, eserlerinde asırlık geleneklerin, taassubun, önyargıların da izini sürdü. Yurt sevgisi, toprağa bağlılık gibi temalar etrafında dolaşarak insan ruhunun derinlerinde yatanları bulmayı amaçladı. Hakkında yazdığı hayatların bir tanığı ve aktarıcısı olmakla yetinmedi, onlara bir gözlemci gibi uzaktan bakmadı; alegorilerden beslenen latif bir üslup ve felsefi bir yaklaşım geliştirmeye çalıştı.

Dili, sadelikle zenginliği, taşrayla İstanbul’u, köy hayatının renkleriyle şehirli inceliğini harmanlayan, yepyeni bir enstrüman haline getirmişti. Düzyazıları, kimi zaman bir şiir tadı veren, kimi zaman usta işi bir anlatıcılığa girişen, eleştirmen Minas Tölölyan’ın deyişiyle, bazen tek bir hikâyesi bile “resimli mufassal tarih” derinliğine ulaşan, zanaatkâr sabrıyla işlenmiş bir çabanın eseriydi.

Konularını coşkunlukla ele almış, capcanlı bir hayal gücüyle satırlar arasında yeni dünyalar yaratmış, bu yeteneği sayesinde anlatmadığını anlatabilmiş, söylemediğini söyleyebilmişti. Bu, belki de, Abdülhamit sansüründen kaçma çabasının, yaratıcılığı kamçılayan bir armağanıydı.

Rupen Zartaryan, Ermenilerle Türklerin bir arada yaşayabilmesi için entelektüellerin çaba göstermesi gerektiğine ve edebiyatın iki halkın yakınlaşması için en uygun araç olduğuna inanıyordu. Bu amaçla, editörlüğünü yaptığı Meğraked dergisinde Mehmet Rauf, Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Rıza Tevfik, Tahsin Nahit gibi yazarların şiirlerini ve yazılarını Ermeniceye çevirerek yayımlıyordu.

Zartaryan, 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklandı. Bir süre Ayaş hapisanesinde tutulduktan sonra, Diyarbakır’da kurulan Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanacakları gerekçesiyle Dr. Nazaret Dağavaryan, Yervant Agnuni, Harutyun Cangülyan, Karekin Khajak ve Sarkis Minasyan’la birlikte yola çıkarıldı. Yolda, arkadaşlarıyla birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa için çalışan Çerkes Ahmet çetesi tarafından öldürüldü.

Kırk bir yaşındaydı. Daha söyleyecek çok sözü, anlatacak çok hikâyesi vardı.

Bayrak dediğin büyük olur

Agos, 15 Ağustos 2008

Yerleşmiş, hazmedilmiş bir spor kültürü değil Türkiye’deki. Her şeyimiz futbola, ama hep futbola odaklı. Aslolan yalnızca kazanmak, hangi yolla olursa olsun… Oyunun tadına varmaya, yarışırken hoş bir seda bırakmaya çalışmak önceliklerimiz arasında yer almaz.

Yoksulluğumuzdan, görmemişliğimizden, bilmezliğimizden, kimi sporlarda zaten hiç yokuz. Takım sporları organizasyon ister, pek ortalarda görünmeyiz; denize küskünüz, yüzmeyiz; dağa küskünüz, tırmanmayız; karayoluna vurgunuz, bisiklete binmeyiz.

Güç sporlarında, güreşte, halterde, geçmişten gelen bir iddiamız vardır; onlarda bile kalıcı bir iş kotaramayız. İniş çıkışlarla, bolca skandalla, dopingle, yüksek beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla doludur mazimiz.

Güçbela kazandığımız başarıların ardı gelmez, çünkü sistemli çalışma ürünü değildir bunlar. Aramızdan, yeteneği ve azmiyle, şartları zorlayarak dünya standartlarına ulaşan biri çıktı mı, hemen paçasına yapışıp aşağı çekeriz. Ana malzememiz hamasettir: Bizi yolumuzdan kimse çeviremez, attığımızı vururuz, vurduğumuz yerden ses gelir! Böylece Türk’ün gücünü bütün dünyaya gösteririz.

Her şeyimizi bağladığımız futbolda kazanılmış başarılar dahi, sokaklarda, balkonlarda, cam kenarlarında insanların kurşunlanmasına neden olur. Sevinmeyi bilmeyiz.

Ana malzememiz hamasettir: İşte bu yüzden, olimpiyatların açılış töreninde sporcuların eline kocaman bayraklar veririz. Düzenleme komitesi “Bu bayraklar çok büyük, daha küçükleriyle yürüyün!” dediğinde, hemen yarışlardan çekilme tehdidi savurur, böylece yedi düvele haddini bildirir, gururla haykırırız:

“Türk’e durmak yaraşmaz. Türk önde, Türk ileri!”

Olimpik sorular

Agos, 15 Ağustus 2008

Amerikalı yüzücü Michael Phelps’in insanüstü çabasını, her gün bir rekor kırarak altın madalya kazanmasını büyük hayranlıkla seyrediyoruz seyretmesine de, olimpiyat oyunlarıyla ilgili sorular da zihinlerimizi giderek daha çok kurcalıyor.

Hangisini sayalım?

Açılış töreninin görkeminin, organizasyonun mükemmelliğinin, Çin’deki insan hakları ihlallerini gölgelemesini mi?
Oyunlara hazırlık aşamasında, Pekin güzelleşecek, caddeler yenilenecek, yeni yollar yapılacak, yabancı ziyaretçilerin gözleri boyanacak diye yüz binlerce insanın evlerinden edilmesini, şehir dışına sürülmesini mi?

Bol cirolu sponsorların, reklamverenlerin, yayıncı kuruluşların oyunlara şu ya da bu şekilde müdahale etmeyi kendilerine hak gören buyurgan tavrını mı? Kâh sporcuların kıyafetlerinde, kâh spor sahalarının dört bir yanında, kâh reklam aralarında karşımıza çıkarak varlığını her an hissettiren ‘markalar olimpiyatı’nı mı?

Tarih boyunca oyunların temel özelliği olduğu söylenen ‘amatörlük ruhu’nun bir daha belki hiç dönmemek üzere çıkıp gitmesini; sporun profesyonelleşmesi, hatta endüstrileşmesi sonucunda maddi kazancın en ‘yüce’ hedef haline gelmesini mi?

Medya ve yoğun izleyici ilgisinin hep kazanana, muzaffer olana yönelmesini; kaybedenin, ikinci, beşinci, sonuncu olanın, yıllar yılı en az kazanan kadar ter döktüğü halde, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi kalıvermesini mi?

Olimpiyatlara katılmayı başaramayan, ama hayatının önemli bir parçasını bu uğurda harcayan sporcuların içine düştüğü yalnızlığı mı? Başarılı olsun diye mini mini bir çocukken antrenörlerin eline verilen ve günde bilmem kaç saat idmanla, tıkır tıkır işleyen bir makine haline getirilenleri mi?

‘Barış-dostluk-kardeşlik’ sloganlarıyla selamlanan olimpiyat oyunları boyunca, hâlâ bütün başarıların devletler bazında değerlendirilmesini, her madalyada göndere bayrak çekilip milli marş çalınmasını mı? Uluslar aldıkları madalya sayısına göre sıralanırken, her madalyanın bir istatistiğe dönüşmesini, ardında yatan insan hikâyelerinin gözlerden ırak kalmasını mı?

*

Zihinlerimizi kurcalayan sorular saymakla bitmez elbet. Soruları çoğaltıp derinleştirerek, ama bir yandan da gözlerimizi dört açarak, şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla, kısa süreceğini bildiğimiz için yudum yudum içerek izliyoruz oyunları.

Televizyon başındaki hayret ve coşku nidalarımız, emeğe ve yeteneğe saygının, azim ve adanmışlığa verdiğimiz payenin safça dışavurumu değil midir?

“Son saniyede geçti!” “Bu nasıl vücut böyle, resmen heykel!” “Yazık oldu, az daha kazanıyordu!” “On altı yaşındaymış daha!” “Yetiştirme yurdunda büyümüş!” “Altı saattir pedal çeviriyorlar!” “Kıza bak, lastik gibi!”

Dara Torres

Agos, 15 Ağustos 2008

Oyunların ilk günlerinde rekor ve madalya koleksiyoncusu Phelps’in gölgesinde kalsa da, 1967 doğumlu yüzücü Dara Grace Torres hiç unutulmayacak bir başka başarı hikâyesinin kahramanı.

Torres, olimpiyatlara ilk kez bundan tam yirmi dört yıl önce, 1984’te Los Angeles’ta katılmıştı. Artık bir hayli tecrübe sahibi, çünkü Pekin’de bu mutluluğu tam beşinci kez yaşıyor. Bu süreye iki evlilik, bir sevimli çocuk, televizyon sunuculuğu kariyeri ve dokuz olimpiyat madalyası sığdırdı.

Haziran başında, Amerika seçmelerinde 50 metre serbestte dünya rekoru kırdı. Singapur’daki hazırlık kampı sırasında antrenörü Michael Lohberg’in kanser olduğunu öğrendiğinde büyük bir üzüntü yaşayıp gözyaşı dökse de, geçtiğimiz pazar günü 4x100 metre serbest yarışında takım arkadaşlarıyla birlikte gümüş madalya kazandı.

Lohberg, onun hakkında, “Kırkını aşmış bir anne için Olimpiyatlarda yarışmak imkânsız gibi görünebilir. Ancak Dara’yı sıradan ölçütlerle değerlendiremezsiniz. O, yaşamın pek çok kaidesine meydan okuyan, istisnai bir kişilik” diyor.

Torres, 15 Ağustos günü Pekin’de, 50 metre serbest elemelerinde yarışacak. 23 yaşındaki rekortmen Michael Phelps’in “Anne” diye hitap ederek takıldığı başarılı yüzücü bir kez daha kürsüye çıkar mı bilinmez, ama cesareti, alçakgönüllülüğü ve sempatikliğiyle, başta orta yaşlı kadınlar olmak üzere pek çoklarının gönlünde taht kurduğu kesin.

"Ergenekon'un Kürt ayağı nerede?"

Agos, 8 Ağustos 2008

Soruyu, DTP Iğdır milletvetili Pervin Buldan’la yapılan söyleşi vesilesiyle, Express dergisi soruyor.

Sahi, 1990’lı yıllarda Kürt işadamları, gazeteciler, aydınlar katledilirken iktidar koltuğunda oturanlara, Susurluk kazasıyla kirli ilişkileri ortalığa saçılırken “Vatan için kurşun atıp kurşun yiyen”lerin “şeref”ini savunanlara, “bin operasyon” yapmakla övünenlere bugüne dek ilişilmemesinin Ergenekon örgütlenmesine cesaret verdiği savı yabana atılabilir mi?

Oralardan hareketle, Şemdinli’de kitabevi bombalayan askerlere “Tanırım, iyi çocuktur” diye arka çıkanlara uzanan yolu izlemek mümkün. Taraf’ta her çarşamba dürüstlüğüyle insanı ferahlatan yazılar kaleme alan Orhan Miroğlu’nun da dediği gibi, pis işlerin örtülmesi için Kürt savaşının nasıl kullanıldığı iddianamede bir bir yazıyor.

Bu yüzden, Ergenekon’u fasa fiso olarak göstermeye çalışanların ahlaksızlığına da, her gün iddianame metninden bir ayrıntıyı, bir konuşma veya yazışmayı arka planından koparıp yayımlayarak, iddiaları sulu magazin malzemesi haline getiren kimi ‘demokrat’ların çiğliğine de pabuç bırakmamak gerek. İddianamenin ulaşmaya cesaret edemediği, etmediği derinlikleri siyaset, yani biz yurttaşlar talep etmeliyiz.

ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın önayak olduğu, darbe girişimlerinin araştırılmasına yönelik önergenin Ak Parti’li vekiller tarafından görmezden gelinmesinin işaret ettiği durum hiç de iç açıcı değil. Hepimiz biliyoruz ki, Ak Parti’nin müesses nizamla uzlaşması sonucunda davanın iddianamede adı geçen kişilerle sınırlı kalması, Türkiye demokrasisine büyük zarar verecek, mesele halının altına süpürülmüş olacak.

O zaman da, Güngören’de patlayan bombanın zanlıları olarak sunulan, ancak mahkemede haklarında böyle bir suçlama yapılmayan kimseleri “İşte bebek katilleri!” diye yaftalayan Taha Akyol’ların ahlakıyla baş başa kalacağız.

Gidişat o yönde olursa, başka bir Türk destanının adını taşıyan yeni Ergenekon’ların gökyüzünü sonsuza dek karartacağından emin olabilirsiniz.

Sanuts miutyun (Öğrenci derneği)

Agos, 8 Ağustos 2008

Cumhuriyet dönemi boyunca küçüldükçe küçülen Türkiye Ermeni toplumunun sahip olduğu kurumlar arasında, kilise-okul-vakıf üçlüsü dışındaki önemli halkalardan biri de, çeşitli Ermeni okullarından mezun olanların kurduğu ‘sanuts miutyun’lardır (öğrenci dernekleri).

Bu derneklerin hangi ihtiyaçlar üzerine kurulup geliştiğini anlamak için geçmişe dönüp baktığımızda şunları görürüz:
19. yüzyılın ikinci yarısında, ‘Ermeni milleti’ içindeki reform yanlısı aydınların esnaf sınıfıyla bir araya gelerek, cemaatin yönetiminde uzun süredir tek söz sahibi olan Amira sınıfına karşı giriştiği mücadele, dönüşümün ana motoru olmuş; patriğin yetkilerinin kısıtlanıp sivillerin yönetime katıldığı kurumların tesis edildiği bu süreç sonucunda cemaat hızla modernleşmişti.

II. Meşrutiyet döneminin siyasal çoğulculuğu, hem Osmanlı Devleti, hem de Ermeni toplumu için daha önce eşi görülmemiş bir hareketliliğin kaynağı olmuş, siyasi partilerin yanı sıra, pek çok farklı konuda faaliyet gösteren sivil yapıların oluşmasını sağlamıştı.
Meşrutiyet’in ilanının hemen ardından, başta Esayan, Getronagan ve Berberyan okulları olmak üzere, büyük bir şevkle kurulan öğrenci dernekleri, türlü etkinliklerle sosyal ve kültürel hayatın en önemli taşıyıcılarından biri haline gelmişti.

Cumhuriyet rejimi bu derneklerin yaşamasına izin vermedi: 1923’t
en 1945’e dek öğrenci dernekleri kapalı kaldı. Bu durum, farklı dillerde tiyatro yasağı, basın üzerindeki baskılar, ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ gibi kampanyalarla birleşerek gayrimüslim toplulukları iyice cendereye aldı. II. Dünya Savaşı sona erip siyaset ve sivil toplum üzerinde baskılar gevşeyince, öğrenci dernekleri yeniden açıldı.Daha etkin sivil kurumların yokluğunda, öğrenci derneklerinin önemi günden güne arttı. Bu kurumlar hem Ermeni okullarından mezun olan gençlerin cemaatle bağlarını güçlendiriyor, hem de çeşitli etkinliklerle yeni bir gündelik yaşam pratiği öneriyordu.

Bu dernekler, tiyatrocular, sporcular, yöneticiler yetiştirdi; eğlenceler, balolar, partiler, paneller, konferanslar düzenledi; yeri geldi, çağdaş Ermenice edebiyat antolojileri, Ermeni yazarlardan kitaplar, çocuk kitapları yayımladı.
Tümüyle gönüllülük ve dayanışma esasına dayalı bu faaliyetler, bin bir güçlüğe rağmen ayakta kalmaya çalışan cemaatin kültürel yaşantısının lokomotifi oldu yıllar yılı.

Dünden bugüne


Yukarıdaki kısa tarihçenin çizdiği resmin aksine, dernek faaliyetlerinde son yıllarda ciddi bir gerileme gözleniyor.


Geçmişte toplumsal yaşamın akışını belirleyen, günlük yaşamı renklendiren bu kurumların sesi bir süredir az çıkıyor. Akılda kalan, etkili dernek etkinliklerinin sayısı genelde bir elin parmaklarını geçmiyor; cemaatin sorunlarına dair projeler üretilmiyor; derneklere devam eden insan sayısı giderek azalıyor.


Cemaat hakkında söz söyleyenlerin dillerinden düşmeyen, herkesin bir tarafından çekiştirdiği ve bu yönüyle hızla bir klişe haline gelmekte olan ‘sivilleşme’ konusunda, derneklerimiz bugüne kadar söz söylemedi.


Amacım, her birinin çok temiz duygularla işbaşına geldiğine emin olduğum dernek yöneticilerini suçlamak değil… Bir tespit yapmaya, bir olguya dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu olguyu yaratan durumlar da tek tek bireylerin yetersizliğinden veya niyetinden çok, daha genel birtakım toplumsal gelişmelerin ürünü.


Olumlu ya da olumsuz bir değer yüklemeden, bu değişimin nedenleri arasında, genel olarak küreselleşmenin etkilerini; 1980 sonrasındaki hızlı liberalizasyonun toplumda bireyselleşmeyi öne çıkarmasını; göçlerle İstanbul Ermeni toplumunun demografik yapısının değişmesini; Ermeni okullarına kaydolan öğrenci sayısının azalmasını; üniversite eğitiminin yaygınlaşmasıyla, liseden sonra farklı bir çevreye giren öğrencilerin sayıca artmasını ve bunların derneklere daha az ilgi duymasını sayabiliriz.


Bu sessizliğin ve edilgenliğin nedenleri üzerine düşünmek, yukarıda sözü edilen dönüşüme uygun pratikler geliştirmek, cemaat yaşantısının önemli parçalarından biri olan dernekleri yeni bir solukla, yeni zamanların sorunlarının çözümüne dönük alternatifler öneren yapılar hale getirmek zorundayız.
Elimizde kalan değerler o kadar az ki, onları hor kullanma lüksüne sahip değiliz.

Yalan ağır bir yüktür

Agos, 1 Ağustos 2008

Boş bir tabut misali sırtımızda taşımak zorunda kaldığımız her yalan belimizi büküyor, ruhumuzu karartıyor. Yalanlar üzerine kurulmuş hayatlarsa, beti bereketi kaçmış tarlalara benziyor. Taşlarından arındırılsa da, toprağı havalandırılsa da, hormon ilaçlarına boğulsa da, meyveleri toprak ve güneş değil, yalan kokuyor.

Yusuf Halaçoğlu’nun TTK başkanlığından alındıktan sonra söylediği ilk sözler, 15 yıl süren memuriyetin ruhuna yüklediği ağırlıktan kurtulmanın gayriihtiyari açığa çıkan sevincini yansıtıyordu adeta. Devletin tarihçisi, gazetecilere, “Umrumda değil, sırtımda yüktü!” demişti.

Onun döneminde, TTK, ‘Asılsız Ermeni İddialarına Karşı Mücadele’ merkezi haline geldi. Prof. Halaçoğlu da, Osmanlı sosyal tarihi ve devlet yapısı üzerine çalışmalar yapan bir tarihçiyken, dünyaya milli eğitim müfredatı gözlükleriyle bakanların Ermeni Meselesi’ne münhasır piri haline geldi; TC’nin resmen kurulmamış Tarih Bakanlığı’nın ilk bakanı gibi hareket etti.

Irkçı düşüncelerle rabıtası ve devletin yurttaşları arasında ayrımcılık yaparken kullandığı kodları bilim alanına tahvil etmeye çalışan iddialarıyla ‘yabancılar’ı doğruluğuna inandırması mümkün değildi şüphesiz. O da, 1915’te yaşananlar hakkında yeni fikirlerle çalkalanmaya başlayan toplumu devletin istediği eksende tutmayı görev edindi.

Zamanla daha güzel gömlekler giydi, daha güzel gözlükler taktı; profesyonel ışıklar altında, daha sonra bilgisayar marifetiyle rötuşlanacak pozlar verdi. Ama ağızlarda hep aynı yalan tadını bıraktı.

Onun, ta derinlerden bir sürpriz gibi kopup gelen “Sırtımda yüktü!” feryadı, benliğinde, riya katmanlarının altında gömülü kalmış dürüstlüğün bütün bu yalan dolana isyanını dile getiren bir nedamet emaresidir belki de, kim bilir?

Orman standartları

Agos, 1 Ağustus 2008

Ormanlar arasında bile ayrımcılık yapıyorlar.

Türkiye’nin batısındaki, İzmir’deki, Bodrum’daki, Çanakkale’deki, Marmaris’teki ormanlar yanınca “ciğerlerimiz yanıyor”; Türkiye’nin doğusundaki, güneydoğusundaki, Tunceli’deki, Yüksekova’daki, Batman’daki, Bingöl’deki ormanlar yanınca ses seda yok…

Ajanslar, doğu ve güneydoğuda temmuz ayında 20’den fazla yerde orman yangını yaşandığından söz ediyor. PKK’ye karşı yürütülen operasyonlar sırasında atılan bombalarla çıktığı söylenen yangınlara, örgüt üyelerinin ormanlarda saklandığı gerekçesiyle devlet müdahale etmiyor.

Anaakım medya ve çevreci TEMA Vakfı (amaçları arasında “ağaç ve orman sevgisini topluma mal etmek” de var) da bu konuda sessiz.

Tunceli, Hakkari, Elazığ’da DTP, İHD yöneticileri ve çeşitli sivil toplum örgütleri, göz göre göre yanan ormanları seyreden yetkililerden, halkın söndürme çalışmaları yürütmesine izin vermelerini istiyor, ancak muhatap bulamıyor.

Yeşiller Partisi 25 Temmuz’da bir açıklama yayımlayarak, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na bazı sorular yöneltiyor:

“Son bir haftada, Türkiye'nin hangi bölgelerinde, hangi ormanlarda, kaç hektarlık alan yanmıştır? (…) Tunceli’de ve Güneydoğu'daki orman yangınlarının askeri harekatlarla bir ilişkisi var mıdır? Buralarda yaşanan orman yangınlarına yeterince müdahale edilmediği iddiaları doğru mudur?”

Bakan konu hakkında bir açıklama yapmaktan kaçınıyor. Onun yerine, Çevre ve Orman Bakanlığı internet sitesinde, Veysel Eroğlu’nun fotoğrafının üzerinde şu slogan, tatsız bir şaka gibi yanıp sönüyor:

“2008 Yılında Ağaçlandırmada Dünya Birincisi Olacağız”.

Ermenistan, diaspora ve adalet

Agos, 1 Ağustus 2008

Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusunda, Serj Sarkisyan’ın mesajları ve Cumhurbaşkanı Gül’ü Yerevan’da oynanacak milli maça davet etmesiyle beliren ılımlı hava sevindirici elbette. İki ülke hariciyelerinin Soğuk Savaş yıllarının statükosunu devam ettirmekten başka çıkar yol bulamadığı garip kopukluk halinin, karşı tarafın her türlü talebine kulak tıkamaya dayalı kötücül ilişkisizlik ve siyasetsizlik siyasetinin sona ermesi için atılacak her adım çok değerli.

Barışçı adımların devlet katından gelmesinin imkânsız göründüğü yıllar boyunca, iki halk arasında yakınlaşmayı sağlayacak tek güç bağımsız sivil temaslardı. Yürütülecek ortak faaliyetler, hayatın her alanına değen birliktelikler, bir arada yaşama tecrübesine sahip iki halkın unuttuklarını yeniden anımsatabilir; bir araya gelip özgürce konuşup tartışmak isteyenlerin sayısının artması, zaman içinde devlet politikalarının değişmesini sağlayabilirdi.

Geldiğimiz noktada, iki devletin böylesi bir diyalog için yollar aramaya çalışmasının sayılamayacak kadar çok yararı var. Ancak, daha emeklemeye bile başlamamış olan bu ilişkinin temellerini sağlam atmak, ince eleyip sık dokumak, dahası, samimi ve adil davranmak gerek.

*

Referans gazetesi, 28 Temmuz’da, Ermenistan’da yayın yapan Radyo Azadutyun/Liberty’den Erik Ghazaryan’ın Türkiye-Ermenistan ilişkileri hakkındaki görüşlerini yayımladı (“Diaspora’nın yaklaşımı ikili ilişkileri bozuyor”, Vercihan Ziflioğlu’nun haberi).

Habere göre, uluslararası ilişkiler uzmanı Ghazaryan “Batılı ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda Ermeni meselesini kullanıyor” tespitinde bulunduktan sonra diasporadaki Ermenileri uyarmış: “Diaspora bilmeli ki Ermenistan bağımsız bir cumhuriyet. Türkiye kendine muhatap olarak diasporayı değil Ermenistan’ı almalı.”

Bu sözlerde, insanın içini acıtan, adalet duygusundan yoksun, soğuk bir rasyonalite var.

Sivil toplumun gelişmesi için çalışmak şüphesiz önemli. Ancak, ‘sivil’likle, rüzgârın estiği yöne eğilmeyi marifet sayan bir tür köksüzlüğü birbirinden ayırmak kaydıyla.

Ermenistan’la Türkiye arasında tesis edilecek barışın, diasporada, Beyrut’un Burc Hamud mahallesinde, Paris’in Alfortville’inde, Boston’ın Watertown’ında yaşayan Ermenileri ve onların acılarını dışlayarak mümkün olabileceğine inanmak, siz farkında olun ya da olmayın, iki halk arasındaki sorunların özüne dair iddialarınızın geçersizliğinin ilanıdır.

Yüz yıl önce Anadolu topraklarında katledilen veya topraklarından koparılan kuşağın ağır travmasını miras alan ve hiç tanımadıkları ülkelerde sıfırdan başlayıp yeni hayatlar inşa etmek zorunda kalan diasporayla empati kurmayan, onun mağduriyetine saygı göstermeyen bir yaklaşım, barış hakkında konuşsa bile barışçı değildir.

Günden kalanlar

Agos, 25 Temmuz 2008

Hayattan, insanın üstüne üstüne gelen her şeyden, cehennemî sıcaklardan, görevlerden ve sorumluluklardan güçbela çalınmış birkaç huzurlu günden kalanlar.

Efil efil esen rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı, çıplak ayakların çakıltaşlarına basarken çıkardığı ses, usul usul kıyıya vuran dalgaların tatlı şırıltısı, kayaların üzerine tüneyip ciddi ciddi söyleşen martıların laklağı, uzaktan birkaç tatlı çocuk kikirdemesi, balıkçı teknelerinin pata pataları, ağustosböceklerinin bitmek bilmeyen cırıltısı, karıncaların aceleci gidiş gelişleri, sedirin üzerinde horul horul uyuyan bir köylü, gölgeye sığınmış uyuklayan kedinin duyulur duyulmaz nefesi, aralıksız cilveleşen bir çift köpeğin hoplayıp zıplaması, akşamleyin üzerlerine hortumla boca edilen suyu kana kana içen rengârenk çiçeklerin fısıltısı, yaşlı adamın toprağı havalandırmak için kullandığı çapanın zemine değerken çıkardığı ışıltılı ses, öteden bir yerlerden, kendisi görünmeyen bir kadının tutturduğu dertli türkü... Bunca diyar gezdim gözlerin için / Neden küstün bana el sözü için.

Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin büyük şehirlerde hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka, ondan çok ayrı bir hayatın ve zamanın varlığını, biz içine girsek de girmesek de sürüp gittiğini duyumsatan doğanın sesi, doğanın sessizliği, sessizliğin sesi.

Çok tanıdık ama çok unutulmuş, çok unutturulmuş, bizim terk ettiğimiz ve bizi terk eden bir kendini idrak halinden geriye kalan boşluğu, süs püsle, haz ve hırsla, yerine koymadan harcamakla doldurma arzumuzun tüketmekte olduğu bir dünya.

Geniş zaman

Kimi zaman su, kimi zaman kum olup küçük bir delikten ömrümüz misali akıp giden zamanı, hayatın bu en basit kuralını unutalı epey oluyor.

Güneş doğacak, batacak; zaten bir süredir gökyüzünde bir yerlerde asılı duran ay doğacak, az biraz farklı bir çehreyle geri dönmek üzere yitip gidecek. Bu döngü 28 günbatımında bir yinelenecek; geçen her ay, havayı ısıtıp soğutan, çiçek açtırıp kar yağdıran mevsimleri çağıracak.

Önce su, kum, güneş saatlerinin, sonra durmadan ayarı bozulan kurmalı saatlerin, “sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum” köstekli saatlerin, belki de tiktakları nabzımıza kafa tutsun diye kolumuza taktığımız mekanik saatlerin, şaşmaz dediğimiz pilli saatlerin, işe geç kalmayalım diye bizi uyaran ‘capon işi’ dijital saatlerin gösterdiğinden çok farklı, biz onu tasnif etsek de etmesek de bir şekilde akıp giden başka bir zaman, zaman.

Ne kadar çabalarsak çabalayalım hükmedemeyeceğimiz, istediğimiz gibi eğip bükemeyeceğimiz genişlikte bir zaman yokmuş, her şey takvimlerimizin denetimi altındaymış gibi yaşamaya devam ededuralım, kâh yüzümüzde illa ki beliren kırışıklıklarla, kâh saçımıza illa ki düşen beyazlarla, kâh illa ki dökülen saçlarımızla, kâh bedenimizin bir yerlerinde illa ki biriken kilolarla yüzünü gösteren zamanı, cilt kremiyle, botoksla, saç boyasıyla, ekme saçla, sporla ya da liposuction’la geri çevirmeye, gizli mahzenlere tıkmaya çalışmakla içine düştüğümüz haller ne komik.

“Doğanın efendisi ve sahibi” olduğumuz için mi yok farz edebilir, durdurduğumuzu düşünürüz zamanı? Peki ya yüreğimizi aydınlattıktan, hayatımıza anlam kattıktan sonra veda bile edemeden kayıp gidiveren kuyrukluyıldız misali bir sevgilinin, bir dostun yokluğuyla yüzleşmek zorunda kaldığımızda?

Zamanın doğal –gerçekten doğal, güneşle, ayla, mevsimlerle belirlenen– akışına meydan okumayı, kaloriferlerimizle kışı yaz, klimalarımızla yazı kış yapıp, geceyi gündüze çevirip, hayatı 24 saatlik dilimlere ayırmak basit bir matematik işlemi midir sadece? Yoksa, dönüp duran, sonsuz sayıda tekrardan, alışkanlıklardan, alışkanlıktan kaynaklanan bir rahatlıktan ibaret eski zamanı, durmadan ilerleyen, ilerlerken bir sürü şeyi ardında bırakan, ancak yeni zaferleri, aşılması gereken engelleri, kazanılması gereken başarıları hedef göstererek var olabilen obur bir zamanla ikame etmek, insan hayatında çok daha derin bir dönüşümü mü imliyor?

Ahmet Haşim, 1921’de kaleme aldığı, alaturka zaman ölçüsünün alafranga saatle değişmesinin geleneksel olanda açtığı o hazin yarayı deştiği meşhur ‘Müslüman Saati’ yazısında, “Batılı saatin geleneklerimiz ve işlerimizde benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna gelişi, yaşama bakış biçimimizde vahim bir tesire sahip olmuştur” der, mealen.

Tam olarak Haşim’in kastettiği şekilde değil belki, ama zamanın muhayyilemizdeki anlamının kökten değişmesi sandığımızdan da çok etkiledi yaşayışımızı. Hayatı fethetmenin en önemli gailemiz haline gelmesi, bize, yapılacak işlerden, kazanılacak ve harcanacak paralardan, arabalardan, borsadan başka konuşacak şey bırakmadı. Bütün bunlar, eski vakitlere ait bir değer olan kanaatkârlığın söz dağarımızdan silinmesini ve yaşamın özünün tamah etmeye indirgenmesi anlamına geliyor.

Halbuki, Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Tereza ve köpeği Karenin için söylediği sözlerin ima ettiği serin gölgenin altında nefes almak da mümkün:

“İkisi de ‘doğanın efendisi ve sahibi’ insan soyunun uygun adım ileri doğru yürüdüğü yoldan kendi istekleriyle sapıyorlar.”



Bir alıntı
“Ama hepsinden de önemlisi; hiç kimse hiç kimseye idil armağan edemez; sadece bir hayvan yapabilir bunu, çünkü bir tek hayvanlar kovulmamıştı Cennet’ten. Köpekle insan arasındaki sevgi idilsidir. Çatışma nedir bilmez, tüyler ürpertici sahneler tanımaz; gelişme bilmez. Karenin, Tereza ile Tomas’ı yinelemeye dayalı bir yaşamla kuşatıyordu ve onlardan da aynı şeyi bekliyordu.

Karenin köpek değil de insan olsaydı, Tereza’ya ‘Buraya bak, her gün şu çöreği ağzımda tutmaktan bıktım, içime fenalık geldi. Değişik bir şey gelmiyor mu aklına?’ demişti bile. İşte insanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor. İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.”

M. Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, çev. F. Özgüven, İstanbul: İletişim, s. 305.