<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835</id><updated>2012-01-27T12:22:52.772+02:00</updated><title type='text'>hayat, olduğu gibi</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>453</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-69505238129226202</id><published>2011-03-06T17:05:00.000+02:00</published><updated>2011-03-06T17:06:57.084+02:00</updated><title type='text'>Mamig ve Şuşanig</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 4 Mart 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Türkiye’deki Ermenistanlı göçmenlerin sorunlarını konuşuyorduk geçen  hafta; özellikle de yıllardır burada yaşayan ama ebeveynleri yasal  statüde olmadığı için eğitim alamayan çocukların yaşadığı sıkıntıları.  Oradan devam edelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Son günlerde tanık olduğum bir olay, vaziyetin vahametini anlatmaya pekâlâ yeter.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Tarlabaşı’nın fukara ara sokaklarından birinde, bir çamaşırhane. Bir  bodrum katı. İçerde üç kişi çalışıyor. Aralarından biri, Ermenistanlı  Markırit. 60 yaşlarında. Ayda 350 dolar kazanıyor. Kızıyla ve torunuyla  birlikte İstanbul’dalar. Torunu Şuşanig’i, kızının işyeri çocuğu kabul  etmediği için, her gün Tarlabaşı’ndaki bu dükkâna getiriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; ‘Mamig’i çalışırken, küçük Şuşanig bütün gün bir kenarda sessizce  oturuyor, kendi kendine icat ettiği oyunlarla vakit geçiriyor; yine  kendi kendine icat ettiği yollarla, dükkâna girip çıkanların dikkatini  çekmemeye, onlara görünmemeye çalışıyor. Dışarıdan gelenler (genellikle  civardaki otel ya da restoranların Kürt garsonları) o izbe dükkânda dört  yaşındaki bir küçük kız çocuğunun köşede sessizce oynamasını önce  garipsiyor, ama çoğu zaman, yıkanmasını istedikleri eşyaları aceleyle  bırakıp işlerinin başına geri dönüyorlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Şuşanig, aynı durumda olan kim bilir kaç göçmen çocuğundan biri. Bir  okula gitmek, yaşıtlarıyla oynamak yerine, çocuk ruhunda kim bilir nasıl  izler bırakan koşullarda yaşamak zorunda. Anneannesi ve annesiyle  birlikte her ay otobüsle Gürcistan sınırının yolunu tutuyor ve aynı gün  içinde geri dönüp Türkiye’ye giriş yapıyorlar. Çünkü 30 günlük vizenin  süresi dolarsa yasadışı duruma düşecekler, ve bu da büyük tehlikeler  yaşamak anlamına geliyor. Yolda geçirdikleri zaman işyerinde izin  günlerinden sayıldığından, çoğu zaman haftada yedi gün çalışmaları  gerekiyor. Bütün bu emeğin karşılığında da, Kumkapı’da yatak niyetine  yere serdikleri battaniyelerin üzerine kıvrılarak uyudukları bir odada  yaşıyor, para biriktirerek bu koşullardan kurtulmaya çalışıyorlar. Hiç  değilse vizenin süresi daha uzun olsa, hiç değilse vizenin süresini  İstanbul’da belli bir bedel karşılığında uzatmak mümkün olsa, sınır  kapılarında ne idüğü belirsiz insanlara para ödemekten kurtulur,  kendimizi daha güvende hissederiz diye düşünüyorlar. Zaten hep düşünüp  duruyorlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye devleti, her birinin kökleri Anadolu’nun çeşitli kentlerine  dayanan, dolayısıyla 1915’in o karanlık günleri yaşanmamış olsa  yurttaşımız olacak Ermenistanlı göçmenleri bugüne dek görmezden geldi ve  fakat uluslararası siyasi arenada işine yaradığını düşündüğü şekillerde  kullandı. Şu halde sorumuz basit: Dışişleri Bakanlığı’nın  büyükelçiliklerden 24 Nisan anmalarına katılmalarını istediği bir garip  ‘açılım’ döneminde, atılması gereken asıl ilk adım bu insanların  dertlerine bir derman bulmak değil mi? Bu insanlık dışı tavra bir son  vermenin zamanı gelmedi mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Beri yandan, daha önce de yazdığımız gibi, Ermenistanlı göçmenler,  İstanbullu Ermenilere de tutulan bir ayna aslında. Onlarla  ilişkisizliğimize, onlarla temas kurmaktaki eksikliğimize, onlardan  korkmamıza, onları kendimizden uzak tutmaya çalışmamıza bakarak,  kendimiz hakkında fikir sahibi olabiliriz. Katı, hor gören, bencil,  sevgisiziz... Vicdanımız, evlerimizde ihtiyarlarımızı, hastalarımızı  baktırdığımız, temizliğimizi yaptırdığımız bu insanların çocuklarına şu  veya bu yolla yardım etmeyi düşündüğümüz kadar... Gedikpaşa Protestan  Kilisesi pastörü Krikor Ağabaloğlu’nun bütün tehlikeleri göze alarak  yarattığı ve yetmiş çocuğun yararlandığı, adeta bir okul haline gelen  Joğvaran, bizlere bu kadar yıldır hiçbir şey anlatmadı mı? Kurumlarımız,  derneklerimiz, vakıflarımız, Ermenistanlı göçmenlerin sorunlarına çözüm  bulabilmek için neden bir araya gelmiyor hâlâ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Atılacak küçük insani adımlardan bizi alıkoyan ne? Yılbaşında,  Getronagan okulu öğrencileri onlarla bir araya gelmiş, eğlenmiş, onlara  yalnız olmadıklarını hissettirmişti. Bu küçük tanışma, temas etme  etkinliklerinin sayısı neden artmıyor? Neden düzenlediğimiz  etkinliklere, konserlere, dans gösterilerine onları davet etmek  aklımızın ucundan geçmiyor? Neden korolarımıza Ermenistanlıların da  katılması için çaba göstermiyoruz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Çok mu zor? Neden korkuyoruz?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-69505238129226202?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/69505238129226202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=69505238129226202&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/69505238129226202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/69505238129226202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/03/mamig-ve-susanig.html' title='Mamig ve Şuşanig'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1540472922773763465</id><published>2011-03-06T17:01:00.000+02:00</published><updated>2011-03-06T17:05:42.639+02:00</updated><title type='text'>Sibop</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 4 Mart 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;PKK’nın eylemsizlik dönemini devletten çeşitli talepler eşliğinde sona erdirmesi hakkındaki görüşü sorulan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Devlet bugüne kadar ne yaptıysa bundan sonra da onu yapar. Kimseyle pazarlık yapacak halimiz yok. Bu çok açık ve nettir. Bugüne kadar ülkenin imkân ve kabiliyetlerini, devletin gücünü kullanarak nereye kadar getirdiysek bundan sonra da aynı kararlılıkla götürürüz” dedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Hiç eğip bükmeden, bu cümlelerin tercümesini, “Bugüne dek olduğu gibi Kürt sorununun çözümsüz kalması için elimizden geleni yapacağız. Dolayısıyla daha çok genç kanı akacak, daha çok nefret ve milliyetçilik olacak” şeklinde yapabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Muhterem bakan, bu tür soruların sorulmasının bile kendisini üzdüğünü ifade etmiş. Çünkü bu örgütlerin en önemli amacı kendilerinden devamlı bahsettirmekmiş, böylece onların ekmeklerine yağ sürülüyormuş. Çiçek bu yüzden, “Siz soruyorsunuz, biz cevap veriyoruz adamların istediği hâsıl oluyor. Keşke siz sormasanız, biz de bu cevapları vermesek. İşin gereği neyse bugüne kadar olduğu gibi tedbirlerimizi güncelleştirerek devam ettireceğiz. Onun için bu soruyu siz sormamış, ben de cevap vermemiş olayım” demiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ne kadar sağduyulu, ne kadar sorumluluk sahibi yorumlar... Memlekette otuz yıldır akan kan, seksen küsur yıldır çözülemeyen Kürt sorunu, sanki PKK’nın kendisinden bahsedilsin diye uydurduğu yalanlar. Sanki insanlar dağa şöhret için, gazetelerde, televizyonlarda adları görünsün diye çıkıyor, sanki kendilerinden devamlı bahsedilsin diye can alıp can veriyorlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Cemil Çiçek, hükümetin devlete devamlı olarak teminat veren yüzü. Başbakan’ın ve diğer tüm bakanların, demeçleri ve icraatlarıyla devlete sık sık verdiği teminatların yanında, o daimi bir garanti sibobu; “Yaramaz çocuk değiliz, biz de yüce Türk devletinin yüce ideallerine bağlıyız, sizdeniz” garantisi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Onun içinde olduğu herhangi bir hükümetin Kürt sorununu da, başka hiçbir kangrenleşmiş, tabulaşmış konuyu da çözmeye niyetli olmadığını anlayabiliriz. Seçimler yakın, akla kara yakında belli olacak.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1540472922773763465?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1540472922773763465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1540472922773763465&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1540472922773763465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1540472922773763465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/03/sibop.html' title='Sibop'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-2480342155467032556</id><published>2011-02-25T17:52:00.001+02:00</published><updated>2011-02-25T17:54:06.360+02:00</updated><title type='text'>Ermenistanlı çocuklar</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link style="font-family: arial;" rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CKULLAN%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.9pt 70.9pt 70.9pt 93.5pt; 	mso-header-margin:35.45pt; 	mso-footer-margin:35.45pt; 	mso-gutter-margin:70.9pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 25 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Geçen haftaki Agos’ta Alin Ozinian imzasıyla yayımlanan, İstanbul’daki Ermenistanlı göçmenlerin sorunlarına dikkat çeken bir dizi söyleşi, kanayan bir yaramıza parmak bastığı için çok önemliydi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Ermenistanlı göçmenlerin, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ülkelerinde yaşam koşullarının dayanılmaz bir hal alması nedeniyle dünyanın dört bir tarafında ekmek kavgası peşine düşmeleri, büyük bir insani trajedi yarattı. Aslında bu trajedi, Ermenistanlılara özgü de değildi. Doğu Bloku ülkelerinde yaşayan milyonlarca insan, rejimin yıkılmasının ardından ülkelerini terk ederek, alışık olmadıkları koşullarda, üstelik Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle gittikçe azgınlaşan neo-liberal politikalar nedeniyle en hoyrat sömürülere maruz kaldılar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Yıllar geçtikçe bazı ülkelerde ekonomik durumun göreceli olarak iyileşmesiyle o ülkelerin yurttaşları için bu durum hafiflese de, Karabağ Savaşı bahanesiyle Ermenistan sınırını kapalı tutan Türkiye’nin ambargosu nedeniyle ekonomik krizin kronik hal aldığı Ermenistan’da, nüfusun üçte biri ülke dışına çıktı. Bu insanların bir kısmı da Türkiye’ye geldi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;‘Türkiye’deki Ermenistanlılar’ yeni bir sosyolojik olgu değil. 1990’ların başlarından bu yana çok sayıda Ermenistanlı Türkiye’ye geldi ve ev işlerinden ticarete, fabrika işçiliğinden boyacılığa çeşitli işlerde çalıştı. Aralarında, ailesini geçindirebilmek için bedenini satan kadınlar da vardı. Türkiyeli yetkililer, çoğu zaman vizesiz olarak ikâmet eden bu insanların varlığına göz yumdu. Muhtemelen, bunun ardında, Ermenistan’la sorunlu giden ilişkilerde onları koz olarak kullanabilme düşüncesi vardı&lt;span style="color: red;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;b style=""&gt;Koşulları çok zor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Bugün, çok sayıda Ermenistanlı, İstanbul’da, özellikle Kumkapı civarında&lt;span style="color: red;"&gt; &lt;/span&gt;yerleşmiş durumda. O muhitle bütünleştiler. Dükkânların vitrininde, çarşıda, pazarda Ermenice yazılar göze çarpıyor. Pek çoğu yıllardır burada yaşıyor ve yakın bir gelecekte ülkelerine dönmeyi düşünmüyor. Çünkü Ermenistan’da burada sahip oldukları koşullardan bile daha kötüsüne razı gelmek zorundalar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Bu sorunun en can alıcı yönlerinden biri çocuklar. Bazıları Ermenistan’ı hiç görmemiş, bazıları ise oraları hiç hatırlamayan, yüzlerce, belki binlerce çocuk bugün İstanbul’da yaşıyor. Ebeveynlerinin yasal bir statüsü olmadığı için onlar da kaçak olarak yaşamak zorundalar. Oysa onlar çocuk ve her çocuk gibi büyüyorlar; okula gitmeleri, bir eğitim almaları gerekiyor. Eğer eğitim alamazlarsa, hayatları boyunca fakirliğin kısır döngüsünü kıramama, daima ucuz işgücü olarak kullanılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Pek çok mülteci ve göçmenin sığındığı Türkiye’de, bu sorunu sadece Ermenistanlı çocuklar yaşamıyor elbette. Afrikalı, İranlı veya Iraklı pek çok ailenin çocuğu da benzer bir çaresizlik içinde.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Oysa Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, bütün ülkeler çocukların eğitim hakkını kabul etmek ve “eğitim alanında, özellikle cehaletin ve okuma yazma bilmemenin dünyadan kaldırılmasına katkıda bulunmak, çağdaş eğitim yöntemlerine, bilimsel ve teknik bilgilere sahip olunmasını kolaylaştırmak amacıyla uluslararası işbirliğini güçlendirmek ve teşvik etmek” zorunda. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;18 yaşından küçük olan her insanın, yani her çocuğun eğitim hakkından yararlanması, evrensel hukukun vazgeçilmez bir değeri.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Ermeni okullarına gidebilmeliler&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Geçtiğimiz dönemlerde, Ermeni toplumu, bu çocukların İstanbul’daki Ermeni okullarına devam edebilmeleri yönünde talepte bulunmuş, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, bu talebe, çocukların yasadışı statüde olmaları nedeniyle çözümün zor olduğu ama konuyu araştıracakları yanıtını vermişti. Bir süre sonra da, yasal statüdeki Ermenistanlı çocukların Ermeni okullarına devam edebileceği açıklandı. Bu, olumlu gibi görünse de, Türkiye’de yasal statüde olan Ermenistanlı çocukların sayısının iki elin parmaklarını geçmiyor olması nedeniyle, esasen işlevi olmayacak bir idari adım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Oysa Türkiye, Ermenistanlı veya değil, göçmen ailelerin çocuklarına öncelikle ‘çocuk’ olarak bakma olgunluğunu gösterebilir. Yasadışı olan, çocuklar değil. Onlar, kendilerini bu karanlık döngüye hapseden uluslararası sistemin küçük kurbanları. Anne ve babaları ucuz işgücü olarak kullanılır ve varlıklarına göz yumulurken, onların eğitimsizliğe ve cehalete mahkûm edilmesinin hiç kimseye bir yararı yok.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;2003’ten beri, Gedikpaşa Protestan Kilisesi, büyük bir toplumsal hizmette bulunarak, bodrum katında Ermenistanlı çocukların eğitim alabilmesi için faaliyet gösteriyor. Kilisenin bodrumunda, ‘okul’ diyebileceğimiz eğitim yuvasında 70 çocuk ders alıyor. Onlara öğretmenlik yapan Heriknaz Avagyan, onların yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “Çocukları gruplara ayırıp ders yapıyoruz. Beşinci yılı bitiren her öğrencinin annesine anlatıyorum, ‘Çocukları Ermenistan’a gönderin, eğitimlerine devam etsinler, gelecekleri için’ diyorum. Vartan diye bir öğrencim vardı, çok zeki, çok çalışkan. Göndermedi ailesi onu Ermenistan’a, burada kalıp çalışmak zorunda kaldı, ama onun defterlerini hâlâ saklıyorum ben. Öyle güzel el yazısı vardı ki, kıyamıyorum atmaya. Çocukların hayalleri gerçekleşmiyor, kimse onlara ‘Ne olmak istiyorsun?’ diye sormuyor. Erkekler ya kuyumcu ya da fabrika işçisi oluyorlar, kızların durumu ise çok daha kötü.”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;İşte bu çocukların durumunun daha da kötüleşmemesi için artık bir çare bulunması gerekiyor. İstanbul Ermeni toplumu, yetkili kurumları, okulları, vakıfları, Ermenistanlı çocukların eğitim sorunun gündemden düşürmemeli, hükümetten bu konuda talepte bulunmaya devam etmeli. Hükümet ve Milli Eğitim Bakanlığı ise, her birinin ailesi Anadolu kökenli olan bu çocukların hiç değilse ‘misafir öğrenci’ statüsünde okullara devam edebilmeleri için gerekli adımları atmalı. Bu bir siyaset değil, insanlık meselesi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-2480342155467032556?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/2480342155467032556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=2480342155467032556&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2480342155467032556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2480342155467032556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/02/ermenistanl-cocuklar.html' title='Ermenistanlı çocuklar'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8586202191803448982</id><published>2011-02-25T17:49:00.002+02:00</published><updated>2011-02-25T17:52:28.195+02:00</updated><title type='text'>Agos’u kimler almış!</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 18 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bir süredir duyuyoruz, gülüp geçiyoruz, kendi aramızda şakalaşıyoruz, alaya alıyor, dalga geçiyoruz. Ama anlaşılan o ki, mesele birilerinin kendi halindeki abuklamalarının çok ötesine geçmiş, ciddi ciddi konuşulur, tartışılır, hatta hüküm verilir hale gelmiş. Mesele kendi aramızda gene şaka boyutunda kalacak, ama kafası karışan okurlarımız için bir açıklama yapmak zaruri bir hal aldı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Agos’un şu ya da bu kişilere satıldığına, şunlar ya da bunların yüzde bilmem kaç hisseyle gazeteye ortak olduğuna dair dedikodulardan söz ediyorum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Anlaşılan bunlar arasında en popülerleri, “Agos’u Kürtler satın aldı!” veya “Agos’a MHP’liler ortak oldu!” saçmalamaları olmuş. Birileri bu lafları ortaya salmışlar, birileri de bunlara inanmış, etrafındakilerle paylaşmış ve abuklamalar dalga dalga büyüyüp olgunlaşmış; kim bilir ne heyecan verici, ne iştah açıcı ayrıntılarla bezenip şevkle yayılmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Unutmadan, bütün bu saçmalıkların Ermeni çevreleri içinden çıktığını ve orada yayıldığını söyleyelim. Olup biten her şey bir “cemaat” prodüksiyonu yani.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bu laflara ciddi ciddi ne cevap verilebilir bilmiyorum. Onları “iddia” mertebesine yükseltip üzerine iki kelam etmeyi açıkçası gururuma yediremiyorum. Ama dedim ya, okurlarımızın duyduklarından ötürü bilgi almaya hakları var ve onları aydınlatmak boynumuzun borcu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Şöyle anlatmaya çalışayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Agos birilerinin sandığı gibi alınıp satılacak, hisselerine ortak aranacak, ortak olunabilecek bir ticari mal, bir meta değil. Agos’un, başkalarının sandığı anlamda sahibi ve ortağı yok ki hisseleri alınıp satılsın, şu ya da bu sermaye grubunun malı olsun, şu ya da bu siyasi grup para koyup yönetiminde söz sahibi olsun. Agos’un hisselerinin para değeri yok ki. Sadece manevi ve simgesel değeri var ve o hisseler de Agos’a gönül verenlerle emek verenlerin yüreğinde, başka hiçbir yerde değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, bir güzel anlaşılsın diye açık açık yazalım. Hayır, ahpayriglerim, kuyriglerim. Sandığınız ya da duyduğunuz gibi değil. Agos’u kimse almadı, Agos’a kimse ortak olmadı. Kimse alamaz, kimse olamaz. Nokta.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kaynağı ne?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Gelin, mürekkep, kâğıt, sayfa harcamaya acıdığım bu abuklamaları vesile edip biraz daha düşünelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Nereden çıkıyor bu laflar? Nasıl oluyor da böyle ciddiye alınabiliyor? Neden birileri bir telefon ya da bir e-mail uzağındaki bizlere işin aslını astarını sormayıp kulaktan kulağa oynayarak meselenin daha da dallanıp budaklanmasına yol açıyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Ermeni toplumu içerisinde bizden hazzetmeyenler olduğunu biliyoruz. Onlar, siyaseten karşısında olduklarımız, eleştirdiklerimiz, fikirleriyle mücadele ettiklerimizdir. Kapalılıktan, kapı arkasında iş bitirmekten, hesap vermezlikten memnun oldukları için makbul saymadıklarımız ve bu yüzden bizi makbul saymayanlardır. Bu lafları türetenlerden bazılarının onlar olduğunu biliyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Onlar, Agos’un Ermeni toplumunun halk tabakası tarafından sevilmesini, benimsenmesini, sahiplenilmesini kıskanırlar. Agos kendi ayakları üzerinde duramasın diye ellerinden geleni artlarına koymazlar. Onlara söylenecek sözümüz yok. Diledikleri gibi düşünebilirler ve onlarla gücümüz ölçüsünde mücadele etmeye devam edeceğiz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Peki nasıl oluyor da başkaları bu lafları ciddiye alıyor? Acaba gazeteyi ellerine alıp baktıklarında gördükleri mi onlara ortalıkta dolaşan lafların doğru olduğunu düşündürüyor? Agos’un Türkiye gündemi hakkında haberleri takip etmek için çaba göstermesi, onlara gazetenin bir siyasi partiye yakın olan birileri tarafından satın alındığını nasıl düşündürebiliyor? Yahut, Türkiye üzerine biraz fikri olan herkesin memleketin en önemli meselesi olduğunda uzlaştığı Kürt sorunu hakkında haber, röportaj ve yorumlara sıkça yer vermeye çalışmamız mı acaba gazeteyi Kürtlerin satın aldığını düşündürüyor birilerine? Peki bunlar hangi Kürtler? Yoksa “bir kısım cemaat”in horgörüyle baktığı Ermeni Kürtler mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Peki ama, Agos’un, yayın çizgisinde Türkiye ve Dünya haberlerine yer vermekten başka bir alternatifi olabilir mi? Agos zaten başından beri böyle bir gazete olmadı mı? Kendini cemaat gazetesi olmanın çok ötesinde tanımlamadı mı? Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt Sorunu, AB süreci, ve daha bir sürü mesele bu gazetenin yayın perspektifi içinde yer almadı mı? Agos başka türlü Agos olabilir miydi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir zihniyet gazetede Kürt sorunuyla ilgili haberlerin sıklığına bakarak Agos’un Kürtler tarafından satın alındığını düşünür. Hangi akıl, Agos’ta Türkiye’yle ilgili haberlerin yer almasına bakıp Agos’un Türkleştiği sonucuna varır? (Evet, böyle bir hüküm de dolaşıyor “cemaat” kulislerinde) Peki sizce, böyle düşünen insanlar nasıl bir Ermenilik, nasıl bir cemaat, nasıl bir gazetecilik, nasıl bir dünya görüşü  tahayyül ediyor olabilir? Galiba sırf bu söylentiler bile, Ermeni toplumunun içine düştüğü fikirsel darboğazı, bağnazlığı, kötücüllüğü anlatmalı bize… Dönüp aynaya bakmanın vakti geldi de geçiyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Yoksa mesele yayın kadromuz, muhabirlerimiz ve yazarlarımız arasında Ermeni olmayan arkadaşlarımızın bulunması mı? Peki bunun 1996’dan beri böyle olduğu ve hep de böyle olacağını bilmiyor musunuz? Agos, Türkiye Ermenileri içinden çıkmış, ama devamında Ermeni olmayan aydınların ve emekçilerin desteğiyle gerçeğe dönüşmüş bir hayaldi. Ermenilerin sorunlarını görünür kılmayı ana eksen edinse de, bunun ancak Türkiye’nin demokratikleşme macerasında bir anlamı ve değeri olacağı fikrinden hareket etti. Fikri bu olan bir gazetenin zikri de öyle olacaktı elbette. Agos’a ve Agos Kirk’e katkı verenler arasında bugün de Ermenilerin yanında gayriermeniler olması bize ancak mutluluk verir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kerteriz&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bu gazeteye ruhunu veren kişi, Hrant Dink, çok değil, bundan beş yıl önce, 20 Ocak 2006 tarihli ‘Zik-Zak’ başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Doğrudur, Agos solcu ve devrimcidir. Doğrudur, Agos’u Ermeniler, Türkler ve hatta Kürtler birlikte hazırlamakta, birlikte okumaktadırlar. Doğrudur, Agos dini bir cemaatten ziyade daha sivil bir toplum için çabalar. Doğrudur Agos bu özellikleriyle sadece çizmeyi aşmaz çoğu kez haddini ve çapını da aşar; cüretkârdır.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Kerteriz almaya çalıştığımız anlayış tam da budur. O pirûpak mirasa layık olmak ve onu yaşar kılmaktır. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8586202191803448982?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8586202191803448982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8586202191803448982&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8586202191803448982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8586202191803448982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/02/agosu-kimler-alms.html' title='Agos’u kimler almış!'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-916593930960364453</id><published>2011-02-12T15:36:00.001+02:00</published><updated>2011-02-12T15:38:02.081+02:00</updated><title type='text'>Türkiye’de kaç gazeteci öldürüldü?</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link style="font-family: arial;" rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CKULLAN%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Arial Unicode MS"; 	panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; 	mso-font-charset:0; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-format:other; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:3 0 0 0 1 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:none; 	mso-hyphenate:none; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Arial Unicode MS"; 	mso-font-kerning:.5pt; 	mso-ansi-language:EN; 	mso-fareast-language:#00FF;} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText 	{margin-top:0cm; 	margin-right:0cm; 	margin-bottom:6.0pt; 	margin-left:0cm; 	mso-pagination:none; 	mso-hyphenate:none; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Arial Unicode MS"; 	mso-font-kerning:.5pt; 	mso-ansi-language:EN; 	mso-fareast-language:#00FF;} @page Section1 	{size:595.25pt 841.85pt; 	margin:2.0cm 69.95pt 2.0cm 87.7pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 11 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Son haftalarda üst üste yıldönümleri vesilesiyle gündeme gelen gazeteci cinayetleri hakkında Türkiye’de çokça görmezden gelinen bir tarihsel gerçekliğe dikkat çekmek istiyorum. O gerçek, öldürülen gazetecilerin sayısının aslında sanılandan çok daha kabarık olduğu ve 1915’te öldürülen Ermeni gazetecilerin, Türkiye’deki basın meslek örgütlerinin yayımladığı listelerde yer alması gerektiği gerçeğidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Öldürülen gazeteciler konusunda meslek örgütleri birbirinden farklı iki rakam veriyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Hasan Fehmi (1909) ile başlayıp İsmail Cihan Hayırsevener (2009) ile sona eren 62 gazetecinin ismini sayarken, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Tevfik Nevzat (1905) ile başlayıp yine Hayırsevener ile biten 67 kişilik bir liste veriyor. Her iki örgüt de, 6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde bu isimleri anarken, toplumun dikkatini gazetecilere yönelik şiddete çekmeye çalışıyor. Bu listelerde Hrant Dink’ten başka bir Ermeni gazetecinin adı yer almıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Kaynaklar, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından düzenlenen tehcir ve katliamlar sırasında farklı meslek gruplarından yüz binlerce insanın öldürüldüğünü yazıyor. Elbette ki bu insanlar arasında çok sayıda gazeteci de yer alıyordu. İlk elden yapılacak hızlı bir tarama bile, yaşadığımız topraklar üzerinde gazete çıkarmış, editörlük, gazete yazarlığı yapmış ve 1915’te katledilmiş olanların sayıca hiç de az olmadığını gösterir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Kendisi de bir gazeteci olan Bülent Tellan, geçtiğimiz yıl, 1915’te öldürülen 22 Ermeni gazetecinin ismini tespit ettiği çalışmasını bir dosya haline getirdi ve Gazeteciler Cemiyeti’nin “Öldürülen Gazeteciler Araştırma Yarışması”na sundu. “Kanla Sansür” başlığını taşıyan bu dosyada, adı geçen 22 gazeteci ve on kadar Ermeni olmayan gazetecinin de söz konusu listeye eklenmesi gerektiği tezini işleyen Tellan’ın çalışması, Gazeteciler Cemiyeti jürisi tarafından “dikkate değer” bulundu. Ancak Cemiyet, dikkate değer bulduğu bu çalışmayı ne hikmetse henüz dikkate almadı. Cemiyet’in başkanı Orhan Erinç, geçtiğimiz hafta Abdi İpekçi’nin mezarı başında yapılan anmada, öldürülen gazetecilerin sayısını 63 olarak zikretti. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;İsimler... isimler...&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;1915’te öldürülen Ermeni gazetecilere baktığımızda, dönemin Ermenice basının en önemli simalarına rastlıyoruz. Rupen Zartaryan, Yervant Sırmakeşhanlıyan (Yeruhan), Diran Kelekyan, Krikor Zohrab, Ardaşes Harutyunyan, Taniel Varujan, Rupen Sevag (Çilingiryan), Dikran Çögüryan, Keğam Parseğyan, Hovhannes Harutyunyan (Tılgadıntsi), Melkon Gürciyan gibi isimler, çok sayıda gazete çıkarmanın, oralarda editörlük, yazarlık, başyazarlık yapmanın yanı sıra, Ermenice edebiyatın en önemli eserlerini vermiş, düzyazı ve şiirde dönemin nabzını tutmuş büyük isimlerdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Öldürülen gazeteciler listesine eklenebilecek başka pek çok isim var. Her bir ismin koskoca bir hayat hikâyesi olduğunu hatırda tutarak, bazılarının adlarını sayabiliriz. Armen Doryan (Hraçya Surenyan), Levon Larents (Kirişçiyan), Haçadur Malumyan (Agnuni), Karekin Khajak, Krikor Hürmüz, Sarkis Minasyan, Şavarş Krisyan, Sımpad Pürad, Krikor Torosyan, Nerses Papazyan, Parseg Şahbaz, Kevork Diratsuyan (Ferid), Mardiros Kundakçıyan, Karekin Gozigyan (Yesalem), Isdepan Kürkçiyan, Harutyun Şahinyan, Dr. Nazaret Dağavaryan, Karekin Paşayan Han, Jak Sayabalyan (Paylag).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Ragıp Zarakolu, bu yıl, 24 Temmuz’da, yani sansürün kaldırılmasının yıldönümünde kaleme aldığı “Basın da geçmişine sansür uyguluyor” başlıklı makalesinde, kendisi de ölümden kurtulan bir Ermeni yazar olan Teotig’in 1919’da yayımladığı albümden yararlanarak, bu listeye, birçoğu Anadolu’da yaşayan ve orada öldürülen çok sayıda gazeteci ekledi. Teotig’in yayımladığı &lt;i style=""&gt;&lt;u&gt;Huşartzan Abril 11i&lt;/u&gt;&lt;/i&gt; (11 [24] Nisan Anıtı) adlı kitap, 1915’te katledilen Ermeni aydınlarının, öğretmenlerinin, din adamları hakkında ayrıntılı bilgiler veriyordu ve geçtiğimiz yıl Belge Yayıncılık tarafından Türkçe ve Ermenice olarak yeniden basıldı. Yani, artık el altında, kolaylıkla ulaşılabilir bir kaynak. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Zarakolu’nun Teotig’den yararlanarak oluşturduğu bu listede yer alan isimleri de buraya ekliyorum: Aris İsraelyan (İsrael Dıkhruni), Mihran Tabakyan, Hagop terziyan, Arisdages Kasparyan, Sarkis Parseğyan, Bedros Kalfayan, Sarkis Sıvin (Süngücüyan), Edvar Beyazyan, Hayk Tiryakyan, Adom Şahen, Nerses Zakaryan, Hagop Avedisyan (Ardzruni), Sako, Vıramşabuh Arapyan, Levon Ağababyan, Onnik Mağazacıyan, Onnik Sırabyan, Partoğ Zoryan, Hovhannes Kılıçyan, Ardaşes Ferahyan, Artin Mısırlıyan ve Armenag Arakelyan (Azadarmard gazetesinin makinistleri), Suzigyan, Bedros Kürdyan, Asadur D. Madteosyan, Yervant Çavuşyan, Hagop Şahbaz, Niğogayos Boğosyan (İşkhan), Onnik Tertzagyan (Vramyan), Ardaşes Solakyan, Dikran Odyan, Garabed Danteyan, Prof. Garabed Soğigyan, Prof. Donabed Lüleciyan, Jirayr Hagopyan, Mihran İspiryan, Senekerim Kalyoncuyan, Garabed Barsamyan, Karnik Tuğlacıyan, Rupen Rakupyan, Aram Adruni, Aram Şişeyan, Pilos, Arşag Tütüncüyan, Arakel G. Sivaslıyan, Prof. Hovhannes Hagopyan, Gagig Ozanyan, Hovhannes Kazancıyan, Aşuğ Şahnazar, Vartan Misiryan, Episkopos Nerses Tanielyan, Rahip Barkev Tanielyan, Papaz Vartan Aslanyan, Rahip Isdepan Saryan, Rahip Garabed Der Sahagyan, Rahip Boğos Kasparyan.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Meslek örgütlerine çağrı&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bu isimleri özellikle tek tek saymak istedim. Yukarıda, 1915’te öldürülmüş tam 88 Ermeni gazeteci-yazarın isimleri yer alıyor. Bu insanlar, bu topraklar üzerinde 1915’te yaşanan tehcir ve katliamlar sırasında öldürüldüler. Birkaç ay içinde öldürülen 88 gazeteci ve bunlara eklenmesi muhtemel başka isimler, gazetecilik örgütlerinin son yüz yılda Türkiye’de öldürülen gazeteci sayısı için verdiği rakamdan daha yüksek bir yeküna ulaşıyor. Bu gerçek, bir halkın sadece entelektüel sınıfının ortadan kaldırılmasının bile ne kadar büyük bir trajedi olduğunu hatırlatmalı sanırım bize.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 11.35pt; font-family: arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bugünün Türkiyesinde gazeteci örgütleri, 1915’te yaşanan felaketin bütün boyutlarıyla ilgilenmeyebilirler belki. Ancak ömürlerini kendileri gibi kalemleriyle kazanan, kavgalarını yazı yazarak veren meslektaşlarının adlarını, katledilen gazeteciler arasında anmak, onlara gönüllerinde bu yeri açmak, tarihe bir de böyle not düşmek, vicdanın ve meslek etiğinin gereği değil midir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-916593930960364453?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/916593930960364453/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=916593930960364453&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/916593930960364453'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/916593930960364453'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/02/turkiyede-kac-gazeteci-olduruldu.html' title='Türkiye’de kaç gazeteci öldürüldü?'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6737513531007871410</id><published>2011-02-04T23:28:00.002+02:00</published><updated>2011-02-04T23:31:59.123+02:00</updated><title type='text'>İstifa bazen 'mübarek' bir yoldur</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 4 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Geçen hafta, Patriğimizi Seçmek İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla  Feriköy Kilisesi’nin Nazar Şirinoğlu salonunda düzenlenen panelde  Patriklik’teki krizle ilgili olarak dile getirdiğim, Başepiskopos  Ateşyan’ın istifa etmesi gerektiğine dair görüşleri bir de burada  açıklamak istiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Bu krizin geçmişi ve sorumluları hakkında daha önce pek çok defa  yazdığım ve başkaları da görüşlerini çokça dile getirdiği için, “Kim, ne  yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı, ne yapmalıydı, nasıl oldu?” ve geçmiş  zaman kipli başka bilumum sorulara yanıt aramadan, içinde bulunduğumuz  derin kuyudan çıkıp, Patriklik makamına halk tarafından seçilmiş bir  ruhaniyi nasıl oturtabileceğimiz ve bunun için izlenecek yol üzerinde  durmakta yarar var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ancak yine de, hükümet ve Patriklik yetkililerinin birlikte yarattıkları  ‘Patrik Genel Vekili’ ucubesinin beraberinde getirdiği vahim bir sonuca  dikkat çekelim. Patrik II. Mesrob’un ağır rahatsızlığının ardından  seçim hakkımızın belirsiz bir süre için askıya alınmasıyla, ne acıdır  ki, Patriğin ölümünü bekler olduk. Doktorlar dahil hiçbirimiz bu  rahatsızlığın ne kadar süreceğini bilmiyoruz, ve yaratılan durum,  koskoca bir toplumu ‘Patriğin ölümünü bekleyen akbabalar’ haline  getiriyor. Bu utancın vebali, her şeyden önce, patriğin ölümüne kadar  seçim yapılmayacağı aldatmacasının ardına saklanan pek muhterem  ruhanilerimizin boynuna.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye Ermenileri, eninde sonunda 85. patriğini seçecek. Hiçbir güç,  kazanılmış demokratik hakkımızı elimizden alamaz. Ancak bu dönemi nasıl  geçireceğimiz önemli. Onurlu bir şekilde, şeffaf mekanizmaları  işleterek, seçimi hakkıyla gerçekleştirip temel değerler etrafında  uzlaşacak mıyız, yoksa hasta Patriğin nasılsa öleceği, dolayısıyla seçim  için ısrar etmememiz gerektiği mesajını ortalığa yayan ruhani kisveli  tacirlere boyun mu eğeceğiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Mekanizma demişken, unutmayalım ki, bugüne kadar pek zikredilmeyen  ‘istifa’ mekanizması, ahlakın geçerli olduğu ortamlarda onurlu bir  duruşu simgeler. Başepiskopos Aram Ateşyan’ın, Ermeni halkının ezici  çoğunluğunun içine sindiremeyip reddettiği ‘Patrik Genel Vekili’  görevinden istifa etmesi gerekir. Ateşyan, bu uğursuz unvanı  kullanmaktan vazgeçerek istifasını açıklarsa, seçimin önündeki engelleri  de kaldırmış, böylece, tarihe, taşıdığı unvan gibi uğursuz bir adla  geçmesini de engellemiş olur. Böylece belki düşen itibarını  yükseltebilir ve ‘koltuk sevdalısı ruhani’ imajını silme şansına  kavuşur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Peki, eğer Başepiskopos Ateşyan bugüne kadar izlediği tavrı terk etmez,  halkın tepkilerine kulaklarını tıkar ve bildiğini okumaya devam ederse  ne olur? Ne olacak; belki seçim için biraz daha bekleriz, ama kendisinin  akıbeti pek ‘mübarek’ bir akıbet olmaz. Halkına sırt dönen önderlerin  başına eninde sonunda neler geldiğine dair örnekleri son haftalarda  çokça gördük. Ateşyan’ın istifa edip seçimin yolunu açması, onu devrik  müstebitlerin akıbetinden koruyacak tek yoldur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Yerimiz dar... Dilerseniz biraz da bu haftasonu yapılacak olan Üç Horan  seçimlerinden konuşalım ve istifadan sonra izlenecek yolu başka bir  yazıda tartışalım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6737513531007871410?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6737513531007871410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6737513531007871410&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6737513531007871410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6737513531007871410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/02/istifa-bazen-mubarek-bir-yoldur.html' title='İstifa bazen &apos;mübarek&apos; bir yoldur'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-2054039828770717292</id><published>2011-02-04T23:25:00.002+02:00</published><updated>2011-02-04T23:28:26.175+02:00</updated><title type='text'>Muhalefet: İçerden? Dışarıdan?</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt;Agos, 4 Şubat 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;p style="font-family: arial;"&gt;Yılan hikâyesine dönmüş Üç Horan Vakfı seçimleri iki yıldır bize çok  şey öğretti. Herhangi bir son dakika gelişmesi olmazsa, seçim bu Pazar  tek listeyle yapılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalif Sarı Liste’yle yola koyulan Efrim Bağ’ın, mevcut yönetim  kontenjanından aday olmayı kabul etmesiyle fotoğraf bir hayli değişti.  Sarı Liste’nin seçimi kazanacağı zaten düşünülmüyordu, ancak Bağ’ın Apik  Harabetoğlu başkanlığındaki yönetime girmesi ve Sarı Liste’nin adaylık  başvurusunun kabul edilmemesiyle, seçim yine tek listenin ‘yarışacağı’  bir hal aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baştan beri demokratik bir mücadele yürüten ve bizlere, tutulmuş  köşelerde, kapalı kapılar ardında dönen dolaplara karşı da mücadele  edilebileceği mesajını veren, bunu yaparken sürekli olarak şeffaflık ve  katılımcılık ilkelerini vurgulayan Sarı Liste’ye teşekkür etmek gerek.  Bu mücadelenin uzun soluklu olduğu biliniyordu, ve bugünden sonra da  sona ermeyeceğini biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola Sarı Liste’yle çıkıp Harabetoğlu yönetimine sert ve haklı  eleştiriler yönelttikten sonra saf değiştiren ve seçime Beyaz Liste’den  girmeyi kabul eden Efrim Bağ ve arkadaşları, bu tutumlarını, içeriden  verecekleri mücadeleyle Üç Horan’ı demokratikleştirecekleri, halka  açabilecekleri teziyle savunuyor ve anlayış bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tip kapalı yapılar söz konusu olduğunda, ‘içerden/dışarıdan  muhalefet’ tartışması bütünüyle anlamsız değil. Mutlak surette şunun ya  da bunun doğru olduğunu söylemek de her zaman mümkün değil. Gönül ister  ki, Bağ ve arkadaşları haklı olsunlar ve Üç Horan’ı şeffaflaştırmak,  gerçekten Ermeni toplumunun bütününün yararı haline çalışır hale  getirmek, yönetimin içerisinde azınlık grubu olarak verecekleri  mücadeleyle mümkün olabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bunun çok zor olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Efrim  Bağ, daha bir ay önce öfkeyle karşı çıktığı insanlarla aynı masanın  etrafında oturacak. Sırf bu bile, zihinlerde bir sürü soru işareti  doğmasına neden oluyor, ve yönetim içindeki muhalefet temsilcileri,  üzerlerindeki soru işaretlerini giderecek bir yol izlemek zorunda.  Öncelikle, Üç Horan’ın sonraki seçimlerinin İstanbul geneline açılmasını  sağlamak boyunlarının borcu; çünkü benzer bir trajikomedyanın bir daha  yaşanması, Beyoğlu cephesinde hiçbir şeyin değişmediğini gösterecek.  Ardından, Üç Horan yönetimi hakkındaki iddiaların üzerine giderek,  bunların doğru olup olmadığını ortaya çıkarmalılar. Vakfın mülklerinin  kiracıları arasında yönetim kurulu üyeleri veya vakfın avukatları var mı  sahiden? Varsa, bu insanlar ne kadar kira ödüyorlar? Kiraladıkları  mülkleri üçüncü şahıslara yeniden kiralayarak haksız kazanç elde  ediyorlar mı? Vakfın bankada yüklü miktarda birikmiş parası var mı?  Varsa, bu para neden toplum yararı için kullanılmıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün gibi ortada… Görev zorlu. Ama gözler bundan sonra çok daha dikkatli  bir şekilde Üç Horan yönetiminin üzerinde olacak. Yönetime girecek  muhalif üyeler, vakfın bugüne kadarki çizgisini değiştiremezlerse büyük  bir güven kaybına uğrayacaklar. Topluma verdikleri sözü tutmalı ve Üç  Horan’ı sorgulanabilir hale getirmeliler. Aksi takdirde eleştirilerin en  sertine muhatap olmaları kaçınılmaz.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-2054039828770717292?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/2054039828770717292/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=2054039828770717292&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2054039828770717292'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2054039828770717292'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/02/muhalefet-icerden-dsardan.html' title='Muhalefet: İçerden? Dışarıdan?'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-4819135969089030376</id><published>2011-01-30T15:33:00.002+02:00</published><updated>2011-01-30T15:41:13.867+02:00</updated><title type='text'>Muradyan’a cevaben</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 28 Ocak 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Armenian Weekly dergisinin yayın yönetmeni Khaçig Muradyan’ın &lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://birdirbir.org/blog/yayin/guncel/kimse-hrant-dink-degil/"&gt;‘Kimse  Hrant Dink Değil’&lt;/a&gt; başlıklı yazısına çeşitli itirazlarım var. &lt;a style="font-family: arial;" href="http://www.armenianweekly.com/2011/01/14/mouradian-no-one-is-hrant-dink/"&gt;[İngilizce aslı şurada]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ancak öncelikle, o yazıda serdedilen görüşlere dair bence son derece  isabetli tespitlerin, geçtiğimiz hafta &lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://www.koxuz.org/anasayfa/node/7421"&gt;Köxüz internet sitesinde, Garbis  Altınoğlu tarafından&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;, benim yapabileceğimden çok daha net bir şekilde  dile getirildiğini söylemeliyim. (Her iki yazıyı da Basın sayfamızda  okuyabilirsiniz)&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: arial;" href="http://gazete.halkcephesi.net/yazilar/index.php?option=com_content&amp;amp;view=article&amp;amp;id=1343:hic-kimse-hrant-dink-olamaz-m-hacig-muradyana-yant&amp;amp;catid=40:turkiye&amp;amp;Itemid=502"&gt; [Köxüz linki açılmazsa şurayı da deneyebilirsiniz]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Muradyan, “Hrant Dink’in sokak ortasında öldürülmesinden dört yıl sonra  bile, cenazede binlerce insanın, daha sonra da yüzlerce yazarın Dink’in  ölümünü takip eden aylar ve yıllar boyunca tekrarladıkları ‘Hepimiz  Hrant’ız, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganıyla bir türlü barışamadım” diyerek  başladığı yazısında, “kimsenin Hrant Dink olmadığı” gerçeğinden ve  gerçek katillerin ortaya çıkmamış olmasından hareketle, “Türkiyeli bir  aydın ya da aktivistin klimalı salonlarda Türkiye’nin geçmişiyle  yüzleşmesinin önemi üzerine konuşmalar yapması, ona, Ermeni olmak şöyle  dursun – Ermenilerin acılarını ‘paylaşma’, ‘hissetme’, ‘anlama’ yok  edilen ve mülksüzleştirilen Ermeniler için yas tutma hakkı tanımaz”  diyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Muradyan’a göre, “Türkiye’de aydın, yazar ve aktivistler onun ismini  proje ve üretimlerinin markası gibi kullanarak Ermenilere, Türklere ve  tüm dünyaya sunuyorlar” ve böylece eleştirilemez hale gelmeye  çalışıyorlar. Muradyan, Türklerin, Ermenilerin acısına dair “paylaşma,  hissetme ve anlama” beyanlarının ise hiçbir anlamı olmadığını, çünkü  Türk milli ekonomisinin, büyük ölçüde Ermenilerin mallarına, mülklerine  el konmasıyla oluştuğunu, Ermenistan ile Türkiye arasındaki güç  asimetrisinin de bu mülksüzleştirmenin sonucu olduğunu söylüyor.  Muradyan son olarak, “Ermenilerle gerçek bir duygudaşlık kurabilmenin  yolu” nun, Türk “aydın, yazar, ya da aktivistlerin (…) klimalı  salonlarından çıkıp Der Zor çöllerinde anmalar düzenlemekten” geçtini  belirtiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt; Ahlaki olmayan zemin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Muradyan’ın durduğu yerden bakıldığında, ‘çıkarcı ve fırsatçı Türk  aydınları’na had bildiren bir yazı bu. Ama kanımca, tarihte dondurduğu  ‘Türk’ denen varlığa hiçbir değişme şansı bırakmayan, sinik bir bakış  açısının ürünü olan bu yazı, ahlaki kabul edilemeyecek, milliyetçi bir  bakış açısının ürünü. Çünkü bir halkı bir suçtan bütünüyle mahkûm eden  bir anlayıştan hareket ediyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Biz Ermenilerin düştüğü en önemli tuzaklardan biri, mağduriyetimizin,  kurbanlığımızın, adaletsizliğe uğramışlığımızın bizi otomatikman haklı  kıldığına dair bir önkabule sahip olmamız. Oysa demokrat bir bakış  açısını içselleştirmedikçe, haklı olmak için sahip olduğumuz meşru  zeminin ayaklarımızın altından kayması işten bile değil. Türkiye’de  geçmişi anlamak için gösterilen içten çabayı görmezden gelip mevcut  somut koşulları tahlil etme çabasına girişmeden, yukarıdan ve suçlayıcı  bir tonla “soyulmanın ve aşağılanmanın ne olduğunu” anlamanın yolu  olarak Der Zor’u adres göstermek, Türklerin kendilerini gerçekten  sorgulamalarını sağlayacak demokratça bir tavır değil ne yazık ki.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye’nin 1915’le ilgili esas sorunu, ‘bilmeme’ sorunudur. Bugün  Muradyan’ın eleştirdiği, Ermeni sorunuyla yüzleşmek için çaba gösteren  aydınların tamamı, çocukluklarında ve gençliklerinde, 1915’te ne  yaşandığını bilmiyordu. İnsanların hayatlarının önemli bir bölümünde  bilmeden yaşadığı ve sonradan vâkıf olduğu tarihsel bir gerçeklik  hakkında, henüz son 15 yıldır, o da hayli mayınlı bir tartışma zemini  varken, üstelik devletin balyozu da resmi söylemin dışına çıkanların her  daim tepesindeyken, hep daha fazlasını istemek ve bunu bulamayınca da  “Bakın işte, yine aynı hesapçı, yalancı Türkler!” diye parmak sallamak  kabul edilebilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Muradyan’ın sözünü ettiği aydın grubu ve onların hitap ettiği toplumsal  kesimin önemli bir çoğunluğu, geçmişte devlet şiddetinin en hasına,  darbelere, hapis cezalarına, işkencelere maruz kaldı. Bugün Türkiye’nin  gerçekten demokratikleşmesi ve geçmişiyle yüzleşmesi için çaba gösteren  her kişinin bedel ödemeyi göze almış olduğunu ve hep hedefte olduğunu da  biliyoruz. Hal böyleyken, bu insanları “klimalı odalarda konuşmak” gibi  belaltı tabirlerle vurmaya çalışmak hangi akla hizmet ediyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 0, 102); font-weight: bold; font-family: arial;"&gt;Kimin haddi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye’de geçmişle ve 1915 soykırımıyla yüzleşme çabasının karşısında  göz ardı edilemeyecek aktörler var. Devlet, milliyetçiler, toplumun  damarlarına nesiller boylunca zerkedilen önyargılar... Buradaki güç  dengesini, devletin ve milliyetçilerin Ermeni meselesinde gösterdiği  sistemli çabayı, ve bu mücadelenin ne gibi riskler içerdiğini hesaba  katmadan, toplumda bu konuda bir farkındalık yaratma yolundaki uzun  erimli girişimleri bir çırpıda mahkûm etmek, insanlara “Ermenilerle  duygudaşlık kurma” hakkını dahi tanımamak, daha baştan bütün kapıları  kapamak değil mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye’de bugüne dek önemli kazanımlar elde eden mücadele bin bir  farklı cephede ilerliyor. Ermenilerin daha yalınkat 1915 gündemlerinin  aksine, Türkiyeli aydınlar için 1915, pek çok simgesel sorundan biri.  Elbette ki önemli bir tanesi. Ama mücadelenin bütün amacı, Türkiye  toplumunun geçmişiyle hakkıyla yüzleşebileceği, bu arada da 1915’te  yaşananları gerçekten idrak edebileceği demokratik bir zemini yaratmak.  Bu kadar geniş bir cephede mücadele sürerken, devletle bireyler arasında  hiçbir ayrım yapmayıp bütün Türkleri suçlu ilan etmek ne kadar  insaflıca?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Hrant Dink’in ölümünden sonra, onun adını kullanarak kendi siyasi  amaçlarına ulaşmak isteyenler olduğu doğrudur. Ama bu durumu genellemek  ve Hrant Dink’in temas edip gerçekten dönüştürdüğü, uyandırdığı ve  etkilediği insanları görmemek büyük bir haksızlık. Muradyan’ın, mensup  olduğu siyasi geleneğin Hrant Dink’in sağlığında ona hangi suçlamaları  yönelttiğini anımsayıp bu konuda bir özeleştiriye girişmek yerine, onun  tüm benliğiyle yan yana durduğu Türkiyeli demokratlara yüklenmesi,  üstelik bunu Hrant Dink’in adını kullanarak yapması ne kadar ahlaki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” sloganı, kişisel düzlemde, biz  Ermenilere, olup biteni geri çevirmek mümkün olmadığından, boş, anlamsız  gelebilir. Ama siyasi analizler yaparken, bu sloganın Türkler için ne  ifade ettiğini, milliyetçi zihniyet karşısında bu sloganın ne anlama  geldiğini düşünmek gerekmez mi? Türkiye’de milliyetçilerin bu slogandan  neden bu kadar rahatsızlık duyduğu üzerine kafa yormadan, Hrant Dink’i  yüreklerinin en derininde anan ve onun yolunda yürümeye çalışan  insanlara onun adına had bildirmeye çalışmak, kimin haddine allahaşkına?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-4819135969089030376?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/4819135969089030376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=4819135969089030376&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4819135969089030376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4819135969089030376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/01/muradyana-cevaben.html' title='Muradyan’a cevaben'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6704295875217331893</id><published>2011-01-26T07:25:00.002+02:00</published><updated>2011-01-26T07:29:20.881+02:00</updated><title type='text'>Öz ve söz</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 21 Ocak 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Manzara net. Cinayetten sonra dört yıl boyunca mahkeme kapısında bir arpa boyu yol kat edemedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya, bundan sonra?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bundan sonra da her şey aynı mı olacak? Yine oyalanacak, yine eziyet görecek, yine alaya mı alınacağız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bu faili meçhuller diyarında, toplum vicdanının bu kadar derinden gördüğü, derinden bildiği, derinden lanetlediği bir başka cinayet daha olmadı. Tetikçinin, onu bulanın, ona akıl verenin, onu azmettirenin, ona atış talimi yaptıranın, yani bildiğimiz çoluk çocuk takımının ötesine geçen bağlantılar artık cümle âlemin malumu. Avukatların ve gazetecilerin ortaya çıkardığı gerçekler, ilmek ilmek, düğüm düğüm, adım adım bizi devlet görevlilerine, askeriyle, polisiyle, bürokratıyla devlet yapısına ve zihniyetine doğru götürüyor. Devletlu zevatın suçluluğu ‘bö’ diyor! Bunu artık hepimiz biliyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Gazeteciler Nedim  Şener’in, Kemal Göktaş’ın, Demet Bilge Ergün ve Timur Soykan’ın, İsmail Saymaz’ın, adını anmadığım çok sayıda muhabir arkadaşın ve son olarak Adem Yavuz Arslan’ın ortaya çıkardığı gerçekler, en ufak şüpheye yer bırakmayacak şekilde, devlet içinde birilerinin önce Hrant Dink’in kalemini kırma kararı verdiğini, sonra da bu kararın infaz edilmesi için, yine devlet görevlileri tarafından desteklenen bir çetenin harekete geçirildiğini gösteriyor bize.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bildiklerimiz zaten bini aşıyordu, son bir hafta içerisinde Nedim Şener ve Adem Yavuz Arslan’ın kitaplarıyla ortaya çıkan yeni bilgiler de, ezberden bildiğimiz resmin doğruluğunu teyit eden kanıtlar içeriyor. Geçen hafta Şener’in kitabından alıp Agos’un manşetine taşıdığımız belgelerde, İstanbul Emniyeti’nin, Emniyet arşivinde Hrant Dink’in tehdit edilmesine ilişkin herhangi bir istihbari belge bulunmadığına dair yalanından; Erhan Tuncel’in Nedim Şener’e gönderdiği mektuplardaki ifadelere; Trabzon’dan İstanbul’a hareketinde Ogün Samast’a astsubay Satılmış Şahin’in eşlik ettiğine; gayrimüslimlere yönelik saldırıların hangi MGK politikalarıyla başlatıldığına varana dek, normal bir ülkede dağı taşı yerinden oynatacak yeni kanıtlar ortaya çıktı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; font-weight: bold;"&gt;‘Operasyonlar’ arasında bağlantılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Özellikle Rahip Santoro cinayeti ve Malatya katliamıyla Hrant Dink cinayeti arasındaki bağlantılar, askeri plan ve belgelerde ‘operasyon’ diye anılan bu cinayetlerin devlet içerisinde uzandığı yerleri açıkça ortaya çıkarıyor. Her üç cinayette jandarmanın oynadığı rol üzerine, Malatya’daki mahkemeye gizli bir tanık tarafından verilen ifadeyle ortaya çıkan kanıtların üzerine gidilebilirse, Adem Yavuz Arslan’ın deyişiyle, “2005, 2006 ve 2007’de yapılan derin operasyonlar hakkında fotoğrafın berraklaşması sağlanabilir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;18 Ocak tarihli Zaman’daki yazılarında Şahin Alpay ve Bülent Korucu, Malatya cinayetinin bu anlamdaki kilit rolüne dikkat çekiyordu. Ayrıca, konuyu yakından takip eden ve geçtiğimiz hafta bir rapor yayımlayan European Stability Initiative (Avrupa İstikrar Girişimi Derneği) de, 2007 ve önceki yıllarda işlenen cinayetlerle ilgili olarak, “Siyasi şiddet ve sorumlularının cezasız kalmaları geleneği son bulduktan sonra ancak Türkiye’nin güvenilir ve geri dönülmez bir biçimde demokratikleşme yoluna girdiği söylenebilir” sözleriyle, meselenin Türkiye demokrasisi açısından kilit rolünün altını çizdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Geçen haftaki yazıda, yeni bir Türkiye’nin ancak siyasetler üstü bu suç birliğinin bozulmasıyla doğacağını, bu dönüşüm gerçekleşene kadar da her açılımın eksik, her demokratikleşme adımının yarım, her reformun şüpheli kalmaya mahkûm olacağını yazmıştım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Hrant Dink son yazılarında medyanın, Kemal Kerinçsiz grubunun, daha sonra Veli Küçük’ün mahkemeye gelmesiyle Kerinçsizlerin de ötesine geçen bir yapının kendisini tehdit ettiği açıkça yazdı. Hrant Dink, adeta canlı yayında işlenen bir cinayetle katledildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bu cinayet aydınlatılmazsa, değiştiğine, demokratikleştiğine inandığımız Türkiye’de hep bir şeyler eksik kalacak. Dava üç, beş çocukla sınırlı tutulursa Türkiye’nin aslında hiç değişmediğini anlayacağız. İttihatçılıkla başlayan, devleti ve Türk etnik kimliğini yücelten, bir hâkim millet psikolojisini Türklerde yerleştiren, ‘diğerleri’ni ise bilinçli ya da bilinçsiz olarak hakir gören, katlanılır gösteren zihniyetin hükmünü sürmeye devam ettiğini anlayacağız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Tetikçi bulmak               neden bu kadar kolay?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Buradan baktığımızda, Hrant Dink cinayetinin neden bir simge olduğunu anlarız. Yakın tarihlerde, Rahip Santoro öldürülmüştü. Cinayetten sonra ise Malatya’da üç Hıristiyan hunharca katledildi. Bütün bunlar birtakım darbe planları dahilinde yapıldı muhtemelen. İktidar kavgasının çok daha ötesine geçen asıl ve derin sorun ise, bu memlekette bu tür planları yapanların ve onların tetikçilik için kandırabilecekleri 18 yaşından küçük çocukların bu kadar kolay bulunuyor olması.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ergenekon devlet içinde yuvalanmış bir grubu temsil ediyor, ama cinayeti işleten zihniyetin daha derin kodları var. Bugüne dek hep cinayetin arkasındaki “büyük ağabeyler” ortaya çıksın dedik. Ama büyük ağabeyler, asıl o devletçi zihniyetin yıkımını sağlayabilirsek önemli olacak. Çünkü o ilişkilerin ucunun gittiği yerler Türkiye’deki devlet yapısını kökten tehdit ediyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bir kez daha açıkça görelim: Türkiye gelecekte, yakın tarihteki darbe girişimlerini ve bunlara karışan subayları mahkûm etmiş, darbeyi tarihinden silmiş bir ülke olabilir, ama tek başına bu, gerçek demokrasiye kavuştuğumuz anlamına gelmeyecek. Ancak bu cinayetler, faili meçhuller, Toplumsal Bellek Platformu’nda birleşen ailelerinin yakınlarının ve Cumartesi annelerinin çocuklarının nasıl öldürüldüğü ortaya çıktığında gerçekten demokratik bir ülke olacağız. Sözde değil, özde…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ancak o zaman Derin Devlet, JİTEM, Kontrgerilla korkumuz olmayacak. Ancak o zaman sorunlarımızın gerçek çözümü yoluna girmiş olacağız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bütün bu hayaller gerçek olana kadar, mücadeleye devam.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6704295875217331893?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6704295875217331893/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6704295875217331893&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6704295875217331893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6704295875217331893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/01/oz-ve-soz.html' title='Öz ve söz'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-4020755507741503073</id><published>2011-01-15T15:40:00.002+02:00</published><updated>2011-01-15T15:44:09.173+02:00</updated><title type='text'>Siyasetler üstü suç birliği</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-US; 	mso-fareast-language:EN-US;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:72.0pt 90.0pt 72.0pt 90.0pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: normal;"&gt;Agos, 14 Ocak 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt;font-family:arial;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TTGkc8A4o6I/AAAAAAAAA6Q/-d2TxUY3Hpk/s1600/hirantdink.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TTGkc8A4o6I/AAAAAAAAA6Q/-d2TxUY3Hpk/s320/hirantdink.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562407831832404898" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: arial;font-size:100%;" &gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;İnsanlık adına yapılmış bir heykelden ucube diye söz eden ve onun kaldırılacağı müjdesini veren bir Başbakan’la, “90 bin şehit daha vermek için” ant içmiş bir Dışişleri Bakanı’na sahip bir ülkede, yetim bir halkın yetim bir çocuğunun katledilmesinin hakkını nerede arayacaksınız?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Hrant Dink’in oğlu Arat’ın geçen sene bütün Türkiye’nin gözünün içine baka baka söylediklerinden sonra artık söylenecek hangi söz kaldı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Her şey o gün de göz önünde değil miydi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Onun nasıl adım adım hedef haline getirildiği görülmüyor muydu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Nasıl katledildiği daha ilk dakikadan bilinmiyor muydu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Tetikçi daha ilk günden kahraman muamelesi görmedi mi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Daha ilk ayda bütün Emniyet ve Jandarma bağlantıları ortaya çıkmamış mıydı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Devletin onun kalemini kırdığını, bu cinayetin müştereken ve taammüden işlenmiş bir suç olduğunu en cahilinden en okumuşuna Türkiye’de her vatandaş en son hücresine kadar bilmiyor muydu? Bilmiyor mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Hrant’ın Arkadaşları’nın 19 Ocak için yaptıkları çağrıda söylendiği gibi, “Dört yıldır yürekleri yok, yüzleri yok” ki bu sorulara ve daha yüzlercesine cevap versinler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Görene görünür&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Maktul bir gazeteci olduğuna göre, yazılarının tanıklığı her şeyden daha önemli olmalı. Fazla uzağa gitmeye hacet yok. Artık herkesin çok iyi bildiği o son iki yazıya bir kez daha bakmak yeter. Bizim için kerteriz noktası orada. O yazılarda sözünü ettiği, kendisini “açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç”ün kimler olduğunu anlamak için allame-i cihan olmaya gerek yok.&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Türk Ceza Kanunu’nun Türklüğü aşağılamayı cezalandıran 301. maddesinden mahkûm olmasının ardından sorduğu sorunun yanıtı da hiç zor değil. “Benim Ermeni olmamın bu sonuçta bir rolü oldu mu?” diye sormuştu, hatırlıyor musunuz?&lt;br /&gt;Kerinçsiz grubuyla ve daha ötesiyle ilgili söyledikleri yeterince açık değil miydi anlayan için: “Peşimde tekrar birileri vardı. Onları seziyordum. Ve onların Kerinçsiz ekibiyle sınırlı ve salt onlardan oluşacak denli sıradan ve görünür olmadıklarını çok iyi biliyordum.”&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Avukatımız Fethiye Çetin, cinayetin dördüncü yıl raporunda bakın ne diyor: “&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style=""&gt;Sıradan ve olağan bir cinayet olayında şayet maktul,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ölümle tehdit edildiğine, hedef gösterildiğine ilişkin bir yazı, bir mektup bırakmış ise, soruşturmayı yürüten savcı, bu mektubu, ya da yazıyı dikkate almak ve bu mektupta adı geçenler hakkında soruşturma yapmak zorundadır.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; text-align: justify; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Hal böyleyken, &lt;i style=""&gt;s&lt;/i&gt;oruşturmayı yürüten savcılar, Hrant Dink’in söz konusu yazılarını görmezden gelmediler mi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; text-align: justify; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Derdimiz çoktur, hangisine yanalım?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; text-align: justify; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kötü kopya&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Türkiye’nin sağcıları, solcuları, ilericileri, muhafazakârları, devrimcileri, dindarları, Türkleri, Kürtleri… Evet, hepimiz bin bir türlü badirelerden geçiyor, bin bir türlü mücadelenin içinde yoğruluyoruz. Bu mücadelenin gidişatına göre kâh o tarafa kâh bu tarafa eğiliyor, öyle veya böyle bir yol alıyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Siz görseniz de görmeseniz de, anlasanız da anlamasanız da, idrak etseniz de etmeseniz de, bu mücadelede asıl test, Ermeni meselesidir. Ermeni olmamıza bakıp da bunu Ermeni davasının bayraktarlığına soyunmamıza yormayın, muradımız bu memleketin geleceğiyle ilgili. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ve tam da bu yüzden, tarihte kaldığı sanılan Ermeni kıyımının o kadar da tarihte kalmadığını, bugün hâlâ devam ettiğini gösteren Hrant Dink cinayetidir asıl sınav. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Öncesi ve sonrasıyla, esas olarak Türkiye’de devleti ve Türk etnik kimliğini yücelten bir zihniyetin ürünü bu cinayet; biraz izan sahibi olanlar bu nokta üzerinde anlaşıyor. İttihatçılık, Kemalizm, vatanseverlik, İslamcılık, Nizamı alemcilik, Neo Osmanlıcılık, milliyetçilik, ulusalcılık, ırkçılık, ülkücülük, Hıristiyan karşıtlığı… Bu toprakların şiddet besleyen bütün ideolojilerinin ortaklaşa peydahladığı kara bir leke 19 Ocak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Bu ideoloji çorbasının yarattığı iklim sayesindedir ki, askerle, polis, darbeciyle istihbaratçı, beyaz Türk gazeteciyle muhafazakâr bürokrat, cinayeti işleyip sonra da üzerini örtmeye, unutturmaya çalıştı. Birlikte.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Buna karşılık, Hrant Dink’in katledilmesinin milyonlarca Türkiyelinin ruhunda açtığı derin yarığın nedeni, bu suç birliğinin farkında olmaktı. Agos’un kuruluşundan sonra yaptığı her şeyle kendini göstere göstere Türkiye toplumuna ‘emanet’ etmiş bir Ermeni’ye sahip çıkamamanın suçluluğuydu aynı zamanda. Hepimizin gözü önünde, adeta canlı yayında gerçekleşen bu ölüm, ta doksan küsur yıl önceki cinayetlere bağlanıyordu.&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;İşte bu yüzden, yeni bir Türkiye de, ancak bu siyasetler üstü suç birliğinin bozulmasıyla doğacak. Bu hayırlı milat gerçekleşene kadar da her açılım eksik, her demokratikleşme adımı yarım, her reform şüpheli kalmaya mahkûm olacak.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Cinayetin işlendiği gün&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style=""&gt;, &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style=""&gt;Hrant Dink’le birlikte, içimizdeki değişime dair umutları toprağın bin kat dibine gömüldüğünü düşündük. Ne kadar çalışıp çabalarsanız, ne kadar ter dökerseniz dökün, yeni bir geleceği inşa etmek, geçmişi konuşup tartışmak için elzem olan en küçük siyasal zeminin dahi var olmadığını görmekti en büyük hayal kırıklığını yaratan. Umudu yeniden gün yüzüne çıkarmak, ancak ve ancak bu davanın arkasındaki bütün pisliğin ortalığa saçılmasıyla mümkün. Hep birlikte makûs talihimizi ancak o gün yenebileceğiz. Yanımızdakini kimliğimizin şu ya da bu yüzüyle alt etmekten vazgeçmeyi öğrendiğimiz gün. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 6pt;font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Yarın darbe girişimlerini mahkûm etmiş bile olsa, Hrant Dink cinayetini üç beş tetikçiyle sınırlı tutup kapatmış bir Türkiye, belki bugünkünden daha demokratik bir görünüme sahip olabilir. Ama geçmiş cinayetlerin çamurları eteklerinden temizlenmemiş bir demokrasi, gerçekten adil bir yönetimin ancak kötü bir kopyası olabilir. Zamanla koflaşacak, içi boşalacak, sonra da puf diye yıkılıp gidecek kötü bir kopya.&lt;/span&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" face="arial" style="margin-top: 6pt;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-4020755507741503073?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/4020755507741503073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=4020755507741503073&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4020755507741503073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4020755507741503073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/01/siyasetler-ustu-suc-birligi.html' title='Siyasetler üstü suç birliği'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TTGkc8A4o6I/AAAAAAAAA6Q/-d2TxUY3Hpk/s72-c/hirantdink.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6943730329776894486</id><published>2011-01-12T01:50:00.002+02:00</published><updated>2011-01-12T01:52:45.439+02:00</updated><title type='text'>Kürtler ve geçmişin karabasanları</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 7 Ocak 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin demokratik özerklik ve iki dillilik talepleri iktidar ve  muhalefet partilerinin yüksek perdeden tepkisiyle karşılandı. Geleneksel  tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak söylemini daha daha  yükseltmekte herkes birbiriyle yarışıyor. Kürtlerin her yeni siyasi  talebi, memleketin batısında, kimin daha has Türk milliyetçisi olduğunu  ispatlamak için yeni bir davet olarak algılanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu taleplerin zamanlaması ve içeriği konusunda DTK veya BDP çizgisiyle  hemfikir olmayabilirsiniz, bundan daha doğal bir şey yok, ama şeytan  görmüş gibi, daha fazla kandan başka hiçbir sonucu olmayacak  milliyetçiliğe sarılmanın kabul edilebilir, mantıklı bir açıklaması da  yok. Bir avuç daha fazla oy için bunca bedel ödemeye değer mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçiliğin sahneye çıkmak için sürekli olarak fırsat kolladığı bir  ortamda, hükümet Ergenekon yargılamaları nedeniyle esasında kırılgan bir  durumdayken, atılacak olası barış adımlarını engelleyecek adımlardan  kaçınmak Kürt siyasilere düşen önemli bir sorumluluk şüphesiz. “İki ayrı  bayrak” gibi, hem Türk milliyetçiliğine prim sağlayacak hem de özünde  milliyetçi açıklamalardan kaçınmak gerektiğinden söz ediyorum. Nitekim,  Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla son görüşmesinde, DTK’nın duyurduğu  taslağı belirli noktalarda eleştirmesi de, Kürt siyasetinde bağımsız bir  aydın duruşu geliştirmek için çaba sarf eden Orhan Miroğlu’nun daha  önce dile getirdiği “yanlış zamanda doğru talepler” eleştirisinin çok da  haksız olmadığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Kürt siyasi hareketinin, konforlu koltuklarımızda otururken tespit  etmekte zorlanmadığımız bu tip göreli stratejik hataları, ‘Türk’lere  pervasızlaşma hakkını neden veriyor? Bunu anlamak sahiden zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Bağımsızlıktan vazgeçeli çok oldu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beğenelim ya da beğenmeyelim, Kürt partileri yıllardır, bağımsız bir  ulus-devlet projesini artık benimsemediklerini her fırsatta ilan ediyor,  bu konuda güvenceler veriyor. Bu tavır DTK’nın demokratik özerklik  taslağıyla ortaya çıkmış değil, daha öncelere uzanıyor. Misal, üç buçuk  yıl önce yine Diyarbakır’da, toplanan DTP kongresinin sonuç  bildirgesinde, partinin yaklaşımı şu sözlerle ortaya konuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(H)er ulus için ayrı bir devlet talep etme gibi felsefik ve  konjönktürel gerçeklikten uzak ve halkların birbirini boğazlamasına  kadar gidebilecek bir süreci tetikleyecek siyaset anlayışı yerine,  halkların demokratik birliğini esas alan, demokrasiyi genel bir meclise  hapsetmeyen, halkın tartışma ve karar mekanizmalarına katılımını  kolaylaştıran, toplumun temel bütün sorunlarını en iyi şekilde ve  yerinde çözüme kavuşturacağı bir siyasi ve idari yapılanma modeli,  kendini büyük bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Kongremiz, ülke  bütünlüğü içinde halkın yerelde söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak  ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği düzeyde özerklik  kazanması temeline dayanan modelin çağdaş kavramlaştırılışını  ‘demokratik özerklik’ biçiminde tanımlamaktadır. Demokratik öz yönetim  anlamına gelen demokratik özerklik, Demokratik Cumhuriyet’in içinin  doldurulmasıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olası yanlış anlamalara ve çarpıtmalara karşı supap niyetine, bildirgede bir de şu cümle yer alıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yapı federalizmi ya da etnisiteye dayalı özerkliği ifade etmez;  merkezi yönetimle iller arasında kademelendirilmiş demokratik bir yeni  idari takviyedir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manzara bu kadar açıkken ve Kürtler, o günden bu yana tüm baskı ve  engellemelere, operasyonlara karşı, el yordamıyla da olsa bu taleplerin  altını doldurmaya çalışırken, Türklerin büyük çoğunluğu, içeriği bir  türlü anlaşılamayan ve Habur’daki karşılama töreninden sonra rafa kalkan  açılım sürecini baltalamakla meşguldü. Bugün de hâlâ, aynı büyük  çoğunluk, Meclis’te Gülten Kışanak’a Türkçe sözlük armağan eden  aklıevvellerin tepkileri destekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu iş nasıl olacak? Karşınızdakini hep döverek onunla nasıl barışacaksınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Abagetronatsum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmıştım. Bugün Kürt sorunu çevresinde yaşadıklarımız, bana sık sık,  1915 öncesinde İttihatçılarla Ermeni siyasi partileri arasında geçen  reform tartışmalarını hatırlatıyor. 1908’de Sultan Abdülhamid  istibdadına son veren İttihatçıların yanında saf tutan Ermeniler, daha  özgür bir rejim için Meşrutiyet yönetimini desteklemişti. Temel  beklenti, adem-i merkeziyet (Ermenicede ‘abagetronatsum’, yukarıdaki DTP  metnindeki ‘öz yönetim’) ilkesinde vücut buluyordu. İdari yapılanmanın  adem-i merkeziyet esasına göre yeniden örgütleneceği, dolayısıyla  zikredilen sorunların çözüleceği yolundaki büyük bir umut vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak İttihatçılar iktidarda güçlendikçe, sözlerini unuttular. Ermeni  vilayetlerinde öz yönetimi güçlendirmenin özerklik ilanına zemin  hazırlayacağı korkusuyla, reform taleplerini daima geri plana ittiler.  1914’te, uluslararası koşulların dayatmasıyla, iki yabancı genel valinin  kontrolünde gerçekleşecek bir reform taahhüdüne girmiş olsalar da, I.  Dünya Savaşı’nın çıkmasını fırsat bilip bu planı tarihin çöplüğüne  göndermekten çekinmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası hepimizin malumu: Tehcir, katliamlar, Anadolu Ermenilerinin kökünün kazınması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu geçmişe ve bugün de reform taleplerinin yükselttiği milliyetçi  tepkilere bakınca, ‘adem-i merkeziyet’, ‘yerinden yönetim’, ‘öz  yönetim’, ‘abagetronatsum’, ‘demokratik özerklik’, adına ne dersek  diyelim, bölgesel yönetimleri güçlendirme yönündeki taleplerin ‘Türk’  devlet geleneğinin kırmızı çizgisi olduğunu ve bu noktada taviz vermeme  tavrının zaman içinde pek değişmediğini görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu talepler bugünün Batı dünyasında her ne kadar doğal ve demokrasinin  gereği sayılsa da, otoriter bir tek parti rejimi altında kurulan ve on  yılda bir darbelerle demokrasisi kadük kılınan bu devletin yönetsel özü,  yerinden yönetime uygun görünmüyor. Bu bakımdan bir zihniyet devrimine  ihtiyaç olduğu kesin. Türkiye’de demokrasi mücadelesi işte tam da bu  yüzden hayati.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, Kürtlerin barışçı talep ve önerilerine kulak tıkadıkça, “Yüz  yıl öncenin karabasanları tekerrür eder mi acaba?” sorusu başımızın  üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanmaya devam edecek. Barışa en yakın  olduğumuzu sandığımız bir zamanda, aslında en zorlu sınavlardan  geçiyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6943730329776894486?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6943730329776894486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6943730329776894486&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6943730329776894486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6943730329776894486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2011/01/kurtler-ve-gecmisin-karabasanlar.html' title='Kürtler ve geçmişin karabasanları'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1489278970006041046</id><published>2010-12-29T18:16:00.004+02:00</published><updated>2010-12-29T18:24:50.369+02:00</updated><title type='text'>O zaman çukuru gösterin</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 31 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="  ;font-family:Times;font-size:medium;"&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Bayramların mutluluğu bazı evlerde buruk yaşanır. Zenginlikle ya da fukaralıkla ilgisi yok... Başkalarının büyük kutlama günleri bazı hanelere eksikliklerini, yarım kalmışlıklarını hatırlatır her şeyden çok. Hiç konuşulmasa, hep etrafından dolanılsa da, birilerinin yokluğu, tekinsiz bir natamamlığı getirir ziyafet sofrasına, bir türlü tam olamamayı, hep eksik kalmayı... Siz görmeseniz de, soğuk soğuk parlayan kör bir bıçak, tepelerde bir yerde sallanır durur. Kimse de onu kovmaya kalkmaz. Hane halkı bir arada da olsa, o gün herkes bir başınadır. Herkes kendi iç-evinde, kendi hesaplaşmasında.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Bayramlar bazı evlerde buruk yaşanır. En çok da, şeklen bir aileye benzediği halde, o eksiklik hissi nedeniyle aile olma özelliğini hepten yitirmeye yüz tutmuş insanların hanelerinde. Açık yaralar en çok o gün görünür. Bu sebeptendir bazılarının bayramları sevmemesi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; "&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Her ölüm erken ölümdür. Ama bazı ölümler isyan duygusu yaratmaz, kabullenilir. Ne de olsa hayatın en büyük, en mutlak gerçeğidir ölüm. Metanetle karşılanması, belli bir süre üzüntü duyduktan sonra unutulması beklenir. Metanetle karşılamayan, bir süre üzülüp unutamayanlar, yaşadığımız hayatın dışına itilmeye çalışılır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Peki ya ölümün bir bedeni yoksa? Yıldönümlerinde ziyaret edilecek, bir demet çiçek bırakılacak, toprağı bir kova suyla sulanıp yanık bağırları ferahlatacak bir mezar yoksa? Âlemin her köşesinde, insan evladının başına gelebilecek en büyük felaket budur ve bu en büyük felaketin bu kara topraklardaki cisimleşmiş hali de Cumartesi Anneleri’dir. Onlar, yıllardır bu anlatılamaz, bu anlaşılamaz acıyla yaşamak zorunda bırakıldı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; color:transparent;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0); background- font-weight: normal; font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; color:transparent;"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TRtgCbnVtbI/AAAAAAAAA6I/4ikYt2sX6Cg/s400/pelegrin.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556140160180401586" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;15 Şubat 1995’te gözaltına alınıp kaybedilen Rıdvan Karakoç’un ağabeyi Hasan Karakoç’un “Biz en azından şanslıyız. Çünkü çiçek koyabileceğimiz bir mezarımız var. Bu insanlar, işkencelerde, kalorifer kazanlarında kaybedilen insanların kemiklerini istiyor” demesi boşa değil.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Başında ağlayabileceği bir mezar için 15 yıldır karda kıyamette, polis copunun, panzerinin altında oturuyor analar. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Evlatları, bu devletin istediği türden sadık vatandaşlar olmadıkları için, başka türlü bir dünya istedikleri için veya sırf Kürt oldukları için gözaltına alındıktan sonra, devletin memurları tarafından yok edildiler. Polisler, askerler, komiserler, yüzbaşılar, emniyet müdürleri, generaller; onların da her biri aile babası, her biri anasının bir tanesi, göz göre göre cinayet işlediler, katilleştiler. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Pusu bu toprakların kanlı ve kadim geleneğidir, iyi biliriz. 1994’te İstanbul Aksaray’da gözaltına alındıktan sonra kaybedilen DEV-GENÇ’li İsmail Bahçeci’nin kardeşi Umut Bahçeci, kardeşini kaybedenlerden hesap sorduklarında, dönemin bakanı Azimet Köylüoğlu’nun, annesine “Çocuğunu almışlardır, öldürmüşlerdir, bir çukura atmışlardır” dediğini anlattı geçtiğimiz cumartesi. Annesi, bakana, “O zaman çukuru gösterin!” demişti. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Analardan o çukuru bile esirgediler. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: center; margin-top: 0pt; margin-bottom: 0pt; "&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Cumartesi Anneleri, 24 Nisan 2010’dan bu yana, o pusu geleneğinin kurbanı, çukursuz, mezarsız, duasız kalmış Ermeni aydınların, İstanbullu Krikor Zohrab’ın, Harputlu Tılgadıntsı’nin, Siverekli Rupen Zartaryan’ın, Sivaslı Doktor Nazaret Dağavaryan’ın resimlerini de gösteriyor Galatasaray meydanında, gören gözlere. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Bir arkadaş yaklaşıp, “Şu resimleri taşımak Cumartesi Anneleri’ne ne de çok yakışıyor, değil mi?” diye soruyor. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Bu nasıl memleket? Acılarda buluştuğumuz için kendimizi mutlu hissediyoruz. Mutluluk bile keder dolu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;İşte bu da, bu garip memlekette bir yeni yıl yazısı.  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Cumartesi Anneleri, analarımız bilsinler ki, sadece Galatasaray’da değil, 15 yıldır gönlümüzün tahtında da oturuyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span style="font-style: normal; text-decoration: none; vertical-align: baseline; white-space: pre-wrap; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Yeni yıllara bugünkünden daha mutlu girecekleri zamanlara...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; background- color:transparent;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="white-space: pre-wrap;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;(Fotoğraf: Paolo Pellegrin)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1489278970006041046?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1489278970006041046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1489278970006041046&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1489278970006041046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1489278970006041046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/o-zaman-cukuru-gosterin.html' title='O zaman çukuru gösterin'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TRtgCbnVtbI/AAAAAAAAA6I/4ikYt2sX6Cg/s72-c/pelegrin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1493348598217053856</id><published>2010-12-29T18:10:00.002+02:00</published><updated>2010-12-29T18:14:31.553+02:00</updated><title type='text'>Gomidas’ı anarken</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TRteNFkwMMI/AAAAAAAAA6A/20XopKSTUE0/s1600/Gomidas-AFIS1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TRteNFkwMMI/AAAAAAAAA6A/20XopKSTUE0/s320/Gomidas-AFIS1.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556138144219279554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:sans-serif;"&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;24 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Geçtiğimiz hafta, Lütfi Kırdar Salonu’ndaki Gomidas anması şüphesiz önemliydi. Önemliydi, çünkü daha birkaç yıl önce Paris’te dikilen anıtı nedeniyle Türkiye medyasının hakaret ve aşağılamalarına maruz kalan Gomidas’ı, aynı medyanın gözü önünde anmak, şarkılarını söylemek ve başına gelenlerden söz etmek, memlekette bir şeylerin değişmekte olduğunu gösteriyordu. O günleri bilenler ve unutmayanlar, bugünlerin kıymetini bilirler. Bu nedenle, katkıda bulunan herkesin emeğine sağlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu yazı, Gomidas’ın ve onun bugün İstanbul’da anılma şeklinin bambaşka bir yönünü didiklemek üzere yazıldı. Çünkü Gomidas’a nasıl bakıldığı, Ermenilerin kendileriyle, geçmişleriyle ve gelecekle ilişkilerine dair önemli şeyler söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece, programın ezici çoğunluğunu, İstanbul’un çeşitli Ermeni kilise korolarının seslendirdiği din dışı Gomidas düzenlemeleri oluşturuyordu. Salondaki Ermeni olmayan dostlar, arkadaşlar, gazeteciler, onları hayranlıkla dinledi, çok sesli düzenlemelerdeki derinlik karşısında şaşkına döndü, küçücük Ermeni toplumunun içinden nasıl olup da bunca koro çıktığına şaşırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bugüne kadar kendilerinden gizlenmiş, saklanmış olanı keşfetmekten kaynaklanan bu heyecanlı tepkileri bir yana bırakırsak, o anma töreninin ruhuyla ilgili ciddi bir sorun vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Ruh meselesi&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gomidas, Ermenilerin uluslaşma çabası gösterdikleri bir dönemin sanatsal zirvelerinden biriydi. Batı’da 19. yüzyılda gerçekleşen ve Osmanlı coğrafyasına gecikmeli olarak giren ulus yaratma projesinin motor gücü, tarihin derinliklerinde kalmış, ‘öz’ kültürün, başlı başına bir medeniyet olduğunu kanıtlamak, onu çağdaşlarının seviyesine çıkarmaktı. (Burada, “Muassır medeniyet” söylemini hatırlayabiliriz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler de, Urartulara dek uzanan tarihsel anlatılarında, öz medeniyetlerinin köklerini bulmakta zorlanmadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı yönetimi altında Ermeni halkının büyük çoğunluğu sefalet koşulları ve baskı altında yaşıyordu. Bunu değiştirebilmek içinse, tek ve kenetlenmiş bir ulusun inşa edilmesi gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve 1915 öncesinde (Taniel Varujan ve arkadaşlarının ‘Mehyan’ [Tapınak] dergisiyle) zirveye ulaşan arayışlara paralel olarak, Gomidas da müzikte o güne dek denenmemiş yollarda ilerliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaç netti: Bir ulusal yüksek estetik yaratmak. Bunu gerçekleştirebilmek için halkta olana gidilecek, o cevher işlenerek, dünya piyasasında geçerliliği olan bir ürüne dönüşecekti. Gomidas da, Ermeni köylülerin en saf sevda, iş ve doğa şarkılarını Batı normlarına göre düzenledi, onların kalabalık korolar tarafından çok sesli okunması için çaba gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernizmin macerasının çeşitli veçhelerinde karşımıza çıkan bir süreç burada da yaşandı. Halkın kültürü temel alınıyor, ama ortaya ona yabancı bir ürün çıkıyordu. ?arkıların özgün haliyle Gomidas’ın tezgâhından geçmiş halleri arasında büyük fark vardı. Ve bu çağdaş ve yüksek kültür, Ermeni yerel kültürünü, folklorunu, onun kendine özgü tadını ve kokusunu bir anlamda tehdit de ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yüksek olarak tanımlanan kültür, alçakta durana tahammül edemez. (Bu durumun radikal bir örneği olarak, 1930’lu yıllarda Türkiye’de alaturka müziğe ve halk şarkılarına uygulanan baskıları getirin hatrınıza.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o gecenin en önemli sorunu, bu tip bir eleştirel okumadan bihabermiş gibi davranılmasıydı. Her şey, Ermeni geleneğinde ‘tasagan’ (klasik) olarak adlandırılan usullere uygundu. Bu yüzden de, istisnalar hariç, sahne tektip ve donuktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki tarihsel yorum, Gomidas’ı suçlamak üzere yazılmadı. Aksine, onun tavrının son derece anlaşılır ve doğal olduğunu söylemek lazım. Zamanın ruhu, o zaman öyle söylüyordu ve bugün bu kritiği de bu zamanın ruhuyla bağlantılı olarak yapıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama eğer 1915 yaşanmasaydı ve Gomidas felaketimizin en önemli simgelerinden biri halini almasaydı, onun yapıtının eleştirisi yapılacak, Gomidas bir ya da iki kuşak sonra aşılacak, tarihte alması gereken doğal yeri alacaktı. Öyle olmadı. Yaşadığı trajedi Gomidas’ı bir ikon haline getirdi; adeta taşlaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o gece, Türkiye siyasetinde, tepeden inmeci Türk modernleşmesine karşı keskin eleştiriler yönelten, bu toplumu tektipleştirme çabalarına şiddetle karşı çıkan Türkiyeli entelektüeller, bu arkaplanın pek de farkında olmadan, dinlediklerine hayran kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen sahnede, Ermenilerin bu topraklar ölçeğinde fazlaca ileri ve gelişkin bir kültüre sahip olduğu yönündeki inançlarının onayını görüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, sahneye konan, tarihsel alternatif okumalara kapalı bir gösteriydi. Ermeni taşrasının sesleri, Batıya öykünen bir kılıkla çıktı karşımıza. Kaderin garip bir cilvesi işte, şarkıların en serbest ve bugüne ait yorumlarının icrası da, Ermeni olmayan sanatçılara kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa konserde, klasik Gomidas icralarının yanı sıra, Gomidas’a kaynaklık eden halk şarkılarının özgün hallerine de yer verilse, hiç olmazsa bazı şarkılarda çokseslilik saplantısından uzak durulsa, aynı salonda birkaç gün önceki Ahmet Kaya anmasındakine benzer yaratıcı bir ruhla, birbirini andıran çok sayıda koro yerine, değişik yaklaşımlara sahip sanatçılar aransaydı, daha mükemmel ve gerçekçi bir fotoğraf çıkardı ortaya. Bunlar yapılmadığı için, sahnede bir tür resmigeçit izledik. Gösterişli ama sahicilikten uzak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Yaşayarak yaşatmak&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinliğin, Gomidas’ın doğduğu topraklarda anılması anlamında önemli olduğunu söylemiştik. Bu tür çabalar, ‘Türklerin’, geçmişi ve yaşanan kayıpları öğrenmesi bakımından önem taşıyor şüphesiz. Ve bu anlamda, bizlerin bütün çabası bu yüzleşmeye yardımcı olmak yolunda... Ama bu uğurda kimi zaman, Ermeni kültürünün araçsallaşması gibi istenmeyen bir yola sapabileceğimizi görebilmemiz lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bizim hayati sorunlarımızdan biri de, kültürün yaşaması. Ve sadece geçmişi anarak, onu muhafaza ederek kültürü yaşatmak mümkün değil. Gomidas’ın sanatı da, ancak onun düzenlemeleri bugünle ve bugünün ruhuyla buluştuğunda gerçekten yaşayabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzleşmeye elbette ki evet. Ama şu andaki ilişki, Türkler ve Ermeniler arasındaki adaletsizliği besleyen bir kanalda ilerliyor. Türklerin geçmişle yüzleşmesine kapı aralayan, ama Ermeni kültürünü müzelik olmaktan kurtaran bir denge halini bulmak, hepimizin boynunun borcu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1493348598217053856?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1493348598217053856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1493348598217053856&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1493348598217053856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1493348598217053856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/gomidas-anarken.html' title='Gomidas’ı anarken'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TRteNFkwMMI/AAAAAAAAA6A/20XopKSTUE0/s72-c/Gomidas-AFIS1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3039674371383765339</id><published>2010-12-29T18:08:00.000+02:00</published><updated>2010-12-29T18:09:24.331+02:00</updated><title type='text'>Cinayetin ardındaki sorular</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; "&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 17 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Ölümün ardından yazmak zor. Hele böyle gencecik fidanlar söz konusu olduğunda. Çünkü ölümün olduğu yerde ondan daha ciddi hiçbir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bazı ölümler insanın karşısına pek çok soru ve sınav çıkarıyor, yanıtlar istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonay’la Zekeriya’ya rahmet, ailelerine sabır dileyerek o yanıtları arayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizlere bugünlerde en çok, bu tip cinayetlerin Ermeni ‘töre’sinde yer alıp almadığı soruluyor. Harcıâlem yanıtlarla geçiştirilemeyecek kadar çetrefil bir mesele bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Töre denilenin, şu ya da bu etnik gruba bağlı olmaktan çok, kültürel ve bölgesel olduğunu söylemek gerek her şeyden önce. Evet, taşralı nüfusu yoğun bir topluluk olan Ermeniler için de, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, namus, bekâret, gibi ataerkil normların boğuculuğu  söz konusu. Ermenistan’da bugün hâlâ gelinlerin beline bekâretin simgesi olan kırmızı kuşak takılıyor. Tıpkı Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi. Veya gerdek gecesinden sonra, yine bekâretin simgesi olarak, kız tarafına kırmızı bir elma götürülüyor törenlerle. Tıpkı Türkiye’nin pek çok yerinde gerdek sabahında kanlı çarşaf âdetinin sürdüğü gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler de, Türkler ve Kürtler gibi, bu toprakların ürettiği birtakım kültürel simgeleri beraberlerinde taşıyorlar. Bu bakımdan, Ermenilerde namus ve kadın üzerine baskıcı bir törenin olmadığını söylemek, ancak, gerçeğin üstünü örten modernleşmeci-öykünmeci bir bakış açısıyla mümkün. Ama Ermenilerin farklı dinden olanlarla evlilik durumunda bu tip cinayetler işleyebileceklerini ve bunun törenin bir parçası olduğunu söylemek de doğru değil. Nihayetinde başımıza gelen, öncesi ve benzeri olmayan, gelecekte de olmamasını bütün kalbimizle dilediğimiz bir cinayettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Yok olma korkusu&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, karma evlilikler, yani farklı dinden veya etnik kökenden insanlarla evlilik meselesi, Türkiyeli Ermeniler arasında çokça konuşuluyor ve tartışılıyor uzun yıllardır. Hayat da karşımıza giderek daha fazla sayıda örneğini çıkarıyor bir Ermeni’yle bir Türk’ün, bir Ermeni’yle bir Kürt’ün aşkını. Pek çok Ermeni ailenin, çocuklarının farklı dinden biriyle evlenmesini arzu etmediği, etmeyeceği de bir sır değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunda, Ermenilerin sayıca giderek azalması, kültürün devamlılığının büyük bir tehdit altında olması, 1915’te yaşanan acının, soyun devamlılığını başka her şeyin önüne geçirmesi gibi parametrelerin rol oynadığını ve bunların Ermenilerde keskin bir hassasiyet yarattığını görmek gerekiyor. Cemaat içi baskı, yani “mahalle baskısı” da cabası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hassasiyetin sonucu olan reaksiyonlar da çeşitli. Kimi aileler başta arzu etmedikleri duruma sonradan rıza gösterip, başka bir kökenden gelen gelin veya damatlarını kendi evlatları gibi benimserken; bazı aileler de söz konusu birlikteliği, evliliği ve hatta bu birlikten doğan çocukları, yani torunlarını reddetmeye kadar vardırabiliyor işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde iki gönlün bir olmasına, gençlerin birbiriyle “görüşmesine” ses çıkarılmasa da, iş ciddiyete binip evlilik söz konusu olduğunda vaziyet gergin bir hal alabiliyor. Anne babalar, özellikle de torunlarının yaşayacağı sorunları göz önüne alarak, mutlak asimilasyon korkusuyla karşı çıkıyor bu tür evliliklere. Çocuğun adının ne olacağı, hangi dine mensup olacağı, hangi dili konuşacağı, hangi okula gideceği, gibi meseleler aşılmaz duvarlara dönüşebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye gerçekliğinde, kaç Müslüman anne babanın çocuğunun başka inançtan veya kökenden biriyle evlenmesine gönül rahatlığıyla evet diyebileceği sorusunun yanıtını aradığımızda, meselenin Ermenileri aşan bir ataerkil zihniyet sorunu olduğunu tespit etmek de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, Ermeni toplumunda çok sayıda kişi, başka dinden veya etnik kökenden olanlarla evleniyor ve yukarıda zikrettiğimiz kaygılar bu tür şiddet eylemlerine yol açmıyor. Üstelik son derece başarılı, mutlu karma evlilik örnekleri de yok değil. Önce evliliğe büyük tepki gösteren ebeveyn ve akrabaların zamanla işi kanıksadığı, hatta gelin veya damatlarını bağırlarına basacak kadar çok sevdikleri durumlar da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Ermenilik ve kadınlık&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agos olarak, talihsiz Zekeriya’nın ailesinin Ermeni kökenli olduğu bilgisini okurlarla paylaşmak konusunda bir süre kararsızlık çektik. Müslüman olan, Müslümanlığından kaynaklanan bir sorun nedeniyle hayatını kaybeden ve İslam usüllerine göre gömülen Zekeriya’nın ailesinin iki kuşak öncesinde Ermeni ve Hıristiyan olduğunu açıklamanın bir tür saygısızlık olacağı görüşündeydik. Ancak Salı günkü cenazede bizzat Zekeriya’nın amcası bu bilgiyi basın mensuplarıyla paylaştı ve meselenin bir başka boyutunu tartışmanın yolunu da açmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’te pek çok Ermeni, hayatta kalabilmek için Müslümanlığı benimsedi. Bu insanların birçoğu sonraki yıllarda hayatını Müslüman olarak sürdürdü; bazıları ise güvenli ortamı bulunca Hıristiyanlığa geri döndü. Bugün Vural’lar gibi, bir kısmı Ermeni, bir kısmı Müslüman olan pek çok sülale var. Ve Sonay’la Zekeriya’nın öldürülmesi, ‘Ermeni Ermeniler’in, 1915 ve sonrasında zorunluluktan din değiştirmek zorunda kalan ‘Müslüman Ermeni’lere bakışına dair, fevkalade olumsuz şeyler anlatıyor bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giderek daha fazla görünürlük kazanan Müslüman Ermenilerin, Ermeni kimliğinin yeni zamanlarda yeniden tanımlanması meselesinde en önemli sınavlardan biri olacağını konuşup yazıyoruz sık sık. Ama belli ki, mesele sandığımızdan çok daha karmaşık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, unutmamamız gereken bir husus da, cinayetin dinle ilgili boyutu konuşulurken pas geçilen kadına karşı şiddet meselesi. Türkiye’de erkekler, namus veya benzeri gerekçelerle kadınları sürekli olarak öldürüyorlar. Bianet’in derlediği verilere göre, 2010 yılı içinde, ekimde 23, eylülde 17, ağustosta 35, temmuzda 23, haziranda 10, mayısta 16, nisanda 25, martta 20, şubatta 14, ocakta 16 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Ve Sonay da, gazetelerin üçüncü sayfalarında sararıp giden pek çok hemcinsi, kız kardeşi gibi, erkek şiddetinin bir kurbanı. Bugün Ermenilik, Müslümanlık, din değiştirmiş Ermeniler gibi yönleriyle öne çıksa da, bu cinayetin aynı zamanda kadına karşı işlenmiş bir suç olduğunu unutmamalı ve olayı bu geniş fotoğraf açısından da değerlendirebilmeliyiz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3039674371383765339?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3039674371383765339/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3039674371383765339&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3039674371383765339'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3039674371383765339'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/cinayetin-ardndaki-sorular.html' title='Cinayetin ardındaki sorular'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5450303859470030785</id><published>2010-12-29T18:03:00.003+02:00</published><updated>2010-12-29T18:07:46.256+02:00</updated><title type='text'>Hem patriksiz hem de</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span"   style="  ;font-family:Times;font-size:medium;"&gt;&lt;div   style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px;   color: rgb(0, 0, 0); font-family:sans-serif;font-size:12px;"&gt;&lt;table width="100%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" bg=""  style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td   style="  color: rgb(0, 0, 0); font-family:sans-serif;font-size:12px;"&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;10 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 0); "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Epeyce uzun bir süredir Patrikhane çevresinde olup bitenler hakkında yazıp çiziyoruz. Son günlerde ise, Türkiye basını konuya giderek daha çok yer veriyor. Mevcut tartışma çeşitleniyor, boyutlanıyor, genişliyor; sadece Ermenilerin iç sorunu olarak değil, Türkiye devletinin gayrimüslimlere yaklaşımının anti-demokratik doğası ve laiklik açısından değerlendiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı okurlar açısından kabak tadı verdiğinin farkındayım. Ama onlardan aflarını rica ediyorum, çünkü mesele, bu krizi bizzat yaratan aktörlere bırakılmayacak kadar önemli.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patrik seçimiyle ilgili tıkanmanın ve tartışmaların perde arkasındaki gelişmeleri okumak, Türkiye Ermenilerinin asıl krizini ve devletin bu krizin neresinde durduğunu anlamamıza olanak sağlıyor. Patriklik Ruhani Kurulu’nun konuyla ilgili son bildirisi de, Patriklik-Devlet ilişkisine dair bir suçluluk psikozunun itirafı anlamına gelen ifadeler içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda yaşananlar ışığında, mevcut durumun Ermeni toplumunun hiçbir bileşeni tarafından kabul görmediğinin artık apaçık bir hal aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca saymak gerekirse:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ermeni toplumu içerisinden binlerce kişi, kendi iradesiyle ‘Patriğimizi Seçmek İstiyoruz’ adı altındaki metni imzaladı ve demokratik tepkisini ortaya koyarak, devlet müdahalesini ve Patrikliğin tutumunu kabul etmediğini duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Geçtiğimiz haftalarda, Patriklik Mali Komisyonu toplu olarak istifa etti. Kurul, istifa gerekçesini net olarak açıklamasa da, sağır sultanlar bile, Başepiskopos Ateşyan’ın mali konularda hiçbir bilgi vermeden tasarrufta bulunmasının bu kararda büyük bir rol oynadığını duydu. Bu yılın başında Agos’un ortaya çıkardığı skandalda, el konulmuş bir mülkünü geri almaya uğraşan bir Ermeni ailesine yardım etmek karşılığında komisyon istediğini kabul eden Başepiskopos’un Patriklik’teki akçeli işlerde sorgulanamaz bir hale gelmesi elbette ki büyük tepki çekti. Çünkü seçilmiş patrikler bile ancak sivillerle istişare halinde harcama yapabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bu gelişmenin ardından, Patrikhane adına yapılan harcamalara imza atan sivil yetkili Melkon Karaköse de, bundan böyle kendisinin herhangi bir belgeye imza koymayacağını duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Patriklik danışmanları ve basın sözcüsü, zaten uzun süredir görevden çekilmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Tüm Ermeniler Katolikosu II. Karekin’in Patrikhane’ye hitaben kaleme aldığı, genel vekilin görevinin seçim ortamını sağlamak olduğuna dair mektubu Ermeni toplumundan gizlendi. II. Karekin, Paris’te yaptığı açıklamada, genel vekilliğin belirsiz bir süre için geçerli olmasının kabul edilemez olduğunu ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Başepiskopos Ateşyan’ın bizzat tesis edip ilk olarak Bedros ?irinoğlu’nu ödüllendirdiği Ormanyan Nişanı, Karagözyan Vakfı Başkanı Dikran Gülmezgil tarafından reddedildi. Gülmezgil, bu ödülün zamanlamasının içine sinmediğini söyleyerek, Ateşyan’ın şahsi prestijini korumak için kendi adını kullanmasına izin vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bugün, Patrik II. Mesrob’a saygı beslediği için o ölene kadar seçim yapılmayacağını söyleyen Başepiskopos Ateşyan, geçen yıl bu vakitler, vakıf başkanlarını birer birer arıyor, ve yapılacak olan seçimde kendi delegesi olma sözü alıyordu. O zaman ona ses çıkaramayan yöneticilerin hepsi, halkın Ateşyan’a olan tepkisini görerek, zaman içerisinde onun yanından  uzaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Seçimden kaçmak için&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, devletin, Ermenilerin ruhani önder seçme hakkını belirsiz bir süre için askıya almasıyla sonuçlanan bu yola nasıl girildi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başepiskopos Ateşyan, seçim kararını almasından sonra, sadece çevresindeki vakıf yöneticileriyle sandıkta kazanamayacağını görmeye başladı. Asıl ihtiyacı olan halkın sevgisi ve oyuydu. Ama özellikle komisyon skandalından sonra, seçim artık çantada keklik değildi. O ve çevresindeki klik, seçimden kaçmanın en doğru yol olacağına hükmederek, Patrikliğin Ateşyan’ın idaresinde olmasından hayli memnun olan devletle birlikte hareket etti ve ortaya patrik genel vekilliği ucubesi çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir ucubeydi ki, Valilik kanalıyla iletilen hükümet kararında, tek bir kişiye mahsus olmak üzere verilen kisve giyme hakkının, istendiği takdirde, Ruhani Kurul tarafından seçilecek patrik genel vekiline de verilebileceği belirtiliyordu.  Yani, II. Mesrob henüz sağ olduğu için yeni bir patrik seçilemeyeceğini söyleyen devlet yazısı, aynı II. Mesrob sağ olduğu halde, kisve giyme yetkisini ondan alıp halk tarafından seçilmemiş bir vekile vermek gibi dehşetli bir çifte standart uygulamaktan çekinmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar olurken, Patrik II. Mesrob’a sevgiyle bağlı olduğunu iddia eden bir grup da, halkın büyük bir samimiyetle istediği seçim hakkını kösteklemek pahasına, o fiziken ölmediği müddetçe patrik seçilemeyeceği tezine yapışıp kalarak, bir tıkaç rolünü benimsiyordu. Oysa, genel vekil veya eşpatrik, ancak patriğin rızasıyla hayata geçirilebilecek unvanlardı. Ancak bu klik, patriğin sağlığıyla ilgili bilgilerin şeffaflığı, iyi bakılıp bakılmadığı, en iyi tedavinin nasıl gerçekleşeceği gibi konularla uğraşmak yerine, mevcut durumdan hiç şikâyet etmeden, hesapçı yöneticilere prim sağlamış oldu. Ayrıca, çok sevdiklerini söyledikleri patriğin hasta bedeninin bu çıkar kavgasının paravanı haline gelmesine razı geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Akbaba olmaya mecbur muyuz?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhani Kurul, yaptığı açıklamada, patrik genel vekili uygulamasının devlet tarafından ihdas edildiği suçlamasına karşı, bu unvanın Ermeni geleneğindeki değabah’lık, yani patrik kaymakamlığı olduğunu iddia ediyor. Bu çok talihsiz bir açıklama, çünkü gerçeklerin üzerini örtme amacını güdüyor. Biliyoruz ki, değabah, patriğin ölümü halinde, seçim sürecini hazırlamak üzere, öngörülebilir ve geçici bir süre için atanan ruhani görevliye verilen ad. Oysa, patrik genel vekilliği, şu anki haliyle, II. Mesrob ölene kadar, yani belirsiz bir süre için görevlendirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün Ermeni toplumunu akbabalar gibi patriğin ölümünü bekler hale sokan bu akıl almaz uygulamayı bu tür yalanlarla savunmak, Ruhani Kurul’un itibarına büyük zarar veriyor. Oysa zaman, bugüne kadar yapılan yanlışları yeni yanlışlarla katmerlendirmenin değil, samimi bir özeleştiriyle, tepkileri dikkate alarak halkın sesine kulak verme zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem patriksiz hem de cemaatsiz bir Patrikhane neye yarar ki?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5450303859470030785?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5450303859470030785/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5450303859470030785&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5450303859470030785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5450303859470030785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/hem-patriksiz-hem-de.html' title='Hem patriksiz hem de'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6580544237626348888</id><published>2010-12-29T18:01:00.001+02:00</published><updated>2010-12-29T18:03:04.106+02:00</updated><title type='text'>Vay kez kağak!</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; "&gt;&lt;table width="100%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" bg style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; color: rgb(0, 0, 0); "&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 4 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Büyükada’daki gasp edilen Rum Yetimhanesi, nihayet gerçek sahibine, Patrikliğe devredildi. Bakmayın büyük gazetelerin haberi Türkiye devletinin gayrimüslimlere yaptığı büyük bir jest gibi sunmasına. Unutmayalım ki, bu işlem, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi mahkûm eden ve genel teamüllerinin dahi dışına çıkarak Türkiye’nin yetimhaneyi iade etmesini “şart koşan” kararının ardından yapılabildi. Yani adalet bir kez daha uzaklardan, ta Strasbourg’dan geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelen haberlere göre, yetimhane Ekümenik Patriklik tarafından restore edilecek.  Oysa, kiliseye kırk yıl önce el konulmasaydı, orası yetim çocuklara veya muhtaçlara hizmet eden bir yer olarak faaliyetine kesintisiz devam edebilseydi, bugün restorasyona ihtiyaç duyulmadan bina doğal haliyle karşımızda olacaktı. Şimdi ise, elimizde harabe halinde, yıkık dökük dev bir yapı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zalimin zulmü yüzünden geç tecelli eden adalet, tam adalet olamıyor bir türlü... Eğer Türkiye gayrimüslim vatandaşlarına gerçek vatandaş gibi davranabilme olgunluğunu gösteren adil bir devlet olabilseydi, Rumların sayısı bu kadar azalmayacak, yetimhane yetimhane olarak, kilise kilise olarak, okul okul olarak, şu üstteki fotoğraftaki mutfak da mutfak olarak kalabilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, iade edilen yetimhanenin kuruluş amaçlarına uygun bir hizmet verebilmesi söz konusu değil, çünkü ayrımcı politikalar nedeniyle ülkedeki Rumların sayısı iki bine kadar düştü. Ve biz adalet bir şekilde tecelli etti diye seviniyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenicede, “Vay kez kağak, vor takavorıt manug e!” diye bir deyim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazık sana şehir, yazık ki kralın daha çocuk!” diye çevirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık bize ki, kralımız bir türlü büyümek bilmiyor.&lt;/p&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6580544237626348888?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6580544237626348888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6580544237626348888&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6580544237626348888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6580544237626348888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/vay-kez-kagak.html' title='Vay kez kağak!'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5660079824094748862</id><published>2010-12-29T17:57:00.000+02:00</published><updated>2010-12-29T17:58:09.964+02:00</updated><title type='text'>Solcu ve şair Ecevit</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; "&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 4 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;Geçen hafta tüm Türkiye, 19 Aralık 2000’de çeşitli cezaevlerine düzenlenen kanlı ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun ardındaki gerçekleri, başta mağdurlardan Hacer Arıkan olmak üzere, birinci el tanıklarından dinledi. On yıl önce, o zamanki iktidarın ve anaakım medyanın el birliğiyle önce hedef haline getirilen, ardından da acımasızca katledilen, sakat bırakılan veya kimyasal silahlarla yakılan insanların hikâyeleri ilk kez geniş kitleler tarafından görüldü, duyuldu. O gün çok kötü, çok vicdansız bir sınav veren Türkiye, topluca mahcup bir günah çıkarma seansındaydı adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yıl sonra açılan dava, o günleri bir kez daha anımsamamıza neden olurken, bazı önemli ifşaatları da beraberinde getirdi. Bunlar arasında özellikle Zülfü Livaneli’nin Vatan’daki köşesinde aktardığı tanıklık dikkat çekiyordu (28 Kasım).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livaneli, o günlerde, ölüm orucundaki mahkûmlarla hükümet arasında arabuluculuk görevi üstlenen aydın grubunun bir üyesiydi. Aynı görevi, 1996’da, yani dört yıl önce de üstlenmiş ve anlattığına göre, adalet bakanı tutukluların haklı taleplerini geri çevirince, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a ulaşılmış, soruna bir çözüm bulunması talep edilmişti. Birçok gencin o geceyi çıkaramayacağını öğrenen Erbakan, “Peki. Bu gece Kadir Gecesi. İsteklerini kabul ediyoruz” diyerek devletin operasyon yapmasını engellemiş ve tutsakların hayatını kurtarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livaneli, cezaevinde bu haberin mutluluğu yaşanırken, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü’nün, Başsavcı Ferzan Çitici’yi arayıp, “Biz ne güzel operasyon hazırlamıştık. Her şeyi berbat ettiniz!’ diye çıkıştığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, benzer bir talep dört yıl sonraki olaylarda bu kez Başbakan Bülent Ecevit’e iletildiğinde ise, bu kez olumlu yanıt alınamayacak, düzenlenen operasyonda 32 kişi öldürülecek, onlarca kişi yaralanacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zülfü Livaneli, olayları anlattığı yazısını şu sözlerle bitiriyor: “Sonuçta ‘dinci Erbakan’ genç ölümlere yol açmamış ama ‘solcu-şair Ecevit’ katliam emri vermiş oldu. Bunları anlatmak tarih önünde benim namusum ve sorumluluğumdur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Livaneli’yle siyasi anlamda epeyce farklı yerlerde olabiliriz, ama devlet vahşetini ve  tetikçileri aşikâr eden bu yazısı nedeniyle ona derinden bir teşekkür borcumuz var.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5660079824094748862?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5660079824094748862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5660079824094748862&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5660079824094748862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5660079824094748862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/solcu-ve-sair-ecevit.html' title='Solcu ve şair Ecevit'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-423459324017227074</id><published>2010-12-29T17:56:00.000+02:00</published><updated>2010-12-29T17:57:08.274+02:00</updated><title type='text'>Marie, Kristina,  Bernard</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: sans-serif; font-size: medium; "&gt;&lt;/span&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; color: rgb(0, 0, 0); "&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 4 Aralık 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;Radikal’den Elif Türkölmez’in güzel yazısı (“Yarım kalan viskiler, sigaralar”) düşürdü Fransız rock grubu Noir Desir’i ve solisti Bernard Cantat’ı hatırıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harıl harıl ve bangır bangır Noir Desir dinlediğim günler vardı. Sekiz on yıl olmuş.  Bilen biliyor, Bernard Cantat, sevgilisi Fransız oyuncu Marie Trintignant’ı, Litvanya’da bir otel odasında, içkili ve dumanlı kafalarla yaşanan şiddetli bir tartışmanın ardından öldürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bernard, Marie’yi öldüresiye sevmiş ve erkeklerin sevgisi bir kadını daha öldürmüştü. Cantat sekiz yıl ceza aldı, Litvanya’da hapse girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun pek çok seveni, cinayet haberinden sonra bir daha Noir Desir dinlemedi. Ellerimiz ‘Play’ tuşuna gitmedi, gidemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007’de şartlı olarak salıverildiğinde, Cantat’ın yeni bir hayata başlayacak gücü var mıydı bilmiyorum, ama bu yılın başında karısı Kristina Rady intihar edince, onun bir büyük bir yıkım daha yaşadığı kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkölmez’in yazısının anlattığına göre, kocasını çılgıncasına seven bir kadındı Rady: “İstisnasız her duruşmaya geliyor, ‘evlilikleri boyunca hiç şiddet görmediğini’ anlatıyor, ‘melek gibi adamdır’ diyor gözyaşlarına boğularak. Cantat’ın bir bakışını yakalamak için bekliyor. Sekiz yıl hapse mahkûm olunca en çok o yıkılıyor. 2007’de şartlı tahliye olunca en çok o seviniyor. Macar asıllı, çok güçlü bir kadın. Yakınları çocuklarına çok düşkün olduğunu, onların kendisini hayata bağladığını söylediğini, ancak Cantat’la olan ilişkisinin kadını fena yıprattığını anlatıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldatılmaya, kocasının bir hemcinsini öldürmesine, hapse girmesine ve daha bir sürü şeye dayanan bu güçlü kadın, demek artık yükü taşıyamaz hale gelmişti ki, hayatına son verdi. Evinin mutfağında, çocukları okuldayken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Kasım tarihli Liberation, Noir Desir’in üyelerinden Denis Barthes’ın yaptığı açıklamaya yer vermiş. Barthes grubun dağıldığını duyurmuş; bütün o acı olayların ardından, grubu yaşatmak için suni teneffüs uygulamayacaklarını söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunca keder, belli ki Cantat’ın çevresindeki kimsede takat bırakmamış.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-423459324017227074?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/423459324017227074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=423459324017227074&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/423459324017227074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/423459324017227074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/marie-kristina-bernard.html' title='Marie, Kristina,  Bernard'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7793275916487191004</id><published>2010-12-29T17:53:00.001+02:00</published><updated>2010-12-29T17:55:49.817+02:00</updated><title type='text'>Kanayan bir yara: Din özgürlüğü</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Times; font-size: medium; "&gt;&lt;div style="background-color: rgb(255, 255, 255); margin-left: 0px; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; font-family: sans-serif; font-size: 12px; color: rgb(0, 0, 0); "&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#990000;"&gt;Agos, 26 Kasım 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;table width="100%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" bg style="color:#FFFFFF;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="font-family: sans-serif; font-size: 12px; color: rgb(0, 0, 0); "&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;16-17 Kasım’da Brüksel’de düzenlenen “Din Özgürlüğü: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Köprüsü” başlıklı konferans, ilginç sunumları ve çarpıcı açıklamalarıyla önemli bir toplantıydı. Konferansa, Devlet Bakanı ve Avrupa Birliği Başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın, Heybeliada Ruhban Okulu, Patrik Bartholomeos’un Ekümenik unvanı ve Başepiskopos Aram Ateşyan’ın ‘Patrik Genel Vekili’ atanması hakkındaki açıklamaları damga vurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının ev sahibi, ABD’de faaliyet gösteren Archons of the Ecumenical Patriarchate adlı örgüttü. Kendilerini Kilise’ye hizmete adamış olan Archon’lar, hayır işleri ve diplomatik faaliyetlerle, Ana Kilise’nin, yani merkezinde Fener’deki Ekümenik Patrikliğin olduğu Ortodoks Kilisesi’nin yararı için çalışıyor. Brüksel’deki Din Özgürlüğü konulu konferans da, sadece Kilise’ye değil, Türkiye’nin demokratikleşmesine de katkıda bulunmak anlamında yararlı tanışma ve tartışmalara vesile oldu. Oturumlara çok sayıda akademisyen, uzman, siyasetçi ve din adamı katıldı. Konferansa riyaset eden Amerika metropoliti Başepiskopos Demetrios, bilge ve nüktedan kişiliği, soğukkanlı değerlendirmeleri ve tartışmaları teşvik eden tavrıyla gerçek bir ruhani duruşu sergiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki günlük konferansın, Avrupa Parlamentosu çatısı altında gerçekleşen ilk ayağı “Köprü” başlığını taşıyordu ve Türkiye’de din özgürlüğü konusunun bir fotoğrafını çekmeyi amaçlıyordu. Bu fotoğraf elbette ki öncelikle sorunları gösteriyordu ve doğaldır ki konuşmalar da bu sorunları göz önüne sermeye odaklanmıştı. Başepiskopos Demetrios’un dikkati çektiği gibi, Türkiye’de mevcut hükümet, Sümela ve Ahtamar’daki ayinler gibi simgelerle, bu meseleleri olumlu bir ruh haliyle konuşma fırsatını sağlıyordu ve şimdi sıra, simgelerin ötesine geçip, gerçek tedavinin yollarını aramaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Dünyanın yüzde yetmişi baskı altında yaşıyor&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansın açılış konuşmasını yapan Archon’ların başkanı Anthony J. Limberakis’in dikkatini çektiği gibi, dünya üzerinde insanların yüzde yetmişi dini özgürlükleri sınırlı bir ortamda yaşıyorlar ve bu yüzden baskıya uğruyorlar. Bu alandaki huzursuzluk ve çekişmeler, dünyada barışı tehdit ettiği gibi, din, kötü niyetli siyasetleri de perdelemek amacıyla kullanılıyor sıkça. Bu nedenle de, her türlü inancın özgürce yaşanması, dünya üzerinde istikrarın sağlanması açısından büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini özgürlüğün en temel insan hakkı olduğunu söyleyen, ABD’deki Vicdanın Çağrısı (Appeal of Consciesne) Vakfı’nın Başkanı Haham Arthur Schneier, yaptığı konuşmada, kapıları açmak, engelleri aşmak ve kalpleri kazanmak için diyalog ve işbirliğinden başka bir yol olmadığını vurguladı. Bir Holokost kurbanı ve 72 yıl önce yaşanmış Kristal Gece’nin bir tanığı olarak özgürlüklerin kıymetini çok iyi bildiğini ve bunun için de onu bütün insanlık için talep ettiğini söyleyen Schneier, “Bir din adına işlenen suçun, dine karşı işlenmiş suçların en büyüğü olduğunu” ifade etti.  Avrupa’nın göçler, İslam korkusu ve Anti-Semitizm gibi sorunlarla cebelleştiğini hatırlatan din adamı, bu sorunları çözmek için büyük krizlerin beklenmeden olumlu adımlar atılması gerektiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’daki İnsan Hakları Ofisi’nin yöneticisi Otmar Oehring ise, Türkiye’nin jeopolitik önemi nedeniyle dini özgürlüklerin her zaman uluslararası politikanın bir aracı haline geldiğini vurgulayarak, son yıllarda yaşanan suikastların gösterdiği gibi, vaziyetin hiç de iç açıcı olmadığını ifade etti. Türkiye’de azınlık tanımında ciddi bir sorun olduğunu anlatan Oehring, gayrimüslim toplulukların dini kurumlarının tüzel kişiliklerinin tanınmamasının önüne geçilemeyen sorunlara neden olduğuna işaret etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;Türkiye çok yol almal&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;ı&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, Lozan Anlaşması’na aykırı bir şekilde sadece Rum, Ermeni ve Yahudilerin azınlık olarak değerlendirilmesinin kabul edilemez olduğunu söyleyen Avrupa Hukuk ve Adalet Merkezi yöneticisi Gregor Puppinck ise, AB’nin Yeni Vakıflar Yasası’nın alkışladığını, oysa yasanın önemli bir yenilik sağlamadığını belirtti. Aynı tuzağın Sümela ve Ahtamar ayinlerinde de geçerli olduğunu söyleyen Puppinck, bu tip adımların keyfi kararlara bağlı olmaması gerektiğini ve sistemli bir hal alması gerektiğini ifade ederek, tüzel kişiliğe sahip olmamaları nedeniyle Patrikhanelerin bir banka hesabı açmak imkânından dahi mahrum bırakıldığını vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alevilerin ibadet yerlerinin resmen tanınmadığını ve din eğitiminin de büyük sorunlar taşıdığına dikkat çeken Puppinck, Türkiye’nin din özgürlüğü konusunda alması gereken çok yol olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansın ilgi çekici oturumlarından birinde, Türkiyeli Aleviler adına Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek, Katolikler adına Türkiye Dinler Birliği Başkanı Peder Claudio Monge, Rumlar adına Azınlık Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas, Protestanlar adına Protestan Kiliseler Birliği’nden Mine Yıldırım, Süryaniler adına ise Dünya Süryani Birliği’nden Johnny Messo konuştular. Aynı oturumda Başepiskopos Aram Ateşyan da konuşmacıydı. Sunumlarda genel vurgu, yasalarda ayrımcılık içermeyen hükümlerin dahi uygulamada ayrımcılığa dönüştüğü, bununla mücadele etmenin de hiç kolay olmadığı yönündeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Bermek, konuşmasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyoner bir örgüt gibi işleyerek Alevileri Sünnileştirmeye çalıştığını, herkesin ödediği vergilerle yapılandığı halde Sünni inancı dışındakilerin bütçeden pay alamadığını anlattı. Peder Monge dini azınlıkların milli birliğe tehdit olarak algılandığını ve bunun sonucunda da şiddet eylemleriyle karşılaştığını, tek çözümün ise gerçek anlamda laikliğin hayata geçirilmesiyle sağlanabileceğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmasında Yeni Vakıflar Yasası’nın hükümleri gereğince, daha önce el konulmuş gayrimüslim mülkleri için tanınan yasal başvuru sürecini anlatan Laki Vingas ise, yaklaşık 1700 mülk için yapılan başvurunun sadece 100 kadarının iade edildiğini, diğerlerini bekleyen akıbetin henüz belli olmadığını anlattı. Kanunun olumlu düzenlemelerin yanı sıra pek çok eksikliği de olduğunu anlatan Vingas, farklı dini gruplara ait kurumların yasal statülerinin olmaması nedeniyle büyük zorluklar yaşadıklarını, ayrıca, yeni bir vakıf kurma hakkının hâlâ yasada tanınmadığını anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansın sonraki oturumlarında Türkiyeli ve yabancı çok sayıda aydın ve hukukçu, sorunların çözüm yolunu tartışmaya devam ettiler. İnsan hakları savunucusu ve hukukçu Orhan Kemal Cengiz gayrimüslim toplulukların Türkiye hukuk sisteminde sahip olduğu hakları anlatırken, Avukat Kezban Hatemi Heybeliada Ruhban Okulu’yla ilgili süreci irdeledi. Dilek Kurban, Cole Durham ve Muna Ndulo’nun katıldığı bir başka oturumda uluslararası hukuk standartlarına göre dini özgürlük konusu irdelendi. Mustafa Akyol Türkiye’de çoğunlukta olan nüfusun gayrimüslimler hakkındaki algı ve paranoyasına ve bunun eğitim kanalıyla nasıl sistemik bir hal aldığına dikkat çekerek meselenin toplumsal ve kültürel yönünü vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansa konuşmacı olarak katılan Avrupa Parlamentosu milletvekilleri Renate Sommer ve Konrad Szymanski’nin 11 Eylül sonrası İslam karşıtlığından izler taşıyan ve hiç de yapıcı sayılamayacak konuşmaları durumun Avrupa kültürü açısından da hiç iç açıcı olmadığını gösterirken, Prof. Hüseyin Hatemi’nin, ‘Medeniyetler Çatışması’ teorisinin zararlarını gösteren ve barışçı söylemi öne çıkaran konuşması, doğru yolun hangi değerleri yüceltmekten geçtiğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferans boyunca birlikte yenilen her öğünün sonunda, Yahudi, Müslüman ve Hıristiyan inancına mensup bir din adamının kendi dili ve dinince ettiği duaya herkesin eşlik etmesi,  konferansa katılanların bu değerleri özümsediğinin bir göstergesi gibiydi. Darısı Türkiye’nin, Avrupa’nın ve tüm dünyanın başına…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#000066;"&gt;&lt;b&gt;Egemen Bağış’tan Patriklik gafları&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başmüzakereci Egemen Bağış konferansın ilk gününde konuştu. Bir önceki oturumda din özgürlüğü konusunda dile getirilen karamsar ve gerçekçi tablonun aksine oldukça mutlu bir Türkiye profili çizen Bağış, hükümetin din özgürlüğü için attığı adımları sıralarken iddialıydı. Müslüman çoğunluğun da din özgürlüğü konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını söyleyen Bağış, yaşadığımız topraklarda Osmanlı döneminden gelen bir ortak yaşam geleneği olduğunu ve bunu yeniden tesis etmek için gerekli reformların yapıldığını anlattı kendisini dinleyenlere. Başmüzakereci, hükümetin Sümela ve Ahtamar gibi jestlerinin yarının daha iyi olacağının müjdecisi olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağış’ın konuşmasında daha çok pozitif gelişmeleri öne çıkarması bir politikacı açısından anlaşılır olsa da, kendisini bu toplantıya davet eden ve konuşmasından önce de ödüllendiren organizatörlerin beklentilerini karşılamaktan uzaktı. Archon’lar ve Ekümenik Patriklik, kendisinden özellikle Ruhban Okulu, Patrikliğin tüzel kişiliği ve Ekümenik sıfatının tanınması konusunda geçmiş dönemlerin ulusalcı politikalarını geride bırakacak bir açıklama bekliyorlardı şüphesiz. Ancak bu konularda bırakın bir umut ışığı bulmayı, hayal kırıklığı yaratan açıklamalara tanık oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmanın ardından kendisine iletilen yazılı sorulara cevap veren Bakan Bağış’ın yanıtları salondaki kimseyi memnun etmedi. Örneğin, Patriğin Ekümenik sıfatının neden tanınmadığı yönündeki soruya Bağış, bu tabirin dini bir içeriği olduğunu, kendisinin de Hıristiyan inancına mensup olmadığı için bu konuda bir değerlendirme yapamayacağını, ancak Ortodoksların diledikleri unvanı kullanmakta özgür oldukları yanıtını verdi. Bağış’ın, ülkede gittikçe azalmakta olan gayrimüslim nüfusun artması için ne gibi planları olduğu yönündeki bir soruya verdiği cevap ise, gayrimüslimlerin bu ülkede hangi koşullar nedeniyle azaldığını hiç dikkate almayan, bu nedenle pek de şık olmayan bir hazırcevaplığı gösteriyordu. Başmüzakereci, nüfuslarının artması için, Başbakan Erdoğan’ın “üç çocuk yapma” önerisini gayrimüslimlerin de benimsemesinin hayırlı olacağını söyledi gülümseyerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağış’a, konuşması sırasında, salonda bulunan Başepiskopos Aram Ateşyan’dan “patrik”, “eş patrik” gibi sıfatlarla söz etmesinin nedeni; Türkiyeli Ermeni yurttaşların oylarıyla seçilmeyen bir ruhaniyi patrik olarak kabul etmedikleri ve hükümetin “patrik genel vekili” uygulamasıyla neden sürece müdahale ettiği de soruldu... Bağış’ın yanıtı çok sayıda gaf içeriyor ve Patrik II. Mesrob’un rahatsızlığının ardından yaşanan sorunların neden bu kadar çetrefil bir hal aldığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakan Bağış, öfkeli bir ifadeyle, bu sorunun Başepiskopos Ateşyan hakkında çok haksız bir suçlama olduğunu söyledi öncelikle. Ateşyan’ın büyük fedakârlıkla, Ermeni toplumunun kendisine patrik olması için bulunduğu ricaları geri çevirdiğini iddia etti. Ruhani büyüğü olan Patrik II. Mesrob’u kardeşi gibi sevdiği için o ölene kadar patrik olmayı, “O koltuğa oturmayı reddettiğini” savundu. Üstelik, ardından da, Ateşyan’ın hükümete, II. Mesrob’un sağlığında kendisine güvenerek vekâlet verdiğine dair belgeler gösterdiğini anlattı ve bunun üzerinde de kendilerinin Ermeni kilisesinin geleneklerince “patrik genel vekili” uygulaması yoluna gittiklerini, Ruhani Kurul’un da Ateşyan’ı oybirliğiyle seçtiğini anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neresinden tutsanız elinizde kalacak bu açıklamalar cevaplanması gereken pek çok soru doğuruyordu elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni Patrikliği makamı, bir ruhaninin bir başkası hakkındaki kardeşlik duygularına bırakılacak bir kurum muydu? Hükümet, bu kilisenin geleneklerinde halkoyuna dayanan bir seçim olduğu gerçeğini nasıl göz ardı edebiliyordu? Patrikhane  II. Mesrob’un hastalığı nedeniyle seçim kararı aldığı, bu karar üzerine bir Seçim Müteşebbis Heyeti oluşturulduğu ve seçim için resmi başvuru yapıldığı, hatta aday ruhaniler dahi ortaya çıktığı halde seçim yapılamayacağına hükmeden hükümet, Ermeni Kilisesi’nin iç işlerine hangi hakla karışabiliyordu? Üstelik bu tavrı “din özgürlüğü” konulu bir toplantıda nasıl savunabiliyordu? Başepiskopos Ateşyan’ın kendilerine gösterdiği iddia edilen belgeler hangileriydi? Patrik II. Mesrob, Başepiskopos Ateşyan’a seyahatleri sırasında vermiş olabileceği vekâletler dışında, daha genel, daha kapsayıcı bir vekâlet vermiş olabilir miydi? Eğer durum buysa, Patrik rahatsızlanıp fiilen patriklik yapamayacağını nasıl bilmiş ve Ateşyan’a vekâlet vermişti? Yoksa Ateşyan geçici bazı vekâlet belgelerini hükümete ‘patrik genel vekil’liği için verilmiş gibi mi göstermişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruların hiçbir makul yanıtı olamayacağı aşikâr. Hükümet ve Başepiskopos Ateşyan, görünen o ki, gerçekler üzerine kurulu olmayan bir senaryoyla bir ‘patrik genel vekilliği’ ucubesi yarattılar ve bu durumu tüm Türkiyeli Ermenilere dayattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yaparken halkın seçim ve söz hakkını görmezden geldiler. Hükümet bu tavrıyla din özgürlüğü konusunda çok olumsuz bir sınav verdiği gibi, halkın sesini bastırıp sadece Başepiskopos Ateşyan’ı muhatap alarak demokratlık açısından da sınıfta kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin neden ısrarla Başepiskopos Ateşyan’ı muhatap kabul ettiği ve Ermeni Kilisesi’ne müdahale eden bir tavır içine girerek eleştirilmeyi göze aldığının yanıtı ise yine aynı konferanstaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağış’ın konuşmasından sonra, Türkiyeli farklı dinsel grupların sorunlarının tartışıldığı oturumda, Türkiyeli Aleviler, Katolikler, Rumlar, Protestanlar ve Süryaniler, dilleri döndüğünce, güçleri yettiğince, kendi meşreplerince sorunlarını anlattılar, taleplerde ve önerilerde bulundular. Aynı oturumda Ermeniler adına konuşan Başepiskopos Ateşyan ise, sanki Ermeniler açısından her şey tozpembeymiş gibi, suya sabuna dokunmayan, tatsızlıklara ve olumsuzluklara hiç değinmeyen bir konuşma yaptı ve hükümetin neden kendisini Ermeni Patrikhanesi temsilcisi olarak görmek istediğini de göstermiş oldu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7793275916487191004?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7793275916487191004/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7793275916487191004&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7793275916487191004'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7793275916487191004'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/kanayan-bir-yara-din-ozgurlugu.html' title='Kanayan bir yara: Din özgürlüğü'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1755389584549986996</id><published>2010-12-29T17:52:00.001+02:00</published><updated>2010-12-29T17:53:36.000+02:00</updated><title type='text'>Eksik</title><content type='html'>burada 19 Kasım 2010 tarihli yazı olması lazım. aradım ama bulamadım. bulunca yerine koyarım.&lt;div&gt;r.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1755389584549986996?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1755389584549986996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1755389584549986996&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1755389584549986996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1755389584549986996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/12/eksik.html' title='Eksik'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3782795942114478763</id><published>2010-11-24T14:19:00.001+02:00</published><updated>2010-11-24T14:20:48.341+02:00</updated><title type='text'>Gülünç oyunlara devam mı?</title><content type='html'>&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 12 Kasım 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Patrikhaneyle, vakıf yönetimleriyle, okulların bütçe açıklarıyla  ilgili meseleleri konuşurken, bir yandan da ve asıl olarak, İstanbullu  Ermenilerin kendileri için nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini  tartışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut durumdan kimsenin memnun olmadığı bir gerçek. Sorunların ne  olduğu konusunda hemen herkes ittifak halinde; çözüm konusunda herkesin  söyleyecek sözü var, ancak ne gariptir ki, çözümü getirecek irade ve  pratik adım hiç kimseden gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin şikâyet ettiği, herkesin konuştuğu ama kimsenin esasen bir şey  söylemediği bir acayip dönemdeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manzara net. Patriklik seçimi konusunda her şeyi elimize yüzümüze  bulaştırmış durumdayız. Organizasyondan yoksunuz. İstanbul’da kaç  Ermeni’nin yaşadığını, kaçının neyle uğraştığını, maddi olarak ne  durumda olduklarını bilmiyoruz. Vakıflarımız iyi yönetilmiyor. Doğru  düzgün bir seçim bile yapamıyoruz. Okullarımız giderek öğrenci ve güç  kaybediyor, eğitim kalitesi düşüyor. Ermenice hayattan bütünüyle  çekilmiş durumda. Geçmişte kültür hayatının lokomotifi durumundaki  dernekler neredeyse atıl halde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl yolunda giden pek bir şey yok ve hepimiz de bunun böyle olduğu  konusunda hemfikiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, neden çözüm üretemiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne acı ki, çözümsüzlüğün birinci nedeni samimiyetsizliğimiz. Hepimiz  ortak bir yalanlar havuzunun içinde yüzüyoruz. Sorunları tarif ederken,  çözüm önerirken, eleştiri yaparken, hep bir –mış gibi yapma halindeyiz.  Sorunları tarif ediyormuş gibi yapıyoruz,  eleştiriyormuş gibi  yapıyoruz, çözüm öneriyormuş gibi yapıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni toplumu, dehşet verici bir kapalılığın esiri durumunda. Göz  önünde olan aktörlerin neredeyse hiçbiri sistemi eleştirmeyi göze  alamıyor. Göze alamıyor, çünkü sistem bütünüyle güç ve para odaklı bir  düzen öneriyor ve kimse bunu kökten eleştirerek kendisinin ve temsil  ettiği kurumun çıkarlarını riske etmek istemiyor. Maddi açığı olan  vakıfların yöneticileri, daha rahat durumdaki vakıfların yöneticilerini,  onlardan gelecek yardımlardan mahrum kalacakları korkusuyla  eleştiremiyor. Eğitimciler, işlerinden olacakları kaygısıyla yöneticiler  karşısında söz söyleyemiyor. Bu zincir böyle uzayıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, eninde sonunda hepimiz, var olan sorunların parçası ve bu  sığ girdabın da sorumlusuyuz. Eğer durum tahlilini içten bir şekilde  yapmaz ve ona göre hareket etmezsek, hızla yuvarlanmakta olduğumuz  toplumsal ve kültürel çöküşün de sorumluları olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi bu noktaya getiren sistemin gerçek bir eleştirisini yapmamız ve  kendimize yeni bir yön çizmemiz gerekiyor. Türkiye Ermenilerinin  önündeki hayati sınav, olmak ya da olmamak kavgası bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikli hedef, Ermeniliğini ve Türkiyeliliğini gerçekten yaşayabilen,  anadilinde konuşup yazabilen, kendini iyi ifade edebilen, dünyayı  demokrat ve insancıl bir perspektiften algılayabilen bireyler  yetiştirmek olmalı. Çünkü bütün kurumlar ancak insan gücüyle ayakta  kalabilir ve gelecek nesillere aktarılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yaparken toplumun hali pür mealini ortaya çıkaracak bir röntgenin  çekilmesi için çalışmalar yapmalıyız. Mevcut ekonomik sıkıntıların  nerelerden kaynaklandığını, hangi alanlarda yetişmiş insan gücü  sıkıntısı olduğunu tespit etmeliyiz. Yoksul durumdaki, kendisini  dışlanmış hisseden insanlarla bağ kurmalı ve onları kendi hayatlarını  idame ettirebilecekleri bir düzeye çıkarabilmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patrikhane’nin odakta olduğu, vakıf yönetimi için seçilen yöneticilerin  toplum lideri gibi davrandığı, parası çok olanın sözünün geçtiği bir  ortamda işlerin yolunda gitmediği çok açık. O zaman, Patrikhane’nin  görev ve yetkilerini konuşmalıyız. Vakıfların asli amaçlarını tartışmaya  açıp belki yeni örgütlenme modelleri aramalıyız. Okullarda hangi  metotları uygularsak başarılı olacağımızı, işinin uzmanı insanları bir  araya getirerek kararlaştırmalı ve bu kararları uygulamayı birilerinin  iki dudağı arasına bırakmamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, yeni zamanların ruhuna uygun arayışların içinde olmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az olmamız, azalıyor olmamız, daima koruma ve korunma güdüsüyle hareket  etmemize neden oluyor. Bu bizi akıl almaz bir muhafazakârlığa götürüyor  ve salt muhafaza ederek de hiçbir şeyi koruyamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları gerçekten tartışmazsak, Başepiskopos Ateşyan ona nişan vermiş,  Üç Horan seçimi yapmamış, baldırıçıplaklar yönetime talip olmuş gibi  muhabbetlere daha çok devam ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sığ çekişme ortamını heyecanlı bulanlar da vardır elbette. Böyle  yaşamaya devam da edebiliriz.  Bu da bir tercih… Ama bu oyunu  oynayanları gülünç hale düşürecek bir tercih.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülünç olmaya razıysak, aynen devam.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3782795942114478763?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3782795942114478763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3782795942114478763&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3782795942114478763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3782795942114478763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/11/gulunc-oyunlara-devam-m.html' title='Gülünç oyunlara devam mı?'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6837427757267133130</id><published>2010-11-24T14:09:00.002+02:00</published><updated>2010-11-24T14:15:45.423+02:00</updated><title type='text'>Bizi geçmişe bağlayan</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TO0AtkYYTAI/AAAAAAAAA50/jUAvI0WTszU/s1600/misak-toros-hayatini-kaybetti.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 200px; height: 152px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TO0AtkYYTAI/AAAAAAAAA50/jUAvI0WTszU/s200/misak-toros-hayatini-kaybetti.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543087499222993922" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 12 Kasım 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Misak Toros’u yakından tanımazdım, sadece merhabamız vardı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;İstanbul’daki Ermeni tiyatro sahnelerinin sevilen bir emektarıydı.  Gitaristliğiyle, tasarımcılığıyla, oyun-culuğu ve yönetmenliğiyle,  hayatı boyunca sanatla yoğrulmuş bir büyüğümüzdü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Onyıllarca çabalamış, gülmeye, güldürmeye, insanları eğlendirmeye  çalışmıştı. Bu, neresinden bakarsanız bakın saygı duyulacak bir emek  demektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Onu kaybettiğimizi duyduğum an, onunla birlikte kaybettiğimiz şeyin  geçmişle kurduğumuz ince bir bağ olduğunu düşündüm. O bağ, bizi dolaylı  da olsa Osmanlı zamanlarının İstanbuluna, eski zamanlara ve eskilerin  tiyatro sahnesine bağlıyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Misak Toros, bir zamanlar Ermeni oyuncuların ve yönetmenlerin en önemli  sürükleyicisi olduğu Osmanlı tiyatro geleneğine doğrudan mensup değildi  belki, ama onun gölgesini üzerinde taşıyan, biraz uçarı, biraz çelebi  bir havası vardı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Misak Toros’un gidişiyle, bizi geçmişe bağlayan o ince bağ biraz daha  inceldi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Sevenlerinin başı sağ olsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6837427757267133130?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6837427757267133130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6837427757267133130&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6837427757267133130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6837427757267133130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/11/bizi-gecmise-baglayan.html' title='Bizi geçmişe bağlayan'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TO0AtkYYTAI/AAAAAAAAA50/jUAvI0WTszU/s72-c/misak-toros-hayatini-kaybetti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3787286455483068416</id><published>2010-11-09T19:42:00.002+02:00</published><updated>2010-11-09T19:47:59.915+02:00</updated><title type='text'>Zirveden dibe ve yeniden umuda</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 5 Kasım 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lar, Ermenilerin, onyıllarca süren korkuların ardından, o zamanlar için hayli cesur sayılabilecek eşit yurttaşlık talebiyle ortaya çıktığı ve bu talebin altını da sözle, eylemle doldurduğu bir çıkış dönemiydi.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASALA suikastları döneminde bir kez daha ‘hain’, ‘köpek’, ‘düşman’ gibi sıfatlarla anılmaya başlanan ve yurtdışına göçe zorlanan, zaten bir avuç kalmış Ermeniler, Kürt siyasi mücadelesinin şiddetlendiği yıllarda bir kez daha itilip kakılırken, aynı Kürt hareketinin açtığı yolu adımlayarak, kendi kimliklerini anlatmaya, uğradıkları haksızlıkları ifade etmeye başladı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bu dönemin iki önemli simgesi vardı. İlki, cumhuriyet döneminde kamusal alanda söz söyleme cesaretini gösteren ilk Ermeni entelektüeli olan Hrant Dink’ti şüphesiz. Konuşur ve eylerken hem kendi küçük toplumunun dertlerini dile getiren, hem de onun ve bütün Türkiye’nin dönüşmesine katkıda bulunan bir yordam öneren, o güne kadarkilerden çok farklı, alternatif bir duruştu onunki. İkinci simge ise, doksanlarda yaşanan o toplumsal dönüşümün bir meyvesi olarak patrik seçilen Başepiskopos Mesrob Mutafyan’dı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bu iki simgenin 1996’da Agos’ta ve 1998’deki patrik seçimlerinde yan yana gelmesi, birlikte fikir üretmesi tesadüf değildi. Zamanın ruhuyla ilgiliydi. Agos nasıl Ermeni toplumunun içindeki muhafazakâr, tektipçi, dediğim dedikçi zümreye karşı bir başkaldırıysa, patrikliğe, devletin ve onun Ermeniler arasındaki uzantılarının tüm karşı çabalarına rağmen Mutafyan Sırpazan’ın seçilmesi de, Agos’la dışa vurulan cesaretin Ermeni tabanında gördüğü kabulün ilanıydı.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, Türkiye Ermenilerinin yarattığı dönüşümün, karanlık ve sancılı bir devreden geçen, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra kendine bir yol çizmeye çalışan Türkiye’nin epeyce ilerisinde bir siyasal söylem yaratmasına yol açtı. Elli bin kişilik küçücük bir toplum, 70 milyonluk koca bir denizin içinde başka türlü bir vaha yaratma yolunda ilerliyordu.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, II. Mesrob’un daha seçilir seçilmez, o güne dek kendisini alaşağı etmek için her yolu mubah sayan devletlû zümreye mavi boncuk dağıtmaya girişmesi, kendisine umut bağlayan halktan kesimi hor görüp kendini onlardan soyutlaması, büyük bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Ermenilerin devri sabıkı, yani eski rejimi, ayakta duracak zemini bizzat Patriğin şahsında buluyordu bir kez daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;2000’lerin ilk yıllarında Türkiye’de rüzgârların sertleşmesi, dönüşümü büyük ölçüde sekteye uğrattı. Hrant Dink sistemli bir kampanyayla önce hedef haline getirildi ve sonra aramızdan alındı. II. Mesrob, devletle fazlasıyla içli dışlı olmaktan dolayı, dil ve adalet terazisini yitirdi; Genelkurmay Başkanı’yla görüşerek sorunlara çözüm bulmaktan medet umacak kadar düştü; kendisine verilen yakın koruma polisi kanalıyla kim bilir hangi etkilere, hangi telkinlere maruz kalıp akıl sağlığını yitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);font-family:arial;" &gt;Karanlık bir manzara&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bugün artık başka bir zamanda yaşıyoruz ve bu zaman hiç de iç açıcı değil. Ermeni okullarına giden öğrenci sayısının giderek azaldığı, kültürün gerilediği, ben yaptım olduculuğun, gücün ve paranın egemen olduğu bir dönemden geçiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncekinin zıddı bu dönemin iki simgesinin, patriklik makamını rehin alan Başepiskopos Ateşyan’la, kendi kendini cemaat başkanı ilan eden Bedros Şirinoğlu olması da tesadüf değil elbette.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;Meydanı adeta bomboş bulan, devlete biat edip kendi halkını duymazdan gelen bu iki şahsiyetin yarattığı karanlıktan cesaret alan fırsatçılar da, başlarını artık çok daha rahat çıkarıyor. Her türlü toplumsal ilişki çok daha hızlı kirleniyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onyıllardır pervasız bir güç odağı oluşturan, bütün Ermenilere ait kıt kaynakları dilediği gibi kullanıp göstermelik bilançolar dışında kimseye hesap vermeyen, çöreklendikleri vakfı adeta bir arpalık gibi yöneten Beyoğlu yönetiminin gösterdiği performansın bu kadar bayağılaşabilmesi de elbette ki bu sığlığın ürünü.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimde alışık olmadığı bir şekilde rakip bir liste aday olunca ne yapacağını şaşıran, oylamayı İstanbul geneline açmayıp Feriköy’den, Kurtuluş’tan, Şirinevler’den seçmen taşıyan ve bu durum belgelenince de, dürüst insanların yapacağı gibi istifa etmek yerine dava üstüne dava açan, üstelik açtığı her davayı da kaybeden Beyoğlu yönetimi, bugün de, seçmen listelerini halktan kaçırıyor, yasal sürelere uymadığı gibi, listelerin askıda kalma ve itiraz günlerini resmi tatillere denk getirerek uyanıklık yaptığını zannediyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son birkaç yılda yaşanan sarsıntılar geleneksel ağalık sisteminin hortlamasına, “ağababa” kültürünün canlanmasına yol açtı. On yıl önce Türkiye’nin ilerisinde bir atılımı gerçekleştiren Ermeni toplumu, bugün demokrasi ve çokseslilik kültürü önemli mevziler kazanırken, bu kez büyük bir çöküntü yaşamaya başladı.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü zorlu mücadele, ağalık kültürüne, hesap vermez yöneticilere, komisyoncu ruhanilere, halkın olanı halktan saklayan fırsatçılara karşı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bu mücadele uzun soluklu olacak, ama atalet içinde kaybedecek vakit yok. Kurtarıcı kahramanlar, ancak çaresiz olanların umududur. Haksızlıklara tepki gösterecek, doğru bildiğimizi ve elimizde kalanları savunacak, patrikhaneyi gerçek bir patrikhane, vakıfları gerçek vakıflar, okulları gerçek okullar, gazeteleri de gerçek gazeteler haline getirecek olanlar yine bizleriz.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu muhalefet dinamiğini siz, biz, hepimiz, eninde sonunda bir avuç insan oluşturacağız.    Kerameti kendinden menkul başkanlara, koltuk işgalcilerine karşı toplanan imzalar, tepkimizin ateşini gösteriyor. Şimdi artık o ateşi harlandırmanın zamanı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bugün Beyoğlu, yarın başka bir mücadele. Kazanılır, kaybedilir... Önemli olan, ilkeli ve dürüst ruhu her daim canlı tutmaya çalışmak. Gerçek ve köklü değişimi ancak bu temiz ruh sağlar. Manzara karanlık olabilir, ama korkması gerekenler bizler değiliz.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3787286455483068416?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3787286455483068416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3787286455483068416&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3787286455483068416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3787286455483068416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/11/zirveden-dibe-ve-yeniden-umuda.html' title='Zirveden dibe ve yeniden umuda'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-4945438125858585435</id><published>2010-10-27T00:33:00.002+03:00</published><updated>2010-10-27T00:38:47.274+03:00</updated><title type='text'>Katil kime denir?</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link style="font-family: arial;" rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CKULLAN%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.9pt 70.9pt 70.9pt 70.9pt; 	mso-header-margin:35.45pt; 	mso-footer-margin:35.45pt; 	mso-gutter-margin:70.9pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 29 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" face="arial" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" face="arial" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Lafı fazla uzatmayalım. Devlet bu cinayetin suç ortağıdır. Yani katildir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Hem de gözünü kan bürümüş bir katil. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Sadece cinayet işlediği, işlettiği için değil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Sadece arkadan vuranların arkasında durduğu için değil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Sadece AİHM’e “o hak etmişti zaten” diyen savunmalar gönderdiği için değil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Katildir. Çünkü yüz yıldır bitmeyen, bitmek bilmeyen bir Ermeni düşmanlığıyla hareket etmektedir. O düşmanlıkla, devlet içi bütün hesaplaşmalar rafa kalkmakta, öldürülen bir Ermeni olduğu için sessizlik anlaşması yürürlüğe girmekte, başka meselelerde birbirlerini yiyenler, söz konusu bir Ermeni olduğunda birbirlerinin ayağına basmaktan dahi çekinmekte, birbirlerini koruyup kollamaktadır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Bu, yüzyıllık nefret, yüzyıllık suç ortaklığı, yüzyıllık cinayettir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; text-align: center; font-family: arial;" align="center"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TMdKJLczT8I/AAAAAAAAA5k/I3R7WA_k0a0/s1600/DSC_0929.JPG"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 268px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TMdKJLczT8I/AAAAAAAAA5k/I3R7WA_k0a0/s400/DSC_0929.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5532472188800815042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Cevabı malum sorular o kadar çok ki.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;301’den yargılanan, adı kamuoyunda duyulmuş onca insanın arasından sadece Hrant Dink’in ceza alması, hapse mahkûm olması tesadüf müydü? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Onun “Türklüğe hakaret eden Hrant Dink” olarak tanınmasını sağlayan medya operasyonu tesadüf müydü?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Arkasından timsah gözyaşları dökenler, onu hedef haline getirenler değil miydi?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; text-align: center; font-family: arial;" align="center"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Gönlümüzden geçeni, aklımızdan geçeni, aramızda fısır fısır konuştuğumuzu yazalım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Devletin, katilken çocuk olana, tetikçiye yaptığı muameleyi hatırlayalım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Onu içerde kim semirtti? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Ona kim sahip çıkıyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Onu içerde kim evlendirdi? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Katilin gözlerindeki o küstahlık, kimlerden bulduğu cesaretin alevi?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Onu içerde semirtenler, onu içerde everenler, o birkaç sene sonra dışarı çıktığında ona nasıl bir gelecek sunacak? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Plan yaparken katildi, Agos’un önünde beklerken katildi, tetiği çekerken katildi, kaçarken katildi, yakalanırken katildi. Şimdi, dört sene geçti ve çocuk oldu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;O dört senede adaleti yerine getirmek için en ufak bir çaba gösterilmiş değil. Avukatların hiçbir talebine hakkıyla yanıt verilmiş değil. Devlet görevlilerinin soruşturulması için hiçbir ciddi adım atılmış değil. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Eğer bunların biraz yapılmış, bu yönde biraz iyi niyet gösterilmiş olsaydı, emin olun, tetikçinin çocuk mahkemesinde yargılanmasını dünyanın en olağan gelişmesi olarak değerlendirilecektik. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Oysa şimdi, adalete pranga vurulduğu hissiyatı içimizi kavurup geçiyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; text-align: center; font-family: arial;" align="center"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;MİT mahkemeye yazı göndermiş. Sabiha Gökçen haberinden sonra Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’ne çağrılmasından kurumlarının haberdar olduğunu itiraf etmiş. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Ona, yazdığı yazıların toplumda ‘infiale’ sebep olacağını söylenmiş.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Siz söyleyin Allah aşkına, Türkiye’yi az çok bilen herkes için o davetin tercümesi, “Ayağını denk almazsan kalemin kırılır” demek değil midir? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;MİT, şimdi altı sene sonra, bunu itiraf ediyor. Ediyor ama, o dönemki MİT Müsteşarı hakkında, diğer görevliler hakkında neden yaprak kımıldamıyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Tetikçi çocuk olabilir, peki katiller kim?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; text-align: center; font-family: arial;" align="center"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Pazartesi günü, mahkemede, devletimiz bize, “AİHM katilin kim olduğunu işaret etti diye sevinmeyin, son sözü hep ben söylerim” dedi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Tetikçiyi çocuk mahkemesine gönderdiler. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Yarın öbür gün salıverirler de…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Peki katil kime denir?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Katile vur diyen katil değil midir?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Katilin arkasında duran katil değil midir? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; text-align: center; font-family: arial;" align="center"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Ben bu hafta Çoğunluk filmi hakkındayazacaktım. Seren Yüce’nin çektiği gerçek Türkiye fotoğrafını anlatacak, onun açtığı yoldan bir tartışma yürütecektim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 6pt; font-family: arial;"&gt;Ben Çoğunluk’u yazamadım, ama bu yazıyı bana çoğunluk yazdırdı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="font-family: arial;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-4945438125858585435?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/4945438125858585435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=4945438125858585435&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4945438125858585435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/4945438125858585435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/katil-kime-denir.html' title='Katil kime denir?'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TMdKJLczT8I/AAAAAAAAA5k/I3R7WA_k0a0/s72-c/DSC_0929.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8019688202412877584</id><published>2010-10-26T00:38:00.004+03:00</published><updated>2010-10-26T00:45:16.067+03:00</updated><title type='text'>Sınıf ve kimlik arasında</title><content type='html'>&lt;table bg=""  style="color: rgb(255, 255, 255); font-family: arial;font-family:arial;" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="100%"&gt;   &lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;     &lt;td&gt;                   &lt;p style="color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 22 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;ÖDP’nin düzenlediği ‘Kürt Sorununda Çözüm Önerileri’ başlıklı  çalıştay, anlamlı bir girişimdi. Hem sol adına çözüme mütevazı bir katkı  sunmak bakımından, hem de son yıllarda yapıcı siyaset anlamında pek de olumlu bir görüntü  çizmemiş partinin bu durumu değiştirmeye çalışması bakımından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist solun Kürt meselesiyle ve Kürtlerle ilişkisi, önemli sorunlar  barındırır. Kürt siyasi hareketini kalabalığa ihtiyaç duyulduğunda  başvurulacak bir tür insan deposu olarak görmek, Kürtlere karşı bir tür ağbilik konumundan  konuşmak, sınıf mücadelesi gibi daha yüce bir alan varken kimlik  siyaseti gibi aşağı bir siyaseti tercih ettikleri için onları hor görmek, Kürt hareketinin kökünün  dışarıda olduğu iddiasının arkasına gizlenmek bu sorunların başlıcaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalıştayda, bu arızaların pek çoğunun hafiflemiş, törpülenmiş olduğunu  görmek sevindiriciydi. ÖDP Başkanı Alper Taş’ın konuşması, Kürt  sorununda demokrat bir perspektifi ortaya koyuyordu. Bunda, sol hareketin giderek daha  sınırlı bir kitleyi etkiler hale gelmesinden ileri gelen bir gerçekçilik  kadar, Kürt hareketinin geçmişe nazaran rüştünü ispat etmiş olmasının da önemli payı olduğunu  söylemek yanlış olmaz. Sol açısından, ‘Kürtlerden nasıl  yararlanabiliriz?’ sorusundan, ‘Kürtler için ne yapabiliriz?’ sorusuna geçmek kendi içinde önemli bir dönüşümü ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki, BDP’lilere, kimlik siyasetini bir kenara bırakıp sınıf  siyasetini yükseltmeleri gerektiğini söyleyen konuşmalar da yapıldı  salonda, ama onlarda dahi, Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan baskılara uğradığını gören daha makul bir anlayışın izleri okunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorunu elbette ki sınıfsal ‘da’ bir sorun. Ama eski sınıfsallık  algılarına sığmayacak kadar çok boyutlu ve kompleks bir mesele aynı  zamanda. BDP şüphesiz bu durumun farkında, dolayısıyla, stratejilerini gözden geçirmek,  onlardan daha acil olarak sola düşüyor. Sınıf mücadelesinin salt  sınıflarla ilişkiden ibaret olmadığına, bütün hak taleplerine duyarlı olmayı gerektiren daha  esnek bir mekanizmayı gerektirdiğine dair bir iradeden söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlere ağbilik eden anlayışın dönüşmesini olumlu bulurken, Kürt  hareketini bir tür siyasi eleştirilmezlik ve dokunulmazlık halesiyle  donatmak yolunda bir yüceltmeye gidilmemesi gerektiğini de bir uyarı olarak not etmek  lazım. BDP içinde veya dışında, parti politikasından biraz daha bağımsız  hareket eden Kürt seslerinin bu toplantıda temsil edilmemesi bir eksiklikti. Bu  anlamda, Kürt hareketinde çoğulculuğa kapıları kapatmanın ve BDP  yönetimini tek muhatap kabul etmenin sol açısından sorunlu bir tutum olacağını görmek gerekir.  Doğru pozisyon, daimi bir dayanışma çağrısı ve yapıcı bir eleştirellik  içinde olmaktan geçiyor:&lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Haklı olmak yeter mi?&lt;/p&gt;                 &lt;p style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Siyasi tutuklamalar ve baskılarla boğuşmak zorunda olan BDP’nin, bir  yandan da bölgede geniş bir seçmen tabanına sahip olan ve bunu giderek  genişletmeye çalışan AKP’yle rekabet etmesi elbette kolay değil. Ancak bu noktada,  rakip partinin Kürt nüfus nezdindeki varlığını kategorik olarak  reddetmenin pek de demokratça bir tavır olmayacağını söylemek gerek. ‹ktidar partisinin  bir siyasi parti olarak örgütlenme ve çoğalma arzusunu her seferinde  “AKP kendi Kürtlerini yaratıyor” diyerek mahkûm etmek de sorunlu ve mücadeleyi sekteye uğratacak bir bakış açısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak çalıştayda, Kürtlere “Ya asimile ol ya  ayrıl!” diyen ulus devlet politikasının yok ediciliğine dair güçlü bir  tespitle girdiği konuşmasında, partinin Demokratik Özerklik siyaseti hakkında bilgi  verdi. Bir tür yerinden yönetim modeli olan bu programı sadece Kürt  illeri için değil bütün Türkiye için arzu ettiklerini söyleyen Kışanak, devletin zaten  Kalkınma Ajansları yoluyla Türkiye coğrafyasını 23 bölgeye ayırdığını,  kendi önerilerinin de etnik değil bölgesel nitelikli olduğunu ve bunu da çağdaş demokrasinin gereği olarak gördüklerini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerinden yönetim gerçekten de Türkiye’nin yaşaması gereken dönüşümün en  önemli ayağı. Koca bir coğrafyayı Ankara’dan belirlenen yekpare  politikalarla yönetmek, yerelin sesine ve taleplerine kulak tıkamak, siyasetin  yerinden üretilmesine engel olmak bu köhnemiş rejimin kadim alışkanlığı  ve bu alışkanlığın yeni zamanlarda yeri yok. Ancak BDP’nin de bu programın içini nasıl doldurduğunu net bir şekilde açıklaması gerekiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, içi nasıl doldurulursa doldurulsun, tepesinde ‘özerklik’  yazan bir yerinden yönetim paketinin, Türkiye’nin batısında bir  bağımsızlık projesi olarak algılanacağına ve daha baştan reddedileceğine de emin olabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan, Orhan Miroğlu’nın demokratik özerklikle ilgili olarak  “yanlış zamanda doğru talep” şeklinde ifade ettiği eleştiriyi dikkate  almak şart. Koşullar olgunlaşmadan dile getirilen haklı taleplerin, var olan  kutuplaşmaları derinleştireceği gibi, meşruiyetini de yitireceğini  hesaba katmalı. Bu bakımdan, Türklerin Kürtleri dinlemesinin elzem olduğu kadar, Kürtlerin de Türklerin ruh halini göz ardı etme lüksü olmadığını söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP’nin AKP yayılmacılığı karşısında kendi kitlesini toparlama yönünde  bir çaba içinde olması elbette ki anlaşılır, ancak meselenin asıl  çözümünün Türkleri ikna etmekten geçtiği de unutulmamalı. Milliyetçi pompalamaların etkisi  altındaki nüfustan koparılacak her taş, daha demokratik bir Türkiye  hedefine biraz daha yaklaşmak anlamına gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, sadece haklı olmak değil, o haklılığı karşısındakine anlatacak  yolları bulmak gerekiyor. Bu da, sadece devletle, hükümetle mücadele  etmeyi değil, topluma bakmayı, onları muhatap almayı ve siyasetin dilini buna göre  kurmayı gerektiriyor. BDP içerisinde, “Taleplerimizi Fırat’ın batısına  nasıl daha inandırıcı ve etkili bir şekilde anlatabiliriz?” sorusuna yanıt arayacak bir farkındalığın daim kılınması büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödevi daha çok Kürtlere yüklemenin haksızlık olarak algılanabileceğinin  farkındayım. Ama mevcut durumdan memnun olmayan ve onu değiştirmek  isteyenler bizlersek, daha ince stratejiler geliştirmesi gerekenler de bizleriz.&lt;/p&gt;     &lt;/td&gt;   &lt;/tr&gt; &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8019688202412877584?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8019688202412877584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8019688202412877584&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8019688202412877584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8019688202412877584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/agos-22-ekim-2010-odpnin-duzenledigi.html' title='Sınıf ve kimlik arasında'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1775663790307387413</id><published>2010-10-17T18:45:00.000+03:00</published><updated>2010-10-17T18:46:19.287+03:00</updated><title type='text'>Zaman, hayat ve doğa üstüne</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 15 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Şehir hayatının hercümerci dışında da bir hayatın mümkün olduğunu hatırlıyor muyuz hiç?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Rüzgârın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, kıyıya vuran dalgaların  şırıltısını, balıkçı teknelerinin pata patalarını, ağustosböceklerinin  bitmek bilmeyen cırıltısını, yaşlı adamın toprağı havalandırmak için  kullandığı çapanın zemine değerken çıkardığı sesi hatırlıyor muyuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin büyük  şehirlerde hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka, ondan çok ayrı bir  hayatın ve zamanın varlığını, biz içine girsek de girmesek de sürüp  gittiğini duyumsatan doğanın sesini veya sessizliğini en son ne zaman  duyduk?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Süs ve püsle, haz ve hırsla, yerine koymadan harcamakla doldurduğumuz  koca bir dünya ve “modern” hayatımızda çok farklı akan bir zaman var  bugün. Yetişmemiz gereken onca iş, meşguliyetlerimiz, koşturmacamız,  varmak istediğimiz yerler, amaçlarımız, fethedilecek hedeflerimiz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Oysa, tiktakları nabzımıza kafa tutsun diye kolumuza taktığımız mekanik  saatlerin, şaşmaz pilli saatlerin, işe geç kalmayalım diye bizi uyaran  dijital saatlerin gösterdiğinden çok farklı, biz farkına varsak da  varmasak da akıp giden başka bir zaman daha var. Biz o ‘geniş’ zamanın  farkına, kimi zaman ayna karşısında saçımıza aklar düştüğünü  gördüğümüzde, kimi zaman çocuğumuz yuvadan uçup gittiğinde, hayatımızın  belli başlı dönemeçlerinde varırız. Farkına varırız da, o farkındalığı  bir idrake dönüştürmez, o idrakin gerektirdiği olgunlukla davranmak  yerine, belki beş dakikalık bir arınmadan sonra, yine yüreğimizi  karartıp, günlük hırslarımızın peşine düşeriz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Hiçbir zaman hükmedemeyeceğimiz, istediğimiz gibi eğip bükemeyeceğimiz  genişlikte bir zaman yokmuş, her şey takvimlerimizin denetimi  altındaymış gibi yaşamaya devam etmek için, yüzümüzde beliren  kırışıklıkları, saçımıza düşen akları, bedenimizin bir yerlerinde  biriken kiloları, cilt kremiyle, botoksla, saç boyasıyla, sporla, şu ya  da bu ‘operasyonla’ geri çevirmeye çalışmakla içine düştüğümüz haller ne  gülünç!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Kendimizi doğanın efendisi ve sahibi saydığımız için mi yok farz edebilir, durdurduğumuzu düşünürüz zamanı? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Zamanın doğal, gerçekten doğal, güneşle, ayla, mevsimlerle belirlenen  akışına meydan okumak, geceyi gündüze çevirip hayatı 24 saatlik  dilimlere ayırmak basit bir matematik işlemi midir sadece? Dönüp duran,  sonsuz sayıda tekrardan, alışkanlıklardan, alışkanlıktan kaynaklanan bir  rahatlıktan ibaret eski zamanı, durmadan ilerleyen, ilerlerken bir sürü  şeyi ardında bırakan, ancak yeni zaferleri hedef göstererek var  olabilen obur bir yeni zamanla ikame etmek, insan hayatında çok daha  derin bir dönüşümü işaret etmiyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ahmet Haşim, 1921’de kaleme aldığı, alaturka zaman ölçüsünün alafranga  saatle değişmesinin geleneksel olanda açtığı o hazin yarayı deştiği  meşhur ‘Müslüman Saati’ yazısında, Türkiye’de günlük hayatta Batılı  saatin benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere ve  muvakkithanelere bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna  gelmesinin, yaşama bakış biçimimizde vahim bir tesire sahip olduğunu  söyler mealen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Haşim’in de işaret ettiği gibi, zamanın muhayyilemizdeki anlamının  kökten değişmesi sandığımızdan da çok etkiledi yaşayışımızı. Hayatı  fethetmenin en önemli gailemiz haline gelmesi, bize, kazanılacak ve  harcanacak paralardan başka konuşacak şey bırakmadı adeta. Eski  vakitlere ait bir değer olan kanaatkârlık söz dağarcığımızdan silindi ve  yaşamın özü tamah etmeye indirgendi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; İnsan evladının yarattığı medeniyetin gelip dayandığı yerde doğanın  anbean tükenmesi, belki yarın yaşayacak bir dünya bulamayacak olmamız,  bir yerlerde yanlış yaptığımızı göstermiyor mu hâlâ? Neden kendimizi bu  yanlışla yüzleşmesi gerekenlerin, sorumlu olanların dışında tutuyoruz?  Neden dünya giderek yok olurken bizler umursamazca havalara bakıp ıslık  çalmaya devam ediyoruz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Doğanın ve zamanın efendisi olmaktan vazgeçmek ve “uygun adım ileri  doğru” yürüyüşümüzün yolundan kendi isteğimizle sapmamız gerek. Hem  doğanın, hem de bizim kurtuluşumuz ancak böyle mümkün olacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Bunun hangi yol yordamla olacağını bilmiyoruz belki, ama dönüp dönüp kendimize sormamız gerek: Nasıl? Nasıl?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1775663790307387413?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1775663790307387413/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1775663790307387413&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1775663790307387413'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1775663790307387413'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/zaman-hayat-ve-doga-ustune.html' title='Zaman, hayat ve doğa üstüne'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-9218312514245250994</id><published>2010-10-17T18:43:00.001+03:00</published><updated>2010-10-17T18:45:26.872+03:00</updated><title type='text'>Standart</title><content type='html'>&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 15 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Pek çoğumuz gibi, Kusturica’nın geçmişte neler yapmış, neler söylemiş  olduğunu ben de bilmiyordum. Hâlâ da tam olarak bildiğim söylenemez,  çünkü medya bu konuda, birkaç istisna dışında, bilgi vermek yerine  meseleyi daha da mistikleştiren bir gazeteciliği tercih etti ve berrak  bir Kusturica portresi okuma şansına sahip olamadık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Ama zaten Kusturica’dan çok, bizim ne yaptığımız, bizim nasıl  davrandığımız önemli... Ve bu açıdan bakıldığında da, hakkında herhangi  bir hukuki karar olmayan ancak siyasi geçmişi epeyce tartışmalı bir  yönetmeni, üstelik bizim davet ettiğimiz bir yönetmeni, Türkiye’ye  geldikten sonra apar topar geri dönmek zorunda bırakan tepkimizin, en  azından ölçüsüz olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tepkinin haklı ya da haksız olduğunu konusunda fikir beyan edecek  durumda değilim. Bosnalıların, Kusturica’nın geçmişteki açıklamaları ve  yaptıklarından dolayı derinden incinmiş olduklarını da çok iyi anlıyor ve onların  duygularını paylaşıyorum. Ama, Kusturica’ya tepki gösteren ‘Türkler’in  pek çoğunun kendilerine yönelik bir eleştirellik içerisinde olmadıklarını görünce de şaşırmadan edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkler asıl kendi tarihlerine, Ermenilere yaptıklarına baksınlar!”  deme kolaycılığına düşecek değilim... Ama bütün bu olan bitende, Necati  Sönmez’in Bianet’te yayımlanan ve basın sayfamızda iktibas ettiğimiz o güçlü yazısında anlattığı “çifte standardı” görmemek de imkânsız.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Başbakan’ı “Benim ecdadım öyle şey yapmaz!” diyen; daha dün Darfur  soykırımcısı El-Beşir’i bağrına basan; birkaç yıl önce Hitler’in  kitabının yüz binlerce okunduğu; iktidar partisi Irak’taki işgale destek çıkan; İsrail’in en  önemli askeri ve stratejik ortaklardan biri olduğu; askerleri,  öldürülen Kürt gerillaların kulağını kesen bir memlekette, tek bir insanın, tek bir adamın üzerine,  üstelik kendisine atfedilen sözleri reddettiği halde, yaşananları bir  kez de basının önünde “soykırım” olarak tanımladığı halde, vurun abalıya misali bu kadar çullanılmasında bir gariplik yok mu?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Soykırımın insanlığa karşı işlenmiş en büyük şey olduğunu düşünmeye  başlamak elbette ki olumlu bir gelişme. Ama insan biraz da olsa kendine  dönüp bakmaz mı hiç?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-9218312514245250994?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/9218312514245250994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=9218312514245250994&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/9218312514245250994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/9218312514245250994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/standart.html' title='Standart'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3846331538953139756</id><published>2010-10-17T18:42:00.000+03:00</published><updated>2010-10-17T18:43:20.468+03:00</updated><title type='text'>MHP’nin panik atağı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 8 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yüzlerce partiliyle birlikte Ani’de  kıldığı cuma namazı, referandum sonrasında partilerin kendilerini yeni  şartlara göre konumlandırma arayışlarının bir ürünü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Bugünlerde en azından söylemsel düzeyde daha fazla demokrasi vaaz  ederek, stratejik adımlarla, iki ileri bir gerilerle AKP’yi köşeye  sıkıştırmayı ve gündemi bizzat belirleyerek zeminini genişletmeyi arzu  eden CHP’nin aksine, anlaşılan MHP daha sert, daha karanlık ve sığ  sulara çekilmeyi uygun görmüş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Bahçeli böylece muhtemelen, hem tepkisel milliyetçi tabandaki  savrulmanın önüne geçmeyi, hem AKP’nin reformcu siyasetinin korkuttuğu  muhafazakâr-milliyetçi tabandan oy almayı, hem de CHP’nin yeni ve daha  esnek siyasetiyle tatmin olamayacak ulusalcı hassasiyetleri kendi kazanç  hanesine yazmayı umuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Partinin bu konuda bir başka hesabı ve mesajı da, AKP’nin gelecekteki  muhtemel ‘Ermeni açılımları’na yönelik. Bahçeli, hükümete “Ermenistan’la  diyaloğu güçlendirir ve sınırı açmaya kalkarsan, bu ülkedeki bütün  milliyetçi muhalefeti harekete geçirir, dünyayı sana dar ederim!” mesajı  veriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Bugüne kadar Ermeniler ve Ermenistan konusunda attığı her adımda  milliyetçi tepkileri hesaba katan, İsviçre’de imzalanan protokolleri bu  tepkiler nedeniyle sulandıran ve nihayetinde askıya alan AKP’yi en  hassas olduğu yerden vurarak gelecekteki normalleşmenin önüne geçmeye  çalışan MHP, referandumdaki başarısızlığını Ermeni karşıtlığıyla telafi  etmeyi planlıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(0, 0, 102); font-weight: bold;"&gt; Her fetih gibi mütecaviz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Türkiye’de anaakım medya, Bahçeli’nin ve MHP’lilerin cuma namazının  üzerinde pek fazla durmadı. Örneğin, hiçbir büyük gazete, bu olayı  manşetine taşımaya değer görmedi. Basının bu sessizleştirme tavrı, MHP  yönetimindeki aklıevvel birilerinin, daha önce kimsenin aklına gelmeyen  bir işe kalkışıp Ani’deki Surp Asdvadzadzin katedralinde namaz kararı  almasının yarattığı hicap duygusundan mı kaynaklanıyordu acaba? Kim  bilir... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Halbuki olayın, gündelik siyasetin ötesine geçen çok daha derin  anlamları var.  Bunların başında, Bahçeli’nin konuşmasında “Yeniden  fethederiz!” sözleriyle dikkat çektiği fütuhat, yani fetihçilik  zihniyetine yapılan gönderme geliyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ani, tıpkı MHP’lilerin bir günlüğüne de olsa ibadete açılmasına tepki  gösterdiği Ahtamar’daki Surp Haç Kilisesi gibi, Ermeniler açısından  tarihi ve dini önem taşıyan önemli bir simge. Ermeni Gamsaragan ve  Pakraduni prenslikleri döneminde büyük gelişme gösteren, İpek Yolu’nun  bu önemli menzili, 1045’te Bizans egemenliğine geçmiş, ardından da,  1064’te Selçuklu beylerine teslim olmuştu. Ancak Ani’deki ana katedral,  12. yüzyıldan sonra da Hıristiyanların ibadet ettiği bir kilise olmayı  sürdürdü. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Surp Asdvadzadzin katedralinin güney cephesinde yer alan bir kitabede,  “Ermeni devrinin 450. yılında (1001)... Tanrı ve Ermenilerin ruhani  lideri Katolikos tarafından onurlandırılmış Sarkis ve Ermeni ve Gürcüler  şahenşahı Gagik’in şanlı hükümdarlığı zamanında, ben, Sünik Kralı  Vasak’ın kızı, Ermeniler Kraliçesi Katranide, kendimi Tanrı’nın lutfuna  emanet ederek, zevcim Gagik şahenşahın emri üzerine, Ulu Smbat’ın  temelini attığı bu kutsal katedrali inşa ettirdim...” diye yazar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; MHP’lilerin Ani’yi yeniden fethi, bugün Türkiye-Ermenistan sınırında yer  alan bu kadim kentin, şu anki sahibinin kim olduğunun tüm dünyaya  duyurma amacı da taşıyordu. Ama bunun pek de ‘dünyalı’ bir hareket  olduğu söylenemez… Zira, başka bir halkın, başka bir dinin ‘aziz’  bildiği, dünyaya mal olmuş evrensel bir tarihsel eserin ibadet görünümü  altında da olsa zaptı, yüzlerce insanın bir anda o harabelerin  çevresinde biterek, alelacele uydurulmuş halıfleksler üzerinde namaz  kılması, günümüzde kabul gören hiçbir değerle bağdaşmıyor. MHP’liler  bilmiyor olabilir, ama fetihler devri çoktan kapandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Son olarak, Ani’de namaz, her fetih gibi, aşırı ölçüde eril bir  zihniyeti de yansıtıyor. Bir ‘kutsal’a, bir ‘mahrem’e böylesine hoyratça  ayak basılması, onun ele geçirilmesi, ona kendi damgamızın vurulması,  savaşlarda, soykırımlarda görülen ve kadınların kurban olduğu, son  örneklerini Bosna’da ve Ruanda’da gördüğümüz erkek mütecavizliğinin bir  benzeri. MHP, Ani’deki namazıyla, bu mütecaviz zihniyeti paylaşmaktan  gurur duyduğunu cümle âleme göstermiş oldu.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3846331538953139756?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3846331538953139756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3846331538953139756&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3846331538953139756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3846331538953139756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/mhpnin-panik-atag.html' title='MHP’nin panik atağı'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7305654470922672711</id><published>2010-10-17T18:40:00.001+03:00</published><updated>2010-10-17T18:42:14.074+03:00</updated><title type='text'>Artık çözülsün</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 8 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Türkiye’de laiklik sorunu, Türkiye’nin laik olmaması  sorunudur. Bugün başörtüsünü bir sorun haline getiren devletin, dinsel  alandaki iktidarı kimselere bırakmak istemeyişinden ileri gelen jakoben  laiklik anlayışıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Rejim, üniversiteleri, genç kadınların okul kapısında ancak  başörtülerini çıkarıp içeri girebildikleri ‘laik ibadethane’lere  dönüştürdü. Gencecik insanlar, laiklik dininin gereklerini hakkıyla eda  eylemeleri için ‘ikna odaları’na alındı, başlarını örtmekte ısrar  edenler peruk takmaya zorlandı. Fikirsel ve bedensel bütünlüğü ihlal  edilen buöğrenciler kim bilir hangi travmalarla boğuşmak zorunda kaldı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;p style="font-family: arial;"&gt;Başörtüsü sorunu, Türkiye’de kendini modern sayan kesimin totaliter  eğilimlerini açığa çıktığı bir turnusol testi oldu. Gündelikçi Fatma  Hanım’ın başını örtmesinde bir sakınca görmeyenler, Fatma Hanım’ın  saçını süpürge edip okuttuğu kızı Emine’nin, başını örttüğü için  üniversitede okuyamayacağını savundular. Bunu da, başörtüsü serbest  kalırsa, “Mahalle baskısı” nedeniyle Anadolu’da başını örtmeyen kimse  kalmayacağı gerekçesine dayandırdılar. Böylece, gelecekte hep birlikte  muhalefet edebileceğimiz ve ihtimal düzeyinde olan bir ihlali bahane  ederek bugün insanları mağdur ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başörtüsü meselesinde AKP de sütten çıkmış ak kaşık değil şüphesiz.  Zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak  tanınması, Sünni İslam’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısının  değiştirilmesi gibi adımları atmaması, başörtüsü meselesinin çözümünde  hükümetin elini kolunu bağladı. Çok sayıda genç kadın başörtüsü  taktıkları için üniversiteye gidemezken, varlıklı ailelerin çocuklarının  yurtdışında başlarını örterek okuyabilmelerini sindirebilmesi ise,  AKP’nin bu konuda kendi doğal tabanında dahi eleştirilmesine neden oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, bir kez daha ve kim bilir kaçıncı kez başörtüsünü konuşuyoruz.  Yine siyasi manevraların ve hesapların parçası olarak... Oysa artık  kaybedilen yıllara ve bunca insana yazık olduğunu anlamak ve bunun  sorumluluğuyla hareket etmek gerekiyor.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7305654470922672711?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7305654470922672711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7305654470922672711&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7305654470922672711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7305654470922672711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/artk-cozulsun.html' title='Artık çözülsün'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5556548940934665912</id><published>2010-10-17T18:39:00.002+03:00</published><updated>2010-10-17T18:40:20.972+03:00</updated><title type='text'>Roussef’in düşündürdüğü</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 1 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Dünya basını, Brezilya’da devlet başkanı Lula da Silva’nın halefi olması  için işaret ettiği ve 3 Ekim’de ilk kadın devlet başkanı seçilmesi  beklenen Dilma Roussef’in gerilla geçmişini mercek altına aldı son  günlerde. Ülkedeki askeri diktatörlük döneminde POLOP (İşçi Politikası)  örgütüne üye olan ve sonraki yıllarda silahlı direnişe katılan  Bulgaristan kökenli Roussef, Lula döneminde enerji bakanlığı ve genel  sekreterlik görevlerini üstlenmişti. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Brezilya’dakinden çok farklı bir realite geçerli olsa da, Türkiye’de de  büyük barışmanın yolu, geçmişte elinde silah tutmuş, dağlarda dolaşmış  militanların gelecekte özgürce siyaset yapabilmesinden geçiyor. Belki de  gelecekte bir gün, silahlı mücadele içinde yer almış kimi Kürtler de  Meclis’te siyaset yapacaklar. ﬁu an için ağza alınması bile büyük bir  günah, ama düzlüğe çıkabilmemiz için yarın her şey bugünden farklı  olmalı zaten. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Geçmişte, II. Meşrutiyet’in ihtilal havasının etkisiyle, bir büyük  dönüşüm gerçekleşmiş ve Abdülhamit döneminin Ermeni fedai liderleri  Meclis-i Mebusan’a girmişti. 1908’de seçilen 10 Ermeni mebustan beşi,  daha önce dağa çıkıp savaşmış gerillalardı. Taşnaktsutyun’un Erzurum  mebusları Vartkes Serengülyan ve Karekin Pastırmacıyan, Van mebusu Vahan  Papazyan, Muş mebusu Keğam Der Garabedyan, Hınçaklardan seçilen Kozan  mebusu Hampartzum Boyacıyan (Murad), mecliste diğer etnik gruplardan  yurttaşlarıyla birlikte Osmanlı yurdunun kalkınması için çaba  göstermişlerdi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Vahan Papazyan, anılarında Meclis Başkanı Ahmed Rıza ile Meclis’te  tanışmalarını aktarır. Erzurum Mebusu Vartkes Efendi, Papazyan’ı Ahmed  Rıza’ya, “dağlardan inen bir fedai” olarak tanıtır. Dönemin önemli  siyasi aktörlerinden biri olan Ahmet Rıza, bu sözlere, “Ne güzel!  Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan  inip meclise geliyorlar” diyerek karşılık verir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Papazyan’larla aynı coğrafyayı paylaşan Kürt fedailerinin dağlardan inip  meclise girmelerini sağlayacak bir siyasi atmosfer, en büyük  sorunumuzun çözülmüş olması anlamına gelecek. Bugün siyasi düzlemde söz  söyleyen herkes Türkiye’yi bu geleceğe hazırlamakla yükümlü.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5556548940934665912?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5556548940934665912/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5556548940934665912&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5556548940934665912'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5556548940934665912'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/roussefin-dusundurdugu.html' title='Roussef’in düşündürdüğü'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1436516333468520252</id><published>2010-10-17T18:39:00.001+03:00</published><updated>2010-10-17T18:39:32.698+03:00</updated><title type='text'>Anadil zarf değil mazruf olmalı</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 1 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;p style="font-family: arial;"&gt;Aynı anda bir sürü ağır mevzuyu bir arada tartışmaktan kaynaklanan  bir baş dönmesinden mustaribiz. Konuşa konuşa bir yerlere gidiyoruz da,  bu muhabbetin bizleri nereye götüreceği hakkında pek bir fikrimiz yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtçe eğitim tartışmaları da, anadilde eğitim konusunda evrensel  düzeydeki çalışmalar dikkate alınmadan yapılıyor, kaba siyasetin  malzemesi olmaktan kurtulamıyor. Almanya’ya gittiğinde oradaki  Türkiyelilerin Türkçe eğitim hakkını savunan, bu hakkın verilmemesinin  asimilasyon anlamına geleceğini yüksek perdeden haykıran Başbakan, sıra  Türkiye’deki Kürtlere gelince, onların “azınlık” değil, “Türkiye’nin  asli sahibi” olduklarını ve statülerinin farklı olduğunu söyleyerek,  anadillerinde eğitim alamayacağını iddia edebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Asli sahip” olana hak görülmeyeni “azınlık” olana uygun görmek,  Erdoğan’a özgü, ondan gayrı kimsenin anlayamayacağı bir garip denklem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışmalar yaşanırken, devlet mekanizması, yenilik görünümü altında  dahi eski âdetlerini sürdürmenin yollarını her nasılsa buluyor. Birkaç  yıldır yılan hikâyesine dönen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ermenice ders  kitapları basarak Ermeni okullarında ücretsiz dağıtma meselesi de  sonunda hayata geçirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama malum, Türkiye’de ders kitapları, tek parti zihniyetinden kalma kaba  bir otoriteryenizmin sözcülüğünü yapıyor. Velhasıl, bu çevirilerden de  pek “dünyalı” bir şey çıkmıyor. Yine her sayfada milliyetçilik,  devletçilik, ayrımcılık var. Çocuklar bayrakla, resmi ideolojiyle,  Türklükle, bu kez Ermenice olarak “eğitiliyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, devletin Ermeni yurttaşları için Ermenice kitap basıp dağıtması  gibi önemli ve hoş görünümlü bir adım da, hevesinizi kursağınızda  bırakan bir garabete dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek başına bu örnek dahi, çok dilli eğitim tartışmalarının ne kadar  önemli olduğunu gösteriyor bize. Zarfa değil, mazrufa bakmak gerekiyor.  Mazruf otoriter ve tektipçi olduktan sonra, zarfın üstünde Türkçe mi,  Ermenice mi, Kürtçe mi yazdığı çok da önemli değil.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1436516333468520252?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1436516333468520252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1436516333468520252&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1436516333468520252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1436516333468520252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/anadil-zarf-degil-mazruf-olmal.html' title='Anadil zarf değil mazruf olmalı'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-2988280610167070419</id><published>2010-10-17T18:37:00.000+03:00</published><updated>2010-10-17T18:38:52.681+03:00</updated><title type='text'>Taşnaktsutyun’a düşen</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 1 Ekim 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Şahan Ardzruni’nin Ahtamar’daki ayinden bir gün önce Van’da vereceği  konser başından beri hatalarla doluydu. Yanlış anlaşılmasın, Van’da,  ünlü ve yetenekli bir Ermeni sanatçının ayinden önce bir konser  vermesinin elbette büyük bir anlamı vardı, bu konuda şüpheye yer yok.   Ama etkinliğin organize ediliş biçimi, Ardzruni’nin bu konserle ilgili  temaslara ta Amerika’da, Türkiye Büyükelçiliği’nde başlaması ve her  şeyin diplomatik bir çerçevede devlet tarafından organize edilmesi,  insana soğuk, tatsız bir duygu veriyordu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta, Ahtamar izlenimlerini aktarırken, konser salonuna hâkim  olan resmi ve sıkıcı havadan dem vurmuş, koca koca bayraklarla süslü  salonda polis telsizleri eşliğinde müzik dinmek zorunda kalmaktan  şikâyetçi olmuştuk. Oysa, bu konser Van halkıyla, yerel STK’larla,  belediyeyle birlikte kotarılsaydı, çok daha farklı duygular uyandıracak  ve eminiz çok daha farklı bir atmosferde gerçekleşecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Ardzruni, yetkililerle yaptığı anlaşma üzerine, bu konseri  Amerika’da tekrarlayacak. Okuyoruz ki, Amerikalı bazı Ermeni gruplar, bu  konseri protesto etmek için çağrı yapmaya başlamışlar. Yapılanı Türk  dışişleri propagandasının bir parçası olarak gördüklerinden, insanları  konsere katılmamaya, boykot etmeye çağırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin Ahtamar’la ilgili hareket tarzındaki hataları ve diasporanın  haleti ruhiyesini göz önüne aldığınızda anlaşılır ve demokratik bir  tepki bu; kimsenin de insanların konseri izlememe kararının meşruiyeti  üzerine söyleyeceği söz olmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bir Taşnaktsutyun yetkilisinin konuyla ilgili açıklaması için  aynı şeyi söylemek mümkün değil. “Ardzuni’nin yeteneğini çok takdir  ediyoruz, ama ona siyasi konulardan uzak durmasını tavsiye ediyoruz”  diyen parti temsilcisinin yaptığı, sanatçıya açıkça gözdağı vermekten,  onu tehdit etmekten başka bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tutum demokrat bir siyasi partiye asla yakışmaz. Taşnaktsutyun da  eğer demokrat bir parti olduğunu söylüyorsa, bu açıklamanın yarattığı  kötü izleri silmek için hemen harekete geçmeli ve Ardzruni’den özür  dilemeli.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-2988280610167070419?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/2988280610167070419/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=2988280610167070419&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2988280610167070419'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2988280610167070419'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/tasnaktsutyuna-dusen.html' title='Taşnaktsutyun’a düşen'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3179664206685890324</id><published>2010-10-17T18:33:00.000+03:00</published><updated>2010-10-17T18:36:15.696+03:00</updated><title type='text'>Ahtamar’dan dönüşte</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;24 Eylül 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her şey karmakarışıktı Ahtamar’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van’da, tarihin bu büyük başkentindeydik. Van’da, 1915’in en kanlı  olaylarının yaşandığı kentteydik. Van’da, Kürt sorununun en hararetli  olduğu bölgedeydik. Anıt müze, kilise, haç, bir günlük ibadet izni,  Akdamar, boykot derken, beyinlerimiz pirinç lapasına dönmüş, hislerimiz  vurgun yemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta bütün güzelliğiyle deniz, bir tarafta bütün yok olmuşluğuyla  eski Van; bir tarafta bütün fukaralığı ve anlaşılmazlığıyla bugünkü  Van; bir tarafta insanı isyan ettiren bir sıkışmışlık, kapalılık ve  fukaralık... Havada, adeta elle tutulur bir gerçeklik olarak Kürt  kimliği, ve günlük hayatın Batı’da olduğundan çok farklı akan ritmi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz küsur yıl önce, Ermeni devrimciler Abdülhamit zulmüne karşı önce  bağımsız Ermenistan, daha sonra meşruti bir hükümet için gerilla savaşı  yürütürken, şu çıplak tepelerden mi geçiyorlardı Osmanlı topraklarına?  Seksen küsur yıl sonra, önce bağımsızlık, sonra kültürel tanınma için  mücadele eden Kürt gerillaların kullandığı geçitler mi bunlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orası Vosdanik Manug Adoyan’ın, namıdiğer Arshile Gorky’nin doğduğu köy  mü? Burası, Naregatsi’nin ‘Madyan Voğperkutyun’unu yazdığı inziva yeri  mi? Varak İncili’nin bulunduğu Varakavank’tan geriye kala kala bunlar mı  kalmış? Ardzruni krallarının inşa ettirdiği görkemli saraylar nerede?  ?amiram’ın yaptırdığı söylenen o muhteşem sulama sisteminden iz kalmış  mı acaba? Van yöresindeki yüzlerce Ermeni manastırı ve kilisesine ne  oldu? Ya okullar? Peki ya insanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kaygı ve küskünlük&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van’a giderken, had safhada siyasileşmiş bir gündemin içine girmenin, o  gündemin aktörü ve bir anlamda piyonu olmanın gerginliğini taşıyorduk  üzerimizde. Aklımızda pek çok soru ve pek çok cevap vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, bize bizim olanı bir günlüğüne de olsa ödünç vermesini nasıl  olur da büyük bir lütuf gibi sunardı? Bu kilise neden anıt müze olarak  açılmıştı? Neden ‘Ahtamar’ değil de ‘Akdamar’dı? Haç neden yerinde  değildi? Van’a giderek devlet propagandasına alet mi oluyorduk? Hiç  yerimizden kalkmamalı, bu propaganda pisliğini üzerimize bulaştırmayıp  boykot mu etmeliydik? Yoksa, “Yetmez ama evet” deyip oraya gitmeli ve  devletin kendi muradı için sağlamış olduğu zeminden mi yararlanmalıydık? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü, Çarpanak adasındaki kiliseye gidiyoruz diyerek  çıktığımız yol, türlü aksaklıklardan sonra Ahtamar’a çıkınca,  gerginliğimiz daha da arttı. Kilisenin alnında, açılış zamanında olduğu  gibi Atatürk posteri ve bayrak olmadığına görünce bir oh çektik. Akşam  güneşinde kilise ne kadar güzelse, kilisenin etrafını saran polis, özel  güvenlik, tesisatçı, gazeteci, televizyoncu kalabalığı da o kadar can  sıkıcıydı. Buraya bir Hisus gerekti; kiliseyi pazar yerine çevirenleri  elinde kırbacıyla korkutup, babasının, yani Tanrı’nın evinde ticaret  yapamayacaklarını, çıkıp gitmelerini söyleyecek bir Hisus...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama birilerine dışarı çıkmalarını söyleyen Hisus değil, elhamdülillah  Müslüman özel güvenlik görevlisi oldu. Üstelik dışarı çıkardıkları da,  biz Ermeni ‘ziyaretçiler’di. Saat altı oluyordu, Ahtamar kapanacaktı,  kilisenin yarınki büyük güne hazırlanması gerekiyordu. Kışkışlandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki ?ahan Arzruni konseri, içimize  yayılmaya başlayan acının yoğunluğunu artırmaktan başka bir işe  yaramadı. İki koca bayrak ve iki Atatürk posteriyle süslü salonda, polis  telsizleri eşliğinde dinlediğimiz Arzruni, Gomidas’ın doğum tarihinden,  nerelerde eğitim aldığından söz etti etmesine de, onun başından  geçenlere dair tek bir söz söylemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt; Her şey değişiyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle, ayin sabahı, adaya doğru giderken, dağlar, deniz ve güneş  gülümseyip bizlere göz kırparken, pek de iyi durumda değildik. Ama adaya  çıktıktan sonrası için bambaşka şeyler söylemek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere, kalabalık olmak güzeldi. Orada, Lübnan’dan, Los Angeles’tan,  Marsilya’dan, Gürcistan’dan, ve elbette en çok da İstanbul’dan gelen  Ermeniler arasında, adanın ve kilisenin birkaç saatliğine de olsa  Ermenileşmesine tanıklık ettik. Önceleri ortalıkta şüpheli ve kaygılı  adımlarla dolaşırken, bembeyaz başörtüleriyle dua okuyan, kilisenin  duvarlarına başlarını dayayıp kim bilir hangi devasız dertleri, hangi  dermansız yaraları, hangi tövbesiz günahları için tanrılarına yakaran  insanlar doluşup etrafı sardıkça, çan sesleri duyulup koronun sesi göğe  yükselince, kadınlar, ama en çok kadınlar, kollarını göğe doğru açıp  yukarılara doğru bakınca, sanki bir yerlerden komut verilmiş gibi  birdenbire ağlamaya başlayınca, biz farkına dahi varmadan bir şeyler  değişmeye, bir şeyler insanileşmeye başladı. Onca kavga konusu olan haç  bile, sanki yerine konmadığı için değil, insanların arasına karışmak,  onlarla birlikte poz vermek için aşağılarda olmayı tercih etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte orada, o anda, Ermeni’si, Kürd’ü, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı,  dönmesi, gizli Ermeni’si, yüz yıl aradan sonra aralanan kapının yarın  sonuna kadar açılacağını biliyorlardı sanki. Biz daha hiçbir şey  söylemeden, “Siz merak etmeyin, biz bu işin arkasında duracağız. Haç da  yerine konacak, kilise de kilise olacak” diyen Vanlıların içtenliğiydi  asıl dikkate almamız gereken. Dua edenlerin mutluluğu, “Haçımız da  olsaydı ne güzel olurdu, ama olsun, seneye mutlaka olur” diyen yaşlı  kadının umudu olmalıydı nirengi noktamız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasılıkelam, herkes siyasetini yaptı elbette – devlet de, kilise de,  partiler de, gazeteler de. Biliyoruz, Ahtamar meselesi ve daha bir sürü  meselemiz böyle yarım yamalak tartışılmaya devam edecek. Ama, insanlar  var: Asıl bilge olanlar. Onların, dokundukları her şeyi insanileştirmesi  için daha çok fırsat yaratabilmek gerek.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3179664206685890324?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3179664206685890324/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3179664206685890324&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3179664206685890324'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3179664206685890324'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/ahtamardan-donuste.html' title='Ahtamar’dan dönüşte'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7230297129206141135</id><published>2010-10-17T18:31:00.000+03:00</published><updated>2010-10-17T18:33:14.938+03:00</updated><title type='text'>Yıldönümü</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 10 Eylül 2010&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat, olduğu gibi’ dördüncü yılını doldurdu, beşincisine girdi.  Geride kalan dört mevsimin üzerinden kuşbakışı geçiyoruz bu hafta.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt;Güz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Eylül: Ardaşes Harutyunyan yazıyor: “Sadece güzelliği hissedebildiğimiz  takdirde yaşamın bir ilginçliği vardır. Herhalde bütün boşlukların  içinde en güzeli, güzelliğin boşluğudur. Şüphesiz, bu bir zevk meselesi.  Benim hakikatim budur. Başkalarının da kendi hakikatleri olduğunu kabul  ederim. Öyledir de zaten. Aksini iddia etmek, yersiz ve yararsızdır.”  (19 Nisan 1911) / Aret Gıcır’ın Yerevan tablolarına bakınca,  Ermenistan’ın, ilk kez duduksuz, folklorsuz, kebapsız, “birbirimize ne  kadar çok benziyoruz”suz bir tasvirini görüyoruz. Kafdağı’nın ardındaki  uzak ülkeyi değil, dünyanın içinden geçtiği değişim-dönüşüm devriyle  temas eden bir kenti, tüm salınım ve savrulmalarıyla aksettiren  tuvaller.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ekim: Ceylan, bu yıl devlet görevlileri tarafından öldürülen beşinci  Kürt çocuğu. Hakkari’de 14 yaşındaki Abdülsamet Erip, Van’da 8 yaşındaki  Maziye Aslan, Siirt’te  10 yaşındaki Hakan Uluç, Şırnak’ta 16 yaşındaki  Caziye Ölmez. Çocuk katili devlet… / Türk aydınının diasporayla  imtihanı: Yerinden yurdundan edilmiş, topraklarına el konmuş, kiliseleri  yağmalanmış bu insanlardan kalan mülkler üzerinde güzel güzel oturup,  diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Kasım: Anadili meselesi: Yok sayılmak bizleri mağduriyet diline  hapsediyor. Bunun çıkar yol olmadığının farkındayız, bir çıkış bulma  derdindeyiz. O yüzden anlatıyoruz kendimize dair bütün bu ilkokul  bilgilerini, dünyanın en gizemli sırlarıymışçasına. Artık duyun diye… /  Başepiskopos Ateşyan’ın Kayseri konuşması üstüne: Devlete sadakat beyan  ederek belki Patrik olabilirsiniz, ancak adil olmadıkça, gerçek bir  ruhani ve bir önder olmanız mümkün değildir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt;Kış&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Aralık: Yeruhan’dan İstanbul’a mektup: “Mamüretülaziz, 11 Ekim 1914...  Böyle bir vakitte “çoluk çocuk”la beraber Anadolu’nun ta diplerinde bir  yerde olmak kolay şey değil. Bir gün sağ salim görüşebilecek miyiz  acaba?” / DTP’nin kapatılması: Bugün Kürt meselesini parti kapatarak,  Kürtlerin seslerini bastırarak çözeceklerini sanan aklıevvellere karşı  hep birlikte mücadele etmezsek, yarın çok geç olacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ocak: Yasımız bize, daha iyi insanlar olmak, başkalarının yüreğine nüfuz  etmek, ortak dertlerimize birlikte derman bulmak istiyorsak,  başkalarının acısını duymaya amade olmamız gerektiğini öğretiyor. /  Hayatın sırlarından biri de, çocukların ana babalarına, nesillerin  kendilerinden önce gelenlere karşı yarışında değil mi? Aşmanız gereken,  bir gün ebedi bir sembol haline gelip başka bir boyuta taşınırsa, ve ne  yaparsanız yapın artık onu aşma şansınız kalmadığını idrak ederseniz,  çareyi nerede bulursunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Şubat: Eğer hastalığın ve açlığın kol gezdiği ilk günlerde, ‘yağma’  temalı televizyon görüntüleriyle gündemi belirlemek yerine insan  hayatını korumaya öncelik verilseydi, bugün bir sürü Haitili nefes  almaya devam ediyor olacaktı. / Ermenilerde şehitliğin yüceltilmesi:  Şehadet ödül olduğuna göre, zafer katilin değil, kurbanındır: “Kılıç  onlarınsa, boyunlar bizimdir. Ölüm, ölüm değildir. Ölüm, ölümsüzlüktür.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt;Bahar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Mart: 24 Nisan 1915’te çok farklı görüşlerden Ermeni aydınların  tutuklanıp cezaevine konulması büyük bir dehşet uyandırmıştı. Yervant  Odyan soruyor: “Nasıl olur da Keçyan, Dağavaryan, Torkomyan ve Taşnaklar  aynı sebepten tutuklanır?” / AKP’nin “Günübirlik Ahtamar” açılımı:  Türkiye’nin Ermeni meselesinde, kurnazca “jestlere” değil, büyük bir  zihniyet dönüşümüne ihtiyacı var. Bize samimiyet gerekiyor, riyakârlık  değil. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Nisan: / Ardavazt Peleşyan’ın “şiirsel” sineması: Bu diyalogsuz,  karaktersiz filmlerde, görüntülerin art arda gelerek, tekrarlanarak,  dönüp durarak oluşturduğu benzersiz bütünlük duygusu, sinemanın, film  yapma sanatının sınırlarını ortadan kaldırıyor. / 24 Nisan: Soykırım  Ermenilerin yaşadığı en büyük trajediyse eğer, yaşananları yüz yıl sonra  dünyaya anlatmaya çalışmak, yüz yıl sonra hâlâ başkalarından tasdik  görme zorunluluğu hissetmek de, büyük bir dramdır. Eğer soykırım  insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçsa, onun inkârı da, ilkinin devamı  olan bir başka büyük suçtur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Mayıs: Ateşyan-Şirinoğlu: Yardımda bulunduğu bir kişiden milyonlarca  dolar tutarında komisyon talep eden ve bu komisyonun anasının ak sütü  gibi hakkı olduğunu savunan bir “ruhani önder”le, kendi kendini cemaat  başkanı ilan eden bir “sivil temsilci”. / Güler Zere: “Kıymayın  efendiler!” demiştik, ama onu cezaevinden çıkarmak için ölümün ta  kıyısına kadar gelmesini beklediler. Güler, son mektubunda bize  çocuklardan bahsetmiş, “Umuttan yana ne varsa bizimledir” demişti. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102); font-family: arial;"&gt;Yaz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Haziran: Mavi Marmara sonrası mitingler: Kendi devletinin suçlarıyla  hesaplaşmadan, kendi memleketinin mazlumlarıyla dayanışmadan, başka  devletleri ve onların işledikleri suçları kınayanlar samimi olabilir mi?  / Ölümler, cinayetler: Bize kimin yasının tutulmaya değer olduğunu  söylüyorlar; kimin arkasından ağlayacağımızı. Hangi ölünün cennetlik,  hangisinin ‘leş’ olduğunu. Hangi cesedin bizden, hangisinin onlardan  olduğunu… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Temmuz: Sevda Demirel sayesinde öğrendik ki, meğer Türk Soyunu Koruma  Yönetmeliği adı altında ucube bir kanuni düzenlemeye sahipmişiz. Meğer  Sağlık Bakanlığı, yurtdışındaki bir sperm bankasından alınan spermle  hamile kalanları hapsettirebilirmiş.  / Modern devletlerin, bir ulus  yaratmak adına ortadan kaldırdığı, baskı altına aldığı, asimile etmeye  çalıştığı kültürler, insanlık tarihinde koskoca bir mezarlık  oluşturuyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt; Ağustos: Vahe Berberyan, ana babasının zorla koparıldığı Anadolu’dan  izler taşıyan, Beyrut’la şekillenen, cilasını Amerika’nın attığı bir  sahne adamı olarak, kendisini var edenlere borcunu, gülerek, güldürerek,  kültürüne yeni bir soluk üfleyip ona can vererek ödüyor...  / Ve tabii  referandum: Değişimden yana olması gereken sol, özgürlükleri genişleten  adımların arkasında olmazsa solluğunu yitirir. Referandum sürecinde sol  muhalefet, AKP’yi eleştirip paketin yetersizliklerini ortaya koymalı,  ancak nihayetinde halkı yüksek sesle “evet” demeye çağırmalı, yani  “evet”i sollaştırmalıydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;p style="font-family: arial;"&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7230297129206141135?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7230297129206141135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7230297129206141135&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7230297129206141135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7230297129206141135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/10/yldonumu.html' title='Yıldönümü'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8598325723180560647</id><published>2010-09-07T17:12:00.002+03:00</published><updated>2010-09-07T17:29:57.210+03:00</updated><title type='text'>Kurtuluş’ta kafası karışık bir öğle vakti</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 3 Eylül 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;font-family:arial;" &gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani Ayoyan:&lt;/span&gt; İyi ki geldin be &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hokis&lt;/span&gt;, kaç vakittir hasret kaldık yüzüne.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi Voçyan: &lt;/span&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; bu sene sıkıldım Ada’dan... Deniz me&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;niz hiç gözüm görmüyor. Yemekti, temizlikti derken bir bakıyorum akşam olmuş. Hiçbir şey anlamadım ben bu yazdan. Çok göresim geldi, atladım vapura geldim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; İyi ettin. Gel şöyle, balkonda oturalım, içerisi sıcaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial; text-align: center;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;*&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Vallahi sen korkusuz olmuşsun, hayret ki hayret... &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;, bu heriflerden korkmuyor musun? Benim ödüm kopuyor biraz rahatlayacaklar da başımıza bir iş açacaklar diye. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Vallahi korkmuyorum, ne yalan söyleyeyim. Niyeti olan çoktan neler yapmazdı. Hani bak, kaç senedir baştalar, ne değişti? Kızını çarşafa mı soktular?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Meğa Asdudzo! Ka&lt;/span&gt;, neler diyorsun! &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; Burası Türkiye be yavru&lt;span style="font-style: italic;"&gt;s&lt;/span&gt;, bugünü yarını belli mi olur?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TIZIqGkri2I/AAAAAAAAA5Q/KCni474N0u0/s1600/rober+vinyet.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 330px; height: 440px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TIZIqGkri2I/AAAAAAAAA5Q/KCni474N0u0/s400/rober+vinyet.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5514174681917918050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;A&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ni&lt;/span&gt;: Olmaz ama, öyle korkuyla yaşamanın da ecele faydası yok.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Müsü&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; Hagop ne diyor bu referandum işine?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani&lt;/span&gt;: O ezelden hayırcı. Kılıçdaroğlu namuslu adam, o ne derse doğrudur diyor başka bir şey demiyor. Ama ben valla çatır çatır kavga ediyorum benimkiyle. Görsen, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;khent gılla gor&lt;/span&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; Ama erkeklik onda kalsın diye bir şey diyemiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;, &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;ben de beğeniyorum Kılıçdaroğlu’nu da, benim kız, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hay&lt;/span&gt;lar için fena laflar etmiş diye anlatıyordu evvelsi gün.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Etti ya... Bizim vakıflara yarayacak bir kanun çıktıydı da, bunlar yabancıdırlar, bunlara güven olmaz, bunlara hak vermeye gelmez diye mahkemeye başvurduydu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; insan kime güveneceğine şaşırıyor!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hokis&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; kime güveneceksin bu memlekette? İşte Allaha şükür Avrupa Birliği falan filan diye kendilerine çekidüzen verdiler de biraz hava değişir gibi oldu … &lt;span style="color:maroon;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Hava değişti ya, yine de ne olacağı belli olmaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Olmaz olmasına da, bak Ahtamar’da &lt;span style="font-style: italic;"&gt;badarak&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; yapmaya da izin verdiler. On sene evvel kimin aklına gelirdi böyle…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; yesinler onların izinlerini! Ne o öyle, senede bir kere, mostıralık gibi!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Sen buna da şükret. Hiç değilse güzelim &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yegeğetsi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; ayakta kaldı. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; ne diyorsun, nicesini ahır yapmadılar mı sanki? Geçen sene benim &lt;span style="font-style: italic;"&gt;müsü&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;nün köyüne gittik de ağlamaktan gözlerimiz kan çanağına döndü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Öyle bir iki &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yegeğetsi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;yi tamir etmekle halloldu yani her şey? Sanki bilmiyorsun, bunların tek derdi, aman, dışardan kendilerine laf gelmesin!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Sus ol. Böyle böyle düzelecek bir şeyler. Bakarsın yarın kiliseyi tamamen verirler &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hay&lt;/span&gt;lara, istediğiniz gibi kullanın diye.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Olur mu olur. Dedim ya, bu memlekette ne olacağı hiç bilinmez. Neye inanacağımıza şaşırdık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Yani siz şimdi cümbür cemaat hayır mı diyeceksiniz referandumda?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Vallahi he! Zaten Ada’da bütün millet hayırcı. Evet dersek AKP’ye yarayacak, niye onlara kazandıralım diyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; bizim millet de hiç adam olmaz. Adamlar bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar gene yaranamıyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Meğa, meğa!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; Sen de pek hoşsun! Neyi değiştirecekler Allah için! Sanki biz bilmiyoruz ne mal olduklarını.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani: &lt;/span&gt;Ay Vartuhi, sana da laf anlatılmıyor. Sanki aldın önüne de madde madde okudun anayasayı? Ada’da, çarşıda pazarda duyduğun lafları papağan gibi tekrarlayıp duruyorsun.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Kızma be yavru&lt;span style="font-style: italic;"&gt;s&lt;/span&gt;... Ben öyle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yergar parag &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; okuyamam zaten, gözlerim sulanır hemen. Sen anlat, ben de kendi aklımla ne kadar anlıyorsam anlayayım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Ben sana ne anlatayım! Torun torba sahibi kadınsın, akıl akıldan üstündür, sen de biraz oku, sen de anlarsın. Başımız göğe erecek değil &lt;i&gt;helbet&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;, ama iyi olmayan bir şeylerden bazıları biraz iyi olacak. Bunun nesine hayır diyeceksin? Hem, neden AKP’ye yarasın? Benim için iyiyse bana yarıyor demektir. Fena mı olur şu askerlerin sesi kesilse de biraz rahat nefes alsak. Hem, evet diyeceğim diye de AKP’li olmayacağım ya. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Bizim komşu CHP’den meclis üyesi biliyorsun Ada’da. Evet diyen AKP’lidir diyor &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Asdvadz vga&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Halt etmiş o. Ben biliyorum onun Atatürk resminin, bayrağın altında kasım kasım kasılan fotoğrafını.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka Anis, khentetsar! İnçer gıses?  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; memleketinde tabii ki onların bayrağının altında çektirecek resmi, sen ne diyorsun? &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hayasdan&lt;/span&gt; bayrağının&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; altında çektirecek değil ya!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani: &lt;/span&gt;Ben anlamam. Benim bildiğim, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hay&lt;/span&gt; dediğin öyle bayrakla filan fazla haşır neşir olmaz. En azından bayrağın altında pişmiş kelle gibi sırıtmaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Ani, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;, sus ol! Vallahi beni korkutuyorsun. Sana bir haller oldu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Oldu vallahi, rahmetliden sonra ben artık hiç korkmaz oldum. İstiyorum ki çıkıp sokaklara bas bas bağırayım gençler gibi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Sen öyle diyorsun ama, görmedin mi rahmetlinin davasında nasıl savunma yaptılar Avrupa’da?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Ben sanki sana bunlar &lt;i&gt;surp&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;tur dedim? Ama gidip katilin, uğursunuz, meymenetsizin istediğini yapayım, hayır mı atayım? &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; biz onlara inat yaşamıyor muyuz bu memlekette!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi: &lt;/span&gt;Katili, meymenetsizi ben de istemem. Ama Ada’da bütün komşular Hayır diyor Ani. Ben de korkuyorum, bunlar biraz güçlenirse başımıza bir iş gelecek diye.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; İyi, sen korkmana devam et. Uğurlar olsun. Sen korkacaksın diye asker gelecek başa, asıl o zaman göreceksin korkuyu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Aman sus ol! Bir ben bilirim o 12 Eylül zamanı çektiğimiz sıkıntıyı... Asala’dır, Ermenidir, şudur budur diye ne bozalar pişirdiler tepemizde. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; İyi ya, sizin gibi Haylar da onlara layık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Öyle deme &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;k&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;a&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; Vartuhi&lt;span style="font-style: italic;"&gt;s&lt;/span&gt;, bizim ne kabahatimiz var?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani:&lt;/span&gt; Neyse, boşver sen. Ama bu meseleleri hele bir daha düşün.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Tamam, ama sen de düşün o vakit… Sahi, akşama yemeğin var mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani&lt;/span&gt;: Hiçbir şey yok vallahi, sabah beri miskin misin oturdum. Ne yemek yapayım, aklıma hiçbir şey gelmiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Vartuhi:&lt;/span&gt; Ben geçenlerde bizimkine güzel bir karnıyarık yaptım, parmaklarını yaladı vallahi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ani: &lt;/span&gt;Hay aklını seveyim, &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ka&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; iyi dedin bak. Agop da çok sever, ben de ondan yapayım bari.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;(Çizim: Aret Gıcır)&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 8.5pt; font-family: arial;font-family:arial;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportEmptyParas]--&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;!--EndFragment--&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8598325723180560647?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8598325723180560647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8598325723180560647&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8598325723180560647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8598325723180560647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/09/kurtulusta-kafas-karsk-bir-ogle-vakti.html' title='Kurtuluş’ta kafası karışık bir öğle vakti'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TIZIqGkri2I/AAAAAAAAA5Q/KCni474N0u0/s72-c/rober+vinyet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-30079134609166110</id><published>2010-08-30T12:51:00.003+03:00</published><updated>2010-08-30T13:00:52.797+03:00</updated><title type='text'>Az biraz kişisel bir referandum yazısı</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: arial;"&gt;Agos, 27 Ağustos 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Övünebileceğim öyle matah bir siyasi eylemcilik geçmişim yok.  Ama dünyada olan biteni anlamaya başladığımı sandığım günden itibaren  kendimi solcu saydım. Sosyalizmin, en adil ve en insani yönetim biçimi  olduğuna inandım ve buna hâlâ inanıyorum. 18 yaşındayken, bir başıma  gidip, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne üye oldum. Onlar beni ne  yapacaklarını bilemediler. Hayatının yarısını, siyasetin s’sini bile  konuşmanın büyük günah addedildiği yatılı Ermeni okullarında geçirmiş  bir çocuk olarak, ben zaten ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum. 1999  seçimleri öncesinde yaşanan büyük umudu da paylaştım, sonrasındaki hayal  kırıklığını da tenimde hissettim. Partiyle ilişkim gönül bağı  çerçevesinde devam etti. ÖDP içinde siyaset yapan bir arkadaş çevresiyle  temasım hep sürdü. Hâlâ, ÖDP deneyiminin başarıya ulaşamamasının, bizim  kuşağın gerçekten özgürlükçü bir sol partiye sahip olma şansını ortadan  kaldırdığını düşünürüm ve bu fırsatın heba edilmiş olması yüreğimi  sızlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan, kişisel bir ifşaat olarak değil, kendimi daima Türkiyeli bir  solcu saydığımı söylemek için bahsediyorum. Zira bu hafta, yine  Türkiyeli bir solcu olarak, referanduma dair ne düşündüğümü anlatmak  istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her türlü iktidara, her türlü muktedire içgüdüsel bir mesafe ve eleştiri  duygusuyla yaklaşılması gerektiğine inanırım. Bu sütunu takip edenler,  AKP konusunda olabildiğince muhalif ve eleştirel bir çizgide durduğumu  bilirler. Ama AKP karşısında Türkiye solunun “Ne şeriat, ne darbe!”  sloganına katılmadım. Türkiye’de bir şeriat geleneği olmadığını ve bu  ‘tehlike’nin suni olduğunu biliyorum. Darbe ise her zaman için büyük bir  tehdittir bu ülkede. Bu nedenle, eli silah tutanlara karşı, halkın  oyunu alan bir partinin savunulmasını, hem solculuğun hem demokratlığın  gereği saydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir şekilde, başörtü meselesinde de Türkiye solunun tavrını  paylaşmadım. Bana göre, bu konuda bir üçüncü yol mümkün değildi. Bugün,  tam da şimdi, başörtüsü taktığı için üniversite kapısından içeri  alınmayan, eğitim hakları engellenen kadınlar vardı, ve onların hakkını  savunmak, başörtüsüne dair birtakım felsefi tartışmalardan çok daha  öncelikliydi. Yanında durulması gerekenler, devlet tarafından mağdur  edilenlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki iki örneği, Türkiye solunun genel tavrından ayrıştığım kimi  noktaları göstermek için zikrettim. AKP’ye elbette çok keskin  eleştirilerim var. AKP yönetiminin anti-demokratik ve ayrımcı bulduğum  sayısız uygulamasına muhalefet ettim. Ancak, bu partinin arkasındaki  halk desteğinin ciddiye alınması gerektiğini düşündüm, bunun nedenlerini  anlamayı çalışmayı görev bildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Madem anayasanın değişmesini istiyoruz bu Hayır’lar niye?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hemen her kesim, 1982 darbe anayasasının değişmesi  gerektiğini savunuyor. Esasında bu anayasayla yönetilmekten hiçbir  şikâyeti olmayanlar dahi, onu savunmanın siyasi getirisi olmadığı için,  yeni bir anayasadan yana görünüyorlar. Sırf bu bile, demokratik bir  anayasa ihtiyacına dair toplumsal mutabakatın ne kadar geniş olduğunu  gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, önümüzde, bugüne dek defalarca revize edilmiş olan 12 Eylül  Anayasası’nı bir kez daha değiştiren bir paket duruyor. AKP’nin bu  paketi hazırlama biçimi, toplumsal mutabakat aramaması gibi konularda  çok haklı eleştiriler var. Ancak nihayetinde, 25 maddeden oluşan ve  eğrisiyle doğrusuyla, yarın bugünkünden bir nebze daha rahat nefes  almamızı sağlayacak bir paket bu. Kadın ve çocuk hakları, sendikal  haklar, kişisel hak ve özgürlükler, yargı sultasının kırılması, YAŞ  kararlarına hukuk yolunun açılması gibi olumlu adımların yanı sıra, 12  Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin  kaldırılması gibi simgesel anlamı yüksek değişiklikler var pakette.  Peki, eninde sonunda her maddesiyle pozitif bir değişikliği ifade eden  bu pakete “hayır” denmesinin nedeni ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikliklerine karşın içeriğine karşı çıkılması demokratik düşünce  açısından pek de anlaşılır olmayan bir değişikliğe “hayır” diyen  otoriter ve milliyetçi CHP-MHP koalisyonunu anlamak belki mümkün; peki,  işi halkla, kalabalıklarla, günlük hayatla, sokakla olan, demokratlık  iddiasındaki biz solcuların “hayır”ının ardındaki gerekçe ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne dek, paketi onaylamanın 12 Eylül Anayasası’na “evet” demek  anlamına geleceğinden tutun da, burjuva demokrasisinin oyunlarına itibar  edilmemesi gerektiğine, paketin halkın beklentilerine karşılık  vermediği için reddedilmesi gerektiğine, ancak “hayır” denerek bir  toplumsal muhalefet örgütlenebileceğine kadar, nice ‘sol’ argüman  okuduk. Üzülerek söylemeliyim ki, bu argümanlar solun Türkiye’yi  anlamakta düştüğü zaafiyeti göstermekten başka hiçbir işe yaramıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, AKP bugüne dek gerçekten de yeni bir anayasa yapabilmeliydi. Ancak  bunu “hayır”a gerekçe yapmanın bir anlamı yok. Unutmayalım ki AKP, 22  Temmuz seçimlerinin hemen ardından, uzmanlara hazırlattığı anayasa  taslağını kamuoyunun dikkatine sundu, ancak yoğun saldırılar sonucunda  taslağı rafa kaldırmak zorunda kaldı ve dahası, sonrasında bir kapatma  davasıyla karşı karşıya kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Evet’i sollaştırmak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişimden yana olması gereken sol, özgürlükleri genişleten adımların  arkasında olmazsa solluğunu yitirir. Referandum sürecinde bence sol  muhalefet, AKP’yi belli noktalarda eleştirip paketin yetersizliklerini  ortaya koymalı, ancak nihayetinde halkı yüksek sesle “evet” demeye  çağırmalı, yani “evet”i AKP’ye bırakmayıp sollaştırmalıydı. Bunun aksi,  kendini siyasetsizliğe mahkûm etmek demek. Çünkü AKP’ye karşı inandırıcı  bir muhalefet, demokratik bir dönüşümü gerçekten istediğini göstermekle  mümkün. Bugün pakete “hayır” demek, en küçük demokratik gelişmeye bile  karşı çıkmak ve böylece AKP’ye muhalefet etme şansınızı kendi elinizle  heba etmek anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz olarak, Kürt siyasetinin, bugünlerde esneyebileceği ifade edilen  boykot kararının da, benzer bir siyasetsizlik siyaseti olduğunu  söylemeli. BDP, AKP’nin süreçteki hatalarını bir bir sıralayarak, bir  yandan da, Kürtleri, davul zurnalarla, halaylarla sandıkları “evet”  oylarıyla doldurmaya, “evet”i Kürtleştirmeye çağırsaydı, önündeki  siyaset alanını genişletmiş, Türkiye’nin batısına da güçlü bir demokrasi  ve barış mesajı vermiş olacaktı. Parti tabanının önemli bir kısmının  mevcut tavırdan memnun olmadığı konuşuluyor bugünlerde. Dileriz BDP  yönetimi bu seslere kulak verir ve partiyi daha sağlıklı bir çözüme  ulaştırma basiretini gösterebilir. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-30079134609166110?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/30079134609166110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=30079134609166110&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/30079134609166110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/30079134609166110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/az-biraz-kisisel-bir-referandum-yazs.html' title='Az biraz kişisel bir referandum yazısı'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3103974044398843234</id><published>2010-08-26T18:36:00.002+03:00</published><updated>2010-08-26T18:44:10.807+03:00</updated><title type='text'>AİHM savunması üstüne</title><content type='html'>&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 20 Ağustos 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Hükümet eğer AİHM’e sunduğu savunmanın gazeteci Kemal Göktaş  tarafından haberleştirilmesinin ardından yapmaya çalıştığı mahcup  manevralarda gerçekten samimiyse, atması şart olan o kadar çok adım var  ki...&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ama ondan önce, Hrant Dink’in görüşleriyle Nazileri bir tutan o dehşet verici metni hazırlayan zihniyete dair birkaç söz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kurucu öteki&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de Ermeniler, Rumlarla birlikte, çok geniş bir toplumsal kesim  için, ulusal kimliğin bütünleştirici çimentosu rolünü oynadı. İttihat  Terakki yıllarından başlayan bu eğilim Kurtuluş Savaşı’nda şiddetlendi;  Cumhuriyet döneminde de her ihtiyaç duyulduğunda devreye sokuldu. Ermeni  ve Rum karşıtlığı, adeta Türk kimliğini canlandıran, ona hayat veren  bir özsuyuydu. Taner Akçam’ın yıllar önce “Kurucu öteki” kavramıyla  açıkladığı bu olgu, Türk ulus devletinin kendi vatandaşlarıyla bağını  güçlendirmek için kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm yılları, her ne kadar etnik kökene bakılmaksızın her vatandaşın  eşit olduğu iddia edilse de, ayrımcılığın kökleştiği, ideolojik ve  hukuki temele oturtulduğu dönemi temsil eder. Gayrimüslim vatandaşlara  üniversiteler dışında devlet memuriyetinin kapatılması, onların Lozan’la  kazandığı hakların her fırsatta törpülenmesi, dillerini ve kültürlerini  yaşatıp geliştirmelerinin sürekli olarak engellenmesi, Osmanlı  zamanının kompartmanlara ayrılmış, ama birbirlerinin varlığını  kanıksamış, doğallaştırmış çokkültürlülük anlayışını paramparça etti,  onu kunt bir Türklük anlayışıyla ikame etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kuntluk, Varlık Vergisi, 20 Sınıf İhtiyat Askerliği, 6-7 Eylül gibi  ayrımcı-ırkçı “operasyon”lar yoluyla gayrümüslimlere sürekli olarak  tehdit altında olduklarını anımsattı. Elbette “Türk”lere de,  gayrümüslimlerin aslında vatandaş değil, varlığına tahammül edilen ve  gerektiği takdirde kapı dışarı edilebilecek misafirler olduklarını...  İşte bu misafirlik hali nedeniyledir ki, Yunanistan, Ermenistan veya  Ermeni diasporası kaynaklı sorunlarda Rumların ve Ermenilerin canı  yakıldı; dünyaya karşı olumlu bir imaj çizilmeye çalışıldığında ise,  onlara birtakım jestler, çoğunlukla makyaj mahiyetinde iyilikler  yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrımcı zihniyet, nesiller boyunca, hem milli eğitim, hem de toplumun  erkek yarısının eğitildiği “asker ocağı” kanalıyla toplumun damarlarına  zerk edildi, iyi Türk olmanın ölçüsü sayıldı. İşte bu yüzden Anadolu’da  kalmış küçücük Ermeni, Rum, Yahudi gruplarına dahi huzur verilmedi, din  adamları taşlandı, mezarlıkları, ibadet yerleri de bu hınçtan nasibini  aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiddet eğilimi, toplumun enine ve boyuna her kesitini etkisi altına  aldı. “İç ve dış tehdit” algısıyla, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!”  “Bir Türk dünyaya bedel!” düsturuyla derinlere kök saldı. Siyasi  yelpazenin sağının ve solunun dünya algısı böyle şekillendirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Demokrasinin boyu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkede demokrasinin ölçütü, o ülkede etnik, dinsel, cinsel  azınlıkların durumudur. Türkiye’de demokrasinin boyu da, ancak  Ermeninin, Rumun, Kürdün, eşcinselin sürdüğü hayat kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslami ve muhafazakâr siyasi çizginin 2000’li yıllarda gelip ulaştığı  yer olan AKP, elbette ki, yukarıda kaba hatları çizilmeye çalışılan  fikriyat etrafında şekillenen bir gelenek üzerinde yükseliyor. Son on  yılda İslami ve muhafazakâr kesim kendisini yeniden şekillendirir,  dünyaya daha açık bir hale gelir, anti-Hıristiyan, anti-Semitik  eğilimlerini bir kenara koymaya çalışırken, günlük siyasetin tansiyonu  ve yaşanan değişimin hızı karşısında, gayrimüslimler konusunda enine  boyuna düşünmedi. Onlar hakkında genel anlamda ılımlı mesajlar  verilirken dahi, kâh Cemil Çiçek, kâh Vecdi Gönül, kâh bizzat Başbakan  tarafından tehditler dile getirilebildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığıyla Cumhuriyet’in köhne vatandaşlık tanımına kökten bir  alternatif önerisi olan Hrant Dink’in hedef haline getirilmesi sürecinde  medyanın ve siyasetin oynadığı rol hepimizin malumu. Sağlığında, o  mahkeme kapılarında saldırıya uğrarken AKP hükümetteydi. Dolayısıyla bu  partinin, bu meselede, elini yıkamakla kurtulamayacağı bir suç ortaklığı  söz konusu. Ancak unutmayalım, bir avuç aydının çığlığını bastırıp  301’in değişmemesi için canhıraş feryatlar atanlar arasında CHP’liler en  önde geliyordu o günlerde. Dolayısıyla, bugün onların da, demokrası  havariliğine soyunmadan önce çok derin bir özeleştiride bulunmaları  gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet sadece Hrant Dink’in hedef haline getirilme sürecinde değil,  onun aramızdan alınmasının ardından soruşturma ve yargılama sürecinde  izlediği siyasetle de suça iyice battı. Başbakanlık Teftiş Kurulu  raporuna dahi rağbet edilmedi ve cinayette ihmali, dahası dahli olan  görevliler soruşturma dışı tutuldu. Başbakan, söz vermiş olmasına rağmen  cinayetin arkasındaki gerçek sorumluların açığa çıkarılması için hiçbir  şey yapmadı. Kısacası, hükümet, Dink cinayeti davasında yaptıkları ve  yapmadıklarıyla    vicdanlarda mahkûm oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;AİHM aslında fırsattı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır hükümet eden AKP, bürokrasinin içinde çöreklenmiş olan  devletçi kesimlerin değişimin önünü tıkadığı savunmasını yapıyor. Bunda  elbette ki doğruluk payı var. Ancak AKP’nin bu bürokratik direnci bahane  olarak kullandığı pek çok örnek de biliyoruz. Esasında, AİHM’deki dava,  hükümetin bu bürokratik direnci ifşa etmesi için bulunmaz bir fırsat  olabilirdi. Hükümet, eğer Dışişlerinin bugün ilan ettiği gibi Hrant  Dink’in bu ülkenin yetiştirdiği bir değer olduğuna yürekten inanıyor  olsaydı, hedef haline getirilmesinde kendi partisinin ve demokratik  gelişimin önünü tıkayanların sorumluluğunu itiraf eder, onun  yaşatılamamasından duyduğu derin üzüntüyü de, ifade özgürlüğünün  önündeki bütüm yasal engelleri kaldırarak gösterebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yerine, vatandaşları kardeşliğe davet eden eden o en özgün sesi,  üstelik bu kadar vahşice bir cinayete kurban gittikten sonra “kin ve  düşmanlığa tahrik”le suçlayan bir savunmanın tercih edilmesi, AKP  hakkında bize çok şey söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün artık çok daha iyi biliyoruz ki, Türkiye’nin gerçek devrimi,  siyasi hesapların çok ötesinde, gerçek bir zihniyet dönüşümünden  geçiyor. Dönüşümün temsilcisi olduklarını iddia edenlerin, AİHM’deki  davada Hrant Dink’i değil, bugüne kadarki devlet uygulamalarını,  ayrımcılığı ve milliyetçiliği yargılamaları gerekirdi.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3103974044398843234?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3103974044398843234/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3103974044398843234&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3103974044398843234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3103974044398843234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/aihm-savunmas-ustune.html' title='AİHM savunması üstüne'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-336703959753137803</id><published>2010-08-26T18:34:00.000+03:00</published><updated>2010-08-26T18:36:03.566+03:00</updated><title type='text'>Ahtamar’daki sergi</title><content type='html'>&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 13 Ağustos 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Türkiye, Ahtamar’a dair attığı her adımda, samimiyetsizliğini bir kez  daha gösteriyor, yapmaya çalıştığının bir ‘imaj düzeltme çalışması’ndan  ibaret olduğunu açık ediyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;Ermeni Kilisesi’ne ait bir ibadet yerini restore ettikten sonra, onu  asıl sahibine iade etmeyip Kültür Bakanlığı’na ait bir müze haline  getirmenin, iyi niyetle bir alakası olmadığını daha önce de söylemiştik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorulacak tonla soru var: Asıl adı Surp Haç Kilisesi olan yapının adı  neden Akdamar Anıt Müzesi oldu? Ermeniler ve tüm yöre halkı adayı ve  kimi zaman da kiliseyi Ahtamar olarak andığı halde, devlet neden ısrarla  Akdamar demeyi sürdürüyor? Ermenilere ait olan, yüzyıllar boyunca da  öyle olmuş bir kilisenin ibadete açılması neden “inanç turizmi”  kapsamında değerlendiriliyor? Acaba devlet bize, 1915 ve sonrasında  Türkiye’den kovulmuş Ermenilerin torunlarının ancak “turist” olarak mı  bu ülkeye dönebileceklerini söylüyor? Kilisede neden “bir” gün ibadet  yapılabiliyor? Ya geriye kalan 364 gün ne olacak? Yoksa hükümet, Ermeni  meselesinde başı sıkıştığı her seferde kiliseyi “bir gün daha” mı  ibadete açacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilise, bir heykel sergisine ev sahipliği yaptı geçen hafta. Serginin  açılışında, Van valisi Münir Karaloğlu, Van’da son dönemlerde “turizm”  adına önemli çabaların olduğunu, bu kapsamda güzel sanatların da kendi  rolünü oynayacağını vurgulamış; bu serginin, sadece Van’ın değil,  ülkenin tanıtımı adına da önemli bir gelişme olduğunu söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Surp Haç Kilisesi’nin valilik eliyle bu tip girişimlerde kullanılması,  tarihi bir gaspı perdelemek adına nafile bir çaba olarak görünüyor bizim  gözümüze. Vali belli ki, kilisenin kiliseliğinin artık bir geçerliliği  olmadığı, oranın artık bir anıt müze olduğu fikrinin zihinlerimize iyice  yerleşmesini istiyor ve bu nedenle, ‘Ahtamar’ı, bir ‘kültür merkezi’  mantığıyla hazırlanmış etkinliklerle ‘Akdamar’a dönüştürmeyi hedefliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar, bizlerde mutluluk veya sevinç değil, aksine büyük bir  keder ve öfke yaratıyor. Türkiye, dünyaya kardeşlik ve dostluk mesajları  vermek isterken, meselenin asıl muhatabı olan Ermenilerde bu duyguları  uyandırıyorsa, bu işte bir sorun var demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sorunun çözümünün ne olduğunu bulmak için ise önce iyi niyet gerekiyor. Ama hakikisinden...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-336703959753137803?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/336703959753137803/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=336703959753137803&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/336703959753137803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/336703959753137803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/ahtamardaki-sergi.html' title='Ahtamar’daki sergi'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8424909355832370101</id><published>2010-08-26T18:30:00.002+03:00</published><updated>2010-08-26T18:34:27.548+03:00</updated><title type='text'>Bugünün bir filozofu</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 13 Ağustos 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/THaJUsI9H1I/AAAAAAAAA44/TVDrYan2Z1Q/s1600/vahe-berberian2.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 158px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/THaJUsI9H1I/AAAAAAAAA44/TVDrYan2Z1Q/s200/vahe-berberian2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5509742182673489746" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler Vahe Berberian’a bir “kültür kahramanı” gözüyle bakmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz cumartesi, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Jamanak&lt;/span&gt; gazetesinin 100. yıldönümü vesilesiyle  Kınalıada’da sahneye çıkan Berberian, sadece Ermenice stand-up yaptığı  için değil, söylenip durmak yerine üretmeyi tercih ettiği, evrensel  olmayı başarabildiği, klasiğin dışına çıktığı ve daha önemlisi, bunların  hepsini, bizatihi Ermenileri eleştirmekten kaçınmadan becerebildiği  için, bir kahraman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut’ta doğan, otuz küsur yıldır Amerika’da yaşayan Vahe, dünyada  binlerce kişinin yaptığı bir işi yapıyor; yani, anlattığı hikâyelerle  insanları güldürmeye çalışıyor. Ancak o, meslektaşlarının ezici  çoğunluğundan çok daha farklı ve özel koşullar altında icra ediyor  mesleğini. Günlük hayattan adım adım çekilen, gençlerin pek azının  konuşup anlayabildiği, edebi üretimin neredeyse durma noktasına geldiği  bir dille, Batı Ermenicesiyle konuşuyor. Üstelik bunu, darmadağın olmuş,  farklı kültürlerin, farklı dillerin etkisinde kalmış insanların  oluşturduğu, birbirinden hayli uzaklaşmış topluluklar için yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahe, günümüzün bir filozofu. Hafife alınan, ama çok zor bir işi  hakkıyla başarıyor. Yüzlerce kişinin karşısında, tek bir dakikasını bile  boşa harcamadığı iki saat boyunca, insanları kendisine bağlıyor,  güldürüyor, güldürüyor, güldürüyor. Farklı coğrafyalardaki Ermenilik  hallerinin farklı ve ortak yönleri üzerine konuşuyor. Kâh Tanrı’dan, kâh  Nuh’tan, kâh İsa’dan söz ediyor, onları sarakaya alıyor. Ermenilerin  ağlaklığını da, keyif düşkünlüğünü de, yabancı hayranlığını da,  milliyetçi böbürlenmelerini de doluyor diline.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona bakarken, performansının arkasında ince bir işçiliğin, keskin bir  zekânın, gözlem yeteneğinin ve nice birikimin yattığını, ortaya çıkan  ‘son ürün’ün yoğun bir entelektüel çabanın eseri olduğunu  hissediyorsunuz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenilerin, pek çok yerde, acıklı bir geçmişe ağlamak, tarihte kalmış  bir kültürel mirasla övünmek, aynı şiirleri okuyup aynı şarkıları  söylemek, ama ortaya yeni bir şey koymadan yaşayıp gitmekle sınırlı  hayatına tüm benliğiyle karşı koyan Vahe, uluslararası alanda da değeri  olan bir işi, profesyonel düzeyde yapmayı beceriyor. Onun şovları,  altyazılı olarak herhangi başka bir yerde de gösterilse, insanları yine  güldürecek ve düşündürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede Vahe, ana babasının zorla koparıldığı Anadolu’dan izler  taşıyan, Beyrut’la ve oradaki Ermeni kültürüyle şekillenen, cilasını  Amerika’nın attığı, ama bir şekilde Ermenistan’ın havasını da taşıyan  bir komedyen ve sahne adamı olarak, kendisini var eden bütün bu  parçalara karşı hissettiği borcunu, hakkıyla ödüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülerek, güldürerek, diline sahip çıkarak, yaratarak, kültürüne yeni bir soluk üfleyip ona can vererek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8424909355832370101?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8424909355832370101/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8424909355832370101&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8424909355832370101'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8424909355832370101'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/bugunun-bir-filozofu.html' title='Bugünün bir filozofu'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/THaJUsI9H1I/AAAAAAAAA44/TVDrYan2Z1Q/s72-c/vahe-berberian2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-2183043821585093588</id><published>2010-08-26T18:28:00.001+03:00</published><updated>2010-08-26T18:29:46.527+03:00</updated><title type='text'>Patriklik meselesi ve çok daha ötesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Agos, 6 Ağustos 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Patrik seçimi meselesi, daha önce hiç uygulanmamış bir patrik genel vekilliği unvanı ihdas edilerek askıya alınınca, Ermeni toplumu buna tepkisiz kalmadı. Gazeteler aracılığıyla, internet sitelerinde, tartışma gruplarında binlerce kişi, bu oldubittinin kabul edilemez olduğuna dair görüş beyan etti. Patriklik Ruhani Kurulu ise, 3 Ağustos Salı günü, “henüz tam olarak anlaşılamadığı düşünülen hususlarda” toplumu bilgilendirmeyi amaçlayan bir açıklama yaptı. Ruhani Kurul, bu açıklamayla, sorunun çözümünden yana adım atma iradesini göstermek istemediğini beyan etmiş oldu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bildirinin ayrıntılarını Agos’un haberinde bulacaksınız. Hemen söyleyelim ki, bu açıklamada öne sürülen görüşlerin pek çoğunun hiçbir geçerliliği yok.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ruhani Kurul, bu bildiriyle, Patrik Mesrob II’nin hastalığının ilk dönemlerinde savunduğu “Patrik Mesrob II’nin hayatı boyunca patrik olarak tanınacağı” mevziine geri dönmüş bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, “bu dönemde herhangi bir seçim yoluna gidilmeyeceği” görüşü savunuluyor. Oysa aynı Ruhani Kurul, Mesrob II’yi ömür boyu patrik ilan ettikten sonra, aklın gereği olarak, önce “gerekli görüldüğü takdirde” seçim yapılacağı kararını almış, ardından da, seçimle ilgili süreci başlatıp, vakıf başkanlarının bir araya geldiği bir toplantıda, bir Seçim Müteşebbis Heyeti kurulmasına önayak olmuştu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ruhani Kurul, şimdilerde, bütün bu süreci yok sayarak, Seçim Müteşebbis Heyeti’ni yaşanan kaosun tek sorumlusu olarak gösteriyor. Buna dayanak olarak da, Valilik’ten gelen yazıda, Müteşebbis Heyet’in ‘patrik’ seçimi için yaptığı başvurunun hukuki zemini bulunmadığının ifade edilmesini gösteriyor. Oysa, aynı yazıda, Ruhani Kurul’un, ‘eş patrik’ seçimi için yaptığı başvuru için de aynı ifade kullanılmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Tepkinin kaynağı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Yani, ortada hayli ironik bir durum var. Devlet, attığı her adımda Ermeni Kilisesi’nin gelenek ve teamüllerini dikkate aldığını söyleyen Ruhani Kurul’a açıkça, “Aldığın karar hukuki değil!” demiş bulunuyor. Zaten halkın tepkisinin asıl kaynağı da, devletin bu açık dayatmasının kolaylıkla sindirilip, hiçbir itirazda bulunulmadan, hemen, 48 saat içinde patrik genel vekili seçimine gidilmesinden ileri geliyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;İşin daha da vahimi, Ruhani Kurul’un, ‘patrik genel vekili’ uygulamasının, “anlamsız girişimler sebebiyle Eş-Patrik seçilemediğinden ulaşılmış bir çözüm” olduğunu iddia etmesi… Çünkü Kurul bu durumda, kendi başvurusunu da ‘anlamsız’ addetmiş oluyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bildiri, uygulamanın Patriklik geleneklerinde yeri olduğundan da söz ediyor. Burada sorulması gereken soru da, geleneklerde ‘patrik genel vekilliği’ mevcut olduğu halde, Ruhani Kurul’un neden iki yılı aşkın süredir bu gerçeği Ermeni toplumundan saklayıp, Valilik’ten gelen yazıyı beklediği?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Derinlere bakınca &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Okurlar, buraya kadar yazılanların esasen laf-ı güzaf olduğunun farkındadır. Bunlar, fani dünyanın incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri. Aslolan, bütün bu hengâme içinde sergilenecek dürüst tavrın ne olacağı... Bunu din adamlarına hatırlatacak olan da biz değiliz şüphesiz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ama her halükarda meseleye biraz daha derin bir mecradan bakmakta yarar var. Türkiye Ermenileri, Valilik’ten gelen yazıya da, Ruhani Kurul’un tavrına da tepkili… Sadece ‘Patriğimizi Seçmek İstiyoruz’ internet adresinde üç bin sekiz yüzü aşkın imza toplandı. 1998’deki ‘rekor katılımlı’ son patrik seçiminde 16 bin kişinin oy kullandığı düşünüldüğünde, bu rakamın seçmen tabanının yaklaşık dörtte birine denk olduğu görülüyor. Sadece internet kullanıcılarının kapsayan bu rakama kayıtsız kalınması kabul edilemez. Bu sesin duymazdan gelinmesi, binlerce insanı göz göre göre kiliseye yabancılaştırmak anlamına gelir ve sanırız buna kimsenin hakkı yok.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Patriklik makamı çevresindeki birtakım zevatın, kimi hesaplarla, mevcut durumdan memnun olmalarını anlamak mümkündür. Ama varoluş gerekçeleri, din adamlarına başka türlü bir tefekkür içinde olmaları gerektiğini söylüyor. Onlar için mal, mülk, unvan, şan değil, doğruluk önemli olmalı… Patriklik bünyesinde görev yapan ruhanilerin oybirliğiyle patrik genel vekili seçtiği Aram Başepiskopos Ateşyan da bu idrakle hareket etmeli. Kendisi, malum ‘komisyon’ skandalında hiç de bu doğrultuda davranmamış, pek çok destekçisinin dahi saygısını yitirmişti. Hasta patriğin arkasına gizlenerek, dahası, onun ölümünden medet uman bir pozisyonu tercih ederek, çok daha fazlasını yitiriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Ermeni halkının, din adamlarına saygısı büyüktür. 1915’te Anadolu kan gölüne döndüğünde, halkıyla birlikte ve en önde can veren binlerce ruhaninin anısı, kalplerin hep en derininde yer alır. Bu saygıya layık olması gerekenler, makama, mevkie hiç mi hiç tenezzül etmemeli.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Bugün patrik genel vekili, yarın ise patrik seçilebilirsiniz. Bunun önünde hiçbir engel görmeyebilirsiniz. Çevrenizde ensesi kalınlardan müteşekkil güçlü mü güçlü bir grup dolanabilir. Davetlerde, en ön sırada, yaldızlı kocaman koltuğunuz da her daim hazır bekleyebilir… Ama eğer samimi değilseniz, insanların çoğu sizin oralara gerçekten layık olduğunuzu düşünmüyorsa, eğer dürüst bir insan ve ahlaklı bir din adamı portresi çizmiyorsanız, bir koltuk ve bir de asa neye yarar ki...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-2183043821585093588?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/2183043821585093588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=2183043821585093588&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2183043821585093588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/2183043821585093588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/patriklik-meselesi-ve-cok-daha-otesi.html' title='Patriklik meselesi ve çok daha ötesi'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7158346740910364058</id><published>2010-08-03T23:48:00.001+03:00</published><updated>2010-08-03T23:50:09.101+03:00</updated><title type='text'>Bazen söyleyecek söz kalmaz</title><content type='html'>&lt;meta equiv="CONTENT-TYPE" content="text/html; charset=utf-8"&gt; 	&lt;title&gt;&lt;/title&gt; 	&lt;meta name="GENERATOR" content="OpenOffice.org 3.1  (Unix)"&gt; 	&lt;style type="text/css"&gt; 	&lt;!-- 		@page { margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } 	--&gt; 	&lt;/style&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 30 Temmuz 2010&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: arial;"&gt;&lt;a name="BLOGGER_PHOTO_ID_5501285932104019442"&gt;&lt;/a&gt; Yaklaşık bir yıl önce, 28 Ağustos 2009’da, “AKP, Kürt açılımıyla tarihsel bir sorumluluğun altına girdi” demiş ve uyarmıştık: “Düşük perspektifli, makyaj mahiyetinde bir açılım, çözüme karşı olanların başarısı anlamına geleceği gibi, sorunun içinden çıkılmaz bir hal alması sonucunu doğuracak. Bunca umudun ardından atılacak geri adımlar, büyük bir hayal kırıklığı yaratacak, ve işte o zaman, Kürtlerle gerçek bir diyaloğun yolu bir daha hiç açılmamacasına kapanacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz vaatkâr, olumlu gelişmelere gebe zamanlardı. Açılım projesi, milliyetçi hezeyanlarla hareket eden kesimler dışında kalan herkeste heyecan yaratmıştı. Değişimin arkasında durulması halinde, Türkiye’nin çehresinin kökten değişeceğine ve akan kanın duracağına dair güçlü bir umut belirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TFh-aH7p7fI/AAAAAAAAA4w/J4QrUasDRxI/s1600/kurds.jpg"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TFh-aH7p7fI/AAAAAAAAA4w/J4QrUasDRxI/s400/kurds.jpg" name="graphics1" align="BOTTOM" border="0" height="300" vspace="5" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: arial;"&gt;İki ay sonra, ekim ayında, Kandil ve Mahmur’dan gelen barış gruplarının Habur kapısından giriş yapmaları, adeta göksel bir armağan gibi, 25 yıldır süren savaşın sonunun belki de sanılandan daha kolay geleceğini düşündürdü kimimize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adımların ciddi bir tepki yaratacağını ve hükümete olan muhalefetin şiddetleneceğini kestirmek güç değildi. Mesele, AKP’nin, bu muhalefeti bertaraf etme stratejilerini, ‘Kim daha milliyetçi?’ yarışına girmeden, barışın dilinden konuşarak geliştirebilmesindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, iktidar bu süreçte, miliyetçi reaksiyonlardan hep korktu. Nihayetinde Türk sağının bir ürünü olan AKP’nin tabanında da aynı milliyetçi haleti ruhiye hüküm sürüyor, bu da hükümeti Kürt meselesiyle ilgili ikircikli bir tutuma yöneltiyordu. Partinin statüko nezdindeki hassas konumu nedeniyle çeşitli limitleri olduğunu hesaba katıyorduk, ama DTP’ye ve daha sonra BDP’ye yönelik dışlayıcı tavır, anlaşılır gibi değildi. Hükümet, adeta Kürtlerin söz hakkının olmadığı bir Kürt açılımı yapmaya çalışıyordu. Partinin en yetkili ağızlarından Bekir Bozdağ’ın, açılımın “Türk milleti”nin projesi, muhatabın da “Türk milleti” olduğunu söyleyerek sorunu “terör sorunu” olarak nitelemesi, haklı olarak, iktidarının açılımdaki samimiyetinin sorgulanmasına neden olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Açılımın encamı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorununun çözümü için hiçbir önerileri olmayan, olamayacak CHP ve MHP’nin, açılıma kapıları peşinen kapatmasına, AKP, daha fazla demokratikleşmeyle, Kürt muhalefetini ve demokrasi isteyenleri safına çekerek karşılık vermeliydi, ama böyle olmadı. Başbakan DTP’lilere randevu vermemekte diretiyordu. Dahası, Türkiye’de herkes Kürt sorununu tartışırken, gazetelerde, televizyonlarda konuyla ilgili yazılar yazılır, programlar düzenlenirken, Kürt aydınları susturulmaya çalışılıyor, Günlük gazetesine bir ay yayın durdurma cezası veriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTP’nin kapatılması, sistemin açılıma muhalefetinin en önemli göstergesiydi şüphesiz. Ancak medyada kendine yer bulamayan başka bazı kararlar, bugün hepimizi korkulara salan sokak şiddetinin temellerini, bizzat adalet eliyle atıyordu. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, “Türk, işte karşında düşmanın” diye haykırarak, “ehit edilen her güvenlik görevlisi için bir DTP’li öldürülmeli” diye yazan Bolu Ekspress gazetesi yazarı Işın Erşen hakkında dava açılmasına gerek görmeyen bir karara imza atıyordu mesela… Böylesine canice fikirlerin gazete köşelerinde özgürce dile getirebildiği ve yetkililerin bunu önlemek için hiçbir şey yapmadığı bir ülkede, sokakta insanların linç edilmesi, parti binalarına saldırılması hiç de şaşırtıcı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılım siyaseti ilan edildikten sonra, memlekette iki bine yakın Kürt siyasetçi gözaltına alındı, bunlardan yüzlercesi tutuklandı, mahkûmiyet kararı aldı. Kapatılan DTP’nin yerine kurulan yeni partinin belediye başkanları, yöneticileri, elleri kelepçelenerek tutuklandı. Kürtlere yönelik şiddet, bu uygulamalarla da sınırlı kalmadı. Lice’nin enlik köyünde hayvan otlatan 13 yaşındaki Ceylan Önkol’un öldürülmesini artık hepimiz biliyoruz. Peki ya, Hakkari’de öldürülen 14 yaşındaki Abdülsamet Erip’i, Van’da öldürülen 8 yaşındaki Maziye Aslan’i, Siirt’te öldürülen 10 yaşındaki Hakan Uluç’u, ırnak’ta öldürülen 16 yaşındaki Caziye Ölmez’i?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde, Hakkâri’den, Van’dan, Siirt’ten gelen haberler, mektuplar avaz avaz haykırıyordu: “Neredesiniz? Neden sesimizi, çığlığımızı duymuyorsunuz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seslere kulaklarımızı tıkadığımız, emniyet bülteni ağzıyla haber veren medyanın yazdıklarını sorgulamadan kabul ettiğimiz için kendimizi suçlamamız gerekmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Yeni bir sözleşme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağılanmayla, ötekileştirilmeyle, şiddetle geçen yıllar ve uzun silahlı mücadele geleneği, Kürtleri Türkiye’de ‘doğuştan’ muhalif ve öteki hale getirdi. Bu nedenle, onları ikna etmeyen her dönüşüm projesi, var olan ayrılıkları daha da derinleştirmeye mahkûm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya’daki Kürt garsonun, Adapazarı’ndaki Kürt bakkalın, Ordu’daki Kürt fındık işçisinin zihninde çakan her korku ışığı, memleketi biraz daha bölüyor, bu toprağın insanlarını bizlerden biraz daha koparıyor. Korkuyu bedeninde hisseden her Kürt’ün benliğinde aşılmaz uçurumlar doğuyor. Küstürülen her yürekte, yasak renkler inadına yan yana geliyor, “Edi bese!” yani “Yeter artık!” diyen nice yeni isyan pankartları açılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toprak parçası üzerinde yaşayan toplulukları homojen bir bütün haline getirme projesi, geçmişte de, bugün de, büyük acılara neden oldu, çok can yaktı. Modern devletlerin, bir ulus yaratmak adına ortadan kaldırdığı, baskı altına aldığı, asimile etmeye çalıştığı kültürler, insanlık tarihinde koskoca bir mezarlık oluşturuyor. Türkiye devletinin de bu açıdan kapkara bir sicili var. ‘Tek dil, tek millet’ siyasetinde ısrar, bu sicilin kabarmasından başka bir şeye yaramayacak. Türkiye, aklınıza gelecek her alanda, siyasette, eğitimde, kültürde, çokkültürlü vatandaşlık dönüşümünü hayata geçirmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye değişecekse, bunu ancak Kürtleri içine alan yeni bir toplumsal sözleşmeyle başaracak. Aksi takdirde, karanlıklardan kurtulmak belki de hiç mümkün olmayacak. Kürt meselesini Kürtlerin seslerini bastırarak çözeceklerini sanan milliyetçi aklıevvellere karşı mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. Aksi takdirde, bir şeyler yapmak için çok geç olacak. Bunun sorumluluğunu ve acısını da, emin olun, hep beraber taşıyacağız.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: arial; text-align: right;"&gt;(&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu yazıyı, bu köşede Kürt meselesiyle ilgili daha önce yayımlanmış yazıları kolajlayarak hazırladım. Yaşanan olaylar karşısında, söylenecek ‘yeni’ o kadar az söz var ki.&lt;/span&gt;)&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7158346740910364058?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7158346740910364058/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7158346740910364058&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7158346740910364058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7158346740910364058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/08/bazen-soyleyecek-soz-kalmaz_03.html' title='Bazen söyleyecek söz kalmaz'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TFh-aH7p7fI/AAAAAAAAA4w/J4QrUasDRxI/s72-c/kurds.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7090553862219414122</id><published>2010-07-27T17:45:00.003+03:00</published><updated>2010-07-27T17:48:59.801+03:00</updated><title type='text'>Masumiyeti ancak masumiyet savunur</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:arial;" &gt;Agos, 23 Temmuz 2010 &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemin tozu dumanı arasında gözden kaçmaması gereken şeyler oluyor  İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7xMzEb7RI/AAAAAAAAA4M/vfKDp2nkFLs/s1600/poyrazkoy.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 260px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7xMzEb7RI/AAAAAAAAA4M/vfKDp2nkFLs/s320/poyrazkoy.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5498597397235494162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Kafes eylem planı’ ve ‘Amirallere  suikast’ davalarının birleştirildiği ve Poyrazköy’de yapılan kazılarda  ele geçirilen mühimmata ilişkin davada, sanıkların yargılanmasına devam  ediliyor. Ama duruşmalar sırasında yaşananlar, mahkemenin gidişatı  hakkında insanda derin şüpheler uyandırıyor.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Biliyorsunuz, tutuklu sanıklar duruşmaya tek tip kıyafetlerle  geliyorlar. Göğüs kısımlarında Deniz Harp Okulu arması bulunan lacivert  ceket, gri pantolon, kırmızı kravatla, iki dirhem bir çekirdek halde...  Girişte, sanık yakınları onları sloganlarla, “Kahramanlar!” diye  bağırarak karşılıyor. Mahkeme salonunda ise, bu “kahraman”lığın ne mene  bir şey olduğunu ortaya çıkaran açıklamalar yapılıyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, sanıklardan biri, Türkiye yakın tarihinin en utanç verici  olaylarından biri olan Kardak kayalıkları işgalinde oynadığı rolü  anlatarak yapıyor savunmasını. Poyrazköy davası sanığı Albay Ali  Türkşen, bazılarına nedense pek “duygusal” gelen konuşmasında, “Kardak’a  çıkarken botun benzini yoktu, kredi kartıyla aldık, peynir ekmek yiyip  operasyona gittik. Ne olduysa, 13 yıl sonra hepimiz terörist olduk”  diyor ve o gün yaptıklarının, bugünkü masumiyetinin karinesi olarak  değerlendirilmesini istiyor. “Bağlı olduğu tek örgütün Türk Silahlı  Kuvvetleri olduğunu” kaydeden albayın savunması sırasında, sanık  subaylar gözyaşı döküyor. Gözyaşları herhalde sel olup akıyor ki,  Mahkeme Başkanı Oktay Kuban duruşmaya bir saat ara veriyor&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Agos olarak müdahil olmak istediğimiz Kafes davasında talebimizi kabul  eden karara şerh düşen Hâkim Kuban, sanıkların tahliye talebi mahkeme  heyeti tarafından ikiye karşı bir oyla reddedilince, karşı oy yazısını  yüksek sesle okuduğunda, sanık yakınları tarafından, “Bravo başkan, yaşa  başkan!”  tezahüratları ve alkışlarla ödüllendiriliyor. Tahliye  talebini reddeden hâkimler Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan’ın payına  ise, yuhalamalar ve küfürler düşüyor. Sanık yakınlarından biri, Karababa  ve Erdoğan’a “Benim çocuğum babasız kaldı, terbiyesiz ahlaksızlar!  Özgürlüğün ne demek olduğunu tutuklanınca anlarsınız!” diye bağırma  cesaretini kendinde buluyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bir başka sanık, Yarbay Mustafa Turhan Ecevit ise, savunmasını yaparken  “Eğer davanın hâkimleri bir gün benden önce musalla taşına yatarlarsa,  Allah’ın bana verdiği hakkımı kullanarak, o hakkı onlara helal  etmeyeceğim!” diyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Suçluluk hissi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Haklarında, cinayet ve cuntacılık dahil pek çok ağır suçlama bulunan  Poyrazköy davası sanıklarının masum olup olmadığına elbette adalet karar  verecek. Ama gazete sayfalarına yansıyan ifade ve tavırlarına bakarak,  Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup bu subayların derin bir suçluluk ve  şaşkınlık hissi içerisinde oldukları sonucuna varabiliriz. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, haksız bir suçlamayla karşı karşıya kalmış insanlar, kendilerini  savunmak için “kahramanlık” kisvesine bürünme ihtiyacı duymazlar.  Masumiyet ancak masumiyetle savunulur ve ispatlanabilir, saldırganlıkla  değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On küsur yıl önce yapılmış ve uluslararası bir krize yol açmış  bir askeri operasyonda üstlendiğiniz görevi anımsatırsanız, size verilen  emirleri uygulamakta ne kadar sadık olduğunuzu ispatlayabilirsiniz  belki, ama bunun, bugün karşı karşıya olduğunuz suçlamalardan  aklanmanıza bir yararı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Hâkimlere, onların da bir gün yargılanacağı tehdidini savunmak, eşinizin  masumiyetini asla ispatlamaz, aksine, gücü elinize geçirdiğiniz ilk  anda, uğradığınızı iddia ettiğiniz kötü muameleye karşınızdakini maruz  bırakacağınızı gösterir. Bu da pek masumane bir tavır değildir doğrusu.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkeme salonuna tek tip kıyafetlerle gittiğinizde, ardınıza orduyu  aldığınız, her şeyi vatan için yaptığınız, dolayısıyla masum olduğunuz  mesajını verdiğinizi düşünebilirsiniz. Böyle yaparak birilerini ikna da  edebilirsiniz; ama, bugün asıl yargılananın, kör bir milli çıkar  algısıyla suç işleyen devlet aklı olduğunu hesaba katmadığınızdan, o tek  tip kıyafetlerin, asıl, suçluluk duygunuzu faş ettiğini fark  edemezsiniz.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir sözü, devletin kirli  işlerinin sahiplenilmesinin kamuflajı oldu yıllar yılı. O kirli işleri  üstlenenler, bugünün dünyasında bu fikrin ardına gizlenemeyeceklerini  öğrenmeliler.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7090553862219414122?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7090553862219414122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7090553862219414122&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7090553862219414122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7090553862219414122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/masumiyeti-ancak-masumiyet-savunur.html' title='Masumiyeti ancak masumiyet savunur'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7xMzEb7RI/AAAAAAAAA4M/vfKDp2nkFLs/s72-c/poyrazkoy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6044870678164202484</id><published>2010-07-27T17:42:00.001+03:00</published><updated>2010-07-27T17:44:14.112+03:00</updated><title type='text'>Soysop bakanlığı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7wgHP27fI/AAAAAAAAA4E/8OMe-CGhw7I/s1600/sevda+demirel.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 175px; height: 230px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7wgHP27fI/AAAAAAAAA4E/8OMe-CGhw7I/s320/sevda+demirel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5498596629557997042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:arial;" &gt;Agos, 23 Temmuz 2010&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini sürekli tekrarlamakta, dolap beygiri gibi eksenimiz etrafında dönmekte üstümüze yok. Benliğimiz daima, sağalmayıp kronikleşmiş çocukluk hastalıklarımızın etkisi altında.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevda Demirel’in bir sperm bankasından hamile kalma hadisesinde yaşananlar, 30’lu, 40’lı yılların değme ırkçılarına taş çıkartacak nice yöneticimiz olduğunu çıkardı ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayede öğrendik ki, Türk Soyunu Koruma Yönetmeliği adı altında ucube bir kanuni düzenlemeye sahipmişiz. Meğer Sağlık Bakanlığı, mart ayında çıkardığı yönetmelikle, sperm bankasından hamile kalanların hapis cezasıyla yargılanabileceğini karara bağlamış. Yurtdışındaki bir sperm bankasından alınan sperm veya yumurta ile hamile kalanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis talebiyle dava açılabilecekmiş.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk sahibi olmak elbette ciddi bir mesele. Çocuğun ve annenin haklarını korumak adına devletin birtakım denetlemeler yapması da şüphesiz meşru. Ama, meseleyi Türk soyu penceresinden değerlendirmek hangi aklın ürünü acaba?&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk soyu diye bir şey mi var sahiden? Kimler bu soya mensup, kimler değil? Bir Türk’le bir Kürt evlenip çocuk yapsa mesela, veya bir Laz’la bir Çerkes birbirlerini çok sevseler, dört de çocukları doğsa, Türk soyuna ne olacak? Veya, Sevda Demirel örneğinde olduğu gibi, bir kadın, çocuk sahibi olmayı çok istediği halde, gönlü bir erkeğin erkekliklerine katlanmayı hiç çekmiyorsa, devletin ona söyleyebileceği ne olabilir ki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Bildiğimiz kadarıyla, dünya üzerinde tek bir insan soyu var. Az biraz farkla, kadınları Sevda Demirel’e, erkekleri de Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a benzeyen bir soy bu. Peki, bu Türk soyu ne ola ki? Yoksa Türkler insanlardan ayrı bir soydan geliyor da, haberimiz mi yok?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6044870678164202484?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6044870678164202484/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6044870678164202484&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6044870678164202484'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6044870678164202484'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/soysop-bakanlg.html' title='Soysop bakanlığı'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TE7wgHP27fI/AAAAAAAAA4E/8OMe-CGhw7I/s72-c/sevda+demirel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3834956106416462587</id><published>2010-07-18T12:28:00.002+03:00</published><updated>2010-07-18T12:41:15.923+03:00</updated><title type='text'>Zohrab ve Vartkes’in son günleri</title><content type='html'>&lt;meta equiv="CONTENT-TYPE" content="text/html; charset=utf-8"&gt; 	&lt;title&gt;&lt;/title&gt; 	&lt;meta name="GENERATOR" content="OpenOffice.org 3.1  (Unix)"&gt; 	&lt;style type="text/css"&gt; 	&lt;!-- 		@page { margin: 2cm } 		TD P { margin-bottom: 0cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } 	--&gt; 	&lt;/style&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 16 Temmuz 2010&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;‘Onların hikâyesini haftaya bırakalım” demiştik, ama geçen hafta Patriklik meselesi etrafında dönen tartışmalarla ilgili yazma zorunluluğu, İstanbul Mebusu Zohrab ve Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan’ın  Halep’ten ölüme doğru giden yolculuklarını anlatan yazıyı engelledi. Kaldığımız yerden devam edelim… [Yani, bu yazının, Halep’teki Baron Otel’le ilgili baş kısmı biraz aşağıda, veya &lt;/span&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/baron-otel.html"&gt;şurada...&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’te, Halep Valisi Celal Bey’in Ermeni muhacirlere yönelik insani tutumundan cesaret bulan Halep Ermenileri, tehcir yürüyüşü sonunda çaresiz halde şehirlerine ulaşan Ermenilere yardım ediyor, şehir dışındaki Sebil bahçesinde ve Karlık tepesinde büyük kazanlar içinde pişirdikleri yemekleri onlara dağıtıyor, yaralarına merhem olmaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial;"&gt;Söylentilere göre, Celal Bey İstanbul’a bir telgraf çekip “Ben bu vilayetin valisiyim, canisi değil!” demiş ve bunun sonucunda Konya’ya atanmıştı. Yörenin Müslüman ahalisi de muhacirlere destek olmaya çalışıyordu; hatta, toprak sahibi olanlar, şehre gelen binlerce Ermeni’nin kendi topraklarına yerleşmesi ve orada çalışarak vilayetin kalkınmasına katkıda bulunması için yetkililerden talepte bulunuyordu. Tehcirin nihai amacının Ermenileri topyekûn yok etmek olduğunun henüz anlaşılamadığı günlerde gelen bu talepler, yetkililer tarafından sürekli olarak reddediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehre ilk ulaşan Ermeniler, daha ziyade Çukurova bölgesinde yaşayanlardı ve o günlerde, sürgünün savaş koşullarının bir gereği olduğu hissiyatı hâkimdi. Ancak özellikle Anadolu’nun iç bölgelerinden, erkekleri öldürülmüş ve sersefil haldeki kafileler şehre ulaştıkça, manzara daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zohrab ve Vartkes, Mayıs ayının son günlerinde İstanbul’da tutuklandılar. Onlara, Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edilecekleri söylendi. Haziran ayında Halep’e ulaştıklarında, gözetim altındaydılar ama iyi niyetli bir devlet görevlisi olan Polis Müdürü Fikri Bey’in özel izniyle Baron Otel’de vakit geçirebiliyorlardı. Ancak, Halepli Ermenilere, özellikle de, zaten çeşitli yardım işlerinin yüküyle uğraşan Mazlumyan ailesine yük olmak istemediklerinden, oraya değil, Otel Bab el Farac’a yerleştiler. Vali Celal Bey, birkaç gün sonra, hasta olan Zohrab’ın Dr. Altunyan’ın kliniğine yerleşip rahat etmesini sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı boyunca İstanbul’da, seçkin bir çevrede yaşayan ve edebiyatla, hukukla ve nihayet siyasetle uğraşan Zohrab için bu macera elbette çok zorluydu. Kalbindeki rahatsızlık gittikçe daha fazla kendini hissettiriyordu. Mebus seçilmeden önce yıllar yılı Taşnak partisi saflarında devrimcilik yapan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dağlarda yaşayan, silahlı mücadele yürüten Vartkes ise neşeli ve enerjikti. Dr. Kılcıyan’a, “Doktor, ben zaten yedi senedir bedava yaşıyorum. Derdim değil. Yedi sene önce ölmem lazımdı ama ölmedim, yedi sene kârdayım, bu da bir şeydir” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kaçış planı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zohrab ve Vartkes kendilerini bekleyen sonun farkındaydılar, ama İstanbul’da yakından tanıdıkları İttihatçı liderlerin verdiği güvencelere de inanmak istiyorlardı. Kendileri için emniyetli bir sığınak olan Halep’teki günlerini mümkün olduğunca uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ne var ki, Dahiliye Nazırı Talat Paşa (Zohrab’la Tokatlıyan otelinde sık sık tavla oynadıkları söylenir), İstanbul’dan, onların aldığı nefesi bile takip ediyor ve yola çıkmaları, Urfa üzerinden Diyarbakır’a gitmeleri için Halep’teki görevlilere baskı yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci Aram Andonyan’ın aktardığına göre, Celal Bey’den sonra valilik görevini üstlenen Bekir Sami Bey, kaçmaları gerektiğini onlara dolaylı olarak duyurmuştu. Eski Şam mebusu Şükrü el Asali de, Zohrab ve Vartkes’i öldürme planlarından haberdar olmuş, Urfa’ya gitmemeleri için mutlaka bir yol bulmalarını, güvenilir tanıdıklar vasıtasıyla iletmişti. Şükrü el Asali, bu bilgiye inanmayan Dr. Kılcıyan’a şu cevabı vermişti: “Meclis-i Mebusan’da diller meselesi tartışılırken, Zohrab, İttihatçı kabineyle aynı fikri savunup Arapların davasına zarar verdi, ama bizim ona büyük bir saygımız var. İnanıyorum ki, Türkler, Ermeniler ve Araplar arasında bir Zohrab daha yoktur. Ama onu öldüreceklerine eminim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler üzerine, Dr. Kılcıyan, Arap meslektaşı Tevfik Bey ve Hamid El Cabri’nin yardımıyla, iki mebus için bir kaçış planı hazırladı. Plana göre, Zohrab ve Vartkes yola çıktıktan sonra, silahlı bir Arap grubu, bir soygun görüntüsünde, onlara eşlik eden polis ve jandarmalara saldıracak, Zohrab ve Vartkes’i kaçırıp Cezire taraflarındaki Arap köylerine saklayacaklardı. Bu Arap köylüler, kendilerine sığınmış herhangi birini devlet yetkililerine teslim etmemeleriyle, gerekirse onu korumak için çarpışmayı bile göze almalarıyla tanınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 102); font-weight: bold;"&gt;Çerkes Ahmet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Zohrab, İstanbul’da, Halaskar Zabitan günlerinde evinde saklayıp ölümden kurtardığı, İttihatçı Meclis başkanı Halil Bey (Menteşe) vasıtasıyla bir sonuç alınacağını ve Diyarbakır’da mahkeme karşısına çıkmadan eve geri dönebileceğini umuyordu. Halil’in ona bir can borcu vardı ne de olsa...&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial;"&gt;İki mebus, Dr. Kılcıyan, ve Baron Otel’in sahibi Onnik Mazlumyan’dan kurtulamaları için tek yol olarak görülen kaçış planını duyduklarında, Harp Divanı’nda yargılansalar da suçsuz çıkacaklarına emin oldukları, ama eğer kaçarlarsa bir daha kendileri için hiçbir ümit olmayacağı gerekçesiyle, onları reddettiler ve birkaç gün sonra da yola koyuldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Urfa’ya gittiler. Oradan Diyarbakır’a doğru yola çıktıktan kısa bir süre sonra ise, yolları Teşkilat-ı Mahsusa için çalışan bir çete reisi olan Çerkes Ahmet tarafından kesildi.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial;"&gt;Çerkes Ahmet, sonraki yıllarda, yazar Ahmet Refik Altınay’a, Vartkes’i mavzer kurşunuyla, Zohrab’ı ise başını taşla ezerek öldürdüğünü anlattı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0.5cm; font-family: arial;"&gt;Onun bu ve benzeri cinayetlerini kendi ağzından dinleyen Ahmet Refik, Çerkes Ahmet hakkında, “Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi” diye yazacaktı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3834956106416462587?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3834956106416462587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3834956106416462587&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3834956106416462587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3834956106416462587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/zohrab-ve-vartkesin-son-gunleri.html' title='Zohrab ve Vartkes’in son günleri'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5464958347119340727</id><published>2010-07-11T16:01:00.002+03:00</published><updated>2010-07-11T16:05:02.651+03:00</updated><title type='text'>Bu emrivaki kabul edilemez</title><content type='html'>&lt;table bg="" style="color: rgb(255, 255, 255); font-family: arial;" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="100%"&gt;   &lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;     &lt;td&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 9 Temmuz 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Hükümet, geçen hafta, Ermeni toplumunun patrik seçimi için yaptığı  başvuruyu reddetti ve geleneklerde bulunmayan bir ‘genel patrik  vekilliği’ makamı tesis ederek, halkın seçim hakkını gasp etmiş oldu. Bu  karara hiçbir itirazda bulunmadan, 48 saat gibi bir sürede, adeta  yangından mal kaçırırcasına patrik genel vekilini seçen Kilise Genel  Kurulu ise, hükümetle birlikte tarihsel bir sorumluluk altına girmiş  oldu. Eğer bu dayatmadan, eğer bu “Ben yaptım oldu!” yolundan  gerisingeri dönmezlerse, Ermeni toplumunun vicdanında aklanmaları mümkün  olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDnBCajyS8I/AAAAAAAAA38/32aGkq4MFXY/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 264px; height: 507px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDnBCajyS8I/AAAAAAAAA38/32aGkq4MFXY/s400/1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492633467788348354" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Devletin, gölgesini Ermeni Patrikliği’nin üzerinden eksik etmeme merakı  Ermeniler için yeni değil; buna alışkınız. Ama kendini gayrimüslimlerin  haklarının savunucusu olarak göstermeye çalışan bir hükümetin, Ermeni  Patrikliği’nin başında olacak din adamının seçilmesi konusunda bu kadar  müdahaleci davranmasının; dahası, halkın görüşünü hiç dikkate almadan  yeni bir içtihat yaratmaya yeltenmesinin demokratlıkla ve iyi niyetle  ilgisi yok. İktidar, eğer bu tavrında ısrarcı olacaksa, Ermenilerin  patrik seçme hakkını yok saymış bir hükümet olarak, bütün dünyaya nasıl  “Ben tüm vatandaşlarıma eşit mesafedeyim” diyecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün artık bariz bir şekilde ortaya çıkan manzara, Patrik II. Mesrob’un  rahatsızlanmasının ardından oluşan boşluğun devletin istediği şekilde  doldurulması için hazırlanan bir plana işaret ediyor. Bu plan  çerçevesinde, Ermeni Patrikliği ve sivil alanın temsili, hükümetin  istediği tepkileri vermek üzere el altında bulundurulan iki ‘baş’a  teslim edilecekti. 1915 meselesi, Ermenistan’la ilişkiler,  gayrimüslimlere yönelik ayrımcılık gibi konularda zora girildiğinde,  hükümetle ahenkli sesler çıkaracak, Ermenilerin Türkiye’de mutlu bir  şekilde yaşadıklarını, ayrımcılığa uğramadıklarını, Türkiye dışında  kalan Ermenilerin şu ya da bu konuda haksız olduğunu bütün dünyaya  duyuracak, sadık Ermeni ‘lider’lere ihtiyaç vardı. Ruhani Kurul Başkanı  Ateşyan’ın ve hükümet tarafından ‘Ermeni cemaati başkanı’ olarak lanse  edilen Bedros Şirinoğlu’nun son bir buçuk yıldaki icraatlarına,  konuşmalarına, genel tutumlarına baktığınızda, bu rolü hakkıyla  oynadıklarını görmek hiç de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Seçim değil atama&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık ki, Ermeni toplumu bu dönemde iyi bir sınav vermedi.  Oldubittilere, dayatmalara, bizim adımıza söylenen ama hepimizi  utandıran açıklamalara gereken tepkiler verilmedi. Halkın büyük  çoğunluğu yaşananlardan son derece huzursuz olsa da, seçtikleri vakıf  yöneticileri, Ateşyan’ın ve Şirinoğlu’nun gücünden korktukları için, bu  huzursuzluğu dile getirmedi. Kilise, Patrikhane çatısı altında  milyonlarca dolarlık bir komisyon pazarlığına girmiş olduğunu itiraf  eden bir başepiskoposun önderliğini itiraz etmeden hazmederek, lekeye  ortak oldu. Bizler, suni bir ‘patrik / eşpatrik’ ayrımı etrafında  kamplaşarak, yukarıdan çizilen planın uygulanması için uygun ortamı  yarattık. Herkesin şikâyetçi olduğu, ama değişmesi için kimsenin elini  taşın altına sokmadığı bir düzenin devam etmesi, bizleri de  çarpıklıkların müsebbibi kıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama artık biliyoruz ki pabuç pahalı. Türkiye Ermenileri, tarihleri  boyunca belki de en önemli politik kazanımlarından biri olan kendi  ruhani temsilcisini seçme hakkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.  Bugün, patrik genel vekili adı altında, patriklik makamına fiilen bir  ‘atama’ yapıldı. Yarın, başka bir hükümet icraatıyla, seçme hakkının  Ermenilerin elinden ilelebet alınmayacağını kim garanti edebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta patriğin ardına gizlenen, onun için timsah gözyaşları dökenler,  akli melekeleri yerinde olmayan II. Mesrob’un halen resmen patrik olduğu  savına tutunarak, meselenin içinden çıkılmaz bir hal almasına neden  oldular. Mevcut patrik istifa edecek durumda olmadığı için yeni bir  patrik seçilemeyeceğini iddia edenler, istifa dahi edemeyen bir patriğe  nasıl patrik denebileceğini sorgulayanları susturmaya çalıştılar.  Gelinen noktada, patriğin rızası alınmadan atanmış bir ‘genel vekil’in  meşru olmadığını çok iyi bildikleri halde suskun kalmaları ve  göstermelik bir seçimle ihdas edilen genel vekillik unvanını dahi  sindirebilmeleri, onların asıl niyetini göstermiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Danışıklı dövüş&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni Kilisesi, tarihi boyunca çok çeşitli baskılara maruz kaldı. Ancak  devletin kilise hukukunu çiğneyen bir uygulaması, belki de tarihte ilk  kez bu kadar kayıtsız şartsız bir teslimiyetle kabul edildi. Valilik  kanalıyla tebliğ edilen karara itiraz edilmemesi, hükümet nezdinde  hatanın düzeltilmesi için girişimde bulunulmaması, hukuki bir mücadele  başlatılmamış olması ve bütün bunlar yaşanırken Ermeni toplumuna hiçbir  şey sorulmamış olması, bu emrivakiyi gayrimeşru kılmaya yetiyor.  Gösterilen teslimiyet, hükümetin, bu kararı, Patrikhane’yle dirsek  teması içinde aldığını düşündürüyor. Yani yapılan, danışıklı dövüşten  başka bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu kararı kabullenen ruhaniler, eğer gerçekten kiliselerini  seviyorlarsa, işledikleri tarihi hatadan geri dönmenin yollarını  aramalılar. Attıkları adım, halkla kilise arasında yavaş yavaş örülmekte  olan duvarların iyice yükselmesine neden oldu. Patriklik makamı çirkin  bir iktidar mücadelesinin odağı haline geldikçe insanlar kiliseden  uzaklaşıyor ve hepimiz, cemaatinin sevgisini ve bağlılığını hak etmeyen  bir kilisenin çözülmeye mahkûm olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler, ruhani önderlerini, yedide bir oranında din adamına karşılık  yedide altı oranında sivillerin oyuyla seçerler. Bugün, patriğin  yetkilerine sahip olacak din adamının sadece ruhanilerin kararıyla  seçilmesi, halkın söz hakkının çalınması anlamına geliyor. Bu  hırsızlığın herhangi bir sorun yaratmayacağını ileri sürmek, ancak  saflıkla veya kötü niyetle açıklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni toplumu, bir haftadır, tepkisini dile getirmek için çareler  arıyor. Susturulmak istenen insanların olan bitene seyirci kalacağı  yanılsamasına kapılanlar, sahip oldukları iktidarın büyüsüyle sıradan  insanların varlığını göremez hale gelenler, bu seslere kulak vermeliler.  Aksi takdirde, sahip olmak istedikleri makamı ve mevkiyi bir daha  rüyalarında dahi göremeyebilirler. Unutmayalım, tarihin çöplüğü,  muradına erememiş kifayetsiz muhterislerin hayaletleriyle dolu. &lt;/p&gt;  &lt;/td&gt;   &lt;/tr&gt; &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5464958347119340727?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5464958347119340727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5464958347119340727&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5464958347119340727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5464958347119340727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/bu-emrivaki-kabul-edilemez.html' title='Bu emrivaki kabul edilemez'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDnBCajyS8I/AAAAAAAAA38/32aGkq4MFXY/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3650006166834996189</id><published>2010-07-04T19:21:00.004+03:00</published><updated>2010-07-04T19:28:58.881+03:00</updated><title type='text'>Baron Otel</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 2 Temmuz 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;Halep’te bir Baron Otel var. Dünyanın dört bir tarafındaki, oraya hiç  gitmemiş Ermenilerin de bildiği, küçük, ama derin anlamlara sahip bir  otel. Vakti zamanında, yani 1915’in o kapkaranlık günlerinde, Suriye  çöllerine ölüme gönderilen Ermenilerden bazılarını kurtarmak için büyük  bir mücadeleye girişen bir ailenin, Mazlumyanların oteli.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: arial;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDC2KRzff4I/AAAAAAAAA30/dRmL40WlZmo/s1600/baron1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDC2KRzff4I/AAAAAAAAA30/dRmL40WlZmo/s400/baron1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490088233458958210" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;19. yüzyılın sonlarında, 1891’de,  Arapgir’e bağlı Ançırti köyünden  hacca, Kudüs’e gitmekte olan Krikor Ağa Mazlumyan, Halep’te, özellikle  Batılı seyyah ve tacirlerin konaklayacağı türden bir otelin  bulunmadığını görüp, hac dönüşünde, Halep’te bir otel kurdu ve adını  Ararat koydu. Krikor Ağa, kentin Ermenileri arasında kısa sürede  sivrildi, hatta o kadar nüfuz kazandı ki, Araplar ve yabancılar arasında  “Ermenilerin konsolosu” olarak anılmaya başladı. Bugünkü Han Gümrük  semti yakınlarında ve Mecidiye karakolunun yanındaki Otel Ararat’ta  işler büyüdü, ve Krikor’un iki oğlu, Onnik ve Armenak, 1909’da Baron  Otel’i kurdular. Mazlumyanlar,  Halep’te yaşadı, orada aile kurdu,  çoğaldı ve toprak oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı subayları, bürokratları, İngiliz ajanları,  Alman arkeologlar,  Fransız tüccarlar ve daha pek çokları Baron’un müşterisi oldu. Kral  Faysal, Suriye’nin bağımsızlığını Baron Otel’in 215 numaralı odasının  balkonundan ilan etti. İstanbul’da, görkemli Pera Palas’ta kalan Agatha  Christie’nin Halep’teki mekânı, Baron Otel 203 numaraydı. T. E.  Lawrance, namı diğer Arabistanlı Lawrance, İsveç Kralı Gustav, Mısır  cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır, Suriye devlet başkanı Hafız Esad,  Birleşik Arap Emirlikleri’nin kurucusu ﬁeyh Zayed bin Sultan ve  Amerikalı milyarder David Rockefeller de orada kaldı. İttihat ve Terakki  triumvirasından, dönemin Suriye valisi Cemal Paşa da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdülhamit’in hüküm sürdüğü 1890’lı yıllarda Anadolu’da hâkim olan  huzursuzluk mu acaba Krikor Mazlumyan’ı Ançırti’den ayrılmaya sevk  etmişti? 1894’te başlayacak katliamları sanki önceden sezmiş, ailesini  kurtarmanın bir yolunu mu arıyordu? Her halükarda, adeta ilahi bir  kararla Anadolu’yu terk edip Halep’e yerleşen Mazlumyanlar, Otel Baron  sayesinde, 1915’te ölmeye yürüyen  yüz binlerce Ermeni’den yüzlercesine  yardım elini uzatacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye valiliği günlerinde, Otel Baron, Cemal Paşa’nın karargâhı rolüne  büründü. Baron’da konaklayan Paşa, işlerinin pek çoğunu da burada  kurduğu bürosunda idare ediyordu. İki bekçi tarafından korunan büroya  girmek yasaktı; ancak Krikor Ağa’nın karısı Turvanda, sık sık bekçileri  aşarak Paşa’nın karşısına çıkıyor, tehcir yolunda Halep’ten geçen  akrabaları için yardım dileniyordu: “Paşa, akrabalarımı getirmiş  hapsediyorlar. Müsaade et de serbest bıraksınlar.”&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDC2GdeDIpI/AAAAAAAAA3s/iwHc6IVH1sM/s1600/baron2.jpg"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;Turvanda Hanım’ın torunu Krikor Mazlumyan, araştırmacı Toros Toranyan’a  anlatıyor:&lt;br /&gt;“O günlerde Ermeni’nin bini bir para etmiyordu. Ama Paşa’ya biz  bakıyorduk ve Paşa’nın babama ve büyükanneme büyük hürmeti vardı.  Büyükannem bir ricada bulunduğunda, onu asla kırmazdı. Ve en önemlisi,  bizimkilerin memleketten gelen akrabalarının sonu gelmiyordu. Sürekli  olarak içlerinden birileri tutuklanıyor, ama büyükannemin talebiyle  serbest bırakılıyordu. Büyükannem çok iyi Türkçe bilmediğinden, Paşa’ya  her başvurduğunda, babam onun yanında çevirmenlik görevini  üstleniyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der Zor’da sonlanan tehcir yürüyüşü, oraya varabilen Ermeniler için  kurtuluş anlamına gelmedi. Hasbelkader yollarda canını kurtarıp  kendilerini çöldeki kamplara atanları, yeni katliamlar, yeni ölümler  bekliyordu. Bitlis’teki katliamları örgütleyen vali Mustafa Abdülhalik,  1915’in sonlarına doğru, Der Zor’a doğru yürüyen kafileleri  “hızlandırmak” göreviyle Halep’e atandı. Mazlumyanların kurtardığı  Ermeniler gözünden kaçmamıştı Mustafa Abdülhalik’in. Cemal Paşa’nın  koruduğu bu aileyi yerinden etmek için Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya  başvurdu ve ondan, ailenin Musul’a sürülmesi emrini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der Zor’dan geçen Musul yolu, Ermeniler için ölümle eş anlamlıydı. O  günlerde Cemal Paşa Kudüs’e gitmişti ve Mazlumyanlar tek  koruyucularından mahrumdu. Haberi alan Paşa, Talat’ın emrini bozdu ve  Mazlumyanların kendi yanına, Kudüs’e gönderilmesi talimatını verdi.  Böylece, bütün “aile”, yani iki yüzü aşkın Ermeni, trenle, Kudüs’e doğru  yola çıktı. Yolda emir değiştirildi ve Zahle adında bir yerde  konaklamalarına karar verildi. Musul yerine Zahle, Mazlumyanlar ve  yanındakiler için, cehennem yerine cennet demekti. Orada bir yıldan  fazla sürgünde kaldılar ve o güne dek bir sürü Ermeni’nin canını  kurtaran Turvanda Mazlumyan’ı 22 Mayıs 1917’de, Zahle’de toprağa  verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazlumyanlar için sürgün kararı çıktığında, Armen Mazlumyan’ın yakın bir  dostu, Fakher Cabri adında bir Arap, onlar yoldayken otele el  konulacağı, acilen bir çözüm bulmaları gerektiğini söyledi.  Mazlumyanlar, otellerini bu güvenilir dostlarına “sattılar”. Kâğıt  üstündeki bu alışveriş, otelin mülkiyetini bütünüyle Cabri’ye  devretmekteydi. Ermeni mallarına el koymanın, onları gasp etmenin pek  çokları için “helal” olduğu günlerde, bu asil tabiatlı adam, emanete  gözü gibi baktı ve Mazlumyanlar geri döndüğünde, onların olanı onlara  iade etti. Unutmayalım… Bu toprakların tarihi, eli kanlı  Abdülhalik’lerin olduğu kadar, Fakher Cabri’lerin de tarihidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’te, İstanbul’dan Diyarbakır’a sürgün edilen İstanbul Mebusu Zohrab  ve Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan’ın yolu da Halep’ten ve Baron  Otel’den geçti. Halep, katledildikleri Urfa’dan önceki son durakları,  bir diğer anlamda, onların son ümidiydi. Gelin, onların hikâyesini  haftaya bırakalım.    &lt;/p&gt;  &lt;p style="font-family: arial; font-style: italic; text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Bu yazıdaki bilgiler, büyük ölçüde,  Halepli emektar araştırmacı ve yazar Toros Toranyan’ın Badmutyun Halebi ‘Otel Baron’i yev Armen Mazlumyani  (Baron) Namaganin [Halep’teki Otel Baron’un Tarihi ve Armen Mazlumyan’ın  Mektupları] adlı kitabından derlendi. Beyrut, 1987)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3650006166834996189?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3650006166834996189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3650006166834996189&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3650006166834996189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3650006166834996189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/07/baron-otel.html' title='Baron Otel'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TDC2KRzff4I/AAAAAAAAA30/dRmL40WlZmo/s72-c/baron1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8639518157791907521</id><published>2010-06-26T00:09:00.005+03:00</published><updated>2010-06-26T00:27:43.952+03:00</updated><title type='text'>Devran döne, umut yetişe</title><content type='html'>&lt;div  style="text-align: right;font-family:georgia;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 25 Haziran 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="text-align: right;font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(Ece Ayhan, ‘Açık Atlas’tan)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p face="georgia"&gt;&lt;br /&gt;Bize kimin yasının tutulmaya değer olduğunu söylüyorlar; kimin  arkasından ağlayacağımızı. Hangi ölünün cennetlik, hangisinin ‘leş’  olduğunu. Hangi cesedin bizden, hangisinin onlardan olduğunu  söylüyorlar.&lt;br /&gt;Bizim yerimize karar veriyorlar; bizleri birer piyon olarak satranç  tahtasına sürüyor ve can almamızı, can vermemizi istiyorlar. Bizden  insanlığımızı, bizden bizi çalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her biri birbirinden yoksul çocuklara birbirlerini öldürmekten başka yol  bırakmıyorlar. Kahramanlığı, korkmamayı, vatan için ölmeyi, vatan için  öldürmeyi marifet belletiyorlar. Korkunun, dehşetin, kaçıp gitme arzunun  üstünü örtüyor, gerçek olmayan bir gerçeklik icat ediyor, hepimizin o  gerçekliğe inanmamızı, o gerçekliğin totemlerinin, bayrak direklerinin  etrafında kenetlenip dans etmemizi bekliyorlar.&lt;br /&gt;Karatahtalar önünde sözlüye kaldırıp, vatan için dökülen kanın asil ve  kutsal olduğunu, boşa akmadığını, asla yerde kalmayacağını öğretiyorlar  okumayı yeni sökmüş miniklere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TCUbLxbEDjI/AAAAAAAAA3k/Svd7lLvgb5A/s1600/kurt5.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TCUbLxbEDjI/AAAAAAAAA3k/Svd7lLvgb5A/s400/kurt5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486821610080177714" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Bu vatan hepimizin” diyorlar, ama ‘hepimiz’e beni, sizi, onları,  başkalarını katmıyorlar; vatan onlar kimi isterse onların vatanı oluyor,  ama asla ekmeğini oradan çıkaranların, oraya düşüp oraya gömülenlerin  değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarılarda bir yerlerde, gücün, iktidarın etrafında dönüp duran pervane  böcekleri, kâh gözyaşı döküp kâh meydan okuyarak maskeli balolarda  birbirini ağırlayan muktedirler, beyler ve efendiler, can korkusu, evlat  acısı, yürek yarası bilmeyen gidi gidiler, kösele suratlı tuzu kurular…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda, işsizi, çobanı, işçisi, anasızı, babasızı, bahtsızı, kadersizi,  kademsizi; zorunlu göçün, depremin, krizin mağduru. Yirmisinde, on  sekizinde, yirmi üçünde. Tek çocuğu, kazan artığı, üç çocuklusu. Anası  merdiven silen, babası hep hasta olup çalışamayan, bacısı evde, evlenip  dayağını yiyeceği en uygun koca adayını bekleyen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi kim anlar, kim yanar size, kim acır, kim hatırlar sizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Başkasının çocuğunu          sakınmak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukları ölmeye ve öldürmeye değil, yaşamaya ve yaşatmaya  göndereceğimiz günler de gelecek elbet. Ortasından ikiye bölünmüş güzel  Kıbrıs’ın şairi Neşe Yaşın’ın dediği gibi, yalnızca kendi vatanımızı  değil başkalarının vatanını da sevmeyi öğreneceğimiz, yalnızca kendi  oğullarımızı değil, başkalarının oğullarını da sakınacağımız vakitler  gelecek. Annelerin korkudan ve kederden değil mutluluktan ağlayacağı  zamanlar…&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;ah ki oğlumun emeğini eline verdiler&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;(Ece Ayhan, ‘Meçhul öğrenci anıtı’ndan)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;24 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Ömer Kara’nın annesi Elmas Kara’nın,  oğlunun tabutuna sarılıp yüreğinin en derininden çıkardığı, “Sen niye  öldün oğlum? Sen neyin bedelisin?” sorusu karşısında başını yere  eğmeyecek, gözlerini kaçırmayacak, omzu kalabalık general, ensesi kalın  siyaset erbabı yok bu memlekette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama salt onlar mı? Bizler, biz insanlar, biz kalabalıklar da sorumlu  değil miyiz çocukların dağlarda, karakollarda, yollarda ölmesinden,  öldürmesinden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölge oyununa, mış gibi yapmaya dur demenin vakti gelmedi mi? Öldürülen  asker çocuğa da, gerilla çocuğa da yanmanın, ikisinin canının hesabını  onları ölüm tarlalarına sürenlerden sormanın zamanı değil mi hâlâ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Şehit asker’e karşılık ‘ölü ele geçirilen terörist’ vicdansızlığını  tarihin çöplüğüne yollamakla başlamalı. Türklük-Kürtlük davasıyla akan  kan durur mu? Kürtlere hadlerini bildiren, onları tehdit eden, ağzı  salyalı kalemşorun katillerle işbirliği yaptığını ilan etmeli. İradesini  parmaklıklar ardına havale edip kendini mazlumiyete hapseden Kürtlere  “Neden?” diye sormalı. Ölü bedenleri siyasi çıkar kapısı yapanların,  şehit haberi aldığında gözleri beleren, kanı kaynayanların ipliğini  pazara çıkarmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçi-ulusalcı gericilik bertaraf edilmedikçe hiçbir iktidarın bu  meseleyi tek başına çözemeyeceğini anlamak gerekiyor. Hiçbir siyasi  parti bunun yükünü tek başına omuzlayamaz. Bütün Türkiye, Türkleri ve  Kürtleriyle, işte bu yüzden samimiyet sınavında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Alnındaki yaradan boşaldı belki bütün kanı&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Fakat nehirlerin akıyor dağların rüzgarlıdır&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Bak yine çarpıyor kalbim&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Ortasında kavganın&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Gün ola devran döne, umut yetişe.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(Ahmed Arif, ‘Gün ola’dan)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Soru basit, cevabı basit, hayata geçirmesi zor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler asker karakollarına, Türkler gerillaların gezdiği yaylalara  canlı kalkan olmadıkça bu kan durur mu? Türkiye sokakları, caddeleri,  “Barış! Aşiti!” diyen milyonlarca insanla dolmadıkça, barış bizim olur  mu? Taptaze nefesli bir sivil itaatsizlik ruhunu yeşertip bütün  paradigmaları altüst etmeden, bütün ezberleri bozmadan, gün olur, devran  döner, umut yetişir mi?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8639518157791907521?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8639518157791907521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8639518157791907521&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8639518157791907521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8639518157791907521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/devran-done-umut-yetise.html' title='Devran döne, umut yetişe'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TCUbLxbEDjI/AAAAAAAAA3k/Svd7lLvgb5A/s72-c/kurt5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-678088727010257289</id><published>2010-06-19T15:13:00.002+03:00</published><updated>2010-06-19T15:17:58.333+03:00</updated><title type='text'>Kültürel etkileşim üzerine</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Agos, 18 Haziran 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink Vakfı’nın geçtiğimiz hafta  sonu düzenlediği sempozyum,  ‘kültür’ ve ‘etkileşim’ kavramları üzerinde yeniden düşünmemize vesile  oldu.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin tek yönlü, tek sesli, tek renkli bir dayatmayla Türkçü  kisvelere büründüğü bir ülkede, gündelik hayatın, sanatın, hayatın  yekpare, masif bir kütleden ibaret olmadığını; hâkim kılınmaya çalışılan  kültürün aslında farklı kanallardan beslendiğini; bu toprakların başka  dillere, başka edebiyatlara, başka şarkılara, başka oyunlara, başka  kıyafetlere, başka güzelliklere de ev sahipliği yaptığını hatırlamanın,  hatırlatmanın, emir-komuta zinciriyle kurgulanmış tarihsel anlatıları  tersine çevirmenin yollarından biri de, ilişkilere, etkileşimlere dikkat  çekmek şüphesiz.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel etkileşim kavramına biraz daha yakından bakıp, üzerinde  etraflıca düşünmek için hangi soruları sormamız gerekiyor?&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, etkileşenler kimlerdir? Farklı, birbirinden ayrık unsurlar mı,  yoksa aynı bütünü oluşturan parçalar mı? &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkileşimin  sınırları nerededir? Başı, sonu var mıdır? &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güç ilişkilerinden bağımsız bir etkileşim mümkün müdür? Hâkim kültür,  güdük bıraktığı, çoraklaştırdığı, can çekiştirdiği ‘alt-kültür’lerle  girdiği her türlü ilişkiyi kâr hanesine yazmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meseleye bu yönden  bakarsak, etkileşimden mi, yoksa bir tür kullanma ilişkisinden mi söz  etmeli?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;‘Ulusal’ addedilen değerler birbirleriyle etkileşir mi? ‘Ulusal’ olan,  şundan ya da bundan aldığını en nihayetinde hep kendine mal etmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O  halde, etkileşim ancak ‘ulusal’ın dışında mı mümkündür? Peki, insani  boyuta indiğimizde yaşanan nedir?&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkileşimin bir dikey bir de yatay boyutu varsa eğer, tepesinde devletin  durduğu dikey hiyerarşili ilişkilenme şeklini bir yana, insanların,  grupların yan yana durarak girdiği etkilenme biçimini diğer yana koyup,  meseleyi bir de o gözlükle değerlendirmeliyiz demektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, iktidar  ilişkilerinin uzağında yeşeren temasları teşvik ederken, hâkim gücün  dayattığı yolları da tersine çevirmeye uğraşmalıyız. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;a onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0mPCsMvI/AAAAAAAAA3c/MonDkr9ucWQ/s1600/balazs+pataki.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 268px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0mPCsMvI/AAAAAAAAA3c/MonDkr9ucWQ/s400/balazs+pataki.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484457015196267250" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Yan yana yaşayanların birbirinden etkilenmemesi mümkün mü? Peki, yan  yana yaşayanlar farklı kültürleri mi paylaşmaktadır ki, yaşayışlarında,  inanışlarında, hal ve tavırlarındaki benzerlikleri etkileşim  penceresinden değerlendirelim? Böyle yaparak onları birbirlerine  yabancılaştırmış olmuyor muyuz? İnsanların doğallık içinde kurdukları  ortak yaşama etkileşim penceresinden bakmak, onları kompartmanlara  ayırmak, partikülarize, atomize etmek sonucunu doğurmaz mı? Atomlarına  ayırdığımızı daha sonra nasıl bir araya getireceğiz?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bu sorulara, her biri anlamlı olacak yenilerini eklemek mümkün.  Herhalde, onlarca yıldır bize dayatılanlara karşı koymanın yolu da bu  soruların yanıtlarını aramaktan geçiyor.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt; Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Rum, Arap, Yahudi... Ama aynı zamanda  zengin ve fakir, esnaf ve memur, burjuva ve proleter… Kadın ve erkek,  heteroseksüel ve homoseksüel… &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:georgia;"&gt; Etkileşim nerede, nasıl, hangi boyutta, kimler ve neler arasında?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-678088727010257289?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/678088727010257289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=678088727010257289&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/678088727010257289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/678088727010257289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/kulturel-etkilesim-uzerine.html' title='Kültürel etkileşim üzerine'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0mPCsMvI/AAAAAAAAA3c/MonDkr9ucWQ/s72-c/balazs+pataki.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7335727164961891319</id><published>2010-06-19T15:11:00.001+03:00</published><updated>2010-06-19T15:13:23.023+03:00</updated><title type='text'>201Özil</title><content type='html'>&lt;a style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0PGt6TuI/AAAAAAAAA3U/BEWktgUcY1k/s1600/Germany%2Bv%2BEngland%2BUEFA%2BEuropean%2BU21%2BChampionships%2BIMR11dpnhFHl.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 188px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0PGt6TuI/AAAAAAAAA3U/BEWktgUcY1k/s320/Germany%2Bv%2BEngland%2BUEFA%2BEuropean%2BU21%2BChampionships%2BIMR11dpnhFHl.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484456617824636642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Agos, 18 Haziran 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Bu köşede, bundan yaklaşık iki yıl önce, 17 Ekim 2008’de, Mesut Özil  hakkında iki satır karalamıştım. Bugün Almanya milli takımının gözbebeği  olan genç Mesut’un, henüz Türkiye mi, yoksa Almanya için mi ter  dökeceği belli değildi. Doğduğu, yetiştiği ülkeyi, kendisine emek  verilen ve kendisinin emek verdiği takımı, yani Almanya’yı mı tercih  edecekti? Yoksa, ailesinin geldiği, şüphesiz kendisinin de çok derin  bağlara sahip olduğu Türkiye’yi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunun yanıtı o zaman belli değildi. Belli değildi... Ama bu  belirsizlik bile Türkiye’de bazılarını öfkelendirmeye yetiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski milli futbolcu, şimdinin yorumcusu Semih Yuvakuran mesela, bir  televizyon programında, “Bir futbolcu eğer Türk Milli Takımı’na davet  aldığında düşünmek için süre istiyorsa, onun üstünü hemen çizeceksin  kardeşim!” diyordu: “Eğer bir adam Türklüğü yüreğinde hissetmiyorsa,  zaten onun futbolculuğundan hayır gelmez!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiddetleniyor, kendini tutamayacağını hissedince de kestirip atıyordu:  “Bu konu hakkında konuşmaya değmez, kapatalım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, kapatmayalım” demiş ve sormuştuk: Mesut Özil ne yapmıştı? Günahı  neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğu, okula gittiği, ismini duyurduğu, muhtemelen dilini Türkçeden  daha iyi bildiği ülkenin milli takımını tercih etmeyi aklından  geçirmişti... Kendini daha çok oraya ait hissettiği için. Veya, belki de  sırf kariyeri açısından bunun daha doğru olduğunu hissettiği için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesut Özil geçen sürede ne yaptı? Kendi kararını verdi ve kendisinden  ‘vatani görev’ini yerine getirmesini bekleyen ülkeyi değil, hayatını  kazanacağı oyunu öğrendiği ülkenin milli takımında oynamayı tercih etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona öfke duyanların arzu ettiği gibi kan bağını değil, yurttaşlık bağını  seçti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin en parlak, en çok ümit vaat eden futbolcularından biri oldu.  Dünya Kupası kadrosuna seçilmeye hak kazandı. Turnuvanın ilk maçında,  Avustralya karşısında alınan 4-0’lık net galibiyette büyük pay sahibi  oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyet’in haberine gore, teknik direktörü Joachim Löw, maçtan sonra  “Topla oynayışı ve futbolumuza verdiği akıcılık Mesut’u son derece  değerli kılıyor” sözleriyle onu kutladı. Pek çok gazete ve televizyon,  gol atamamasına rağmen, onu maçın yıldızı seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Almanya’da taraftarların çoğu, 2010’un onun yılı olacağına  inanıyor; her yere ‘201Özil’ yazılıyor. Bütün bu başarılar, yine  Milliyet’e göre, “parmak ısırtıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ise hâlâ onun neden Almanya’yı seçtiği tartışılıyor. Oysa bu  genç ve akıllı adam, bunun “doğal bir tercih” olduğunu söylüyor, “Tüm  genç kategorilerinde Almanya forması giydiğim için bu kararı verdim”  diyor. Dünyayı ırk, soy, nesep çerçevesinden görenlerin anlayamayacağı  bir basitlik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agos’un bayilere düştüğü gün, yani 18 Haziran’da, Mesut’lar Sırbistan’a  karşı oynuyorlar. Futbolda yenmek de var, yenilmek de... Ama  milliyetçiliğe boyun eğmeyen temiz duruşuyla Mesut Özil, kaybetse de  kaybetmeyeceğini iyi biliyor. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7335727164961891319?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7335727164961891319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7335727164961891319&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7335727164961891319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7335727164961891319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/201ozil.html' title='201Özil'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBy0PGt6TuI/AAAAAAAAA3U/BEWktgUcY1k/s72-c/Germany%2Bv%2BEngland%2BUEFA%2BEuropean%2BU21%2BChampionships%2BIMR11dpnhFHl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1925627664827796052</id><published>2010-06-19T15:10:00.001+03:00</published><updated>2010-07-04T19:31:28.594+03:00</updated><title type='text'>TC tipi delilik</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 11 Haziran 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bildiğim, deliler aklı başında insanlardır. Zararsızdırlar.  Fazla  göz önünde olmak istemezler. Kendi hallerinde, kendi dünyalarında  yaşar, suya sabuna dokunmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William Saroyan’ın ödlekler için yazdıkları, onlar için de geçerlidir:  “En iyi insanlar ödleklerdir. En ilginç, en kibar, en has ve suç işleme  ihtimali en az olanlar gene onlardır. Asla bir banka soymayı  düşünmezler. Akıllarından bir suikast düzenlemek gibi bir şey geçmez.  (…) Ödlekler iyidirler, ilginçtirler, kibardırlar; bir kuleden  insanların üzerine ateş etmeyi asla düşünmezler. Yaşamayı arzularlar…”  (Ödlekler Cesurdur, çev. Ohannes Kılıçdağı, İstanbul: Aras, 2001.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, deliler de Saroyan’ın anlattığı gibidir. Şöyle bir etrafınıza  bakınıp biraz düşünün, mahallenizdeki delileri akla getirin. Onlarda hiç  suç işleme potansiyeli görüyor musunuz? Sizce sokaklarda dolaşıp, gelen  geçenin arkasından “Aaaeee!” diye bağıran mahallenizin delisinin  aklından birini öldürmek, birine suikast düzenlemek geçmiş midir hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama galiba literatürde bir de “TC tipi delilik” var ve bu tip delilik  zararsız delilikler sınıfına asla ve kat’a girmiyor. Çünkü Türkiye’de bu  tip deliler, deli oldukları için deli değiller; aksine, hâkim görüşün  tasvip ve teşvik edip desteklediği birtakım suçlar işledikleri ve  cezasız kalmaları istendiği için deli sayılıyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memlekette birileri ha bire Hıristiyan öldürüyor ve şablon neredeyse her  olayda aynı. Olayın failinin ya akli dengesi yerinde değil, ya da  psikolojisi bozuk! Tabii bir de, her olay münferit ve buna ilaveten  kesinlikle ve kesinlikle siyasi değil! Üstelik hiç de münferit olmayan  bu bilgiler, yine hiç münferit olmayan bir şekilde, daha olay ortaya  çıkar çıkmaz, daha ciddi bir soruşturma ve araştırma yapılmamışken,  sıcağı sıcağına ve üstüne üstlük üst düzey bir yetkili tarafından dile  getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neymiş? Olay münferitmiş, kesinlikle siyasi değil, kişiselmiş; ve de  failin akli dengesi yerinde değilmiş… Hadi o zaman, olanla ölene çare  yok diyelim ve bir dahaki münferit, siyasi olmayıp kişisel olan ve akli  dengesi bozuk biri tarafından işlenecek din adamı cinayetini beklemeye  başlayalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu deliler nasıl olur da hep Hıristiyanlara denk gelir? Memlekette  Hıristiyan bulmak öyle kolay iş değil ki; zaten kökleri kurutulmuş  durumda. Elinizi sallasanız Hıristiyan’a çarpan bir yer değil artık  burası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladık, memlekette bu tip cinayetlerle ortalığı karıştırmaya ve bir  askeri darbeye zemin hazırlamaya niyetli bir örgüt veya örgütler var.  Peki ya devletin koca koca valileri, yetkili ağızları, neden daha  dakikası dolmadan olayın üstünü örtmeye çalışıyor, zanlıyı delidir  diyerek kanatları altına alıyorlar? Yoksa onlar da mı o örgütün ya da  örgütlerin üyesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu valileri bizzat hükümet atamıyor mu? Sicillerinde yazan ve  yazmayan her türlü huylarını onlar bilmiyorlar mı? Yoksa hükümet de mi  bir darbe ortamı yaratıp hükümeti devirmeye çalışan örgütün üyesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delirmek işten değil bu memlekette...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1925627664827796052?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1925627664827796052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1925627664827796052&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1925627664827796052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1925627664827796052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/agos-11-haziran-2010-benim-bildigim.html' title='TC tipi delilik'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7734521688399016437</id><published>2010-06-19T15:07:00.002+03:00</published><updated>2010-06-19T15:10:16.279+03:00</updated><title type='text'>Samimiyet meselesi</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 11 Haziran 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;İsrail protestolarını izlerken, bir yandan da ölçünün nasıl ayarsızca  kaçtığına tanık olduk son bir haftada. Nazilere “ellerinize sağlık!”  diyenler mi ararsınız, Hitler’i “efsane lider” diyerek yüceltenler mi,  kendilerini “Siyonist köpeklerin korkusu” ilan eden mi, “pişman edin!”  diye çağrıda bulunan gazeteler mi, yoksa İsrail devletine hitaben ve  “sanatçılar adına” “Sizi öyle bir pataklayacağız ki, hayatınız  gözlerinizin önünde Gazze Şeridi gibi geçecek” diyen aydınlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByzjZqIl9I/AAAAAAAAA3M/sPZiRUspqyo/s1600/caglayan13.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByzjZqIl9I/AAAAAAAAA3M/sPZiRUspqyo/s400/caglayan13.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484455866994825170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Amaç İsrail’in insanlık dışı saldırısını protesto etmek mi, yoksa  dünyadaki Yahudileri ve İsrail devletini kökten ortadan kaldırmak mı?  Filistinler yıllardır baskıya uğrarken Türkiye devletinin İsrail’le  stratejik ortaklık geliştirmesine ses çıkarmayan kamuoyu, tek bir  olayla, nasıl oluyor da, bazılarının iddiasına göre hiç sahip olmadığı  Anti-Semitizm’i böyle şiddetli bir şekilde dışa vurabiliyor? Ülkücülerin  faşizan “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” şiarı bütün  Türkiye tarafından benimsendiği için olmasın?     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Kıvanç, Taraf’taki yazısında bu soruyu çok daha doğrudan soruyordu  geçenlerde: “Biz İsrail devletinin küstahça ve acımasızca saldırısını mı  protesto ediyoruz yoksa ‘yüzyıllardır’ birtakım suçları işleyen bir  kavmin zorla sahip olduğu devletin ortadan kalkmasını mı talep ediyoruz?  Bu kavmin herhangi birileri değil de “Yahudiler” oluşu sakın bütün  tavrımızı belirliyor olmasın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, İsrail saldırganlığını haklı olarak kınayanların aynı hassasiyeti  kendi devletleriyle ilgili olarak göstermekte bu kadar isteksiz olmasına  ne demeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyisi mi bu konuda da Ümit Kıvanç’a kulak verelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Ben, gayrımüslimlere yapılmış zulümler hakkında sürekli yalan  söylenen, mezhep adına insanların katledilebildiği, milliyetçilik ve  ırkçılığın kol gezdiği bir ülkede yaşıyorum. Dolayısıyla, sabıka kaydına  ve potansiyel suçlarına ‘insanî’ bakımdan hassasiyet göstermem gereken  tek merci İsrail devleti değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi devletlerinin işlediği suçlarla hesaplaşmadan, dahası onlardan  nemalanarak; kendi memleketinin mazlumlarıyla dayanışmadan, dahası  onları ezerek, başka devletleri ve onların işledikleri suçları  kınayanlar hiç samimi olabilir mi?&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Fotoğraf: Görkem Keser (&lt;a href="http://habervesaire.com/" target="_blank"&gt;habervesaire.com&lt;/a&gt;)&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7734521688399016437?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7734521688399016437/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7734521688399016437&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7734521688399016437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7734521688399016437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/samimiyet-meselesi.html' title='Samimiyet meselesi'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByzjZqIl9I/AAAAAAAAA3M/sPZiRUspqyo/s72-c/caglayan13.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3559198010919307312</id><published>2010-06-19T15:05:00.001+03:00</published><updated>2010-06-19T15:06:31.857+03:00</updated><title type='text'>Eleştirinin eleştirisi</title><content type='html'>&lt;table style="font-family: georgia;" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="100%"&gt;   &lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;     &lt;td&gt;  &lt;p style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 4 Haziran 2010&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hrant Dink Anısına Atölyeler’in bu yılki en çok ilgi toplayan ve  tartışılan oturumlarından biri, Seyhan Bayraktar, Ayda Erbal, Bilgin  Ayata ve Ferhat Kentel’in konuşmacı olduğu, “Entelektüellerin Rolü ve  Söylemleri” başlıklı paneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayraktar, Erbal ve Bilgin’in, ‘Özür Diliyorum’ kampanyasını ve  Türkiyeli önde gelen aydınların 1915’e ilişkin söylemlerini analiz  ettiği sunumları, netameli bir zemin üzerinde yükselen zorlu bir  tartışma doğurdu. Üçlünün eleştirileri, bugüne dek kamusal alanda pek  dillendirilmeyen görüşleri dile getirdiği için özel bir merakla takip  edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüşleri paylaşalım ya da paylaşmayalım, haklı bulalım ya da  bulmayalım, onları ciddiye alıp üzerinde düşünmek, Türkiye’nin  geçmişiyle yüzleşmesini gerçekten isteyenlerin sorumluluğu olmalı. Aynı  sorumluluk, eleştirilerine yönelik tepkilerin nedenlerini anlamaya  çalışmak bakımından, Bayraktar, Seyhan ve Ayata’ya da düşüyor elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt; Sindirilmesi zor ama alınmalı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda konuyla ilgili yazılmış 1200 kadar köşe yazısını inceleyen  Bayraktar’ın eleştirisinde en dikkat çekici olan, gazetelerde yazan,  televizyonlarda konuşan, dolayısıyla kanaat önderi konumunda olan  liberal-demokrat aydınların, ulusal yarar söylemi içerisinden konuşmaya  devam ettikleri, milliyetçi denilebilecek bir söylemi daha sofistike bir  şekilde yeniden ürettikleri yolundaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özür Kampanyası üzerine yoğunlaşan Ayda Erbal ise, özrün muhatabı olması  gereken Ermenilerin kale alınmadığını, metnin muğlaklıklar içerdiğini,  herhangi bir özne zikretmekten kaçındığını ve koca bir terimler  sepetinden “Büyük Felaket” tabirini seçerek diğer adlandırmaları  sessizleştirdiğine dikkat çekerek, bunun gerçek anlamda bir özür olarak  değerlendirilemeyeceğini savundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgin Ayata ise, Türkiye’de sorunların kompartımanlara ayrılarak  değerlendirilmesinin, Kürt, Ermeni, Alevi meselelerinin birbiriyle  bağımsız olarak ele alınmasının hâkim düşüncenin işine geldiğini  söyledi; geçmişle yüzleşmenin Türkiye’nin gelecekteki hesaplaşmalardan  en az zararla çıkmasını sağlamaya yönelik bir ulusal çıkar mantığı  üzerine oturduğuna ve bunun dışındaki yüzleşme alternatiflerinin  marjinalleştirildiğine dikkat çekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eleştirilerin, ilk anda sindirilmesi zor olsa da, haklı yönleri  olduğuna ve derinlemesine tartışılması gerektiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye 1915’te yaşananları geçmişe nazaran çok daha özgürce tartışır,  1915’te ne olduğu pek çokları için artık aşikâr bir nitelik kazanırken,  bu yolda atılan adımların araçsallaştırılmasına da tanık olabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özür kampanyasını topluma anlatırken kullanılan, artık yabancı ülkelerde  soykırım kararlarının alınmayacağı veya 1915’te yaşananları en iyi ve  sadece “Büyük Felaket” tabirinin açıklayacağı yollu beyanlar, bu tavra  örnekti. Türkiye şartları düşünüldüğünde, bu korunmacı refleksleri bir  yere kadar anlamak mümkündü belki, ancak madem ki ortada bir özür vardı,  bunun Ermenilerin hissiyatını da hesaba katan bir şekilde yapılması  gerekirdi elbet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin şartları dedik ve bu şartlar hepimizin malumu. Şiddetle iç  içe yaşayan, linç kültürünün  kol gezdiği, sebepsiz yere Hıristiyan  boğazlayacak ‘çocuk’ların kolaylıkla bulunduğu bu ortamda  yapılabileceklerin bir sınırı olduğu ve atılan adımların bu gözle  değerlendirilmesi gerektiği tespiti de yanlış değil şüphesiz. Buna  rağmen, panelde dile getirilen eleştirilere karşı, “Siz dışarıda doktora  yaparken biz burada tehlikelere göğüs geriyoruz” yollu çıkışların da  bir geçerliliği olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü aradaki fark “içerde” ya da “dışarıda” olmaktan değil, bir düzlem  farklılığından kaynaklanıyor. Kabaca söylemek gerekirse, felsefeyle  siyaset arasındaki fark bu. Taraflardan biri ilkeler, etik ve ideal  koşullar üzerinden norm üretirken, diğer kesim, hayatın çetrefilli  yollarında ilerlemeye çabalıyor. Felsefenin yüksekliğine ve temizliğine  karşın, siyasetin kirliliği, işbitiriciliği... Galiba ikisinden de  vazgeçmek mümkün değil. En çok temiz kalarak ilerleyebileceğimiz  siyaseti bulmak zorunda değil miyiz? Bunun ideal durumla  sonlanmayacağının farkında olarak, ama ideali arama çabasından da hiç  vazgeçmeden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Dar bir yoldan bugüne&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, bu kez de, özür kampanyasına ve aydınlara yönelik  eleştirileri daha da ötelere taşımanın, birilerini yargılamaya, mahkûm  etmeye doğru götürmenin de bir tür iktidar yarattığını; ve bu tavrın da,  insani samimiyeti görmezden gelmek, Türkiye’nin içinde bulunduğu  toplumsal bağlamı göz ardı etmek, eleştirelliğin büyüsüne kapılmak gibi  kusurlarla malul olabileceğini fark etmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Türkiye’de bazı insanların büyük bir değişim yaşadığını görmek  ve bunun devam etmesi için de kredi tanımak gerekiyor. Türk-Ermeni  meselesinde bugün pek çok kimse, daha on yıl önce bulunduğu yerin çok  daha ötesinde bir bilgiye sahip; buna bağlı olarak da artan bir  sorumluluk duygusuna… Özür kampanyası, pek çok insanın hayatında o ana  kadar ulaşılan en yüksek noktayı ifade ediyordu. Bu insanların kendi  hayatları içinde yaşadığı dönüşümü unutmamak gerekiyor. Onlar  Ermenilerin başına ne geldiğini ailelerinden, komşularından, okullardan  öğrenmediler. Birkaç fedâkar insanın büyük çabaları sonucunda açılan  daracık bir yoldan yürüdüler. Onlardan Holokost sonrası Batılı  Hıristiyan duyarlılığın suçlulukla ve cezalandırmayla iç içe geçmiş  performansını beklemek, bunu bulamayınca da onları resmi söylemle,  milliyetçilerle aynı kefeye koymak ne kadar adil, ne kadar dürüstçe  olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela galiba, her zaman olduğu gibi açıklıkta yatıyor. Konuşmaktan,  temas etmekten, özgürce tartışmaktan, art niyet aramadan tartışmaktan  geçiyor. Türkiye’nin geçmişiyle gerçekten yüzleşmesi, resmi söylemin  eleştirisinin kendi eleştirisiyle buluşacağı bir yerlerde saklanıyor  çünkü.&lt;/p&gt;  &lt;/td&gt;   &lt;/tr&gt; &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3559198010919307312?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3559198010919307312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3559198010919307312&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3559198010919307312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3559198010919307312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/elestirinin-elestirisi.html' title='Eleştirinin eleştirisi'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-573193524421165262</id><published>2010-06-19T15:03:00.000+03:00</published><updated>2010-06-19T15:04:26.404+03:00</updated><title type='text'>CHP'nin evi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 28 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByyEN4aMtI/AAAAAAAAA3E/NCD2rfdzVYY/s1600/chp.Jpeg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 285px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByyEN4aMtI/AAAAAAAAA3E/NCD2rfdzVYY/s400/chp.Jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484454231745901266" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;CHP’nin ne olup olmadığını anlamak istiyorsanız, onun evine bakın. Genel  merkez binasına.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Gözünüze mutlaka bir yerlerde çarpmıştır, mutlaka bir fotoğrafını  görmüşsünüzdür, Ankara Söğütözü’ndeki o yapı, “Cumhuriyet’in ve  Atatürk’ün partisinin” bilinçaltındakiler hakkında o kadar çok şey  söylüyor ki bize. Bir sürü şey olma iddiasındaki, gerçekten de bir sürü  şey olan, ama aslında pek de bir şey olmayan, olduğu şeyle de, devasa  bir absürtlük abidesinden başka bir şey olmayan bir yığın. Katman üstüne  katman, mesaj üstüne mesaj… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Kurulduğu günden bu yana bütün Türkiye’yi temsil etme iddiasında olan,  her dara düştüğünde, “Gel vatandaş, gel, sen de gel!” çığlığına sarılan,  ama her nedense vatandaşına bir türlü güvenemeyen bir siyasi partinin;  büyüklük taslayan, hava atan, ama bir yandan da, büyüklük taslayanların,  hava atanların pek çoğunda görülen bir kofluğa sahip bir siyasi  partinin binası. Tüm zamanların çorbası.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Devletimiz katında pek muteber ve de muhterem Cumhuriyet Halk  Partisi’nin bu yeni genel merkez binası, daha birkaç yıl önce, 2006’nın  19 Mayıs’ında açıldı. O tarihten iki gün önce yaşanan Danıştay saldırısı  nedeniyle, yapılması planlanan görkemli açılıştan vazgeçilmiş, daha  mütevazı bir tören gerçekleşmişti. Yapılamayan o “görkemli” açılışta  sunuculuğu oyuncu Cem Davran yapacak, Sabahat Akkiraz, Yıldız  İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses konser verecekti. Sabahat  Akkiraz, Yıldız İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses… ?u kimyaya  bakar mısınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; 8 bin 700 metrekarelik arsa üzerine kurulu ve kullanım alanı 27 bin 400  metrekare olan bu yapı, “akıllı bina” olarak nitelendirilen bir  teknolojik donanıma sahipmiş. Merak ediyorsanız,  http://www.chp.org.tr/sanaltur/index.html adresinde bir sanal tur  atabilir, Atatürk portreli, altıoklu, Nuri İyem tablolu, dev ekran  televizyonlu ve azıcık da kitaplı Genel Başkan odasında  dolanabilirsiniz. CHP bize işte bu kadar yakın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Ama içeri girmeden, gelin şöyle dışardan bir göz atalım binaya.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Zeminden yükselen, tuğla rengi sıra katlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarını,  kuntluğu, otoriterliği simgeliyorsa eğer, herhalde girişin yanı  başındaki dairesel blok da, partinin tarihsel sıfır noktasını,  İttihat-Terakki Merkez-i Umumi’sini anımsatıyor olmalı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Eğer, onun üstündeki tek katlı sözüm ona ferah teras, 1946’da çok  partili hayata lütfen geçişi anlatıyorsa, onun bir yanına saplanmış gibi  görünen eğimli kütle, 1950’de, Demokrat Parti karşısında yaşanan seçim  hezimeti olmalı mutlaka.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Daha yukardaki beşli şerit, memleketin yediği beş vurgunu söylüyor olsa  gerek. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri (“ihtilal” diyenler  de vardır o binanın içinde), 28 ?ubat post-modern darbesi ve 27 Nisan  e-muhtırası... Hiza, nizam, intizam.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Sonrasında ise, Ankara’nın ortasında denize nazır bir konak edasıyla  duran iki kat geliyor sanki. “Ayşe’nin tatile çıktığı” Kıbrıs ellerinin  iyot kokusu geliyordur orada kimilerinin burnuna hâlâ, Karaoğlanlı o  heyecanlı günlerin nostaljik hatırası eşliğinde... Hem şair hem devlet  adamı, hem halkçı hem de başkomutan Ecevit’in takaları geçiyordur  oradan, allı yeşilli…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Onun üstüne ise kaçak yapılaşma, plansız kentleşme, gecekondu ve rant  katı çıkmışlar. Oturmamışlık, yerini bulmamışlık, olmamışlık…  Müteahhitlerin partisine yakışır bir finiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Ve en nihayet, tepedeki o küçük CHP tabelası da, bu devasa ama  düşünemeyen “akıllı” binanın, minicik, gülünç mü gülünç beyni olsa  gerektir.     &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt; Binanın üzerine konmuş gibi görünen o UFO’vari yuvarlak cisim konusunda  ne demek gerektiğini bilemedim. Belki, CHP’nin halktan olmayan, elitist,  öteden olduğunu gösteren, muasır medeniyet seviyesinin bile ilerisine  giden en hakiki damarını simgelesin diye yerleştirilmiştir oraya.  Mükemmel bir buluş! O garip cismin, daha açılış zamanından, Amerikan  başkanlarının meşhur çalışma odasına göndermeyle “Oval ofis” diye  adlandırılması da herhalde, Nostradamus’a layık bir kehanettir. Bill  Clinton’ın kulakları çınlasın, Monica Lewinski’yle bir videosu  olmadığından, görevde kalabilmişti… Amerikan istihbaratı Türk  istihbaratıyla hiç aşık atabilir mi canım!&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-573193524421165262?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/573193524421165262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=573193524421165262&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/573193524421165262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/573193524421165262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/chpnin-evi.html' title='CHP&apos;nin evi'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByyEN4aMtI/AAAAAAAAA3E/NCD2rfdzVYY/s72-c/chp.Jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3506672158798571079</id><published>2010-06-19T15:01:00.002+03:00</published><updated>2010-06-19T15:02:59.263+03:00</updated><title type='text'>Ruhların kucaklaşması</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: georgia; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 28 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByxwRz21EI/AAAAAAAAA28/00P4o9dOuSs/s1600/4047536923_9b39cd8fe2.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 334px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByxwRz21EI/AAAAAAAAA28/00P4o9dOuSs/s400/4047536923_9b39cd8fe2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484453889203164226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Güney Afrika’daki Dünya Kupası’na az vakit kaldı. Sevenleri hâlâ heyecanlanıyor şüphesiz, ama bugün daha çok milyon dolarlarla, sponsorluk gelirleriyle ve marketing’iyle konuşulan bu güzel oyunun ruhunun daha canlı ve renkli olduğu zamanlar çok da uzakta değil aslında.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Yukarıdaki fotoğraf, Arjantin’de düzenlenen ve Arjantin’in kazandığı 1978 Dünya Kupası final maçının bitiminde çekilmiş. Vahşi bir askeri darbe ortamında, pek çoğunun arkadaşı cunta hapishanelerinde can veren Arjantinli futbolcular, müthiş bir oyunla, Hollanda’yı 3-1 yenmiş. Maçın oynandığı stadyumun yakınındaki bir işkencehanede, arkadaşlarının işkenceden geçerken attıkları çığlıklar arasında Buenos Aires göğüne yükselen “Gol!” haykırışlarını duymanın tutsaklara cesaret verdiği anlatılıyor hâlâ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Takımın savunmacısı, üç arkadaşı askerler tarafından katledilen Alberto Tarantini, kaleci Ubaldo Fillol’e sarılmış. Kendilerini kaybetmişler. Yanı başlarında bitiveren taraftar ise, kollarını 12 yaşında kaybetmiş fanatik bir Boca Juniors’lu olan Victor Dell’Aquila. İki futbolcu, bu fotoğraftan birkaç saniye sonra onlara sarılan Victor’un varlığının farkında değiller. Bugün, o anı değil, ama bu sahneyi ertesi günkü gazetelerde gördüklerini hatırlıyorlar…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Dört yıl sonra askeri darbe rejiminden kurtulacak ve 1986’da “Tanrı’nın eli” yardımıyla bir kez daha Dünya ?ampiyonu ünvanını kazanacak olan Arjantinliler, bu fotoğrafa, “Ruhların kucaklaşması” adını vermişler.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3506672158798571079?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3506672158798571079/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3506672158798571079&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3506672158798571079'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3506672158798571079'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/ruhlarn-kucaklasmas.html' title='Ruhların kucaklaşması'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TByxwRz21EI/AAAAAAAAA28/00P4o9dOuSs/s72-c/4047536923_9b39cd8fe2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5832952796631320711</id><published>2010-06-19T14:48:00.003+03:00</published><updated>2010-06-19T14:58:12.514+03:00</updated><title type='text'>Akhtamar'da asıl unutturulan</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);font-family:georgia;" &gt;Agos, 21 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;meta equiv="CONTENT-TYPE" content="text/html; charset=utf-8"&gt; 	&lt;title&gt;&lt;/title&gt; 	&lt;meta name="GENERATOR" content="OpenOffice.org 3.1  (Unix)"&gt; 	&lt;style type="text/css"&gt; 	&lt;!-- 		@page { margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } 	--&gt; 	&lt;/style&gt;  &lt;p  style="margin-bottom: 0cm;font-family:georgia;"&gt;Kaç senedir Akhtamar’ın etrafında dönüp duruyoruz; oysa meselenin çözümü, siyasi koz elde etme amaçlı günlük jestlerin çok daha derininde yatıyor. Oraya indiğimizde de, sadece Akhtamar’a değil, devletin Ermenilere, bütün gayrimüslimlere, kendi tarihine ve 1915’e bakışına dair kadim bir heyula görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin restorasyonuna 2005’te başlanmıştı. Sonraki dönemde, önce açılışın tarihi, ardından, kilisenin tepesine haç konup konmayacağı, çanının takılıp takılmayacağı, ve son olarak da, ibadet izninin verilip verilmeyeceği gibi, pek çok tartışma yaşandı. Bu sürede neredeyse hiç sözü edilmeyense, kilisenin neden Kültür Bakanlığı’na bağlı bir anıt-müze olarak açıldığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBywHqpQweI/AAAAAAAAA20/WPZn-flqG_c/s1600/armenia63.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 270px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBywHqpQweI/AAAAAAAAA20/WPZn-flqG_c/s400/armenia63.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484452091983348194" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p face="georgia" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir geri dönüp, son dört yılda yaşananları hatırlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim 2006’da, bu sütunda, Surp Haç Kilisesi’nin restore edilmesinin elbette sevindirici olduğunu, hükümetin bir arada yaşama kültürü adına olumlu bir mesaj vermek istediğini, ancak adanın ‘Akhtamar’ olan adını teslim etmeyip ‘Akdamar’da diretmenin bu mesajla çeliştiğini söyleyerek, bu tutumu eleştirmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sıralarda, kilisenin, AB ilerleme raporunun açıklamasının hemen öncesinde, yani Kasım ayında açılacağı söyleniyordu, ama öyle olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki ay sonra, Aralık ayında, açılış tarihi olarak bu kez 24 Nisan 2007 uygun görüldü. Ancak bu tarih, İstanbul’da Ermeni aydınların tutuklanıp ölüm yolculuğuna çıkarıldığı, 1915 soykırımında ölenlerin yasının tutulduğu gündü. Hükümetin, kiliseyi kurbanların anıldığı bu günde açma yönündeki saçma kararına, dünyanın dört bir yanından tepki geldi. O zaman, bu tarihin, ancak Türkiye geçmişle yüzleşmeye gerçekten karar verir, Willy Brandt’ın Varşova’daki soykırım kurbanları anıtının önünde diz çökmesine benzer bir büyük jest yaparsa anlamlı olacağını, aksi takdirde bu tercihin Ermenilerin canını yakmaktan başka bir şeye hizmet etmeyeceğini yazmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;“Emin misiniz? Son kararınız mı?”&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p face="georgia" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Ardından, tarih bir kez daha değişti. Hükümet, töreni mutlaka Nisan ayında, ABD Başkanı Bush’un 24 Nisan mesajı öncesinde yapmak istiyordu. Bu kez, tercih edilen tarih, eski takvimde 24 Nisan’a tekabül eden 11 Nisan’dı. Hrant Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak 2007 tarihinde yayımlanan Agos’un manşeti, işte bu nedenle, “Emin misiniz? Son kararınız mı?” diye soruyor, hükümeti ‘11/24 Nisan’ inadından vazgeçmeye çağırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gün, Agos’un ‘Tarihin cilvesi’ başlıklı başyazısı, bu kararı şu sözlerle eleştiriyordu: “Restorasyonu tamamlanan Akhtamar Surp Haç Kilisesi’nin açılışı tam bir arapsaçına döndüğü gibi, fazlasıyla da mizah kokmaya başladı. Doğru bir işi bu kadar yanlış bir mecraya kaydırmak ve eline yüzüne bulaştırmak ancak bu kadar becerilebilirdi. Gizlenemez gizli niyet, ancak bu kadar sırıtabilirdi. Tam bir komedi. Tam bir rezalet! Hükümet ‘Ermeni sorunu’ konusunda hâlâ doğru bir yöntem ve doğru bir yol tutturamadı. Derdi sorun çözmek değil, güreşe soyunmuş pehlivan gibi puan kazanmak. Neyi, nasıl yapıp, arkaya dolanacak da rakibini kündeye oturtacak. Tüm tasası bu. Hiç ama hiç samimi değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ses duyulmuş olmalı, çünkü tarih bir kez daha değişti ve beklenen açılış 29 Mart 2007’de yapıldı. Kilisenin üzerine koskocaman bir Türkiye bayrağı ve Atatürk posteri asılmıştı. Bu manzara, gerçeğin altını bir kez daha çiziyordu. Amaç, kültürel varlığa sahip çıkmak değil, siyasi propagandaydı, hem de en kabasından. Dahası, bu amacın bu kadar hoyratça ve kalın çizgilerle dışa vurulması, o günlerde Cengiz Çandar’ın bir yazısında belirttiği gibi, ortaya bir ‘kültürel soykırım’ tablosu çıkarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin bir ‘anıt-müze’ olarak açılması, ‘Surp Haç’ olan adının hiçbir resmi yazıda zikredilmemesi; dahası, ‘Akdamar Kilisesi Anıt Müzesi’ gibi soğuk mu soğuk bir adla anılması, tepesine haçının konmaması, çan kulesinin çansız bırakılması gibi detaylar, restorasyonla gösterildiği varsayılan iyi niyetin tam zıddını ima ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın Mart ayında ise, kilisenin yılda bir gün, adını aldığı Haçverats yortusundaibadete açılabileceği yönündeki Kültür Bakanlığı kararı geldi. Bu karar da, “kilisede, ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla, yılda bir kez olmak üzere, Eylül ayının ikinci haftasında, günü, saati ve süresi Valilikçe belirlenmek kaydıyla dini içerikli etkinlik” düzenlenebileceğini ifade ediyor, dini ayini koşullara ve sınırlamalara boğuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet, Haçverats yortusu günü olan 12 Eylül’de yapılması gereken ayin, anayasa referandumuyla çakışması nedeniyle bir hafta ertelenerek 19 Eylül’e alındı. Oysa o gün, Türkiye’nin her yerinde her tür dini ibadetin ertelenmeden yapılacağı, kiliselerde ayinlerin düzenleneceği, camilerde vakit namazlarının kılınacağı gibi, Akhtamar’da da, ruhanilerin ve inananların katılımıyla pekâlâ ayin yapılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Kilisenin bir sahibi var&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başa dönelim. Surp Haç Kilisesi’nin bu kadar çok tartışılan macerasında, neredeyse hiç dile getirilmeyen bir başka gerçek var. 915-921 yılları arasında inşa edilen, mimarisi ve eşsiz kabartmalarıyla büyük bir kültür mirası olan bu kilise, bin yıl boyunca Ermeni Ortodoks Kilisesi’ne aitti. Zamanında, en önemli dini merkez olan gatoğigosluğa da ev sahipliği yapan ve Van yöresindeki Ermeni prensliklerinin ulaşmış olduğu medeniyet seviyesini gösteren bu güzel yapı, devlet eliyle restore edildikten sonra, mülkiyeti ve kullanım hakkı Kültür Bakanlığı’na ait olarak, gerçek işlevinden hayli farklı bir şekilde kullanıldı. Bu, 1915’te yaşanan gaspın bugün yenilenmesinden başka bir anlam taşımıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa gerçek iyi niyet, kilisenin, asıl sahiplerine, Ermenilere, Ermeni Kilisesi’ne geri verilmesini, devletin ise, belki onun güvenliğini sağlamak dışında, başka hiçbir şeye karışmamasını gerektiriyor. Bu adım atılmadıkça, hiçbir jest, siyasi manevra olmaktan öteye geçmeyecek; birilerine, reddedilmediği, aksine sahiplenildiği için hâlâ devam eden kültürel soykırımı hatırlatacak daima.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p face="georgia" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5832952796631320711?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5832952796631320711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5832952796631320711&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5832952796631320711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5832952796631320711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/06/akhtamarda-asl-unutturulan.html' title='Akhtamar&apos;da asıl unutturulan'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/TBywHqpQweI/AAAAAAAAA20/WPZn-flqG_c/s72-c/armenia63.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7425019052685810987</id><published>2010-05-20T14:52:00.002+03:00</published><updated>2010-05-20T14:57:56.942+03:00</updated><title type='text'>Milliyetçilik kötüdür, tamam ama…</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Agos, 14 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Milliyetçiliğin insanları nasıl ayırdığı, nasıl tasnif edip  etiketlediği, dünyayı anlama çabasını nasıl kaba bir dost-düşman  ayrımına indirgediği ve sair zararları üzerine duymadığımız söz,  söylenmemiş fikir kalmadı muhtemelen. Milliyetçiliğin bir tür hastalık  olduğunu ve insanlığın yararına olmadığını, hatta ve hatta sonumuzu  getirebilecek bir lanet olduğunu biliyoruz (Milliyetçi olmayan bir  ‘biz’den söz ediyorum elbette).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Biliyoruz… Milliyetçilik ayırır, tasnif eder. Türk der mesela size; bir  anda Gürcü, Laz, Çerkez,  Arap, Kürt kimliğinizin üstü çizilir. Diliniz  yasaklanır, kültürünüz eve hapsolur, zamanla unutulur. Gelenekleriniz  sokaktan, hayattan, çarşı pazardan çekilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Türk der mesela size. İster ki dininizi onun belirlediği şekilde  yaşayın. Kimi zaman Alevi olduğunuz için, kimi zaman Sünni olduğunuz  için, onun size biçtiği dona sığmaz, ayazda kalırsınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Size Türk der mesela. Kendinizi bir anda öteki olarak bulursunuz.  Hıristiyan, Ermeni, Rum, Yahudisinizdir. Ne yaparsanız yapın, ne  olursanız olun, karşı kampta yer alırsınız; size güvenilmez.  Milliyetçinin ‘öteki’ye, ‘öteki’lere ihtiyacı vardır çünkü. Ondan sonra  bütün ömrünüz dört kulaklı ve kuyruklu bir yaratık olmadığınızı ispat  etmeye çalışmakla geçer.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_Uiu_RshfI/AAAAAAAAA2Q/awJXuVWfCmo/s1600/bayrakvy4.gif"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_Uiu_RshfI/AAAAAAAAA2Q/awJXuVWfCmo/s400/bayrakvy4.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5473319112793687538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Milliyetçilik öldürür. 20 yaşındaki çocuklara öldürmeyi öğretir.  Hipokrat yemini etmiş doktorlar, Kürt olduğu için bir hastaya bakmayı  reddedebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin yasını tutacağımızı bile milliyetçilik belirler.  Şehit askerin en sevdiği yemeği, nişanlısının adını, askerliğinin  bitimine kaç gün kaldığını öğreniriz gazetelerden, ama “ölü ele  geçirilen teröristin” ne adını biliriz ne yaşını. Onun anası, babası,  kardeşi hiç olmamıştır; o yaşamamıştır, ‘yokinsan’dır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Miliyetçilik, bir ulus tahayyül eder. Kendisini en güçlü kılacak bütünü  yaratmaya koyulur. Bütünü bozacağını düşündükleri, “ya sev”ecek, “ya  terk edecek”tir! Bu uğurda kimsenin gözünün yaşına bakılmaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Mücadele yolları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;İşte böyle, milliyetçiliğin ne olduğunu, ne büyük felaketlere sebep  olduğunu iyi biliriz. Peki, onun kötü bir şey olduğunu bir tür büyü  misali tekrarlayıp durmamız, insanları milliyetçi olmaktan vazgeçirir  mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;İki yüz küsur yıllık bir tarihi olan, bir vakitler kalabalıklara bir  ideal ve onunla beraber bir kişilik vermiş, ‘tebaa’yı ‘vatandaş’ haline  getirmiş bu ideolojinin yol açtığı korkunç tahribat ortadadır, evet, ama  onun geniş kitleler nezdinde gördüğü kabul, milliyetçilikle  mücadelenin, çok, ama çok karmaşık, çok çetin bir mesele olduğunu  gösterir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Milliyetçilik, hayatımızın çok farklı boyutlarıyla ilişkili olduğu için,  onunla baş etmek de topyekûn bir mücadeleyi gerektiriyor. Erkek  egemenliğinden militarizme, her tür hiyerarşiden sınıfsal uçurumlara,  yoksulluktan işsizliğe pek çok toplumsal olgu, milliyetçilik için  verimli birer üreme sahası. Bu nedenle, milliyetçilikle mücadele de,  ancak, uzun soluklu, sabırlı ve inatçı bir bakış açısıyla mümkün.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Birkaç nesil sonra alacağı meyveleri hedefleyen bir mücadelenin, misal,  öncelikle ders kitaplarından başlaması şart. Oralardaki cinsiyetçi,  ayrımcı öğeleri ayıklamadan; Hayat Bilgisi kitaplarındaki, annelere  yemek yaptırırken babalara salonda ayaklarını uzatıp gazete okutan  çizimleri çöpe yollamadan; tarih kitaplarında savaşın yüceliklerini,  milli faziletlerimizi anlatıp durmaktan vazgeçmeden, milliyetçiliğe  karşı gerçek bir mücadele verdiğimizi söyleyebilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Milyonlarca insanın haber kaynağı olan medyanın olaylara yaklaşımında,  düşmanlıkları körükleyici unsurların öne çıkmasını engellemeden, bu  alanda çalışanların insan haklarını ve demokratik düşünceyi temel alan  bir duyarlığı içselleştirmesini sağlamadan, milliyetçiliğin ortadan  kalkması mümkün mü? Etnik kökene, cinsiyete, toplumsal statüye göre  tavır belirleyen, suçlu olanı yargısız infazla mahkûm eden bir medya,  milliyetçiliği, şiddeti körükleyip nefret duygularının hâkimiyetini  sağlamak dışında neye yarar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Gencecik çocuklara ‘savaş sanatı’nı öğreterek kişiliklerini emir komuta  zinciri altında öğüten, onların özgürlüklerini kısıtlayıp kayıtsız  şartsız itaat etmeyi kanlarına işleyen orduyu ve askerliği yüce bir  değer olarak hayatımızın orta yerine yerleştirmişken, milliyetçiliğin  yoluna taş koyabilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Günlük hayatımızda, dilimizde var olan, çoğu zaman farkında dahi  olmadığımız, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten beslenen düşünce  kırıntılarını, yerleşik kabulleri sorgulamadan, dilimizi onlardan  temizlemeden, bunu her daim bir iç sorgulama ve idrak meselesi haline  getirmeden milliyetçiliğe göğüs gerebilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Son bir şey daha…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;‘Political correctness’, yani siyaseten doğruculuk, Batı  demokrasilerinde yüzyıllar içinde oluşmuş bir etik değerler bütününün,  günlük siyasal ve toplumsal pratiklere yansıması için gösterilen çabaya  verilen ad. ABD gibi bazı ülkelerde, siyaseten doğruculuk kimi zaman,  kuru, sıkıcı, renksiz bir doğrucudavutluğu getiriyor akıllara. Ancak,  bizimki gibi hızla değişen, değişirken de ne yöne gittiği üzerine fazla  düşünmeyen, çocukluk hastalığından kurtulamayıp sürekli hoyrat  savrulmalar yaşayan bir toplumda, siyaseten doğruculuğa hakikaten  ihtiyaç var. Milliyetçilikle aşık atabilmenin en önemli anahtarlarından  biri, belki de tam da bu siyaseten doğruculuk arayışında yatıyor.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7425019052685810987?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7425019052685810987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7425019052685810987&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7425019052685810987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7425019052685810987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/05/milliyetcilik-kotudur-tamam-ama.html' title='Milliyetçilik kötüdür, tamam ama…'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_Uiu_RshfI/AAAAAAAAA2Q/awJXuVWfCmo/s72-c/bayrakvy4.gif' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1853984379140143417</id><published>2010-05-20T14:50:00.001+03:00</published><updated>2010-05-20T14:52:27.470+03:00</updated><title type='text'>Güler’e kıydılar</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_UiXtITvWI/AAAAAAAAA2I/BIREFh4wN_E/s1600/2009_0806_guler_zere.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 138px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_UiXtITvWI/AAAAAAAAA2I/BIREFh4wN_E/s200/2009_0806_guler_zere.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5473318712785485154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Agos, 14 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;“Kıymayın efendiler!” demiştik, ama onu cezaevinden çıkarmak için ölümün  ta kıyısına kadar gelmesini beklediler. Güler Zere’yi geçen hafta  kaybettik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Kötü niyetin bürokrasiyle işbirliği, 37 yaşında bir canın hapishane  köşelerinde göz göre erimesine göz yumdu. 14 yılını içerde geçiren,  hastalığı süresince Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına  alınan “yaşama hakkı” ve “işkence ve fena muamele yasağı” açık bir  şekilde ihlal edilen Güler, Eylül ayında hepimize bir mektup yazmış,  bize çocuklardan bahsetmiş, “Umuttan yana ne varsa bizimledir” demişti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Bir karatren geldi, kaptığı gibi onu öte diyarlara götürdü.  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1853984379140143417?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1853984379140143417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1853984379140143417&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1853984379140143417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1853984379140143417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/05/gulere-kydlar.html' title='Güler’e kıydılar'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S_UiXtITvWI/AAAAAAAAA2I/BIREFh4wN_E/s72-c/2009_0806_guler_zere.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-5021171622365696928</id><published>2010-05-12T03:12:00.004+03:00</published><updated>2010-05-12T03:18:28.242+03:00</updated><title type='text'>Min Dît’in sözü</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-family: georgia;"&gt;Agos, 7 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Bu memlekette Kürt olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmayı murat  edinen, özü sözü bir film ‘Min Dît’. Hakkında bu kadar tartışma çıkmasında, bu kadar sahiplenilip bu kadar tepki çekmesinde, siyasi  duruşundaki samimiyetin, didaktik olmayan doğruculuğunun büyük payı var.  Zira film, o samimiyetin etkisiyle, siyaseten kendisine yakın duranın  kalbini kazanırken; hikâyenin hakikatli bir damardan aktığını bilmenin  verdiği rahatsızlık, milliyetçileri ürkütüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Türkiye’de doğan, ailesiyle birlikte Almanya’ya göç eden ve orada  büyüyen Miraz Bezar’ın yönettiği, senaryosunu ise geçtiğimiz günlerde  kaybettiğimiz Evrim Alataş’la birlikte yazdığı ‘Min Dît’, sokakları on  binlerce sahipli ve sahipsiz çocuğun hâkimiyetinde olan Diyarbakır’da  geçiyor. Bezar, o çocuklardan ikisinin, Gulîstan ile Fırat’ın, iyi huylu  aile çocukluğundan, caddelerde selpak, çakmak, çiklet satan sokak  çocukluğuna olan dönüşümünü anlatıyor –onlara “geleceğin teferruatları”  da denebilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-nzTmoGUgI/AAAAAAAAA14/k4HuoJK10M8/s1600/min+dit+3.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-nzTmoGUgI/AAAAAAAAA14/k4HuoJK10M8/s400/min+dit+3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5470170740529975810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Filmin sonunda, bir adi suç çetesi tarafından, akranları olan pek çok  çocukla birlikte bir kamyonet kasasında ıstanbul’a götürülecek olan  Gulîstan ile Fırat’ın başından geçenleri izlerken, bizler, o yolculuğun  pekâlâ başka bir yöne, Kürt gerillaların savaştığı dağlara doğru da  olabileceğini hissedebiliyoruz. Ya da, daha doğrusu, o yolculuğun birkaç  yıl sonra dağa doğru olup olmayacağını hiçbirimiz bilemiyoruz. ‘Min  Dît’, işte insanın kendini çaresiz hissettiği bu bıçak sırtı durumu  anlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Koca gözlü, temiz yüzlü, dünyalar güzeli Kürt çocukların, yankesici,  balici, hırsız, veya ‘terörist’ olmaya giden yollarının nasıl da  kestirme olduğunu anlatıyor bize ‘Min Dît’. Bebeklerden katiller yaratan  karanlığa dikkatimizi Rakel Dink çekmişti; Bezar’ın filmi, bir başka  açıdan bu karanlığa ışık tutuyor, onu ete kemiğe büründürüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Yalnızlık ömür boyu mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;‘Terörle mücadele’ bahanesiyle yakılan, boşaltılan köylerden kaçanların  çocukları, acıyı, kaybı, ya daha bebek denecek yaşta yaşadılar, ya da  acının, kederin tam ortasına doğdular. Büyüdüklerinde, kimi, uğradığı  haksızlıklara çözüm bulmanın çaresini silahlı mücadele için dağa  çıkmakta ararken; kimi de, büyük şehirlerde, insanın kanını emen  atölyelere ucuz işgücü, ya da suç çetelerine ucuz sermaye oldular.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Kentli nüfusun, bizim gibi ‘beyaz’ların, bir asayiş, ya da, en  iyisinden, eğitim sorunu olarak görüp dışladığı, ötekileştirdiği,  korktuğu bu çocukların, bu insanların öfkesi, devletin, hükümetlerin,  Kürt sorununu önce inkâr edip, sonra salt teröre indirgeyerek ‘çözmeye’  çalıştığı, başarısızlığa uğramış milliyetçi, ayrımcı politikalarının  ürünü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;‘Min Dît’, Türk askerinin asla yasadışı işlere bulaşmayacağını, filmde  anlatılan cinayetlerin gerçek olmayacağını ve bu nedenle de senaryonun  taraflı olduğunu savunan bir kesimin yoğun eleştirilerine maruz kaldı.  Onlara göre, film yalanlar üzerine kuruluydu; dahası, bir  anti-propaganda filmiydi. Kürtler bu tip muamelelere uğramamış, yol  kenarlarında, JıTEM işkencehanelerinde öldürülmemişti. Zaten JİTEM diye  bir örgüt de yoktu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Böyle düşünenlere, “Siz hangi Türkiye’de yaşıyorsunuz?” diye sormaktan  başka yapacak bir şey yok. Halbuki, bu ‘taraflı’ ‘Min Dît’in, pek çok  politik filmde olmayan bir erdemi var. Bezar’ın ve Alataş’ın senaryosu,  devleti suçlamakla yetinmiyor; bundan çok daha ince bir duyarlıkla  örülmüş. Ana babası öldürüldükten ve bir militan olan teyzeleri  yakalandıktan sonra Diyarbakır sokaklarında kimsesiz, biçare kalan  çocukların bu hali, neresinden bakarsak bakalım, Kürtlere yönelik ciddi  bir özeleştiri olarak okunmalı. Filmin başlarında insana pek de sahici  görünmeyen bu sahipsizliğin, dakikalar ilerledikçe keskinleşmesi,  Diyarbakırlılara, Kürtlere yönelik bu eleştiriyi öne çıkarıyor.  Bakkalın, sattıklarının parasını kuruşu kuruşuna aldığı; eczacının,  paraları yetmediği için çocuklara ilaç vermeyip minik kardeşleri  Dilovan’ın ölümüne sebep olduğu; ev sahibinin evden attığı bu yetim  çocuklar, bizzat Diyarbakırlılar, Kürtler tarafından itiliyor  yalnızlığa.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Evrim Alataş, 8 Nisan’da Taraf’ta yayımlanan &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/evrim-alatas/makale-min-dit-ve-sahipsizlik.htm"&gt;‘Min Dît ve Sahipsizlik’&lt;/a&gt;  başlıklı yazısında bu eleştirinin algılanma biçimine dair şunları  söylemişti: “Kimseler gelip o çocuklara ‘Gel yavrum, senin annenle baban  birer militandı, artık benim şefkatli kollarıma emanetsin’ demiyor. Ama  biz ne yapalım, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlendiğimizi kimseye  anlatamıyoruz. ‘Böyle politik bir şehirde nasıl olur da iki çocuk  sahipsiz kalır, bu film bizi yansıtmıyor’ eleştirileri… Bir yerde başka  tepkiler, öbür yerde başka. Ne ısa ne Musa dedikleri bu olsa gerek. ıki  halk ve tamamen kopmuş iki dil. Gir bakalım araya, nereye buyur  edileceksin. ıyi bir şey mi yaptın, kötü bir şey mi? Sahi sen bunu niye  yaptın?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: georgia;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-ny-mLUxwI/AAAAAAAAA1w/Mm1SoUPi4EY/s1600/min+dit+1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-ny-mLUxwI/AAAAAAAAA1w/Mm1SoUPi4EY/s400/min+dit+1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5470170379632035586" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;br /&gt;Katilini görmek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;‘Min Dît’, Gulîstan ile Fırat’ı, anne babalarını öldüren JıTEM  elemanıyla yüz yüze getirerek pek çok şey anlatıyor. Katilini görmek,  onun gözünün içine bakmak, onunla yüzleşmek, kurbanın dünyasını altüst  edecektir mutlaka. Fırat’ın, adamı gördüğü yerde korkudan altına işemesi  bu yüzdendir. Gulîstan ise, onunla ilk karşılaşmasında, intikam  hissiyle dolar. Ama çareyi annelerinden dinledikleri masalın kıssadan  hissesinde bulup, insanca bir çözüme ulaşırlar çocuk akıllarıyla. Kurdu  öldürmek yerine, boynuna çan takarlar: Al bakalım sana kurt, yap bakalım  şimdi kurtluğunu!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;‘Min Dît’, sözünü işte tam burada söylüyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı sanat eserleri, mevcut toplumsal durumu, yaşadığımız anı daha iyi  anlamamıza yarayan bir zekânın ürünüdür. Ciltlerce çözümlemenin  yapamadığını, bir fırça darbesiyle, tek bir söz ya da notayla görünür  kılar, ufkumuzu açarlar. Bazı eserler ise mevcutla yetinmez, ileriye  doğru adım atar, en azından o adımı arar. Miraz Bezar’ın filmi,  gelecekte, yeni bir dilin ve yeni bir siyasetin sinemadaki kilometre  taşları arasında sayılacaktır. ‘Min Dît’in, sinematografik zaaflarına  karşın dünya festivallerinden ödüllerle dönmesi, tam da bu, bir adım  öteye geçme, yol açma çabası ve arayışının ödüllendirilmesi anlamına  geliyor.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-5021171622365696928?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/5021171622365696928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=5021171622365696928&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5021171622365696928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/5021171622365696928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/05/min-ditin-sozu.html' title='Min Dît’in sözü'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-nzTmoGUgI/AAAAAAAAA14/k4HuoJK10M8/s72-c/min+dit+3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-1438218543242827901</id><published>2010-05-06T11:40:00.002+03:00</published><updated>2010-05-06T11:46:44.777+03:00</updated><title type='text'>Böyle başa böyle tıraş mı?</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 30 Nisan 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p face="georgia"&gt;Başbakan’la görüşmesinin ardından, önce “Sadece şahsım adıma konuştum”  diyerek kendisini savundu; sonra da, Surp Pırgiç Hastanesi’nin devlet  protokolünde Patriklik’ten sonra ikinci sırada yer almasından hareketle,  ‘cemaat başkanı’ unvanını sahiplendi Bedros Şirinoğlu.&lt;br /&gt;Sonra işi iyice ilerletti. Açıklamalarını eleştiren imza kampanyasını  düzenleyenleri Marmara gazetesi aracılığıyla hedef gösterdi, onları  nankörlükle suçladı. Konuştu da konuştu: 25 yıldır hizmet veriyormuş, bu  nasıl görmezden gelinirmiş, cemaat için her şeyini vermişmiş, bugüne  kadar yaptıkları nasıl unutulurmuş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, Takvim’de yayımlanan o çirkin sözleri okuduk. Agos gençleri  zehirliyormuş, cemaatte Agos zihniyetli 600 kişi varmış, Hrant Dink’in  kefenini bayrak yapıp maddi kazanç sağlıyorlarmış... Bu sözleri yalanlar  gibi yaptı ama yalanlamadı, bilakis, arkasında durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, Aktüel’de Tuncay Opçin, bu kerameti kendinden menkul ‘cemaat  başkanı’nın ilginç bağlantılarını yazdı. Meğer Şirinoğlu’nun adını  taşıyan bir Stratejik Araştırmalar Merkezi varmış; meğer bu merkezin  başkanlığını, Ergenekon davası sanıklarından Ünal İnanç yaparmış; meğer  bu merkezin her yıl verdiği yurttaşlık ödüllerini Hurşit Tolon, Mustafa  Balbay gibi isimler almış; meğer Ünal İnanç, Ergenekon operasyonları  sırasında Şirinoğlu’nun evinde basılıp gözaltına alınmış... İlginçtir,  şahsına yönelik her türlü eleştiri karşısında esip gürleyen Bedros  Şirinoğlu, bu haber karşısında herhangi bir açıklama yapmamayı, susmayı  tercih etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-KByZaOLUI/AAAAAAAAA1o/4t1vi3Fs1P8/s1600/sirinoglu.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 251px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-KByZaOLUI/AAAAAAAAA1o/4t1vi3Fs1P8/s400/sirinoglu.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5468075600395513154" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Geçen haftaki VADİP toplantısında da icraatlarına devam etti. Cemaat  başkanlığı sorgulanamazmış, söylemesi gerekenleri söylemişmiş, ayrıca,  Dink ailesini severmiş, Ermenistan ve diasporadan tebrik telefonları  almışmış, o sözleri kendisini incitenlerin canını yakmak için sarf  etmiş, bu kişilerin arkasında bir teşkilat varmış...&lt;/p&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Etik dersi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Ermeni vakıflarının temsilcilerinin katılımıyla oluşturulan VADİP’in o  toplantısında, bu sözlere karşı çıkan tek bir insan evladı olmamış.  Aksine, başkanlarının arkasında durmuşlar, onu ve yaptıklarını övmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyacıköy Surp Yerits Mangants Kilisesi Vakfı Başkanı Nazaret Özsahakyan  mesela, “Başkanım, siz bir amirasınız. O entel dantel takımı gibi  internet sitelerinde imza kampanyası yapmak size yakışmazdı. Başkanım,  her zaman arkanızdayız” demiş. Kuruçeşme Yerevman Surp Haç Kilisesi  Vakfı Başkanı İrma Polat, “Bedros’u oğlum gibi severim, arkasındayım”;  Yeşilköy Surp Istepanos Kilisesi Vakfı Başkanı Habib Özfuruncu “Cemaat  başkanlığını tartışmayı doğru bulmuyorum”, Kandilli Surp Yergodasan  Arakelots Vakfı Başkanı Dikran Kevorkyan ise “Biz de size destek için  bir deklarasyon yayımlayalım” demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar yaratıcı, ne kadar derin, ne kadar yararlı analiz ve tespitler,  değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kandilli’de Ermeni kalmadığı için yıllardır kendi kendini vakıf başkanı  seçen Dikran Kevorkyan’ın önerisi kabul görmüş olacak ki, VADİP,  gazetelere bir de ilan gönderip başkanlarının arkasında olduklarını, ona  yönelik eleştirilerin etik sınırlarını aştığını vurgulamış, bizlere  etik dersi vermiş. Onların sayesinde etiğin ne olduğunu, sınırlarının  nerede olduğunu öğrenmişiz.&lt;/p&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Dip noktası&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Bütün bunlar bir yana, Şirinoğlu vakasının, kendimiz hakkında yeni  şeyler öğrenmemize vesile olduğunu söyleyebiliriz. Kendini lider, önder,  baş, başkan ilan eden herhangi bir muktedirin bu tür tavırlar içine  girmesi doğaldır elbette; peki ya, birinci yaşını yeni kutlayan  VADİP’in, itibarını bu kadar kolay ayaklar altına almasına ne demeli?  Ermeni toplumunun seçilmiş sivil temsilcileri gibi davranmaktansa,  cemaat başkanının hık deyicileri olarak hareket eden, dalkavukluk  yapmaya marifet sayan VADİP temsilcilerinin sergilediği manzara, onlara  itiraz edecek kimsenin çıkmaması, içler acısı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüle küçüle ufacık kalmış Ermeni toplumunun içinden bini aşkın insan,  demokratik tepkilerini, hakaret içermeyen bir bildiriyle dile  getirirken, bu eleştirileri dikkate alıp temel sıkıntının nerede  olduğunu sorgulayacağına, geleneksel yöntemlerden medet uman, konuşanı  susturmaya soyunan, ali kıran baş kesen havalarına bürünen VADİP’in dip  yaptığı yer işte burası... Şirinoğlu’nun 1915’te yaşananları kardeş  kavgasına indirgemesini, kendisini cemaat başkanı ilan etmesini, “100  bin Ermeni’yi sınırdışı ederiz!” tehdidini savuran Başbakan’ı savunup  ondan özür dilemesini ve en fenası, ‘kefen’ söylemini dahi sineye çekip  onu sahiplenen, borazancıbaşılığa soyunan bir VADİP’i kim ne yapsın  allah aşkına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de yazmıştık; son birkaç yılda eskinin kifayetsiz muhterisleri  cemaat liderliğine pek bir merak saldı. Bugünkü manzara, din adamı  kimliğiyle asla uyuşmayacak bir şekilde, yardımda bulunduğu bir kişiden  milyonlarca dolar tutarında komisyon talep eden ve bu komisyonun  anasının ak sütü gibi hakkı olduğunu savunan bir ruhani önderle, kendi  kendini cemaat başkanı ilan eden bir sivil temsilciye sahip bir toplum  olma yolunda ilerlediğimizi gösteriyor. Devletin ve Ermeni toplumunun  ‘derin’ kesiminin bu gidişattan memnun olduğu, bu ikiliyi sürekli  parlatma, pohpohlama çabasından belli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her toplum kendi layık olduğu şekilde yönetilir” artık epeyce  klişeleşmiş bir söz, ama içeriğinin doğru olmadığı herhalde söylenemez.  Komisyoncu ruhani önder, stratejik araştırmalar merkezi sahibi cemaat  başkanı... Ne müthiş, ne uyumlu bir ikili!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda hayat akıp gider, memleket hızlı bir şekilde değişirken,  Türkiyeli Ermenilerin layık olduğu yönetim bu mu?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-1438218543242827901?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/1438218543242827901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=1438218543242827901&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1438218543242827901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/1438218543242827901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/05/boyle-basa-boyle-tras-m.html' title='Böyle başa böyle tıraş mı?'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S-KByZaOLUI/AAAAAAAAA1o/4t1vi3Fs1P8/s72-c/sirinoglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-6446090778207682595</id><published>2010-04-25T17:59:00.002+03:00</published><updated>2010-04-25T18:10:22.410+03:00</updated><title type='text'>24 Nisan ve anlatılamayanı anlama çabası</title><content type='html'>&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 23 Nisan 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Soykırım Ermenilerin yaşadığı en büyük trajediyse eğer, yaşananları  yüz yıl sonra hala ve hala bütün dünyaya anlatmaya, yeniden ve yeniden  onay almaya çalışmak, yüz yıl sonra hala başkalarından tasdik görme  zorunluluğu hissetmek de, büyük bir dramdır.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Eğer soykırım insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçsa, onun şu ya da  bu şekilde inkarı da, ilkinin devamı olan bir başka büyük suçtur.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Ermeniler on yıllardır neler yaşadıklarını, anne babalarının nasıl  katledildiğini, yerlerinden yurtlarından nasıl sökülüp atıldığını, minik  bebelerin ölmemeleri için nasıl ağaç kovuklarına bırakıldığını  anlatıyorlar dünyaya. Tarihsel olarak bütün dünyanın bildiğini, cümle  alemin kabul ettiğini, yine ve yeniden, zamana ve mekana göre değişen  şekillerde, farklı dillerde, farklı söylemlerle tekrarlıyorlar. Çünkü  karşılarında sinsi, inatçı bir inkar mekanizması var.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Türkiye'nin resmi inkar endüstrisi, 1915'te bir soykırım  yaşanmadığını; Osmanlı Devleti'nin Ermenilerin zararlı faaliyetleri  karşısında tedbir aldığını; çünkü onların savaş sırasında, tebaası  oldukları devlete ihanet ettiğini; tehcir yolculuğu sırasında  kafilelerde yer alanların konforu için her türlü tedbirin alındığını  anlattıkça; velhasıl, güçlü olan, tarihi dilediği gibi yazdıkça,  Ermenilerin yaraları yeniden kanıyor, acıları derinleşiyor.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Bu acıların görmezden gelinmesi, yok sayılması, küçümsenmesi, sayıya  vurulması, politikaya alet edilmesi, tarihten silinmeye çalışılması,  inkar edilmesi karşısındaki duygusal patlama, ifadesini, kaybedilen  yurdun, kaybedilen canların ardından yakılan ağıtlarla buluyor; yok  edenin, yok sayanın, hor görenin yüzüne, öfke dolu sloganlarla çarpıyor.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;İnkarı savunanlar, işte böylece, Ermenileri çığlıklara ve sloganlara  indirgeyerek, insanlığa karşı işlenmiş suça ortak oluyor.&lt;/p&gt; &lt;h2 style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Failin "gerçeği"&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;1915'te olup biteni anlatma çabasını yaşananların anlatılamazlığıyla  yan yana koyduğunuzda, bunun nasıl bir daimi işkence olduğu çok daha  açık bir şekilde çıkıyor ortaya.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;İtalyan düşünür Giorgio Agamben, 'Tanık ve Arşiv: Auschwitz'ten  Artakalanlar' adlı çalışmasında, yaşanan dehşetin idrak edilemezliğini,  kavranamazlığını, anlatılamazlığını 'anlatmak' için, Holokost'un bir  'tanığı' olan Zelman Lewantal'ın ifadelerine başvuruyor:&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;"Tarihsel bir perspektiften, örneğin imhanın son aşamasının nasıl  yerine getirildiğini en ince ayrıntısına kadar biliyoruz; toplama  kampındaki tutsakların, kendi içinden oluşturulmuş olan (ve &lt;em&gt;Sonderkommando&lt;/em&gt;  diye bilinen) bir tim tarafından gaz odalarına götürüldüğünü, sonra  yakılanların cesetlerinin çıkarılıp yıkandığını, saçlarının kesilip  altın dişlerinin söküldüğünü ve en sonunda krematoryuma atıldığını  biliyoruz; ama gerçekten anlamaya çalıştığımızda, bunların hiçbiri tek  başına yeterli olmayacaktır. Bu ikilem ve rahatsızlık, kendisi de bir &lt;em&gt;Sonderkomando&lt;/em&gt;  üyesi olan Zelman Lewantal'ınki kadar yalın bir ifadeyle hiç kimse  tarafından dile getirilmemiştir belki de. Lewental, Auschwitz'in  kurtarılışından on yedi yıl sonra gün ışığına çıkan tanıklığını, III.  Krematoryumun altına gömdüğü kağıda gizlemişti. Yidişçe "Nasıl ki orada  olanlar hiçbir insan tarafından tahayyül edilemezse" diye, yazar  Lewental, "bizim başımızdan neler geçtiğini herhangi birinin tam olarak  ifade edebilmesi de düşünülemez... Tarihçilere pek iş bırakmayacak bir  avuç insanız biz." (Çeviren: Ali İhsan Başgül, Dipnot Yayınları)&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Kurbanın bu anlatılamaz gerçekliğinin yanına, failin kendi gerçekliği  ve onun söylemini, dilini, laf salatasını, kavram kargaşasını  koyduğunuzda, bu ikisinin birbiriyle örtüşmesinin ne kadar imkansız  olduğu daha açık bir şekilde çıkar ortaya. Yaşananları anlatma çabasının  nafileliğinin karşısına, bir kalemde bütün 'iddia'ları reddetmenin  kolaylığını koyun, dramın nerede olduğunu anlarsınız. Yaşanan ve onun  reddiyesi iki 'taraf' olarak görülmeye başladığı anda, mağdur sonsuza  dek mağdur olarak kalmaya, salt bir tanık olarak kalmaya mahkum edilir.  Ermeniler de çığlığa, slogana işte böyle indirgenir.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Bu nedenle, Ermenilerin ruhlarının özgür kalması, ancak ve ancak  tanık ve mağdur olmaktan kurtulmalarıyla mümkün olacak. Bunun gerçeğe  dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunun yanıtı da, Türklerin inkar yolundan  ayrılıp idrakin yoluna girip girmeyeceğinde yatıyor. Türkiye'nin  geçmişiyle yüzleşmesini gerçekten isteyenler, omuzlarında her şeyden çok  bu sorumluluğu taşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;__________________________________&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;h2 style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bütün kayıplar için&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;24 Nisan 1915'te, İstanbul'da zaptiyelerin ellerindeki listelere göre  tutukladığı iki yüzden fazla Ermeni aydının pek çoğu, hayatları boyunca  ellerinde kalemle fikir mücadelesi vermişlerdi.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Gazeteci, yazar, öğretmen, siyasetçi, tüccar ve din adamı olan bu  insanların pek çoğu, sürüldükleri Çankırı ve Ayaş'ta katledildi. İlk  sürgün grubuna dahil edilmeyip bir süre daha İstanbul'da kalmasına göz  yumulan Krikor Zohrab, Vartkes Serengülyan gibi bazı tanınmış isimlerse,  sonraki aylarda onlarla aynı kaderi paylaştı.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;O ilk büyük kafileyle sürülenler arasında, isim benzerliği nedeniyle  yanlışlıkla sürgün edilenler, kaçıp canını kurtaranlar, özel bir izinle  geri dönenler de vardı. Rahip Gomidas gibi, İstanbul'a dönmesine izin  verildiği halde, yaşadıkları ve gördükleri nedeniyle akıl sağlığını  yitiren ve 20 yıl sonra hastane köşelerinde can verenler de...&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;24 Nisan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde 'çart' (kesim, kırım),  'ağed, yeğern' (felaket), 'aksor' (sürgün), kafle, seferberlik gibi  adlarla anılan ve yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan büyük  felaketin başlangıcı değil ama, en önemli dönemeçlerinden biriydi. Bir  halkın kültür hayatını şekillendiren seçkin tabakanın ortadan  kaldırılmasının acısı ve etkisi çok büyük oldu ve bu durum sonraki bütün  kuşakları etkisi altına alacak bir çoraklaşmaya yol açtı.&lt;/p&gt; &lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Ermeniler, bu büyük yaratıcılar grubuna duydukları saygının sonucu  olarak 24 Nisanı milat kabul ettiler. Onları anmak, bu kadim halkın  bütün masum kayıplarını anmak anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bianet bu yazıyı iktibas etti, &lt;a href="http://www.bianet.org/biamag/insan-haklari/121543-24-nisan-ve-anlatilamayani-anlatma-cabasi"&gt;şurada...&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-6446090778207682595?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/6446090778207682595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=6446090778207682595&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6446090778207682595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/6446090778207682595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/04/24-nisan-ve-anlatlamayan-anlama-cabas.html' title='24 Nisan ve anlatılamayanı anlama çabası'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3529644354260872317</id><published>2010-04-18T15:34:00.003+03:00</published><updated>2010-04-18T15:41:59.737+03:00</updated><title type='text'>Kürt olmak</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 16 Nisan 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Birileri acaba, hiç olmazsa  ‘açılım’ lafları edilmeye başladığından beri başlarına  gelenlere bakıp, memlekette Kürt olmanın ne mene bir şey olduğu  üzerine biraz olsun düşünüyor mudur? Birileri acaba, bir an olsun  kendini bir Kürt’ün yerine koyup, şu hengâmede, sokakta, okulda,  işyerinde, askerde, bir Kürt olarak yaşamaya çalışmanın hangi  hayal kırıklıklarını, hangi korkuları, hangi öfkeleri beslediğini  anlamaya çalışıyor mudur?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Ahmet’i düşünen var  mıdır mesela? Hani, çocuk yaşta köyü boşaltıldığı için ailesiyle  kalkıp İstanbul’a göç etmiş, okul okuyamamış şu çocuğu?  Sabah otobüse binip, çalıştığı konfeksiyon atölyesine giderken,  yanındakinin gazetesinde Ahmet Türk’ün kanlı suratını görse,  ve hasbelkader, o gazete de, Samsun’da yaşananı “Olacağı buydu  dedirten olay” şeklinde aktaran Sözcü olsa mesela... Ahmet gazeteyi çaktırmadan okurken, “PKK karşıtı bir genç PKK yanlısı  açıklamaları yüzünden eleştirilen Ahmet Türk’ü yumrukladı.  Ağzı burnu kanayan Türk zor kurtuldu” cümlelerini okusa, ardından  “Sakık saldırganı tehdit etti”, “Polis Türk’ü kurtardı”,  “BDP’liler tehdit etti” ifadelerini görse, ne hisseder acaba? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();}  catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8r8gW7Kh4I/AAAAAAAAA1E/-dGmK-3CbYY/s1600/gerilla+cenaze.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 190px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8r8gW7Kh4I/AAAAAAAAA1E/-dGmK-3CbYY/s320/gerilla+cenaze.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461455130979895170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Her gün, her hafta Kürt  siyasetçilerin  tutuklandığını, bir Kürt gazetecinin ceza aldığını, bir Kürt  çocuğun bilmem kaç yıl hapse mahkum edildiğini gören Vanlı bir Recep  olsanız mesela, şu yaşadığımız memleketle, onun devletiyle nasıl  bir gönül bağı kurarsınız? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;Esmer olduğunuz, nüfus kâğıdınızda  ‘Tunceli’, ‘Hakkâri’, ‘Diyarbakır’ yazdığı için günde  bilmem kaç kere polis tarafından durdurulan, otobüste yanına oturulmak  istenmeyen, mahallede kötü gözle bakılan bir Bahtiyar, Hasan, Kadir  olsanız, üç kuruş maaşla on küsur saat inşaatlarda ömür törpülüyor  olsanız, Türkiye’nin geleceği hakkında hangi hayırhah duyguları  beslersiniz acaba?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Meryem olsanız mesela,  Diyarbakır’da  kızınızı okula götürürken, aklınızda bir başka kız çocuğu,  havan mermisinin savurduğu bedeninin parçaları ağaçlardan toplanan  küçük bir kız çocuğu olsa, akşam evde kocanızın önüne bir  tabak çorba koyarken televizyondan o kız çocuğunun annesinin ağıtlarını  dinlemiş olsanız, çalıştığınız kuaförde subay eşlerinin fön  yaptırırken şu ya da bu mesele üzerine gülüşüp attıkları kahkahalar  hakkında ne düşünürsünüz? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Memleketteki bir avuç toprağı  satıp savıp Adapazarı’na gelmiş bir Nuri olsanız mesela; güçbela açtığınız  bakkal dükkânı her gerginlikte taşlansa, yakılmak istense; Kürt  olduğunuz için sizden alışveriş etmeyen, size kem gözle bakanlarla  aynı mahallede yaşıyor olsanız, Kürtçe yayın yapan bir devlet  kanalına sahip olduğunuz için çocuklar gibi sevinir misiniz?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;‘Açılım’ diye diye&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;‘Açılım’ edebiyatı  başladığından beri, memlekette iki bine yakın Kürt siyasetçi  gözaltına alındı, bunlardan yüzlercesi tutuklandı, mahkûmiyet  kararı aldı. Unutmayalım, Kürtleri temsil eden parti daha yeni  kapatıldı.  Kapatılanın yerine kurulan yeni partinin belediye başkanları,  yöneticileri,  elleri kelepçelenerek tutuklandı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Açılım paketi açıldığından  beri, binden fazla Kürt çocuk, polise taş attıkları gerekçesiyle  tutuklandı. Mehmet adında, 18 aylık bir bebek, başına isabet eden  bir gaz bombasıyla, 14 yaşındaki Ceylan adındaki bir çocuk da havan  topu mermisiyle öldürüldü. 52 yaşındaki inşaat işçisi Resul  İlçin, 21 Ekim’de, Şırnak’ın İdil ilçesinde, ‘şüpheli’  bulunan bir araçta yapılan arama sonucunda götürüldüğü karakoldan,  15 dakika sonra ölü olarak dışarı çıkarıldı. Şüpheli araçta  çay paketleri vardı... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Dolapdere’de DTP’nin  kapatılmasını  protesto eden gruba kurusıkı tabancalarla ateş açılmasını  hatırlıyor muyuz? Ya, saldırganlar aynı gün serbest bırakılırken,  yaralı DTP’linin, hastanede ‘örgüt üyesi olduğu ve yasadışı  gösteriye katıldığı ’ gerekçesiyle tutuklandığını? İzmir’de  DTP konvoyuna taşlarla saldırılmasını?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Yargıtay’ın, “bölge  özelliklerini&lt;span style="font-style: italic;"&gt;''&lt;/span&gt;  göz önüne alarak, güvenlik güçlerinin ''korktukları” gerekçesiyle  halkın üzerine otomatik silahlarla ateş açmasını hukukileştiren  kararı hakkında ne düşünüyoruz? Peki ya, gittiği barda Kürtçe  türkü isteğinde bulunduğu için bir polis memuru tarafından kurşunlanarak   öldürülen Emrah Gezer’in davasının hangi aşamada olduğunu biliyor  muyuz? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Gazetelerde ‘Bulanık davası’  diye geçen, Ahmet Türk’ün, duruşma çıkışında saldırıya  uğradığı davanın neyle ilgili olduğunu kaçımız hatırlıyor?  Çok uzak değil, daha 15 Aralık’ta, Muş’un Bulanık ilçesinde,  DTP’nin kapatılmasını protesto eden kitleye, JİTEM elemanı olduğu  söylenen bir manifaturacının kalaşnikofla açtığı ateş sonucu  iki kişi ölmüş, sekiz kişi yaralanmıştı. Medyada, olayın faili  olan esnafın, provokatörlere tepkisi olarak sunulmuştu ya hani…  Bu dava, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a alınmıştı; işte orada Ahmet Türk’e saldırıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bir Kürt olsaydınız, bunları  duyduğunuzda siz ne düşünürdünüz?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;" align="center"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Açılım, açılım dedikleri  halkla alay etmek mi demek? Ahmet Türk’ün burnunu kırdılar. Zaten  Kürtlerin burnunu, kolunu, bacağını her gün, her gün kırıyorlar. Devletin niyeti  de, tıyneti de belli... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;span style="font-family: georgia;font-family:Times New Roman;font-size:100%;"  &gt;Peki biz, siz, onlar, sıradan  insanlar bu konuda ne düşünüyoruz? Biz gerçekten istemeden, biz  gerçekten elimizin taşın altına koymadan barış olur mu?  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-3529644354260872317?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/3529644354260872317/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=3529644354260872317&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3529644354260872317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/3529644354260872317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/04/kurt-olmak.html' title='Kürt olmak'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8r8gW7Kh4I/AAAAAAAAA1E/-dGmK-3CbYY/s72-c/gerilla+cenaze.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-7111690830021586501</id><published>2010-04-10T17:31:00.008+03:00</published><updated>2010-04-11T03:12:10.101+03:00</updated><title type='text'>Peleşyan’ın sineması</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;Agos, 9 Nisan 2010&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Eğer, &lt;a href="http://ayvarendesi.blogspot.com/2010/03/menq-ve-sarklar.html"&gt;‘ayvarendesi’ adlı bir blogda&lt;/a&gt;, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;son bir ay içerisinde artavazd  peleshian’ın menq’ini ve seasons’ını yedi sekiz kez izledim herhalde.  izlerken her seferinde ayrı ürperiyorum. youtube’u olanlar oradan  seyredebilir&lt;/span&gt;” diyen bir nota rastlamasaydım, Ardavazt Peleşyan’ın  (Peleshian) adını belki hiç duymayacak, duysam da, onun kim olduğunu  muhtemelen bu kadar merak etmeyecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8CNzyUmVvI/AAAAAAAAA0g/D3mkxtPv92o/s1600/Peleshian.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 160px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8CNzyUmVvI/AAAAAAAAA0g/D3mkxtPv92o/s200/Peleshian.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5458518669194057458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yazılarını severek takip ettiğim blogcuyu ürperten şey neydi? Utanç  verici yasağa rağmen, pek çoğumuz gibi benim de YouTube’um vardı.  Oturdum, seyrettim ve daha önce hiç karşılaşmadığım türden bir şeyle  karşılaştım. Başka türlü filmlerdi bunlar. Peleşyan, başka türlü bir  adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemayla izleyiciliğin dışında yakın bir ilişkim yok. Bu yüzden, onun  filmlerini nasıl nitelendirmek, nasıl tasnif etmek gerektiğini  bilmiyorum. İzlerken ilk anda aklıma gelen şey, bunların şiirsel filmler  olduğuydu. ‘Şiirsel’ tabirini, çoğu zaman, iyi yapılmış bir işi övmek  için kullanırız. Buradaki ‘şiirsel’ o anlamda değil, şiirin kendine has  anlam dünyası, dili, duygusu, insanda yarattığı etki anlamında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu diyalogsuz, karaktersiz filmlerde, görüntülerin art arda gelerek,  tekrarlanarak, dönüp durarak oluşturduğu benzersiz bütünlük duygusu,  sinemanın, film yapma sanatının sınırlarını zorluyor, dahası, o  sınırları ortadan kaldırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Unspoken Cinema’ (Konuşulmayan Sinema) adlı bir film sitesi,  Peleşyan’ın tekrara dayanan tekniğini şu sözlerle anlatıyor: “Çok önemli  bir fotoğrafı elinde tutan, onu yorumlayan, onu bize tekrar gösteren,  sonra gerektiğinde, anlattığı şeyin altını çizmek için görüntüyü  durdurup bize bir şeyler daha söyleyen ve özünde, önceden üretilmemiş  cümlelerle bir makale yazan bir yönetmen gibi...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi çektiği görüntüleri, arşiv görüntüleri ve fotoğraflarla birlikte  kurgulayan, müzikten yoğun olarak yardım alan Peleşyan, hayatı boyunca  özgün bir gerçeklik duygusunun peşinden gitmiş. Onun filmleri,  karakterlerin yaratılamayacağını, kurgulanamayacağını, onların zaten  çevremizde, günlük hayatın içinde olduğunu söylüyor adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Ermenistan’dan  dünyaya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938’de Leninakan’da, yani Gümrü’de doğan Ardavazt Peleşyan, sinema  eğitimini 1960’larda, prestijli Moskova Film Enstitüsü’nde aldı. Bugüne  kadar hepi topu on kadar film üretti. Hiçbiri ticari olmayan, belgeselle  kurgusal sinema arasında bir yerde duran, en kısası altı dakika, en  uzunu altmış dakika olan bu filmleri arka arkaya eklerseniz, üç saati  bulmuyor. Bu kadar az üretmiş bir yönetmenin bu kadar özgün bir anlatım  dili yaratmayı becermiş olması, muazzam bir başarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peleşyan’ın filmlerinde insan her zaman merkezi bir rol oynuyor.  Hırsları, beceriksizlikleri, var olmak için verdikleri savaş, bu savaşı  kazanmaları ve aslında kazanırken kaybediyor olmalarıyla insanlar… Bu  anlamda, hep Ermenistan’ı ve Ermenistanlıları anlatsa da, kelimenin tam  anlamıyla evrensel, sınırlarötesi filmler bunlar. Eleştirmen Scott  MacDonald’la söyleşisinde, Peleşyan, doğduğu ülke ve onun insanlarıyla  ilişkisini şu sözlerle anlatıyor: “Ermeniler, bana, bütün dünya, insan  karakteristiği ve insan doğası hakkında bir şeyler söyleyebilme imkânı  tanıyor. Birileri bu filmlerde sadece Ermenistan’ı görebilir. Ama ben  geçmişte hiç öyle yapma izni vermedim kendime, bugün de vermeyeceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 102);"&gt;Filmleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="385" width="480"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/DAIDjj6AHiw&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/DAIDjj6AHiw&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" height="330" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia;"&gt;Öğrenciliği sonrasında çektiği ilk film olan &lt;a href="http://www.ubu.com/film/peleshian_beginning.html"&gt;‘Izgispı’ (Başlangıç,  19&lt;/a&gt;67), Ekim Devrimi’ni anlatır. 10 dakikalık bu çarpıcı siyasi filmde,  Peleşyan, isyanlar ve toplumsal hareketlerle dolu modern tarihin,  derinlerde yatan ruhunu arar. Çığlıklar, coşkun kalabalıklar, kurşun  sesleri, koşuşturan insanlar aracılığıyla, insan eliyle yaratılan  değişime dikkat çeker ve sorar: Peki, gelecek nasıl olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1969 tarihli ‘Menk’te (Biz) [sekiz küsur dakikalık ilk bölümü yukarıda] ise, günlük hayattan anlar, bir cenaze,  çalışan insanlar, caddeler, koyun sürüleri, dağ, tepe görüntüleriyle,  insanı ve doğayı, toplumu, şehirleri, günlük hayatın kahramanlarını  gösterir. Filmde, Ermenilerin tarihsel trajedisine de, insanoğlunun  hayatta kalma yeteneğine de göndermeler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir tema, Peleşyan’ın en çok bilinen filmi olan &lt;a href="http://www.ubu.com/film/peleshian_seasons.html"&gt;‘Vremana Goda’da  (Mevsimler, 1975)&lt;/a&gt; da işlenir. Coşkun akan bir nehrin sularına kapılmış  bir koyunu yakalamaya çalışan bir köylünün, izleyeni tedirgin eden,  bıçak sırtı görüntüleriyle açılan filmde, yine insanın doğayla  mücadelesine tanık oluruz. Bu, onun filmlerinin en vurgulu temalarından  biridir. Güneş, yağmur, kar, fırtına karşısında insan, bazen yenip bazen  yenilerek, doğayla hemhal olarak, yaşamayı sürdürür; çünkü hayat hep  devam eder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu film, ulaşmaya çalıştığım, hepimizin, bütün insanlığın ulaşmaya  çalıştığı şey hakkında. İnsanların, yükselmeye ve aşmaya yönelik arzu ve  istekleri hakkında” sözleriyle anlattığı &lt;a href="http://www.ubu.com/film/peleshian_century.html"&gt;‘Mer Tarı’ (Çağımız, 1983)&lt;/a&gt;,  bir uzay gezisine odaklanarak, kozmonotların yaşadığı baskıyı,  yalnızlığı, yabancılaşmayı, fiziksel ve ruhsal yorgunluğu, ancak bunun  yanında da, insanoğlunun, uçma eyleminde billurlaşan fethetme hırsını  anlatır, izleyicisini bunun kökeni üzerine düşünmeye çağırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı sinema dünyasına, kendisinin de çokça etkilendiği Jean-Luc Godard  tarafından takdim edilen, ünlü Sergei Paracanov’un “dünya sinemasının  birkaç gerçek dahisinden biri” sözleriyle selamladığı Ardavazt Peleşyan,  tepeden tırnağa sinemacı ve aynı zamanda zamanımızın en önemli  düşünürlerinden biri.&lt;/p&gt;(Peleşyan’ın sekiz filmi, &lt;a href="http://www.ubu.com/film/peleshian.html"&gt;http://www.ubu.com/film/peleshian.html&lt;/a&gt;  adresinden izlenebiliyor.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-7111690830021586501?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/7111690830021586501/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=7111690830021586501&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7111690830021586501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/7111690830021586501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/04/pelesyann-sinemas.html' title='Peleşyan’ın sineması'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SBJ2BkR0tRc/S8CNzyUmVvI/AAAAAAAAA0g/D3mkxtPv92o/s72-c/Peleshian.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-8279372936424185988</id><published>2010-04-02T16:48:00.001+03:00</published><updated>2010-04-02T16:50:07.435+03:00</updated><title type='text'>BBBTY</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: georgia;" href="http://bizbaskabirturkiyedeyasiyoruz.blogspot.com/"&gt;http://bizbaskabirturkiyedeyasiyoruz.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bedros Şirinoğlu’nun Açıklamaları Hakkında&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Biz başka bir Türkiye’de yaşıyoruz &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun 26 Mart 2010’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra verdiği beyanatı büyük bir ibret duygusuyla izledik. Kamuoyunu yanlış bilgilendiren bu beyanatın pek çok noktası açıklanmaya muhtaçtır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Şirinoğlu “Cemaat Başkanı” değil &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Bedros Şirinoğlu, Başbakanlık Basın Merkezi günlük programında belirtildiği gibi “Ermeni Cemaati Başkanı” değil, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı’dır. Toplumu temsil etmek ve siyasi konularda bizler adına görüş beyan etmek, vakıf yönetiminin yetki alanına girmez. Bu nedenle, Şirinoğlu’nun açıklamaları kendisini bağlar, Ermeni toplumunu değil. Kamuoyunu yanıltanların, bu yanlışı düzeltmesini bekliyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Vakıf malları hâlâ iade edilmiyor &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Surp Pırgiç Vakfı yöneticileri, yıllar önce devlet tarafından gasp edilmiş olan sekiz mülkün iadesi nedeniyle teşekkür etmek için Başbakan’dan randevu almış olsa da, cemaat vakıflarının gasp edilen mallarıyla ilgili sorun hâlâ bütünüyle çözülmüş değildir. Bu konuda atılan adımların son derece yetersiz ve samimiyetsiz olduğu, konunun uzmanları tarafından sıkça dile getirilmektedir. (Son dönemde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, cemaat vakıflarının devletin el koyduğu mülklerinin iadesi için yaptığı 1410 başvurunun sadece 96’sını onaylamış olması, durumun vahametini gösterir.) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Bizlerin Türkiye gerçekliği farklı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Şirinoğlu’nun, “Ermeniler Türkiye’de güven içinde hissediyorlar. Türkiye’de yaşayan bir Ermeni’den bir şikâyet duydunuz mu? Var mı? Var mı?” soruları karşısında, “Biz herhalde başka bir Türkiye’de yaşıyoruz!” diye düşünüyoruz. O kendisini güvende hissediyor olabilir, ama Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendilerini güvende hissettiği, bir yalandır. Ermeniler bu ülkede ırkçılığa, ayrımcılığa maruz bırakılıyor, uluslararası ilişkilerde pazarlık unsuru olarak kullanılıyor ve toplumun geniş kesiminde keskin bir Ermeni karşıtlığı halen devam ediyor. Şirinoğlu’ndan, üç yıl önce Hrant Dink’in nasıl katledildiğini ve cinayetin ardındaki gerçek güçlerin bulunması için hiçbir gerçek adımın atılmadığını hatırlamasını ve bunu Başbakan’a da hatırlatmasını beklerdik. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Hafifsemek değil, geçmişle yüzleşmek &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;1915’te yaşananların bir “arkadaş kavgası” olarak nitelendirilmesini, 20. yüzyıl başında 1,5 milyondan fazla olan Ermeni nüfusunun dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kalmasıyla ve Türkiye’de de 60 binlerin altına düşmesiyle sonuçlanan, insanlığa karşı işlenmiş büyük suçun hafifsenmesini, üzerinin örtülmeye çalışılmasını kınıyoruz. Adaletin yolu, geçmişin üzerini örtmekten değil, onunla yüzleşmekten geçer. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia; font-weight: bold;"&gt;Amaç telafiyse yolu belli &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: georgia;"&gt;Bu buluşmanın, Başbakan’ın 100 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etme tehdidinden kısa bir süre sonra gerçekleşmesi, Şirinoğlu’nun “Başbakan’ı biz yanılttık” sözleriyle özür dilemesi, bizlere, bütün bunların, iktidarın dünya kamuoyunu etkilemeye yönelik bir telafi gösterisinin parçası olduğunu düşündürüyor. Hangi milletten olursa olsun, bu ülkede yaşam mücadelesi veren göçmenlerin ülkelerine gönderilmekle tehdit edilmesi ahlak dışıdır. Bu sözlerdeki asıl hata sayı olmadığı gibi, bunu düzeltmek de Başbakan’ın kendisine düşer. Biz, bu ülkede emanet veya rehine değil, eşit vatandaş olarak yaşamak isteyen Ermeniler, Başbakan’ı sarf ettiği sözlerden ötürü kınıyor ve Bedros Şirinoğlu’nun açıklamalarına hiçbir şekilde katılmadığımızı duyuruyoruz. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34062835-8279372936424185988?l=hayatoldugugibi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/feeds/8279372936424185988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34062835&amp;postID=8279372936424185988&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8279372936424185988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34062835/posts/default/8279372936424185988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayatoldugugibi.blogspot.com/2010/04/bbbty.html' title='BBBTY'/><author><name>rober koptaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13665158116985252942</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34062835.post-3904391210015865146</id><published>2010-04-02T16:47:00.001+03:00</published><updated>2
