AİHM savunması üstüne

Agos, 20 Ağustos 2010

Hükümet eğer AİHM’e sunduğu savunmanın gazeteci Kemal Göktaş tarafından haberleştirilmesinin ardından yapmaya çalıştığı mahcup manevralarda gerçekten samimiyse, atması şart olan o kadar çok adım var ki...

Ama ondan önce, Hrant Dink’in görüşleriyle Nazileri bir tutan o dehşet verici metni hazırlayan zihniyete dair birkaç söz.

Kurucu öteki

Türkiye’de Ermeniler, Rumlarla birlikte, çok geniş bir toplumsal kesim için, ulusal kimliğin bütünleştirici çimentosu rolünü oynadı. İttihat Terakki yıllarından başlayan bu eğilim Kurtuluş Savaşı’nda şiddetlendi; Cumhuriyet döneminde de her ihtiyaç duyulduğunda devreye sokuldu. Ermeni ve Rum karşıtlığı, adeta Türk kimliğini canlandıran, ona hayat veren bir özsuyuydu. Taner Akçam’ın yıllar önce “Kurucu öteki” kavramıyla açıkladığı bu olgu, Türk ulus devletinin kendi vatandaşlarıyla bağını güçlendirmek için kullanıldı.

Kemalizm yılları, her ne kadar etnik kökene bakılmaksızın her vatandaşın eşit olduğu iddia edilse de, ayrımcılığın kökleştiği, ideolojik ve hukuki temele oturtulduğu dönemi temsil eder. Gayrimüslim vatandaşlara üniversiteler dışında devlet memuriyetinin kapatılması, onların Lozan’la kazandığı hakların her fırsatta törpülenmesi, dillerini ve kültürlerini yaşatıp geliştirmelerinin sürekli olarak engellenmesi, Osmanlı zamanının kompartmanlara ayrılmış, ama birbirlerinin varlığını kanıksamış, doğallaştırmış çokkültürlülük anlayışını paramparça etti, onu kunt bir Türklük anlayışıyla ikame etti.

Bu kuntluk, Varlık Vergisi, 20 Sınıf İhtiyat Askerliği, 6-7 Eylül gibi ayrımcı-ırkçı “operasyon”lar yoluyla gayrümüslimlere sürekli olarak tehdit altında olduklarını anımsattı. Elbette “Türk”lere de, gayrümüslimlerin aslında vatandaş değil, varlığına tahammül edilen ve gerektiği takdirde kapı dışarı edilebilecek misafirler olduklarını... İşte bu misafirlik hali nedeniyledir ki, Yunanistan, Ermenistan veya Ermeni diasporası kaynaklı sorunlarda Rumların ve Ermenilerin canı yakıldı; dünyaya karşı olumlu bir imaj çizilmeye çalışıldığında ise, onlara birtakım jestler, çoğunlukla makyaj mahiyetinde iyilikler yapıldı.

Bu ayrımcı zihniyet, nesiller boyunca, hem milli eğitim, hem de toplumun erkek yarısının eğitildiği “asker ocağı” kanalıyla toplumun damarlarına zerk edildi, iyi Türk olmanın ölçüsü sayıldı. İşte bu yüzden Anadolu’da kalmış küçücük Ermeni, Rum, Yahudi gruplarına dahi huzur verilmedi, din adamları taşlandı, mezarlıkları, ibadet yerleri de bu hınçtan nasibini aldı.

Bu şiddet eğilimi, toplumun enine ve boyuna her kesitini etkisi altına aldı. “İç ve dış tehdit” algısıyla, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!” “Bir Türk dünyaya bedel!” düsturuyla derinlere kök saldı. Siyasi yelpazenin sağının ve solunun dünya algısı böyle şekillendirildi.

Demokrasinin boyu

Bir ülkede demokrasinin ölçütü, o ülkede etnik, dinsel, cinsel azınlıkların durumudur. Türkiye’de demokrasinin boyu da, ancak Ermeninin, Rumun, Kürdün, eşcinselin sürdüğü hayat kadar...

İslami ve muhafazakâr siyasi çizginin 2000’li yıllarda gelip ulaştığı yer olan AKP, elbette ki, yukarıda kaba hatları çizilmeye çalışılan fikriyat etrafında şekillenen bir gelenek üzerinde yükseliyor. Son on yılda İslami ve muhafazakâr kesim kendisini yeniden şekillendirir, dünyaya daha açık bir hale gelir, anti-Hıristiyan, anti-Semitik eğilimlerini bir kenara koymaya çalışırken, günlük siyasetin tansiyonu ve yaşanan değişimin hızı karşısında, gayrimüslimler konusunda enine boyuna düşünmedi. Onlar hakkında genel anlamda ılımlı mesajlar verilirken dahi, kâh Cemil Çiçek, kâh Vecdi Gönül, kâh bizzat Başbakan tarafından tehditler dile getirilebildi.

Varlığıyla Cumhuriyet’in köhne vatandaşlık tanımına kökten bir alternatif önerisi olan Hrant Dink’in hedef haline getirilmesi sürecinde medyanın ve siyasetin oynadığı rol hepimizin malumu. Sağlığında, o mahkeme kapılarında saldırıya uğrarken AKP hükümetteydi. Dolayısıyla bu partinin, bu meselede, elini yıkamakla kurtulamayacağı bir suç ortaklığı söz konusu. Ancak unutmayalım, bir avuç aydının çığlığını bastırıp 301’in değişmemesi için canhıraş feryatlar atanlar arasında CHP’liler en önde geliyordu o günlerde. Dolayısıyla, bugün onların da, demokrası havariliğine soyunmadan önce çok derin bir özeleştiride bulunmaları gerekiyor.

Hükümet sadece Hrant Dink’in hedef haline getirilme sürecinde değil, onun aramızdan alınmasının ardından soruşturma ve yargılama sürecinde izlediği siyasetle de suça iyice battı. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna dahi rağbet edilmedi ve cinayette ihmali, dahası dahli olan görevliler soruşturma dışı tutuldu. Başbakan, söz vermiş olmasına rağmen cinayetin arkasındaki gerçek sorumluların açığa çıkarılması için hiçbir şey yapmadı. Kısacası, hükümet, Dink cinayeti davasında yaptıkları ve yapmadıklarıyla vicdanlarda mahkûm oldu.

AİHM aslında fırsattı

Yıllardır hükümet eden AKP, bürokrasinin içinde çöreklenmiş olan devletçi kesimlerin değişimin önünü tıkadığı savunmasını yapıyor. Bunda elbette ki doğruluk payı var. Ancak AKP’nin bu bürokratik direnci bahane olarak kullandığı pek çok örnek de biliyoruz. Esasında, AİHM’deki dava, hükümetin bu bürokratik direnci ifşa etmesi için bulunmaz bir fırsat olabilirdi. Hükümet, eğer Dışişlerinin bugün ilan ettiği gibi Hrant Dink’in bu ülkenin yetiştirdiği bir değer olduğuna yürekten inanıyor olsaydı, hedef haline getirilmesinde kendi partisinin ve demokratik gelişimin önünü tıkayanların sorumluluğunu itiraf eder, onun yaşatılamamasından duyduğu derin üzüntüyü de, ifade özgürlüğünün önündeki bütüm yasal engelleri kaldırarak gösterebilirdi.

Bunun yerine, vatandaşları kardeşliğe davet eden eden o en özgün sesi, üstelik bu kadar vahşice bir cinayete kurban gittikten sonra “kin ve düşmanlığa tahrik”le suçlayan bir savunmanın tercih edilmesi, AKP hakkında bize çok şey söylüyor.

Bugün artık çok daha iyi biliyoruz ki, Türkiye’nin gerçek devrimi, siyasi hesapların çok ötesinde, gerçek bir zihniyet dönüşümünden geçiyor. Dönüşümün temsilcisi olduklarını iddia edenlerin, AİHM’deki davada Hrant Dink’i değil, bugüne kadarki devlet uygulamalarını, ayrımcılığı ve milliyetçiliği yargılamaları gerekirdi.

Ahtamar’daki sergi

Agos, 13 Ağustos 2010

Türkiye, Ahtamar’a dair attığı her adımda, samimiyetsizliğini bir kez daha gösteriyor, yapmaya çalıştığının bir ‘imaj düzeltme çalışması’ndan ibaret olduğunu açık ediyor.


Ermeni Kilisesi’ne ait bir ibadet yerini restore ettikten sonra, onu asıl sahibine iade etmeyip Kültür Bakanlığı’na ait bir müze haline getirmenin, iyi niyetle bir alakası olmadığını daha önce de söylemiştik.

Sorulacak tonla soru var: Asıl adı Surp Haç Kilisesi olan yapının adı neden Akdamar Anıt Müzesi oldu? Ermeniler ve tüm yöre halkı adayı ve kimi zaman da kiliseyi Ahtamar olarak andığı halde, devlet neden ısrarla Akdamar demeyi sürdürüyor? Ermenilere ait olan, yüzyıllar boyunca da öyle olmuş bir kilisenin ibadete açılması neden “inanç turizmi” kapsamında değerlendiriliyor? Acaba devlet bize, 1915 ve sonrasında Türkiye’den kovulmuş Ermenilerin torunlarının ancak “turist” olarak mı bu ülkeye dönebileceklerini söylüyor? Kilisede neden “bir” gün ibadet yapılabiliyor? Ya geriye kalan 364 gün ne olacak? Yoksa hükümet, Ermeni meselesinde başı sıkıştığı her seferde kiliseyi “bir gün daha” mı ibadete açacak?

*

Kilise, bir heykel sergisine ev sahipliği yaptı geçen hafta. Serginin açılışında, Van valisi Münir Karaloğlu, Van’da son dönemlerde “turizm” adına önemli çabaların olduğunu, bu kapsamda güzel sanatların da kendi rolünü oynayacağını vurgulamış; bu serginin, sadece Van’ın değil, ülkenin tanıtımı adına da önemli bir gelişme olduğunu söylemiş.

Surp Haç Kilisesi’nin valilik eliyle bu tip girişimlerde kullanılması, tarihi bir gaspı perdelemek adına nafile bir çaba olarak görünüyor bizim gözümüze. Vali belli ki, kilisenin kiliseliğinin artık bir geçerliliği olmadığı, oranın artık bir anıt müze olduğu fikrinin zihinlerimize iyice yerleşmesini istiyor ve bu nedenle, ‘Ahtamar’ı, bir ‘kültür merkezi’ mantığıyla hazırlanmış etkinliklerle ‘Akdamar’a dönüştürmeyi hedefliyor.

Bütün bunlar, bizlerde mutluluk veya sevinç değil, aksine büyük bir keder ve öfke yaratıyor. Türkiye, dünyaya kardeşlik ve dostluk mesajları vermek isterken, meselenin asıl muhatabı olan Ermenilerde bu duyguları uyandırıyorsa, bu işte bir sorun var demektir.

O sorunun çözümünün ne olduğunu bulmak için ise önce iyi niyet gerekiyor. Ama hakikisinden...

Bugünün bir filozofu

Agos, 13 Ağustos 2010

Dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler Vahe Berberian’a bir “kültür kahramanı” gözüyle bakmalı.

Geçtiğimiz cumartesi, Jamanak gazetesinin 100. yıldönümü vesilesiyle Kınalıada’da sahneye çıkan Berberian, sadece Ermenice stand-up yaptığı için değil, söylenip durmak yerine üretmeyi tercih ettiği, evrensel olmayı başarabildiği, klasiğin dışına çıktığı ve daha önemlisi, bunların hepsini, bizatihi Ermenileri eleştirmekten kaçınmadan becerebildiği için, bir kahraman.

Beyrut’ta doğan, otuz küsur yıldır Amerika’da yaşayan Vahe, dünyada binlerce kişinin yaptığı bir işi yapıyor; yani, anlattığı hikâyelerle insanları güldürmeye çalışıyor. Ancak o, meslektaşlarının ezici çoğunluğundan çok daha farklı ve özel koşullar altında icra ediyor mesleğini. Günlük hayattan adım adım çekilen, gençlerin pek azının konuşup anlayabildiği, edebi üretimin neredeyse durma noktasına geldiği bir dille, Batı Ermenicesiyle konuşuyor. Üstelik bunu, darmadağın olmuş, farklı kültürlerin, farklı dillerin etkisinde kalmış insanların oluşturduğu, birbirinden hayli uzaklaşmış topluluklar için yapıyor.

Vahe, günümüzün bir filozofu. Hafife alınan, ama çok zor bir işi hakkıyla başarıyor. Yüzlerce kişinin karşısında, tek bir dakikasını bile boşa harcamadığı iki saat boyunca, insanları kendisine bağlıyor, güldürüyor, güldürüyor, güldürüyor. Farklı coğrafyalardaki Ermenilik hallerinin farklı ve ortak yönleri üzerine konuşuyor. Kâh Tanrı’dan, kâh Nuh’tan, kâh İsa’dan söz ediyor, onları sarakaya alıyor. Ermenilerin ağlaklığını da, keyif düşkünlüğünü de, yabancı hayranlığını da, milliyetçi böbürlenmelerini de doluyor diline.

Ona bakarken, performansının arkasında ince bir işçiliğin, keskin bir zekânın, gözlem yeteneğinin ve nice birikimin yattığını, ortaya çıkan ‘son ürün’ün yoğun bir entelektüel çabanın eseri olduğunu hissediyorsunuz.

Ermenilerin, pek çok yerde, acıklı bir geçmişe ağlamak, tarihte kalmış bir kültürel mirasla övünmek, aynı şiirleri okuyup aynı şarkıları söylemek, ama ortaya yeni bir şey koymadan yaşayıp gitmekle sınırlı hayatına tüm benliğiyle karşı koyan Vahe, uluslararası alanda da değeri olan bir işi, profesyonel düzeyde yapmayı beceriyor. Onun şovları, altyazılı olarak herhangi başka bir yerde de gösterilse, insanları yine güldürecek ve düşündürecektir.

Neticede Vahe, ana babasının zorla koparıldığı Anadolu’dan izler taşıyan, Beyrut’la ve oradaki Ermeni kültürüyle şekillenen, cilasını Amerika’nın attığı, ama bir şekilde Ermenistan’ın havasını da taşıyan bir komedyen ve sahne adamı olarak, kendisini var eden bütün bu parçalara karşı hissettiği borcunu, hakkıyla ödüyor.

Gülerek, güldürerek, diline sahip çıkarak, yaratarak, kültürüne yeni bir soluk üfleyip ona can vererek...

Patriklik meselesi ve çok daha ötesi

Agos, 6 Ağustos 2010

Patrik seçimi meselesi, daha önce hiç uygulanmamış bir patrik genel vekilliği unvanı ihdas edilerek askıya alınınca, Ermeni toplumu buna tepkisiz kalmadı. Gazeteler aracılığıyla, internet sitelerinde, tartışma gruplarında binlerce kişi, bu oldubittinin kabul edilemez olduğuna dair görüş beyan etti. Patriklik Ruhani Kurulu ise, 3 Ağustos Salı günü, “henüz tam olarak anlaşılamadığı düşünülen hususlarda” toplumu bilgilendirmeyi amaçlayan bir açıklama yaptı. Ruhani Kurul, bu açıklamayla, sorunun çözümünden yana adım atma iradesini göstermek istemediğini beyan etmiş oldu.

Bildirinin ayrıntılarını Agos’un haberinde bulacaksınız. Hemen söyleyelim ki, bu açıklamada öne sürülen görüşlerin pek çoğunun hiçbir geçerliliği yok.

Ruhani Kurul, bu bildiriyle, Patrik Mesrob II’nin hastalığının ilk dönemlerinde savunduğu “Patrik Mesrob II’nin hayatı boyunca patrik olarak tanınacağı” mevziine geri dönmüş bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, “bu dönemde herhangi bir seçim yoluna gidilmeyeceği” görüşü savunuluyor. Oysa aynı Ruhani Kurul, Mesrob II’yi ömür boyu patrik ilan ettikten sonra, aklın gereği olarak, önce “gerekli görüldüğü takdirde” seçim yapılacağı kararını almış, ardından da, seçimle ilgili süreci başlatıp, vakıf başkanlarının bir araya geldiği bir toplantıda, bir Seçim Müteşebbis Heyeti kurulmasına önayak olmuştu.

Ruhani Kurul, şimdilerde, bütün bu süreci yok sayarak, Seçim Müteşebbis Heyeti’ni yaşanan kaosun tek sorumlusu olarak gösteriyor. Buna dayanak olarak da, Valilik’ten gelen yazıda, Müteşebbis Heyet’in ‘patrik’ seçimi için yaptığı başvurunun hukuki zemini bulunmadığının ifade edilmesini gösteriyor. Oysa, aynı yazıda, Ruhani Kurul’un, ‘eş patrik’ seçimi için yaptığı başvuru için de aynı ifade kullanılmıştı.

Tepkinin kaynağı

Yani, ortada hayli ironik bir durum var. Devlet, attığı her adımda Ermeni Kilisesi’nin gelenek ve teamüllerini dikkate aldığını söyleyen Ruhani Kurul’a açıkça, “Aldığın karar hukuki değil!” demiş bulunuyor. Zaten halkın tepkisinin asıl kaynağı da, devletin bu açık dayatmasının kolaylıkla sindirilip, hiçbir itirazda bulunulmadan, hemen, 48 saat içinde patrik genel vekili seçimine gidilmesinden ileri geliyor.

İşin daha da vahimi, Ruhani Kurul’un, ‘patrik genel vekili’ uygulamasının, “anlamsız girişimler sebebiyle Eş-Patrik seçilemediğinden ulaşılmış bir çözüm” olduğunu iddia etmesi… Çünkü Kurul bu durumda, kendi başvurusunu da ‘anlamsız’ addetmiş oluyor.

Bildiri, uygulamanın Patriklik geleneklerinde yeri olduğundan da söz ediyor. Burada sorulması gereken soru da, geleneklerde ‘patrik genel vekilliği’ mevcut olduğu halde, Ruhani Kurul’un neden iki yılı aşkın süredir bu gerçeği Ermeni toplumundan saklayıp, Valilik’ten gelen yazıyı beklediği?

Derinlere bakınca

Okurlar, buraya kadar yazılanların esasen laf-ı güzaf olduğunun farkındadır. Bunlar, fani dünyanın incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri. Aslolan, bütün bu hengâme içinde sergilenecek dürüst tavrın ne olacağı... Bunu din adamlarına hatırlatacak olan da biz değiliz şüphesiz...

Ama her halükarda meseleye biraz daha derin bir mecradan bakmakta yarar var. Türkiye Ermenileri, Valilik’ten gelen yazıya da, Ruhani Kurul’un tavrına da tepkili… Sadece ‘Patriğimizi Seçmek İstiyoruz’ internet adresinde üç bin sekiz yüzü aşkın imza toplandı. 1998’deki ‘rekor katılımlı’ son patrik seçiminde 16 bin kişinin oy kullandığı düşünüldüğünde, bu rakamın seçmen tabanının yaklaşık dörtte birine denk olduğu görülüyor. Sadece internet kullanıcılarının kapsayan bu rakama kayıtsız kalınması kabul edilemez. Bu sesin duymazdan gelinmesi, binlerce insanı göz göre göre kiliseye yabancılaştırmak anlamına gelir ve sanırız buna kimsenin hakkı yok.

Patriklik makamı çevresindeki birtakım zevatın, kimi hesaplarla, mevcut durumdan memnun olmalarını anlamak mümkündür. Ama varoluş gerekçeleri, din adamlarına başka türlü bir tefekkür içinde olmaları gerektiğini söylüyor. Onlar için mal, mülk, unvan, şan değil, doğruluk önemli olmalı… Patriklik bünyesinde görev yapan ruhanilerin oybirliğiyle patrik genel vekili seçtiği Aram Başepiskopos Ateşyan da bu idrakle hareket etmeli. Kendisi, malum ‘komisyon’ skandalında hiç de bu doğrultuda davranmamış, pek çok destekçisinin dahi saygısını yitirmişti. Hasta patriğin arkasına gizlenerek, dahası, onun ölümünden medet uman bir pozisyonu tercih ederek, çok daha fazlasını yitiriyor.

Ermeni halkının, din adamlarına saygısı büyüktür. 1915’te Anadolu kan gölüne döndüğünde, halkıyla birlikte ve en önde can veren binlerce ruhaninin anısı, kalplerin hep en derininde yer alır. Bu saygıya layık olması gerekenler, makama, mevkie hiç mi hiç tenezzül etmemeli.

Bugün patrik genel vekili, yarın ise patrik seçilebilirsiniz. Bunun önünde hiçbir engel görmeyebilirsiniz. Çevrenizde ensesi kalınlardan müteşekkil güçlü mü güçlü bir grup dolanabilir. Davetlerde, en ön sırada, yaldızlı kocaman koltuğunuz da her daim hazır bekleyebilir… Ama eğer samimi değilseniz, insanların çoğu sizin oralara gerçekten layık olduğunuzu düşünmüyorsa, eğer dürüst bir insan ve ahlaklı bir din adamı portresi çizmiyorsanız, bir koltuk ve bir de asa neye yarar ki...

Bazen söyleyecek söz kalmaz

Agos, 30 Temmuz 2010

Yaklaşık bir yıl önce, 28 Ağustos 2009’da, “AKP, Kürt açılımıyla tarihsel bir sorumluluğun altına girdi” demiş ve uyarmıştık: “Düşük perspektifli, makyaj mahiyetinde bir açılım, çözüme karşı olanların başarısı anlamına geleceği gibi, sorunun içinden çıkılmaz bir hal alması sonucunu doğuracak. Bunca umudun ardından atılacak geri adımlar, büyük bir hayal kırıklığı yaratacak, ve işte o zaman, Kürtlerle gerçek bir diyaloğun yolu bir daha hiç açılmamacasına kapanacaktır.”

Henüz vaatkâr, olumlu gelişmelere gebe zamanlardı. Açılım projesi, milliyetçi hezeyanlarla hareket eden kesimler dışında kalan herkeste heyecan yaratmıştı. Değişimin arkasında durulması halinde, Türkiye’nin çehresinin kökten değişeceğine ve akan kanın duracağına dair güçlü bir umut belirmişti.


İki ay sonra, ekim ayında, Kandil ve Mahmur’dan gelen barış gruplarının Habur kapısından giriş yapmaları, adeta göksel bir armağan gibi, 25 yıldır süren savaşın sonunun belki de sanılandan daha kolay geleceğini düşündürdü kimimize.

Bu adımların ciddi bir tepki yaratacağını ve hükümete olan muhalefetin şiddetleneceğini kestirmek güç değildi. Mesele, AKP’nin, bu muhalefeti bertaraf etme stratejilerini, ‘Kim daha milliyetçi?’ yarışına girmeden, barışın dilinden konuşarak geliştirebilmesindeydi.

Ancak, iktidar bu süreçte, miliyetçi reaksiyonlardan hep korktu. Nihayetinde Türk sağının bir ürünü olan AKP’nin tabanında da aynı milliyetçi haleti ruhiye hüküm sürüyor, bu da hükümeti Kürt meselesiyle ilgili ikircikli bir tutuma yöneltiyordu. Partinin statüko nezdindeki hassas konumu nedeniyle çeşitli limitleri olduğunu hesaba katıyorduk, ama DTP’ye ve daha sonra BDP’ye yönelik dışlayıcı tavır, anlaşılır gibi değildi. Hükümet, adeta Kürtlerin söz hakkının olmadığı bir Kürt açılımı yapmaya çalışıyordu. Partinin en yetkili ağızlarından Bekir Bozdağ’ın, açılımın “Türk milleti”nin projesi, muhatabın da “Türk milleti” olduğunu söyleyerek sorunu “terör sorunu” olarak nitelemesi, haklı olarak, iktidarının açılımdaki samimiyetinin sorgulanmasına neden olacaktı.

Açılımın encamı

Kürt sorununun çözümü için hiçbir önerileri olmayan, olamayacak CHP ve MHP’nin, açılıma kapıları peşinen kapatmasına, AKP, daha fazla demokratikleşmeyle, Kürt muhalefetini ve demokrasi isteyenleri safına çekerek karşılık vermeliydi, ama böyle olmadı. Başbakan DTP’lilere randevu vermemekte diretiyordu. Dahası, Türkiye’de herkes Kürt sorununu tartışırken, gazetelerde, televizyonlarda konuyla ilgili yazılar yazılır, programlar düzenlenirken, Kürt aydınları susturulmaya çalışılıyor, Günlük gazetesine bir ay yayın durdurma cezası veriliyordu.

DTP’nin kapatılması, sistemin açılıma muhalefetinin en önemli göstergesiydi şüphesiz. Ancak medyada kendine yer bulamayan başka bazı kararlar, bugün hepimizi korkulara salan sokak şiddetinin temellerini, bizzat adalet eliyle atıyordu. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, “Türk, işte karşında düşmanın” diye haykırarak, “ehit edilen her güvenlik görevlisi için bir DTP’li öldürülmeli” diye yazan Bolu Ekspress gazetesi yazarı Işın Erşen hakkında dava açılmasına gerek görmeyen bir karara imza atıyordu mesela… Böylesine canice fikirlerin gazete köşelerinde özgürce dile getirebildiği ve yetkililerin bunu önlemek için hiçbir şey yapmadığı bir ülkede, sokakta insanların linç edilmesi, parti binalarına saldırılması hiç de şaşırtıcı değil.

Açılım siyaseti ilan edildikten sonra, memlekette iki bine yakın Kürt siyasetçi gözaltına alındı, bunlardan yüzlercesi tutuklandı, mahkûmiyet kararı aldı. Kapatılan DTP’nin yerine kurulan yeni partinin belediye başkanları, yöneticileri, elleri kelepçelenerek tutuklandı. Kürtlere yönelik şiddet, bu uygulamalarla da sınırlı kalmadı. Lice’nin enlik köyünde hayvan otlatan 13 yaşındaki Ceylan Önkol’un öldürülmesini artık hepimiz biliyoruz. Peki ya, Hakkari’de öldürülen 14 yaşındaki Abdülsamet Erip’i, Van’da öldürülen 8 yaşındaki Maziye Aslan’i, Siirt’te öldürülen 10 yaşındaki Hakan Uluç’u, ırnak’ta öldürülen 16 yaşındaki Caziye Ölmez’i?

Bu dönemde, Hakkâri’den, Van’dan, Siirt’ten gelen haberler, mektuplar avaz avaz haykırıyordu: “Neredesiniz? Neden sesimizi, çığlığımızı duymuyorsunuz!”

Bu seslere kulaklarımızı tıkadığımız, emniyet bülteni ağzıyla haber veren medyanın yazdıklarını sorgulamadan kabul ettiğimiz için kendimizi suçlamamız gerekmiyor mu?

Yeni bir sözleşme

Aşağılanmayla, ötekileştirilmeyle, şiddetle geçen yıllar ve uzun silahlı mücadele geleneği, Kürtleri Türkiye’de ‘doğuştan’ muhalif ve öteki hale getirdi. Bu nedenle, onları ikna etmeyen her dönüşüm projesi, var olan ayrılıkları daha da derinleştirmeye mahkûm.

Antalya’daki Kürt garsonun, Adapazarı’ndaki Kürt bakkalın, Ordu’daki Kürt fındık işçisinin zihninde çakan her korku ışığı, memleketi biraz daha bölüyor, bu toprağın insanlarını bizlerden biraz daha koparıyor. Korkuyu bedeninde hisseden her Kürt’ün benliğinde aşılmaz uçurumlar doğuyor. Küstürülen her yürekte, yasak renkler inadına yan yana geliyor, “Edi bese!” yani “Yeter artık!” diyen nice yeni isyan pankartları açılıyor.

Bir toprak parçası üzerinde yaşayan toplulukları homojen bir bütün haline getirme projesi, geçmişte de, bugün de, büyük acılara neden oldu, çok can yaktı. Modern devletlerin, bir ulus yaratmak adına ortadan kaldırdığı, baskı altına aldığı, asimile etmeye çalıştığı kültürler, insanlık tarihinde koskoca bir mezarlık oluşturuyor. Türkiye devletinin de bu açıdan kapkara bir sicili var. ‘Tek dil, tek millet’ siyasetinde ısrar, bu sicilin kabarmasından başka bir şeye yaramayacak. Türkiye, aklınıza gelecek her alanda, siyasette, eğitimde, kültürde, çokkültürlü vatandaşlık dönüşümünü hayata geçirmek zorunda.

Türkiye değişecekse, bunu ancak Kürtleri içine alan yeni bir toplumsal sözleşmeyle başaracak. Aksi takdirde, karanlıklardan kurtulmak belki de hiç mümkün olmayacak. Kürt meselesini Kürtlerin seslerini bastırarak çözeceklerini sanan milliyetçi aklıevvellere karşı mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. Aksi takdirde, bir şeyler yapmak için çok geç olacak. Bunun sorumluluğunu ve acısını da, emin olun, hep beraber taşıyacağız.

(Bu yazıyı, bu köşede Kürt meselesiyle ilgili daha önce yayımlanmış yazıları kolajlayarak hazırladım. Yaşanan olaylar karşısında, söylenecek ‘yeni’ o kadar az söz var ki.)


Masumiyeti ancak masumiyet savunur

Agos, 23 Temmuz 2010

Gündemin tozu dumanı arasında gözden kaçmaması gereken şeyler oluyor İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde.

‘
Kafes eylem planı’ ve ‘Amirallere suikast’ davalarının birleştirildiği ve Poyrazköy’de yapılan kazılarda ele geçirilen mühimmata ilişkin davada, sanıkların yargılanmasına devam ediliyor. Ama duruşmalar sırasında yaşananlar, mahkemenin gidişatı hakkında insanda derin şüpheler uyandırıyor.

Biliyorsunuz, tutuklu sanıklar duruşmaya tek tip kıyafetlerle geliyorlar. Göğüs kısımlarında Deniz Harp Okulu arması bulunan lacivert ceket, gri pantolon, kırmızı kravatla, iki dirhem bir çekirdek halde... Girişte, sanık yakınları onları sloganlarla, “Kahramanlar!” diye bağırarak karşılıyor. Mahkeme salonunda ise, bu “kahraman”lığın ne mene bir şey olduğunu ortaya çıkaran açıklamalar yapılıyor.

Örneğin, sanıklardan biri, Türkiye yakın tarihinin en utanç verici olaylarından biri olan Kardak kayalıkları işgalinde oynadığı rolü anlatarak yapıyor savunmasını. Poyrazköy davası sanığı Albay Ali Türkşen, bazılarına nedense pek “duygusal” gelen konuşmasında, “Kardak’a çıkarken botun benzini yoktu, kredi kartıyla aldık, peynir ekmek yiyip operasyona gittik. Ne olduysa, 13 yıl sonra hepimiz terörist olduk” diyor ve o gün yaptıklarının, bugünkü masumiyetinin karinesi olarak değerlendirilmesini istiyor. “Bağlı olduğu tek örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu” kaydeden albayın savunması sırasında, sanık subaylar gözyaşı döküyor. Gözyaşları herhalde sel olup akıyor ki, Mahkeme Başkanı Oktay Kuban duruşmaya bir saat ara veriyor
.

Agos olarak müdahil olmak istediğimiz Kafes davasında talebimizi kabul eden karara şerh düşen Hâkim Kuban, sanıkların tahliye talebi mahkeme heyeti tarafından ikiye karşı bir oyla reddedilince, karşı oy yazısını yüksek sesle okuduğunda, sanık yakınları tarafından, “Bravo başkan, yaşa başkan!” tezahüratları ve alkışlarla ödüllendiriliyor. Tahliye talebini reddeden hâkimler Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan’ın payına ise, yuhalamalar ve küfürler düşüyor. Sanık yakınlarından biri, Karababa ve Erdoğan’a “Benim çocuğum babasız kaldı, terbiyesiz ahlaksızlar! Özgürlüğün ne demek olduğunu tutuklanınca anlarsınız!” diye bağırma cesaretini kendinde buluyor.

Bir başka sanık, Yarbay Mustafa Turhan Ecevit ise, savunmasını yaparken “Eğer davanın hâkimleri bir gün benden önce musalla taşına yatarlarsa, Allah’ın bana verdiği hakkımı kullanarak, o hakkı onlara helal etmeyeceğim!” diyor.

Suçluluk hissi


Haklarında, cinayet ve cuntacılık dahil pek çok ağır suçlama bulunan Poyrazköy davası sanıklarının masum olup olmadığına elbette adalet karar verecek. Ama gazete sayfalarına yansıyan ifade ve tavırlarına bakarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup bu subayların derin bir suçluluk ve şaşkınlık hissi içerisinde oldukları sonucuna varabiliriz.

Çünkü, haksız bir suçlamayla karşı karşıya kalmış insanlar, kendilerini savunmak için “kahramanlık” kisvesine bürünme ihtiyacı duymazlar. Masumiyet ancak masumiyetle savunulur ve ispatlanabilir, saldırganlıkla değil.

On küsur yıl önce yapılmış ve uluslararası bir krize yol açmış bir askeri operasyonda üstlendiğiniz görevi anımsatırsanız, size verilen emirleri uygulamakta ne kadar sadık olduğunuzu ispatlayabilirsiniz belki, ama bunun, bugün karşı karşıya olduğunuz suçlamalardan aklanmanıza bir yararı yoktur.

Hâkimlere, onların da bir gün yargılanacağı tehdidini savunmak, eşinizin masumiyetini asla ispatlamaz, aksine, gücü elinize geçirdiğiniz ilk anda, uğradığınızı iddia ettiğiniz kötü muameleye karşınızdakini maruz bırakacağınızı gösterir. Bu da pek masumane bir tavır değildir doğrusu.

Mahkeme salonuna tek tip kıyafetlerle gittiğinizde, ardınıza orduyu aldığınız, her şeyi vatan için yaptığınız, dolayısıyla masum olduğunuz mesajını verdiğinizi düşünebilirsiniz. Böyle yaparak birilerini ikna da edebilirsiniz; ama, bugün asıl yargılananın, kör bir milli çıkar algısıyla suç işleyen devlet aklı olduğunu hesaba katmadığınızdan, o tek tip kıyafetlerin, asıl, suçluluk duygunuzu faş ettiğini fark edemezsiniz.


Vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir sözü, devletin kirli işlerinin sahiplenilmesinin kamuflajı oldu yıllar yılı. O kirli işleri üstlenenler, bugünün dünyasında bu fikrin ardına gizlenemeyeceklerini öğrenmeliler.

Soysop bakanlığı

Agos, 23 Temmuz 2010

Kendini sürekli tekrarlamakta, dolap beygiri gibi eksenimiz etrafında dönmekte üstümüze yok. Benliğimiz daima, sağalmayıp kronikleşmiş çocukluk hastalıklarımızın etkisi altında.


Sevda Demirel’in bir sperm bankasından hamile kalma hadisesinde yaşananlar, 30’lu, 40’lı yılların değme ırkçılarına taş çıkartacak nice yöneticimiz olduğunu çıkardı ortaya.

Bu sayede öğrendik ki, Türk Soyunu Koruma Yönetmeliği adı altında ucube bir kanuni düzenlemeye sahipmişiz. Meğer Sağlık Bakanlığı, mart ayında çıkardığı yönetmelikle, sperm bankasından hamile kalanların hapis cezasıyla yargılanabileceğini karara bağlamış. Yurtdışındaki bir sperm bankasından alınan sperm veya yumurta ile hamile kalanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis talebiyle dava açılabilecekmiş.


Çocuk sahibi olmak elbette ciddi bir mesele. Çocuğun ve annenin haklarını korumak adına devletin birtakım denetlemeler yapması da şüphesiz meşru. Ama, meseleyi Türk soyu penceresinden değerlendirmek hangi aklın ürünü acaba?


Türk soyu diye bir şey mi var sahiden? Kimler bu soya mensup, kimler değil? Bir Türk’le bir Kürt evlenip çocuk yapsa mesela, veya bir Laz’la bir Çerkes birbirlerini çok sevseler, dört de çocukları doğsa, Türk soyuna ne olacak? Veya, Sevda Demirel örneğinde olduğu gibi, bir kadın, çocuk sahibi olmayı çok istediği halde, gönlü bir erkeğin erkekliklerine katlanmayı hiç çekmiyorsa, devletin ona söyleyebileceği ne olabilir ki?


Bildiğimiz kadarıyla, dünya üzerinde tek bir insan soyu var. Az biraz farkla, kadınları Sevda Demirel’e, erkekleri de Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a benzeyen bir soy bu. Peki, bu Türk soyu ne ola ki? Yoksa Türkler insanlardan ayrı bir soydan geliyor da, haberimiz mi yok?

Zohrab ve Vartkes’in son günleri

Agos, 16 Temmuz 2010

‘Onların hikâyesini haftaya bırakalım” demiştik, ama geçen hafta Patriklik meselesi etrafında dönen tartışmalarla ilgili yazma zorunluluğu, İstanbul Mebusu Zohrab ve Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan’ın Halep’ten ölüme doğru giden yolculuklarını anlatan yazıyı engelledi. Kaldığımız yerden devam edelim… [Yani, bu yazının, Halep’teki Baron Otel’le ilgili baş kısmı biraz aşağıda, veya şurada...]

1915’te, Halep Valisi Celal Bey’in Ermeni muhacirlere yönelik insani tutumundan cesaret bulan Halep Ermenileri, tehcir yürüyüşü sonunda çaresiz halde şehirlerine ulaşan Ermenilere yardım ediyor, şehir dışındaki Sebil bahçesinde ve Karlık tepesinde büyük kazanlar içinde pişirdikleri yemekleri onlara dağıtıyor, yaralarına merhem olmaya çalışıyorlardı.

Söylentilere göre, Celal Bey İstanbul’a bir telgraf çekip “Ben bu vilayetin valisiyim, canisi değil!” demiş ve bunun sonucunda Konya’ya atanmıştı. Yörenin Müslüman ahalisi de muhacirlere destek olmaya çalışıyordu; hatta, toprak sahibi olanlar, şehre gelen binlerce Ermeni’nin kendi topraklarına yerleşmesi ve orada çalışarak vilayetin kalkınmasına katkıda bulunması için yetkililerden talepte bulunuyordu. Tehcirin nihai amacının Ermenileri topyekûn yok etmek olduğunun henüz anlaşılamadığı günlerde gelen bu talepler, yetkililer tarafından sürekli olarak reddediliyordu.

Şehre ilk ulaşan Ermeniler, daha ziyade Çukurova bölgesinde yaşayanlardı ve o günlerde, sürgünün savaş koşullarının bir gereği olduğu hissiyatı hâkimdi. Ancak özellikle Anadolu’nun iç bölgelerinden, erkekleri öldürülmüş ve sersefil haldeki kafileler şehre ulaştıkça, manzara daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı.

Zohrab ve Vartkes, Mayıs ayının son günlerinde İstanbul’da tutuklandılar. Onlara, Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edilecekleri söylendi. Haziran ayında Halep’e ulaştıklarında, gözetim altındaydılar ama iyi niyetli bir devlet görevlisi olan Polis Müdürü Fikri Bey’in özel izniyle Baron Otel’de vakit geçirebiliyorlardı. Ancak, Halepli Ermenilere, özellikle de, zaten çeşitli yardım işlerinin yüküyle uğraşan Mazlumyan ailesine yük olmak istemediklerinden, oraya değil, Otel Bab el Farac’a yerleştiler. Vali Celal Bey, birkaç gün sonra, hasta olan Zohrab’ın Dr. Altunyan’ın kliniğine yerleşip rahat etmesini sağladı.

Hayatı boyunca İstanbul’da, seçkin bir çevrede yaşayan ve edebiyatla, hukukla ve nihayet siyasetle uğraşan Zohrab için bu macera elbette çok zorluydu. Kalbindeki rahatsızlık gittikçe daha fazla kendini hissettiriyordu. Mebus seçilmeden önce yıllar yılı Taşnak partisi saflarında devrimcilik yapan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dağlarda yaşayan, silahlı mücadele yürüten Vartkes ise neşeli ve enerjikti. Dr. Kılcıyan’a, “Doktor, ben zaten yedi senedir bedava yaşıyorum. Derdim değil. Yedi sene önce ölmem lazımdı ama ölmedim, yedi sene kârdayım, bu da bir şeydir” diyordu.

Kaçış planı

Zohrab ve Vartkes kendilerini bekleyen sonun farkındaydılar, ama İstanbul’da yakından tanıdıkları İttihatçı liderlerin verdiği güvencelere de inanmak istiyorlardı. Kendileri için emniyetli bir sığınak olan Halep’teki günlerini mümkün olduğunca uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ne var ki, Dahiliye Nazırı Talat Paşa (Zohrab’la Tokatlıyan otelinde sık sık tavla oynadıkları söylenir), İstanbul’dan, onların aldığı nefesi bile takip ediyor ve yola çıkmaları, Urfa üzerinden Diyarbakır’a gitmeleri için Halep’teki görevlilere baskı yapıyordu.

Gazeteci Aram Andonyan’ın aktardığına göre, Celal Bey’den sonra valilik görevini üstlenen Bekir Sami Bey, kaçmaları gerektiğini onlara dolaylı olarak duyurmuştu. Eski Şam mebusu Şükrü el Asali de, Zohrab ve Vartkes’i öldürme planlarından haberdar olmuş, Urfa’ya gitmemeleri için mutlaka bir yol bulmalarını, güvenilir tanıdıklar vasıtasıyla iletmişti. Şükrü el Asali, bu bilgiye inanmayan Dr. Kılcıyan’a şu cevabı vermişti: “Meclis-i Mebusan’da diller meselesi tartışılırken, Zohrab, İttihatçı kabineyle aynı fikri savunup Arapların davasına zarar verdi, ama bizim ona büyük bir saygımız var. İnanıyorum ki, Türkler, Ermeniler ve Araplar arasında bir Zohrab daha yoktur. Ama onu öldüreceklerine eminim.”

Bu sözler üzerine, Dr. Kılcıyan, Arap meslektaşı Tevfik Bey ve Hamid El Cabri’nin yardımıyla, iki mebus için bir kaçış planı hazırladı. Plana göre, Zohrab ve Vartkes yola çıktıktan sonra, silahlı bir Arap grubu, bir soygun görüntüsünde, onlara eşlik eden polis ve jandarmalara saldıracak, Zohrab ve Vartkes’i kaçırıp Cezire taraflarındaki Arap köylerine saklayacaklardı. Bu Arap köylüler, kendilerine sığınmış herhangi birini devlet yetkililerine teslim etmemeleriyle, gerekirse onu korumak için çarpışmayı bile göze almalarıyla tanınıyordu.

Çerkes Ahmet

Ancak Zohrab, İstanbul’da, Halaskar Zabitan günlerinde evinde saklayıp ölümden kurtardığı, İttihatçı Meclis başkanı Halil Bey (Menteşe) vasıtasıyla bir sonuç alınacağını ve Diyarbakır’da mahkeme karşısına çıkmadan eve geri dönebileceğini umuyordu. Halil’in ona bir can borcu vardı ne de olsa...

İki mebus, Dr. Kılcıyan, ve Baron Otel’in sahibi Onnik Mazlumyan’dan kurtulamaları için tek yol olarak görülen kaçış planını duyduklarında, Harp Divanı’nda yargılansalar da suçsuz çıkacaklarına emin oldukları, ama eğer kaçarlarsa bir daha kendileri için hiçbir ümit olmayacağı gerekçesiyle, onları reddettiler ve birkaç gün sonra da yola koyuldular.

Önce Urfa’ya gittiler. Oradan Diyarbakır’a doğru yola çıktıktan kısa bir süre sonra ise, yolları Teşkilat-ı Mahsusa için çalışan bir çete reisi olan Çerkes Ahmet tarafından kesildi.

Çerkes Ahmet, sonraki yıllarda, yazar Ahmet Refik Altınay’a, Vartkes’i mavzer kurşunuyla, Zohrab’ı ise başını taşla ezerek öldürdüğünü anlattı.

Onun bu ve benzeri cinayetlerini kendi ağzından dinleyen Ahmet Refik, Çerkes Ahmet hakkında, “Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi” diye yazacaktı.

Bu emrivaki kabul edilemez

Agos, 9 Temmuz 2010

Hükümet, geçen hafta, Ermeni toplumunun patrik seçimi için yaptığı başvuruyu reddetti ve geleneklerde bulunmayan bir ‘genel patrik vekilliği’ makamı tesis ederek, halkın seçim hakkını gasp etmiş oldu. Bu karara hiçbir itirazda bulunmadan, 48 saat gibi bir sürede, adeta yangından mal kaçırırcasına patrik genel vekilini seçen Kilise Genel Kurulu ise, hükümetle birlikte tarihsel bir sorumluluk altına girmiş oldu. Eğer bu dayatmadan, eğer bu “Ben yaptım oldu!” yolundan gerisingeri dönmezlerse, Ermeni toplumunun vicdanında aklanmaları mümkün olmayacak.

Devletin, gölgesini Ermeni Patrikliği’nin üzerinden eksik etmeme merakı Ermeniler için yeni değil; buna alışkınız. Ama kendini gayrimüslimlerin haklarının savunucusu olarak göstermeye çalışan bir hükümetin, Ermeni Patrikliği’nin başında olacak din adamının seçilmesi konusunda bu kadar müdahaleci davranmasının; dahası, halkın görüşünü hiç dikkate almadan yeni bir içtihat yaratmaya yeltenmesinin demokratlıkla ve iyi niyetle ilgisi yok. İktidar, eğer bu tavrında ısrarcı olacaksa, Ermenilerin patrik seçme hakkını yok saymış bir hükümet olarak, bütün dünyaya nasıl “Ben tüm vatandaşlarıma eşit mesafedeyim” diyecek?

Bugün artık bariz bir şekilde ortaya çıkan manzara, Patrik II. Mesrob’un rahatsızlanmasının ardından oluşan boşluğun devletin istediği şekilde doldurulması için hazırlanan bir plana işaret ediyor. Bu plan çerçevesinde, Ermeni Patrikliği ve sivil alanın temsili, hükümetin istediği tepkileri vermek üzere el altında bulundurulan iki ‘baş’a teslim edilecekti. 1915 meselesi, Ermenistan’la ilişkiler, gayrimüslimlere yönelik ayrımcılık gibi konularda zora girildiğinde, hükümetle ahenkli sesler çıkaracak, Ermenilerin Türkiye’de mutlu bir şekilde yaşadıklarını, ayrımcılığa uğramadıklarını, Türkiye dışında kalan Ermenilerin şu ya da bu konuda haksız olduğunu bütün dünyaya duyuracak, sadık Ermeni ‘lider’lere ihtiyaç vardı. Ruhani Kurul Başkanı Ateşyan’ın ve hükümet tarafından ‘Ermeni cemaati başkanı’ olarak lanse edilen Bedros Şirinoğlu’nun son bir buçuk yıldaki icraatlarına, konuşmalarına, genel tutumlarına baktığınızda, bu rolü hakkıyla oynadıklarını görmek hiç de zor değil.

Seçim değil atama

Yazık ki, Ermeni toplumu bu dönemde iyi bir sınav vermedi. Oldubittilere, dayatmalara, bizim adımıza söylenen ama hepimizi utandıran açıklamalara gereken tepkiler verilmedi. Halkın büyük çoğunluğu yaşananlardan son derece huzursuz olsa da, seçtikleri vakıf yöneticileri, Ateşyan’ın ve Şirinoğlu’nun gücünden korktukları için, bu huzursuzluğu dile getirmedi. Kilise, Patrikhane çatısı altında milyonlarca dolarlık bir komisyon pazarlığına girmiş olduğunu itiraf eden bir başepiskoposun önderliğini itiraz etmeden hazmederek, lekeye ortak oldu. Bizler, suni bir ‘patrik / eşpatrik’ ayrımı etrafında kamplaşarak, yukarıdan çizilen planın uygulanması için uygun ortamı yarattık. Herkesin şikâyetçi olduğu, ama değişmesi için kimsenin elini taşın altına sokmadığı bir düzenin devam etmesi, bizleri de çarpıklıkların müsebbibi kıldı.

Ama artık biliyoruz ki pabuç pahalı. Türkiye Ermenileri, tarihleri boyunca belki de en önemli politik kazanımlarından biri olan kendi ruhani temsilcisini seçme hakkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Bugün, patrik genel vekili adı altında, patriklik makamına fiilen bir ‘atama’ yapıldı. Yarın, başka bir hükümet icraatıyla, seçme hakkının Ermenilerin elinden ilelebet alınmayacağını kim garanti edebilir?

Hasta patriğin ardına gizlenen, onun için timsah gözyaşları dökenler, akli melekeleri yerinde olmayan II. Mesrob’un halen resmen patrik olduğu savına tutunarak, meselenin içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oldular. Mevcut patrik istifa edecek durumda olmadığı için yeni bir patrik seçilemeyeceğini iddia edenler, istifa dahi edemeyen bir patriğe nasıl patrik denebileceğini sorgulayanları susturmaya çalıştılar. Gelinen noktada, patriğin rızası alınmadan atanmış bir ‘genel vekil’in meşru olmadığını çok iyi bildikleri halde suskun kalmaları ve göstermelik bir seçimle ihdas edilen genel vekillik unvanını dahi sindirebilmeleri, onların asıl niyetini göstermiyor mu?

Danışıklı dövüş

Ermeni Kilisesi, tarihi boyunca çok çeşitli baskılara maruz kaldı. Ancak devletin kilise hukukunu çiğneyen bir uygulaması, belki de tarihte ilk kez bu kadar kayıtsız şartsız bir teslimiyetle kabul edildi. Valilik kanalıyla tebliğ edilen karara itiraz edilmemesi, hükümet nezdinde hatanın düzeltilmesi için girişimde bulunulmaması, hukuki bir mücadele başlatılmamış olması ve bütün bunlar yaşanırken Ermeni toplumuna hiçbir şey sorulmamış olması, bu emrivakiyi gayrimeşru kılmaya yetiyor. Gösterilen teslimiyet, hükümetin, bu kararı, Patrikhane’yle dirsek teması içinde aldığını düşündürüyor. Yani yapılan, danışıklı dövüşten başka bir şey değil.

Bugün bu kararı kabullenen ruhaniler, eğer gerçekten kiliselerini seviyorlarsa, işledikleri tarihi hatadan geri dönmenin yollarını aramalılar. Attıkları adım, halkla kilise arasında yavaş yavaş örülmekte olan duvarların iyice yükselmesine neden oldu. Patriklik makamı çirkin bir iktidar mücadelesinin odağı haline geldikçe insanlar kiliseden uzaklaşıyor ve hepimiz, cemaatinin sevgisini ve bağlılığını hak etmeyen bir kilisenin çözülmeye mahkûm olduğunu biliyoruz.

Ermeniler, ruhani önderlerini, yedide bir oranında din adamına karşılık yedide altı oranında sivillerin oyuyla seçerler. Bugün, patriğin yetkilerine sahip olacak din adamının sadece ruhanilerin kararıyla seçilmesi, halkın söz hakkının çalınması anlamına geliyor. Bu hırsızlığın herhangi bir sorun yaratmayacağını ileri sürmek, ancak saflıkla veya kötü niyetle açıklanabilir.

Ermeni toplumu, bir haftadır, tepkisini dile getirmek için çareler arıyor. Susturulmak istenen insanların olan bitene seyirci kalacağı yanılsamasına kapılanlar, sahip oldukları iktidarın büyüsüyle sıradan insanların varlığını göremez hale gelenler, bu seslere kulak vermeliler. Aksi takdirde, sahip olmak istedikleri makamı ve mevkiyi bir daha rüyalarında dahi göremeyebilirler. Unutmayalım, tarihin çöplüğü, muradına erememiş kifayetsiz muhterislerin hayaletleriyle dolu.

Baron Otel

Agos, 2 Temmuz 2010

Halep’te bir Baron Otel var. Dünyanın dört bir tarafındaki, oraya hiç gitmemiş Ermenilerin de bildiği, küçük, ama derin anlamlara sahip bir otel. Vakti zamanında, yani 1915’in o kapkaranlık günlerinde, Suriye çöllerine ölüme gönderilen Ermenilerden bazılarını kurtarmak için büyük bir mücadeleye girişen bir ailenin, Mazlumyanların oteli.

19. yüzyılın sonlarında, 1891’de, Arapgir’e bağlı Ançırti köyünden hacca, Kudüs’e gitmekte olan Krikor Ağa Mazlumyan, Halep’te, özellikle Batılı seyyah ve tacirlerin konaklayacağı türden bir otelin bulunmadığını görüp, hac dönüşünde, Halep’te bir otel kurdu ve adını Ararat koydu. Krikor Ağa, kentin Ermenileri arasında kısa sürede sivrildi, hatta o kadar nüfuz kazandı ki, Araplar ve yabancılar arasında “Ermenilerin konsolosu” olarak anılmaya başladı. Bugünkü Han Gümrük semti yakınlarında ve Mecidiye karakolunun yanındaki Otel Ararat’ta işler büyüdü, ve Krikor’un iki oğlu, Onnik ve Armenak, 1909’da Baron Otel’i kurdular. Mazlumyanlar, Halep’te yaşadı, orada aile kurdu, çoğaldı ve toprak oldu.

Osmanlı subayları, bürokratları, İngiliz ajanları, Alman arkeologlar, Fransız tüccarlar ve daha pek çokları Baron’un müşterisi oldu. Kral Faysal, Suriye’nin bağımsızlığını Baron Otel’in 215 numaralı odasının balkonundan ilan etti. İstanbul’da, görkemli Pera Palas’ta kalan Agatha Christie’nin Halep’teki mekânı, Baron Otel 203 numaraydı. T. E. Lawrance, namı diğer Arabistanlı Lawrance, İsveç Kralı Gustav, Mısır cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır, Suriye devlet başkanı Hafız Esad, Birleşik Arap Emirlikleri’nin kurucusu fieyh Zayed bin Sultan ve Amerikalı milyarder David Rockefeller de orada kaldı. İttihat ve Terakki triumvirasından, dönemin Suriye valisi Cemal Paşa da...

Abdülhamit’in hüküm sürdüğü 1890’lı yıllarda Anadolu’da hâkim olan huzursuzluk mu acaba Krikor Mazlumyan’ı Ançırti’den ayrılmaya sevk etmişti? 1894’te başlayacak katliamları sanki önceden sezmiş, ailesini kurtarmanın bir yolunu mu arıyordu? Her halükarda, adeta ilahi bir kararla Anadolu’yu terk edip Halep’e yerleşen Mazlumyanlar, Otel Baron sayesinde, 1915’te ölmeye yürüyen yüz binlerce Ermeni’den yüzlercesine yardım elini uzatacaktı.

Suriye valiliği günlerinde, Otel Baron, Cemal Paşa’nın karargâhı rolüne büründü. Baron’da konaklayan Paşa, işlerinin pek çoğunu da burada kurduğu bürosunda idare ediyordu. İki bekçi tarafından korunan büroya girmek yasaktı; ancak Krikor Ağa’nın karısı Turvanda, sık sık bekçileri aşarak Paşa’nın karşısına çıkıyor, tehcir yolunda Halep’ten geçen akrabaları için yardım dileniyordu: “Paşa, akrabalarımı getirmiş hapsediyorlar. Müsaade et de serbest bıraksınlar.”

Turvanda Hanım’ın torunu Krikor Mazlumyan, araştırmacı Toros Toranyan’a anlatıyor:
“O günlerde Ermeni’nin bini bir para etmiyordu. Ama Paşa’ya biz bakıyorduk ve Paşa’nın babama ve büyükanneme büyük hürmeti vardı. Büyükannem bir ricada bulunduğunda, onu asla kırmazdı. Ve en önemlisi, bizimkilerin memleketten gelen akrabalarının sonu gelmiyordu. Sürekli olarak içlerinden birileri tutuklanıyor, ama büyükannemin talebiyle serbest bırakılıyordu. Büyükannem çok iyi Türkçe bilmediğinden, Paşa’ya her başvurduğunda, babam onun yanında çevirmenlik görevini üstleniyordu.”

Der Zor’da sonlanan tehcir yürüyüşü, oraya varabilen Ermeniler için kurtuluş anlamına gelmedi. Hasbelkader yollarda canını kurtarıp kendilerini çöldeki kamplara atanları, yeni katliamlar, yeni ölümler bekliyordu. Bitlis’teki katliamları örgütleyen vali Mustafa Abdülhalik, 1915’in sonlarına doğru, Der Zor’a doğru yürüyen kafileleri “hızlandırmak” göreviyle Halep’e atandı. Mazlumyanların kurtardığı Ermeniler gözünden kaçmamıştı Mustafa Abdülhalik’in. Cemal Paşa’nın koruduğu bu aileyi yerinden etmek için Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya başvurdu ve ondan, ailenin Musul’a sürülmesi emrini aldı.

Der Zor’dan geçen Musul yolu, Ermeniler için ölümle eş anlamlıydı. O günlerde Cemal Paşa Kudüs’e gitmişti ve Mazlumyanlar tek koruyucularından mahrumdu. Haberi alan Paşa, Talat’ın emrini bozdu ve Mazlumyanların kendi yanına, Kudüs’e gönderilmesi talimatını verdi. Böylece, bütün “aile”, yani iki yüzü aşkın Ermeni, trenle, Kudüs’e doğru yola çıktı. Yolda emir değiştirildi ve Zahle adında bir yerde konaklamalarına karar verildi. Musul yerine Zahle, Mazlumyanlar ve yanındakiler için, cehennem yerine cennet demekti. Orada bir yıldan fazla sürgünde kaldılar ve o güne dek bir sürü Ermeni’nin canını kurtaran Turvanda Mazlumyan’ı 22 Mayıs 1917’de, Zahle’de toprağa verdiler.

Mazlumyanlar için sürgün kararı çıktığında, Armen Mazlumyan’ın yakın bir dostu, Fakher Cabri adında bir Arap, onlar yoldayken otele el konulacağı, acilen bir çözüm bulmaları gerektiğini söyledi. Mazlumyanlar, otellerini bu güvenilir dostlarına “sattılar”. Kâğıt üstündeki bu alışveriş, otelin mülkiyetini bütünüyle Cabri’ye devretmekteydi. Ermeni mallarına el koymanın, onları gasp etmenin pek çokları için “helal” olduğu günlerde, bu asil tabiatlı adam, emanete gözü gibi baktı ve Mazlumyanlar geri döndüğünde, onların olanı onlara iade etti. Unutmayalım… Bu toprakların tarihi, eli kanlı Abdülhalik’lerin olduğu kadar, Fakher Cabri’lerin de tarihidir.

1915’te, İstanbul’dan Diyarbakır’a sürgün edilen İstanbul Mebusu Zohrab ve Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan’ın yolu da Halep’ten ve Baron Otel’den geçti. Halep, katledildikleri Urfa’dan önceki son durakları, bir diğer anlamda, onların son ümidiydi. Gelin, onların hikâyesini haftaya bırakalım.

(Bu yazıdaki bilgiler, büyük ölçüde, Halepli emektar araştırmacı ve yazar Toros Toranyan’ın Badmutyun Halebi ‘Otel Baron’i yev Armen Mazlumyani (Baron) Namaganin [Halep’teki Otel Baron’un Tarihi ve Armen Mazlumyan’ın Mektupları] adlı kitabından derlendi. Beyrut, 1987)

Devran döne, umut yetişe

Agos, 25 Haziran 2010

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte

Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını

Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru

Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?


En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne

İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar

Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas

Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

(Ece Ayhan, ‘Açık Atlas’tan)


Bize kimin yasının tutulmaya değer olduğunu söylüyorlar; kimin arkasından ağlayacağımızı. Hangi ölünün cennetlik, hangisinin ‘leş’ olduğunu. Hangi cesedin bizden, hangisinin onlardan olduğunu söylüyorlar.
Bizim yerimize karar veriyorlar; bizleri birer piyon olarak satranç tahtasına sürüyor ve can almamızı, can vermemizi istiyorlar. Bizden insanlığımızı, bizden bizi çalıyorlar.

Her biri birbirinden yoksul çocuklara birbirlerini öldürmekten başka yol bırakmıyorlar. Kahramanlığı, korkmamayı, vatan için ölmeyi, vatan için öldürmeyi marifet belletiyorlar. Korkunun, dehşetin, kaçıp gitme arzunun üstünü örtüyor, gerçek olmayan bir gerçeklik icat ediyor, hepimizin o gerçekliğe inanmamızı, o gerçekliğin totemlerinin, bayrak direklerinin etrafında kenetlenip dans etmemizi bekliyorlar.
Karatahtalar önünde sözlüye kaldırıp, vatan için dökülen kanın asil ve kutsal olduğunu, boşa akmadığını, asla yerde kalmayacağını öğretiyorlar okumayı yeni sökmüş miniklere.

“Bu vatan hepimizin” diyorlar, ama ‘hepimiz’e beni, sizi, onları, başkalarını katmıyorlar; vatan onlar kimi isterse onların vatanı oluyor, ama asla ekmeğini oradan çıkaranların, oraya düşüp oraya gömülenlerin değil.

Yukarılarda bir yerlerde, gücün, iktidarın etrafında dönüp duran pervane böcekleri, kâh gözyaşı döküp kâh meydan okuyarak maskeli balolarda birbirini ağırlayan muktedirler, beyler ve efendiler, can korkusu, evlat acısı, yürek yarası bilmeyen gidi gidiler, kösele suratlı tuzu kurular…

Aşağıda, işsizi, çobanı, işçisi, anasızı, babasızı, bahtsızı, kadersizi, kademsizi; zorunlu göçün, depremin, krizin mağduru. Yirmisinde, on sekizinde, yirmi üçünde. Tek çocuğu, kazan artığı, üç çocuklusu. Anası merdiven silen, babası hep hasta olup çalışamayan, bacısı evde, evlenip dayağını yiyeceği en uygun koca adayını bekleyen.

Sizi kim anlar, kim yanar size, kim acır, kim hatırlar sizi?

Başkasının çocuğunu sakınmak

Çocukları ölmeye ve öldürmeye değil, yaşamaya ve yaşatmaya göndereceğimiz günler de gelecek elbet. Ortasından ikiye bölünmüş güzel Kıbrıs’ın şairi Neşe Yaşın’ın dediği gibi, yalnızca kendi vatanımızı değil başkalarının vatanını da sevmeyi öğreneceğimiz, yalnızca kendi oğullarımızı değil, başkalarının oğullarını da sakınacağımız vakitler gelecek. Annelerin korkudan ve kederden değil mutluluktan ağlayacağı zamanlar…

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:

ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

(Ece Ayhan, ‘Meçhul öğrenci anıtı’ndan)

24 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Ömer Kara’nın annesi Elmas Kara’nın, oğlunun tabutuna sarılıp yüreğinin en derininden çıkardığı, “Sen niye öldün oğlum? Sen neyin bedelisin?” sorusu karşısında başını yere eğmeyecek, gözlerini kaçırmayacak, omzu kalabalık general, ensesi kalın siyaset erbabı yok bu memlekette.

Ama salt onlar mı? Bizler, biz insanlar, biz kalabalıklar da sorumlu değil miyiz çocukların dağlarda, karakollarda, yollarda ölmesinden, öldürmesinden?

Gölge oyununa, mış gibi yapmaya dur demenin vakti gelmedi mi? Öldürülen asker çocuğa da, gerilla çocuğa da yanmanın, ikisinin canının hesabını onları ölüm tarlalarına sürenlerden sormanın zamanı değil mi hâlâ?

‘Şehit asker’e karşılık ‘ölü ele geçirilen terörist’ vicdansızlığını tarihin çöplüğüne yollamakla başlamalı. Türklük-Kürtlük davasıyla akan kan durur mu? Kürtlere hadlerini bildiren, onları tehdit eden, ağzı salyalı kalemşorun katillerle işbirliği yaptığını ilan etmeli. İradesini parmaklıklar ardına havale edip kendini mazlumiyete hapseden Kürtlere “Neden?” diye sormalı. Ölü bedenleri siyasi çıkar kapısı yapanların, şehit haberi aldığında gözleri beleren, kanı kaynayanların ipliğini pazara çıkarmalı.

Milliyetçi-ulusalcı gericilik bertaraf edilmedikçe hiçbir iktidarın bu meseleyi tek başına çözemeyeceğini anlamak gerekiyor. Hiçbir siyasi parti bunun yükünü tek başına omuzlayamaz. Bütün Türkiye, Türkleri ve Kürtleriyle, işte bu yüzden samimiyet sınavında.

Alnındaki yaradan boşaldı belki bütün kanı
Fakat nehirlerin akıyor dağların rüzgarlıdır

Bak yine çarpıyor kalbim

Ortasında kavganın

Gün ola devran döne, umut yetişe.

(Ahmed Arif, ‘Gün ola’dan)

Soru basit, cevabı basit, hayata geçirmesi zor...

Kürtler asker karakollarına, Türkler gerillaların gezdiği yaylalara canlı kalkan olmadıkça bu kan durur mu? Türkiye sokakları, caddeleri, “Barış! Aşiti!” diyen milyonlarca insanla dolmadıkça, barış bizim olur mu? Taptaze nefesli bir sivil itaatsizlik ruhunu yeşertip bütün paradigmaları altüst etmeden, bütün ezberleri bozmadan, gün olur, devran döner, umut yetişir mi?

Kültürel etkileşim üzerine

Agos, 18 Haziran 2010

Hrant Dink Vakfı’nın geçtiğimiz hafta sonu düzenlediği sempozyum, ‘kültür’ ve ‘etkileşim’ kavramları üzerinde yeniden düşünmemize vesile oldu.


Her şeyin tek yönlü, tek sesli, tek renkli bir dayatmayla Türkçü kisvelere büründüğü bir ülkede, gündelik hayatın, sanatın, hayatın yekpare, masif bir kütleden ibaret olmadığını; hâkim kılınmaya çalışılan kültürün aslında farklı kanallardan beslendiğini; bu toprakların başka dillere, başka edebiyatlara, başka şarkılara, başka oyunlara, başka kıyafetlere, başka güzelliklere de ev sahipliği yaptığını hatırlamanın, hatırlatmanın, emir-komuta zinciriyle kurgulanmış tarihsel anlatıları tersine çevirmenin yollarından biri de, ilişkilere, etkileşimlere dikkat çekmek şüphesiz.


Kültürel etkileşim kavramına biraz daha yakından bakıp, üzerinde etraflıca düşünmek için hangi soruları sormamız gerekiyor?


Mesela, etkileşenler kimlerdir? Farklı, birbirinden ayrık unsurlar mı, yoksa aynı bütünü oluşturan parçalar mı?


Etkileşimin sınırları nerededir? Başı, sonu var mıdır?


Güç ilişkilerinden bağımsız bir etkileşim mümkün müdür? Hâkim kültür, güdük bıraktığı, çoraklaştırdığı, can çekiştirdiği ‘alt-kültür’lerle girdiği her türlü ilişkiyi kâr hanesine yazmaz mı?

Meseleye bu yönden bakarsak, etkileşimden mi, yoksa bir tür kullanma ilişkisinden mi söz etmeli?


‘Ulusal’ addedilen değerler birbirleriyle etkileşir mi? ‘Ulusal’ olan, şundan ya da bundan aldığını en nihayetinde hep kendine mal etmez mi?

O halde, etkileşim ancak ‘ulusal’ın dışında mı mümkündür? Peki, insani boyuta indiğimizde yaşanan nedir?


Etkileşimin bir dikey bir de yatay boyutu varsa eğer, tepesinde devletin durduğu dikey hiyerarşili ilişkilenme şeklini bir yana, insanların, grupların yan yana durarak girdiği etkilenme biçimini diğer yana koyup, meseleyi bir de o gözlükle değerlendirmeliyiz demektir…

O halde, iktidar ilişkilerinin uzağında yeşeren temasları teşvik ederken, hâkim gücün dayattığı yolları da tersine çevirmeye uğraşmalıyız.


Yan yana yaşayanların birbirinden etkilenmemesi mümkün mü? Peki, yan yana yaşayanlar farklı kültürleri mi paylaşmaktadır ki, yaşayışlarında, inanışlarında, hal ve tavırlarındaki benzerlikleri etkileşim penceresinden değerlendirelim? Böyle yaparak onları birbirlerine yabancılaştırmış olmuyor muyuz? İnsanların doğallık içinde kurdukları ortak yaşama etkileşim penceresinden bakmak, onları kompartmanlara ayırmak, partikülarize, atomize etmek sonucunu doğurmaz mı? Atomlarına ayırdığımızı daha sonra nasıl bir araya getireceğiz?


*


Bu sorulara, her biri anlamlı olacak yenilerini eklemek mümkün. Herhalde, onlarca yıldır bize dayatılanlara karşı koymanın yolu da bu soruların yanıtlarını aramaktan geçiyor. Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Rum, Arap, Yahudi... Ama aynı zamanda zengin ve fakir, esnaf ve memur, burjuva ve proleter… Kadın ve erkek, heteroseksüel ve homoseksüel… Etkileşim nerede, nasıl, hangi boyutta, kimler ve neler arasında?

(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)

201Özil

Agos, 18 Haziran 2010

Bu köşede, bundan yaklaşık iki yıl önce, 17 Ekim 2008’de, Mesut Özil hakkında iki satır karalamıştım. Bugün Almanya milli takımının gözbebeği olan genç Mesut’un, henüz Türkiye mi, yoksa Almanya için mi ter dökeceği belli değildi. Doğduğu, yetiştiği ülkeyi, kendisine emek verilen ve kendisinin emek verdiği takımı, yani Almanya’yı mı tercih edecekti? Yoksa, ailesinin geldiği, şüphesiz kendisinin de çok derin bağlara sahip olduğu Türkiye’yi mi?

Sorunun yanıtı o zaman belli değildi. Belli değildi... Ama bu belirsizlik bile Türkiye’de bazılarını öfkelendirmeye yetiyordu.

Eski milli futbolcu, şimdinin yorumcusu Semih Yuvakuran mesela, bir televizyon programında, “Bir futbolcu eğer Türk Milli Takımı’na davet aldığında düşünmek için süre istiyorsa, onun üstünü hemen çizeceksin kardeşim!” diyordu: “Eğer bir adam Türklüğü yüreğinde hissetmiyorsa, zaten onun futbolculuğundan hayır gelmez!”

Hiddetleniyor, kendini tutamayacağını hissedince de kestirip atıyordu: “Bu konu hakkında konuşmaya değmez, kapatalım.”

“Hayır, kapatmayalım” demiş ve sormuştuk: Mesut Özil ne yapmıştı? Günahı neydi?

Doğduğu, okula gittiği, ismini duyurduğu, muhtemelen dilini Türkçeden daha iyi bildiği ülkenin milli takımını tercih etmeyi aklından geçirmişti... Kendini daha çok oraya ait hissettiği için. Veya, belki de sırf kariyeri açısından bunun daha doğru olduğunu hissettiği için.

Mesut Özil geçen sürede ne yaptı? Kendi kararını verdi ve kendisinden ‘vatani görev’ini yerine getirmesini bekleyen ülkeyi değil, hayatını kazanacağı oyunu öğrendiği ülkenin milli takımında oynamayı tercih etti.

Ona öfke duyanların arzu ettiği gibi kan bağını değil, yurttaşlık bağını seçti...

Ülkenin en parlak, en çok ümit vaat eden futbolcularından biri oldu. Dünya Kupası kadrosuna seçilmeye hak kazandı. Turnuvanın ilk maçında, Avustralya karşısında alınan 4-0’lık net galibiyette büyük pay sahibi oldu.

Milliyet’in haberine gore, teknik direktörü Joachim Löw, maçtan sonra “Topla oynayışı ve futbolumuza verdiği akıcılık Mesut’u son derece değerli kılıyor” sözleriyle onu kutladı. Pek çok gazete ve televizyon, gol atamamasına rağmen, onu maçın yıldızı seçti.

Bugün Almanya’da taraftarların çoğu, 2010’un onun yılı olacağına inanıyor; her yere ‘201Özil’ yazılıyor. Bütün bu başarılar, yine Milliyet’e göre, “parmak ısırtıyor.”

Türkiye’de ise hâlâ onun neden Almanya’yı seçtiği tartışılıyor. Oysa bu genç ve akıllı adam, bunun “doğal bir tercih” olduğunu söylüyor, “Tüm genç kategorilerinde Almanya forması giydiğim için bu kararı verdim” diyor. Dünyayı ırk, soy, nesep çerçevesinden görenlerin anlayamayacağı bir basitlik...

Agos’un bayilere düştüğü gün, yani 18 Haziran’da, Mesut’lar Sırbistan’a karşı oynuyorlar. Futbolda yenmek de var, yenilmek de... Ama milliyetçiliğe boyun eğmeyen temiz duruşuyla Mesut Özil, kaybetse de kaybetmeyeceğini iyi biliyor.

TC tipi delilik

Agos, 11 Haziran 2010

Benim bildiğim, deliler aklı başında insanlardır. Zararsızdırlar. Fazla göz önünde olmak istemezler. Kendi hallerinde, kendi dünyalarında yaşar, suya sabuna dokunmazlar.

William Saroyan’ın ödlekler için yazdıkları, onlar için de geçerlidir: “En iyi insanlar ödleklerdir. En ilginç, en kibar, en has ve suç işleme ihtimali en az olanlar gene onlardır. Asla bir banka soymayı düşünmezler. Akıllarından bir suikast düzenlemek gibi bir şey geçmez. (…) Ödlekler iyidirler, ilginçtirler, kibardırlar; bir kuleden insanların üzerine ateş etmeyi asla düşünmezler. Yaşamayı arzularlar…” (Ödlekler Cesurdur, çev. Ohannes Kılıçdağı, İstanbul: Aras, 2001.)

Evet, deliler de Saroyan’ın anlattığı gibidir. Şöyle bir etrafınıza bakınıp biraz düşünün, mahallenizdeki delileri akla getirin. Onlarda hiç suç işleme potansiyeli görüyor musunuz? Sizce sokaklarda dolaşıp, gelen geçenin arkasından “Aaaeee!” diye bağıran mahallenizin delisinin aklından birini öldürmek, birine suikast düzenlemek geçmiş midir hiç?

Ama galiba literatürde bir de “TC tipi delilik” var ve bu tip delilik zararsız delilikler sınıfına asla ve kat’a girmiyor. Çünkü Türkiye’de bu tip deliler, deli oldukları için deli değiller; aksine, hâkim görüşün tasvip ve teşvik edip desteklediği birtakım suçlar işledikleri ve cezasız kalmaları istendiği için deli sayılıyorlar.

Memlekette birileri ha bire Hıristiyan öldürüyor ve şablon neredeyse her olayda aynı. Olayın failinin ya akli dengesi yerinde değil, ya da psikolojisi bozuk! Tabii bir de, her olay münferit ve buna ilaveten kesinlikle ve kesinlikle siyasi değil! Üstelik hiç de münferit olmayan bu bilgiler, yine hiç münferit olmayan bir şekilde, daha olay ortaya çıkar çıkmaz, daha ciddi bir soruşturma ve araştırma yapılmamışken, sıcağı sıcağına ve üstüne üstlük üst düzey bir yetkili tarafından dile getiriliyor.

Neymiş? Olay münferitmiş, kesinlikle siyasi değil, kişiselmiş; ve de failin akli dengesi yerinde değilmiş… Hadi o zaman, olanla ölene çare yok diyelim ve bir dahaki münferit, siyasi olmayıp kişisel olan ve akli dengesi bozuk biri tarafından işlenecek din adamı cinayetini beklemeye başlayalım...

Peki, bu deliler nasıl olur da hep Hıristiyanlara denk gelir? Memlekette Hıristiyan bulmak öyle kolay iş değil ki; zaten kökleri kurutulmuş durumda. Elinizi sallasanız Hıristiyan’a çarpan bir yer değil artık burası...

Anladık, memlekette bu tip cinayetlerle ortalığı karıştırmaya ve bir askeri darbeye zemin hazırlamaya niyetli bir örgüt veya örgütler var. Peki ya devletin koca koca valileri, yetkili ağızları, neden daha dakikası dolmadan olayın üstünü örtmeye çalışıyor, zanlıyı delidir diyerek kanatları altına alıyorlar? Yoksa onlar da mı o örgütün ya da örgütlerin üyesi?

Peki bu valileri bizzat hükümet atamıyor mu? Sicillerinde yazan ve yazmayan her türlü huylarını onlar bilmiyorlar mı? Yoksa hükümet de mi bir darbe ortamı yaratıp hükümeti devirmeye çalışan örgütün üyesi?

Delirmek işten değil bu memlekette...

Samimiyet meselesi

Agos, 11 Haziran 2010

İsrail protestolarını izlerken, bir yandan da ölçünün nasıl ayarsızca kaçtığına tanık olduk son bir haftada. Nazilere “ellerinize sağlık!” diyenler mi ararsınız, Hitler’i “efsane lider” diyerek yüceltenler mi, kendilerini “Siyonist köpeklerin korkusu” ilan eden mi, “pişman edin!” diye çağrıda bulunan gazeteler mi, yoksa İsrail devletine hitaben ve “sanatçılar adına” “Sizi öyle bir pataklayacağız ki, hayatınız gözlerinizin önünde Gazze Şeridi gibi geçecek” diyen aydınlar mı?

Amaç İsrail’in insanlık dışı saldırısını protesto etmek mi, yoksa dünyadaki Yahudileri ve İsrail devletini kökten ortadan kaldırmak mı? Filistinler yıllardır baskıya uğrarken Türkiye devletinin İsrail’le stratejik ortaklık geliştirmesine ses çıkarmayan kamuoyu, tek bir olayla, nasıl oluyor da, bazılarının iddiasına göre hiç sahip olmadığı Anti-Semitizm’i böyle şiddetli bir şekilde dışa vurabiliyor? Ülkücülerin faşizan “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” şiarı bütün Türkiye tarafından benimsendiği için olmasın?

Ümit Kıvanç, Taraf’taki yazısında bu soruyu çok daha doğrudan soruyordu geçenlerde: “Biz İsrail devletinin küstahça ve acımasızca saldırısını mı protesto ediyoruz yoksa ‘yüzyıllardır’ birtakım suçları işleyen bir kavmin zorla sahip olduğu devletin ortadan kalkmasını mı talep ediyoruz? Bu kavmin herhangi birileri değil de “Yahudiler” oluşu sakın bütün tavrımızı belirliyor olmasın?”

Peki, İsrail saldırganlığını haklı olarak kınayanların aynı hassasiyeti kendi devletleriyle ilgili olarak göstermekte bu kadar isteksiz olmasına ne demeli?

İyisi mi bu konuda da Ümit Kıvanç’a kulak verelim.

“...Ben, gayrımüslimlere yapılmış zulümler hakkında sürekli yalan söylenen, mezhep adına insanların katledilebildiği, milliyetçilik ve ırkçılığın kol gezdiği bir ülkede yaşıyorum. Dolayısıyla, sabıka kaydına ve potansiyel suçlarına ‘insanî’ bakımdan hassasiyet göstermem gereken tek merci İsrail devleti değil.”

Kendi devletlerinin işlediği suçlarla hesaplaşmadan, dahası onlardan nemalanarak; kendi memleketinin mazlumlarıyla dayanışmadan, dahası onları ezerek, başka devletleri ve onların işledikleri suçları kınayanlar hiç samimi olabilir mi?

Fotoğraf: Görkem Keser (habervesaire.com)

Eleştirinin eleştirisi

Agos, 4 Haziran 2010

Hrant Dink Anısına Atölyeler’in bu yılki en çok ilgi toplayan ve tartışılan oturumlarından biri, Seyhan Bayraktar, Ayda Erbal, Bilgin Ayata ve Ferhat Kentel’in konuşmacı olduğu, “Entelektüellerin Rolü ve Söylemleri” başlıklı paneldi.

Bayraktar, Erbal ve Bilgin’in, ‘Özür Diliyorum’ kampanyasını ve Türkiyeli önde gelen aydınların 1915’e ilişkin söylemlerini analiz ettiği sunumları, netameli bir zemin üzerinde yükselen zorlu bir tartışma doğurdu. Üçlünün eleştirileri, bugüne dek kamusal alanda pek dillendirilmeyen görüşleri dile getirdiği için özel bir merakla takip edildi.

Bu görüşleri paylaşalım ya da paylaşmayalım, haklı bulalım ya da bulmayalım, onları ciddiye alıp üzerinde düşünmek, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini gerçekten isteyenlerin sorumluluğu olmalı. Aynı sorumluluk, eleştirilerine yönelik tepkilerin nedenlerini anlamaya çalışmak bakımından, Bayraktar, Seyhan ve Ayata’ya da düşüyor elbette.

Sindirilmesi zor ama alınmalı

Son yıllarda konuyla ilgili yazılmış 1200 kadar köşe yazısını inceleyen Bayraktar’ın eleştirisinde en dikkat çekici olan, gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, dolayısıyla kanaat önderi konumunda olan liberal-demokrat aydınların, ulusal yarar söylemi içerisinden konuşmaya devam ettikleri, milliyetçi denilebilecek bir söylemi daha sofistike bir şekilde yeniden ürettikleri yolundaydı.

Özür Kampanyası üzerine yoğunlaşan Ayda Erbal ise, özrün muhatabı olması gereken Ermenilerin kale alınmadığını, metnin muğlaklıklar içerdiğini, herhangi bir özne zikretmekten kaçındığını ve koca bir terimler sepetinden “Büyük Felaket” tabirini seçerek diğer adlandırmaları sessizleştirdiğine dikkat çekerek, bunun gerçek anlamda bir özür olarak değerlendirilemeyeceğini savundu.

Bilgin Ayata ise, Türkiye’de sorunların kompartımanlara ayrılarak değerlendirilmesinin, Kürt, Ermeni, Alevi meselelerinin birbiriyle bağımsız olarak ele alınmasının hâkim düşüncenin işine geldiğini söyledi; geçmişle yüzleşmenin Türkiye’nin gelecekteki hesaplaşmalardan en az zararla çıkmasını sağlamaya yönelik bir ulusal çıkar mantığı üzerine oturduğuna ve bunun dışındaki yüzleşme alternatiflerinin marjinalleştirildiğine dikkat çekti.

Bu eleştirilerin, ilk anda sindirilmesi zor olsa da, haklı yönleri olduğuna ve derinlemesine tartışılması gerektiğine inanıyorum.

Türkiye 1915’te yaşananları geçmişe nazaran çok daha özgürce tartışır, 1915’te ne olduğu pek çokları için artık aşikâr bir nitelik kazanırken, bu yolda atılan adımların araçsallaştırılmasına da tanık olabiliyoruz.

Özür kampanyasını topluma anlatırken kullanılan, artık yabancı ülkelerde soykırım kararlarının alınmayacağı veya 1915’te yaşananları en iyi ve sadece “Büyük Felaket” tabirinin açıklayacağı yollu beyanlar, bu tavra örnekti. Türkiye şartları düşünüldüğünde, bu korunmacı refleksleri bir yere kadar anlamak mümkündü belki, ancak madem ki ortada bir özür vardı, bunun Ermenilerin hissiyatını da hesaba katan bir şekilde yapılması gerekirdi elbet.

Türkiye’nin şartları dedik ve bu şartlar hepimizin malumu. Şiddetle iç içe yaşayan, linç kültürünün kol gezdiği, sebepsiz yere Hıristiyan boğazlayacak ‘çocuk’ların kolaylıkla bulunduğu bu ortamda yapılabileceklerin bir sınırı olduğu ve atılan adımların bu gözle değerlendirilmesi gerektiği tespiti de yanlış değil şüphesiz. Buna rağmen, panelde dile getirilen eleştirilere karşı, “Siz dışarıda doktora yaparken biz burada tehlikelere göğüs geriyoruz” yollu çıkışların da bir geçerliliği olmasa gerek.

Çünkü aradaki fark “içerde” ya da “dışarıda” olmaktan değil, bir düzlem farklılığından kaynaklanıyor. Kabaca söylemek gerekirse, felsefeyle siyaset arasındaki fark bu. Taraflardan biri ilkeler, etik ve ideal koşullar üzerinden norm üretirken, diğer kesim, hayatın çetrefilli yollarında ilerlemeye çabalıyor. Felsefenin yüksekliğine ve temizliğine karşın, siyasetin kirliliği, işbitiriciliği... Galiba ikisinden de vazgeçmek mümkün değil. En çok temiz kalarak ilerleyebileceğimiz siyaseti bulmak zorunda değil miyiz? Bunun ideal durumla sonlanmayacağının farkında olarak, ama ideali arama çabasından da hiç vazgeçmeden.

Dar bir yoldan bugüne

Dolayısıyla, bu kez de, özür kampanyasına ve aydınlara yönelik eleştirileri daha da ötelere taşımanın, birilerini yargılamaya, mahkûm etmeye doğru götürmenin de bir tür iktidar yarattığını; ve bu tavrın da, insani samimiyeti görmezden gelmek, Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal bağlamı göz ardı etmek, eleştirelliğin büyüsüne kapılmak gibi kusurlarla malul olabileceğini fark etmek gerekiyor.

Ayrıca, Türkiye’de bazı insanların büyük bir değişim yaşadığını görmek ve bunun devam etmesi için de kredi tanımak gerekiyor. Türk-Ermeni meselesinde bugün pek çok kimse, daha on yıl önce bulunduğu yerin çok daha ötesinde bir bilgiye sahip; buna bağlı olarak da artan bir sorumluluk duygusuna… Özür kampanyası, pek çok insanın hayatında o ana kadar ulaşılan en yüksek noktayı ifade ediyordu. Bu insanların kendi hayatları içinde yaşadığı dönüşümü unutmamak gerekiyor. Onlar Ermenilerin başına ne geldiğini ailelerinden, komşularından, okullardan öğrenmediler. Birkaç fedâkar insanın büyük çabaları sonucunda açılan daracık bir yoldan yürüdüler. Onlardan Holokost sonrası Batılı Hıristiyan duyarlılığın suçlulukla ve cezalandırmayla iç içe geçmiş performansını beklemek, bunu bulamayınca da onları resmi söylemle, milliyetçilerle aynı kefeye koymak ne kadar adil, ne kadar dürüstçe olur?

Mesela galiba, her zaman olduğu gibi açıklıkta yatıyor. Konuşmaktan, temas etmekten, özgürce tartışmaktan, art niyet aramadan tartışmaktan geçiyor. Türkiye’nin geçmişiyle gerçekten yüzleşmesi, resmi söylemin eleştirisinin kendi eleştirisiyle buluşacağı bir yerlerde saklanıyor çünkü.

CHP'nin evi

Agos, 28 Mayıs 2010

CHP’nin ne olup olmadığını anlamak istiyorsanız, onun evine bakın. Genel merkez binasına.


Gözünüze mutlaka bir yerlerde çarpmıştır, mutlaka bir fotoğrafını görmüşsünüzdür, Ankara Söğütözü’ndeki o yapı, “Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün partisinin” bilinçaltındakiler hakkında o kadar çok şey söylüyor ki bize. Bir sürü şey olma iddiasındaki, gerçekten de bir sürü şey olan, ama aslında pek de bir şey olmayan, olduğu şeyle de, devasa bir absürtlük abidesinden başka bir şey olmayan bir yığın. Katman üstüne katman, mesaj üstüne mesaj…

Kurulduğu günden bu yana bütün Türkiye’yi temsil etme iddiasında olan, her dara düştüğünde, “Gel vatandaş, gel, sen de gel!” çığlığına sarılan, ama her nedense vatandaşına bir türlü güvenemeyen bir siyasi partinin; büyüklük taslayan, hava atan, ama bir yandan da, büyüklük taslayanların, hava atanların pek çoğunda görülen bir kofluğa sahip bir siyasi partinin binası. Tüm zamanların çorbası.

Devletimiz katında pek muteber ve de muhterem Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu yeni genel merkez binası, daha birkaç yıl önce, 2006’nın 19 Mayıs’ında açıldı. O tarihten iki gün önce yaşanan Danıştay saldırısı nedeniyle, yapılması planlanan görkemli açılıştan vazgeçilmiş, daha mütevazı bir tören gerçekleşmişti. Yapılamayan o “görkemli” açılışta sunuculuğu oyuncu Cem Davran yapacak, Sabahat Akkiraz, Yıldız İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses konser verecekti. Sabahat Akkiraz, Yıldız İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses… ?u kimyaya bakar mısınız?

8 bin 700 metrekarelik arsa üzerine kurulu ve kullanım alanı 27 bin 400 metrekare olan bu yapı, “akıllı bina” olarak nitelendirilen bir teknolojik donanıma sahipmiş. Merak ediyorsanız, http://www.chp.org.tr/sanaltur/index.html adresinde bir sanal tur atabilir, Atatürk portreli, altıoklu, Nuri İyem tablolu, dev ekran televizyonlu ve azıcık da kitaplı Genel Başkan odasında dolanabilirsiniz. CHP bize işte bu kadar yakın.

Ama içeri girmeden, gelin şöyle dışardan bir göz atalım binaya.

Zeminden yükselen, tuğla rengi sıra katlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, kuntluğu, otoriterliği simgeliyorsa eğer, herhalde girişin yanı başındaki dairesel blok da, partinin tarihsel sıfır noktasını, İttihat-Terakki Merkez-i Umumi’sini anımsatıyor olmalı.

Eğer, onun üstündeki tek katlı sözüm ona ferah teras, 1946’da çok partili hayata lütfen geçişi anlatıyorsa, onun bir yanına saplanmış gibi görünen eğimli kütle, 1950’de, Demokrat Parti karşısında yaşanan seçim hezimeti olmalı mutlaka.

Daha yukardaki beşli şerit, memleketin yediği beş vurgunu söylüyor olsa gerek. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri (“ihtilal” diyenler de vardır o binanın içinde), 28 ?ubat post-modern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası... Hiza, nizam, intizam.

Sonrasında ise, Ankara’nın ortasında denize nazır bir konak edasıyla duran iki kat geliyor sanki. “Ayşe’nin tatile çıktığı” Kıbrıs ellerinin iyot kokusu geliyordur orada kimilerinin burnuna hâlâ, Karaoğlanlı o heyecanlı günlerin nostaljik hatırası eşliğinde... Hem şair hem devlet adamı, hem halkçı hem de başkomutan Ecevit’in takaları geçiyordur oradan, allı yeşilli…

Onun üstüne ise kaçak yapılaşma, plansız kentleşme, gecekondu ve rant katı çıkmışlar. Oturmamışlık, yerini bulmamışlık, olmamışlık… Müteahhitlerin partisine yakışır bir finiş.

Ve en nihayet, tepedeki o küçük CHP tabelası da, bu devasa ama düşünemeyen “akıllı” binanın, minicik, gülünç mü gülünç beyni olsa gerektir.

Binanın üzerine konmuş gibi görünen o UFO’vari yuvarlak cisim konusunda ne demek gerektiğini bilemedim. Belki, CHP’nin halktan olmayan, elitist, öteden olduğunu gösteren, muasır medeniyet seviyesinin bile ilerisine giden en hakiki damarını simgelesin diye yerleştirilmiştir oraya. Mükemmel bir buluş! O garip cismin, daha açılış zamanından, Amerikan başkanlarının meşhur çalışma odasına göndermeyle “Oval ofis” diye adlandırılması da herhalde, Nostradamus’a layık bir kehanettir. Bill Clinton’ın kulakları çınlasın, Monica Lewinski’yle bir videosu olmadığından, görevde kalabilmişti… Amerikan istihbaratı Türk istihbaratıyla hiç aşık atabilir mi canım!

Ruhların kucaklaşması

Agos, 28 Mayıs 2010

Güney Afrika’daki Dünya Kupası’na az vakit kaldı. Sevenleri hâlâ heyecanlanıyor şüphesiz, ama bugün daha çok milyon dolarlarla, sponsorluk gelirleriyle ve marketing’iyle konuşulan bu güzel oyunun ruhunun daha canlı ve renkli olduğu zamanlar çok da uzakta değil aslında.

Yukarıdaki fotoğraf, Arjantin’de düzenlenen ve Arjantin’in kazandığı 1978 Dünya Kupası final maçının bitiminde çekilmiş. Vahşi bir askeri darbe ortamında, pek çoğunun arkadaşı cunta hapishanelerinde can veren Arjantinli futbolcular, müthiş bir oyunla, Hollanda’yı 3-1 yenmiş. Maçın oynandığı stadyumun yakınındaki bir işkencehanede, arkadaşlarının işkenceden geçerken attıkları çığlıklar arasında Buenos Aires göğüne yükselen “Gol!” haykırışlarını duymanın tutsaklara cesaret verdiği anlatılıyor hâlâ.

Takımın savunmacısı, üç arkadaşı askerler tarafından katledilen Alberto Tarantini, kaleci Ubaldo Fillol’e sarılmış. Kendilerini kaybetmişler. Yanı başlarında bitiveren taraftar ise, kollarını 12 yaşında kaybetmiş fanatik bir Boca Juniors’lu olan Victor Dell’Aquila. İki futbolcu, bu fotoğraftan birkaç saniye sonra onlara sarılan Victor’un varlığının farkında değiller. Bugün, o anı değil, ama bu sahneyi ertesi günkü gazetelerde gördüklerini hatırlıyorlar…

Dört yıl sonra askeri darbe rejiminden kurtulacak ve 1986’da “Tanrı’nın eli” yardımıyla bir kez daha Dünya ?ampiyonu ünvanını kazanacak olan Arjantinliler, bu fotoğrafa, “Ruhların kucaklaşması” adını vermişler.

Akhtamar'da asıl unutturulan

Agos, 21 Mayıs 2010

Kaç senedir Akhtamar’ın etrafında dönüp duruyoruz; oysa meselenin çözümü, siyasi koz elde etme amaçlı günlük jestlerin çok daha derininde yatıyor. Oraya indiğimizde de, sadece Akhtamar’a değil, devletin Ermenilere, bütün gayrimüslimlere, kendi tarihine ve 1915’e bakışına dair kadim bir heyula görüyoruz.

Kilisenin restorasyonuna 2005’te başlanmıştı. Sonraki dönemde, önce açılışın tarihi, ardından, kilisenin tepesine haç konup konmayacağı, çanının takılıp takılmayacağı, ve son olarak da, ibadet izninin verilip verilmeyeceği gibi, pek çok tartışma yaşandı. Bu sürede neredeyse hiç sözü edilmeyense, kilisenin neden Kültür Bakanlığı’na bağlı bir anıt-müze olarak açıldığıydı.


Şöyle bir geri dönüp, son dört yılda yaşananları hatırlayalım.

Ekim 2006’da, bu sütunda, Surp Haç Kilisesi’nin restore edilmesinin elbette sevindirici olduğunu, hükümetin bir arada yaşama kültürü adına olumlu bir mesaj vermek istediğini, ancak adanın ‘Akhtamar’ olan adını teslim etmeyip ‘Akdamar’da diretmenin bu mesajla çeliştiğini söyleyerek, bu tutumu eleştirmiştik.

O sıralarda, kilisenin, AB ilerleme raporunun açıklamasının hemen öncesinde, yani Kasım ayında açılacağı söyleniyordu, ama öyle olmadı.

İki ay sonra, Aralık ayında, açılış tarihi olarak bu kez 24 Nisan 2007 uygun görüldü. Ancak bu tarih, İstanbul’da Ermeni aydınların tutuklanıp ölüm yolculuğuna çıkarıldığı, 1915 soykırımında ölenlerin yasının tutulduğu gündü. Hükümetin, kiliseyi kurbanların anıldığı bu günde açma yönündeki saçma kararına, dünyanın dört bir yanından tepki geldi. O zaman, bu tarihin, ancak Türkiye geçmişle yüzleşmeye gerçekten karar verir, Willy Brandt’ın Varşova’daki soykırım kurbanları anıtının önünde diz çökmesine benzer bir büyük jest yaparsa anlamlı olacağını, aksi takdirde bu tercihin Ermenilerin canını yakmaktan başka bir şeye hizmet etmeyeceğini yazmıştık.

“Emin misiniz? Son kararınız mı?”

Ardından, tarih bir kez daha değişti. Hükümet, töreni mutlaka Nisan ayında, ABD Başkanı Bush’un 24 Nisan mesajı öncesinde yapmak istiyordu. Bu kez, tercih edilen tarih, eski takvimde 24 Nisan’a tekabül eden 11 Nisan’dı. Hrant Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak 2007 tarihinde yayımlanan Agos’un manşeti, işte bu nedenle, “Emin misiniz? Son kararınız mı?” diye soruyor, hükümeti ‘11/24 Nisan’ inadından vazgeçmeye çağırıyordu.

Aynı gün, Agos’un ‘Tarihin cilvesi’ başlıklı başyazısı, bu kararı şu sözlerle eleştiriyordu: “Restorasyonu tamamlanan Akhtamar Surp Haç Kilisesi’nin açılışı tam bir arapsaçına döndüğü gibi, fazlasıyla da mizah kokmaya başladı. Doğru bir işi bu kadar yanlış bir mecraya kaydırmak ve eline yüzüne bulaştırmak ancak bu kadar becerilebilirdi. Gizlenemez gizli niyet, ancak bu kadar sırıtabilirdi. Tam bir komedi. Tam bir rezalet! Hükümet ‘Ermeni sorunu’ konusunda hâlâ doğru bir yöntem ve doğru bir yol tutturamadı. Derdi sorun çözmek değil, güreşe soyunmuş pehlivan gibi puan kazanmak. Neyi, nasıl yapıp, arkaya dolanacak da rakibini kündeye oturtacak. Tüm tasası bu. Hiç ama hiç samimi değil.”

Bu ses duyulmuş olmalı, çünkü tarih bir kez daha değişti ve beklenen açılış 29 Mart 2007’de yapıldı. Kilisenin üzerine koskocaman bir Türkiye bayrağı ve Atatürk posteri asılmıştı. Bu manzara, gerçeğin altını bir kez daha çiziyordu. Amaç, kültürel varlığa sahip çıkmak değil, siyasi propagandaydı, hem de en kabasından. Dahası, bu amacın bu kadar hoyratça ve kalın çizgilerle dışa vurulması, o günlerde Cengiz Çandar’ın bir yazısında belirttiği gibi, ortaya bir ‘kültürel soykırım’ tablosu çıkarıyordu.

Kilisenin bir ‘anıt-müze’ olarak açılması, ‘Surp Haç’ olan adının hiçbir resmi yazıda zikredilmemesi; dahası, ‘Akdamar Kilisesi Anıt Müzesi’ gibi soğuk mu soğuk bir adla anılması, tepesine haçının konmaması, çan kulesinin çansız bırakılması gibi detaylar, restorasyonla gösterildiği varsayılan iyi niyetin tam zıddını ima ediyordu.

Bu yılın Mart ayında ise, kilisenin yılda bir gün, adını aldığı Haçverats yortusundaibadete açılabileceği yönündeki Kültür Bakanlığı kararı geldi. Bu karar da, “kilisede, ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla, yılda bir kez olmak üzere, Eylül ayının ikinci haftasında, günü, saati ve süresi Valilikçe belirlenmek kaydıyla dini içerikli etkinlik” düzenlenebileceğini ifade ediyor, dini ayini koşullara ve sınırlamalara boğuyordu.

Nihayet, Haçverats yortusu günü olan 12 Eylül’de yapılması gereken ayin, anayasa referandumuyla çakışması nedeniyle bir hafta ertelenerek 19 Eylül’e alındı. Oysa o gün, Türkiye’nin her yerinde her tür dini ibadetin ertelenmeden yapılacağı, kiliselerde ayinlerin düzenleneceği, camilerde vakit namazlarının kılınacağı gibi, Akhtamar’da da, ruhanilerin ve inananların katılımıyla pekâlâ ayin yapılabilirdi.

Kilisenin bir sahibi var

Başa dönelim. Surp Haç Kilisesi’nin bu kadar çok tartışılan macerasında, neredeyse hiç dile getirilmeyen bir başka gerçek var. 915-921 yılları arasında inşa edilen, mimarisi ve eşsiz kabartmalarıyla büyük bir kültür mirası olan bu kilise, bin yıl boyunca Ermeni Ortodoks Kilisesi’ne aitti. Zamanında, en önemli dini merkez olan gatoğigosluğa da ev sahipliği yapan ve Van yöresindeki Ermeni prensliklerinin ulaşmış olduğu medeniyet seviyesini gösteren bu güzel yapı, devlet eliyle restore edildikten sonra, mülkiyeti ve kullanım hakkı Kültür Bakanlığı’na ait olarak, gerçek işlevinden hayli farklı bir şekilde kullanıldı. Bu, 1915’te yaşanan gaspın bugün yenilenmesinden başka bir anlam taşımıyor.

Oysa gerçek iyi niyet, kilisenin, asıl sahiplerine, Ermenilere, Ermeni Kilisesi’ne geri verilmesini, devletin ise, belki onun güvenliğini sağlamak dışında, başka hiçbir şeye karışmamasını gerektiriyor. Bu adım atılmadıkça, hiçbir jest, siyasi manevra olmaktan öteye geçmeyecek; birilerine, reddedilmediği, aksine sahiplenildiği için hâlâ devam eden kültürel soykırımı hatırlatacak daima.

(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)