Amiranın mendili

Agos, 10 Ekim 2008

Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı Başkanı Apik Hayrabetyan, Ermeni toplumunun güncel meselelerini tartışmayı denediğim ‘Sorunların Kaynağı Güvensizlik ve Samimiyetsizlik’ (Agos, 19 Eylül) başlıklı yazımda yer alan, kendilerine yönelik eleştirileri Marmara gazetesinde bir söyleşiyle yanıtladı (25 Eylül).

Yazıda, cemaatin sorunlarına değinirken, birkaç cümleyle, Üç Horan Vakfı’nın genel tavrı üzerinde de durmuş, yönetimin ortak çalışmalara katılmaktan kaçınmasını eleştirmiştim. Hayrabetyan, yazdıklarımın doğru olmadığını dile getirerek, mali bakımdan rahat durumdaki vakıfların kaynaklarının, güç durumdaki vakıflara aktarılması işlevi görecek ‘Ortak Havuz’ projesinin fayda sağlamayacağına inandıkları için ilgili toplantılara katılmadıklarını; geliri olan vakıflar öğrencilere burs sağladığı takdirde havuza gerek kalmayacağını; mali dökümleri Patrikliğe düzenli olarak verdiklerini söylemiş.

Yayımlanan söyleşi, her şeyden önce, yöneticilerin kendilerini seçenlere, yani halka hesap vermekten çekinmemeleri gerektiğini bir kez daha ortaya çıkarmış oldu. Zira, vakıf yöneticileriyle yapılan söyleşiler sırasında gazetedeki arkadaşlarımızın görüşme taleplerini haftalarca yanıtsız bırakan Hayrabetyan, söz konusu yazının Agos’ta çıkmasının ardından, görüşlerini, kendi kanallarıyla, hızlı bir şekilde cemaate duyurma ihtiyacı duydu.

Yazımda, sorunların kaynağının samimiyetsizlik ve karşılıklı güvensizlik olduğu tespitinde bulunmuştum. Görebildiğim kadarıyla, vakıfların mali ve idari sorunları, belki hukuki ve siyasi engellerden de çok, bazı yöneticilerin cemaat içi güç mücadelesinde yara almaktan, dolayısıyla riske girmekten kaçınmalarından; gördükleri hataları, hatanın sahibinin adını koyarak dile getirmemelerinden ileri geliyordu. Nihayetinde herkesin şikâyetçi olduğu gidişata dair kökten çözümler önerecek, bunun için işbirliği yapacak, elini taşın altına sokacak cesaret ve samimiyet, bazı istisnalar hariç, ortalarda görünmüyordu.

Hayrabetyan’ın açıklamaları bu yargıyı çürütmüyor, aksine pekiştiriyor. O, “Havuza sıcak bakmadığımız doğru bir tespit, çünkü projede aydınlık bir taraf göremedik. Hukuk müşavirimizi toplantılara yolladık. Konunun ayrıntılarını öğrendikten sonra bu toplantıların bir fayda sağlamayacağını anlayarak, devam etmenin uygun olmadığına karar verdik” diyor. Aslında tam da bu tavrın, yani hukuk müşaviri aracılığıyla toplantılara dair kanaate vararak, tabir caizse topu taca atmanın, samimiyetsizlik olduğunu görmek zor olmamalı. Üç Horan gibi, ağırlığı olan bir vakfın, önemli bir sorunun çözümü için yapılan toplantılara adeta bir dış gözlemci gibi katılmasını, “Şu, şu, şu sorunları tespit ettik, gelin, el birliğiyle bunları hale yola koyalım” diyerek kolları sıvamak, tartışmayı derinleştirmek yerine, toplantılara katılmamaya karar vermesini başka türlü yorumlamak, ne yazık ki mümkün değil.

Hayrabetyan, söyleşi boyunca geleneksel-ataerkil dili konuşuyor. Kendi “Su yok ki havuz yaratalım!” sözüyle çelişmek pahasına, burs verdikleri öğrencilerin sayısıyla övünmesi; tam 25 yıldır başkanlık yapmasıyla, yönetim kadrosundan hiç fire vermemesiyle kıvanması; vakti zamanında müteveffa Patrik Kalustyan’ın bir sözüyle (“Niye Beyoğlu’na sahip çıkmıyorsun oğlum?”) göreve soyunduğunu duyurması; bütün o ‘Mahallenin girdisini çıktısını biz biliriz’ edaları, yakından tanıdığımız bir iktidar dilinin, kadim bir güç oyununun simgeleri.

Beyoğlu’nda, gerçekte uzun zamandır, tekinsiz ilişkilerle anılan, meselelere uzaktan bakan, muhatabını eşiti değil astı olarak gören, hakkında rivayetin muhtelif olduğu bir yönetim anlayışı var… Cemaat içerisinde günlük hayatta kulaktan kulağa konuşulan olayların ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığıyla kamusal alana taşınmaması ise bir tür dokunulmazlık zırhı yaratıyor. O yazıdaki iki satır, bu zırhı bir nebze sarsmış olmalı ki, Hayrabetyan makamına oturup bir röportaj verdi. İyi de oldu.

Mizah ustası Hagop Baronyan (1843-1891), unutulmaz eseri ‘Azkayin Çoçer’de (Milli Kodamanlar), Ermeniler arasında, “Bir amiranın mendili hakkında dahi kötü söz söylersen, göksel hükümranlığa karşı gelmiş olursun” diye düşünülen zamanları anlatır. Bugünün amiraları hakkında söz söylediğinizde, gazetelerine çıkıp kendilerini savunuyorlar.

150 yılda, az gelişme değil hani!

Hiç yorum yok: