Resimdeki Tanrı

Agos, 17 Nisan 2009



Resimde yüz elliyi aşkın kişi var. Belli ki mutlu bir vesileyle toplanmış, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu bir grup insan. Tüccarlar, esnaflar, öğretmenler, ev kadınları, terziler, öğrenciler, işçiler. Hepsi, bayramlık kıyafetlerini giyip de gelmiş gibi.

Tam ortalarında, fotoğrafın tam kalbinde, ilk bakışta dikkati hiç mi hiç çekmeyen, diğerlerinden ayırt edilemeyen bir adam.

Siyahlar içinde, sakallı, kara kuru bir adam.

Benim gibi gözleriniz bozuksa, yüz hatlarını görebilmek için iyice yaklaşmanız gerekir. Dikkatli bakarsanız, diğer tüm erkeklerin aksine, başında bir başlık olduğunu, kıyafetininse yakasız, siyah bir kumaştan ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Biraz daha, biraz daha dikkatli bakarsanız, onun, fotoğrafın varoluş nedeni olduğunu da görebilirsiniz. Çevresine bunca insanı toplayan, onları bir araya getiren, o günü ölümsüzleştirmek arzusuyla fotoğrafçının karşısına geçiren, onun kişiliğinden başka bir şey değildir.

İskenderiye’de, kolonyal şapkalı, takım elbiseli, şık giyimli beylerle şık hanımların, en güzel kıyafetlerini giymiş çocukların, bu yüz elliyi aşkın insanın bunca önemsediği adam, zamanın kültür ortamında, dünyanın dört bir tarafındaki Ermeniler arasında Tanrı muamelesi gören bir ruhanidir.

Onun Tanrılığı, ihtirasla, hırsla, güçle ‘elde edilen’ değil, mütevazılığı, sadeliği, iyi kalpliliği, işini ciddiye alması ve çalışkanlığıyla, insana, insan yüreğine yakınlığıyla ‘layık görüldüğü’ bir Tanrılıktır.

İskenderiye’de, bu fotoğrafın çekildiği 1911’de 42 yaşında olan Gomidas, din adamlığına adım atmadan önceki adıyla Soğomon Soğomonyan, bu fotoğraftan hepi topu dört yıl sonra, sürgüne ve ölüme gönderildiği Çankırı’dan, Halide Edip, Mehmet Emin ve Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun çabaları sayesinde alınan özel izinle dönüşünde, Tanrılıktan, bir başka uhrevi boyut olan deliliğe geçecek, hayatının son yirmi yılını hastane odalarında, beyaz çarşaflar, ilaç kokuları ve geçmişin karabasanlarıyla mutlu günleri arasında, bilincinden ve dünyadan kopmuş bir halde geçirecekti. (1919’a kadar İstanbul’da, fiişli’deki La Paix’de, 1919’dan 1935’e Paris’te, Villejuif’teki bir akıl hastanesinde.)

Fotoğrafa hiçbir büyütecin gösteremeyeceği kadar yakından, yüreğinizle bakarsanız, ruhunu, çocukluğunda yetim kalışından sonra insan sevgisiyle, müzikle ve Tanrı inancıyla besleyen bu hassas adamın gözlerinde o deliliğin ilk işaretlerini görebilirsiniz belki. Yüzünün ortasındaki o iki çukurun ışıltılı saydamlığının ardına geçerseniz, bu topraklar üzerinde yaşanmış ve yaşanacak bütün kederleri biz, siz, hepimiz adına sırtlanmış bir ahir zaman dervişi bulabilirsiniz.

Geçmişin belleğinde bıraktığı yol izlerinin gelecekte hangi kara günlere çıktığını bilen bu derviş, sanki ömrünü halkının son nefesine, o son nefesin notalarını bulmaya adamış, insanlarını, Eçmiyadzin’den Berlin’e, Paris’ten Tiflis’e, Kahire’den Bursa’ya, Bakü’den İstanbul’a kadar, müziğiyle çevresine toplamıştır. Gomidas, bu topraklar ve Ermeniler için zamanın ruhudur.

Onun o son Ermenilerle başlattığı şarkı, onların yeryüzünden pala, bıçak, tabanca, tüfek darbeleriyle silinmesinin ardından, kılıç artıkları tarafından bir ağıt olarak geleceğe taşınmış, felaketin öncesiyle sonrası arasında durmaksızın devam eden en güçlü bağ, o notalarda yaşam bulmuştur.

Hiç yorum yok: