Ahtamar’dan dönüşte

24 Eylül 2010

Her şey karmakarışıktı Ahtamar’da.

Van’da, tarihin bu büyük başkentindeydik. Van’da, 1915’in en kanlı olaylarının yaşandığı kentteydik. Van’da, Kürt sorununun en hararetli olduğu bölgedeydik. Anıt müze, kilise, haç, bir günlük ibadet izni, Akdamar, boykot derken, beyinlerimiz pirinç lapasına dönmüş, hislerimiz vurgun yemişti.

Bir tarafta bütün güzelliğiyle deniz, bir tarafta bütün yok olmuşluğuyla eski Van; bir tarafta bütün fukaralığı ve anlaşılmazlığıyla bugünkü Van; bir tarafta insanı isyan ettiren bir sıkışmışlık, kapalılık ve fukaralık... Havada, adeta elle tutulur bir gerçeklik olarak Kürt kimliği, ve günlük hayatın Batı’da olduğundan çok farklı akan ritmi...

Yüz küsur yıl önce, Ermeni devrimciler Abdülhamit zulmüne karşı önce bağımsız Ermenistan, daha sonra meşruti bir hükümet için gerilla savaşı yürütürken, şu çıplak tepelerden mi geçiyorlardı Osmanlı topraklarına? Seksen küsur yıl sonra, önce bağımsızlık, sonra kültürel tanınma için mücadele eden Kürt gerillaların kullandığı geçitler mi bunlar?

Orası Vosdanik Manug Adoyan’ın, namıdiğer Arshile Gorky’nin doğduğu köy mü? Burası, Naregatsi’nin ‘Madyan Voğperkutyun’unu yazdığı inziva yeri mi? Varak İncili’nin bulunduğu Varakavank’tan geriye kala kala bunlar mı kalmış? Ardzruni krallarının inşa ettirdiği görkemli saraylar nerede? ?amiram’ın yaptırdığı söylenen o muhteşem sulama sisteminden iz kalmış mı acaba? Van yöresindeki yüzlerce Ermeni manastırı ve kilisesine ne oldu? Ya okullar? Peki ya insanlar?

Kaygı ve küskünlük

Van’a giderken, had safhada siyasileşmiş bir gündemin içine girmenin, o gündemin aktörü ve bir anlamda piyonu olmanın gerginliğini taşıyorduk üzerimizde. Aklımızda pek çok soru ve pek çok cevap vardı.

Devlet, bize bizim olanı bir günlüğüne de olsa ödünç vermesini nasıl olur da büyük bir lütuf gibi sunardı? Bu kilise neden anıt müze olarak açılmıştı? Neden ‘Ahtamar’ değil de ‘Akdamar’dı? Haç neden yerinde değildi? Van’a giderek devlet propagandasına alet mi oluyorduk? Hiç yerimizden kalkmamalı, bu propaganda pisliğini üzerimize bulaştırmayıp boykot mu etmeliydik? Yoksa, “Yetmez ama evet” deyip oraya gitmeli ve devletin kendi muradı için sağlamış olduğu zeminden mi yararlanmalıydık?

Cumartesi günü, Çarpanak adasındaki kiliseye gidiyoruz diyerek çıktığımız yol, türlü aksaklıklardan sonra Ahtamar’a çıkınca, gerginliğimiz daha da arttı. Kilisenin alnında, açılış zamanında olduğu gibi Atatürk posteri ve bayrak olmadığına görünce bir oh çektik. Akşam güneşinde kilise ne kadar güzelse, kilisenin etrafını saran polis, özel güvenlik, tesisatçı, gazeteci, televizyoncu kalabalığı da o kadar can sıkıcıydı. Buraya bir Hisus gerekti; kiliseyi pazar yerine çevirenleri elinde kırbacıyla korkutup, babasının, yani Tanrı’nın evinde ticaret yapamayacaklarını, çıkıp gitmelerini söyleyecek bir Hisus...

Ama birilerine dışarı çıkmalarını söyleyen Hisus değil, elhamdülillah Müslüman özel güvenlik görevlisi oldu. Üstelik dışarı çıkardıkları da, biz Ermeni ‘ziyaretçiler’di. Saat altı oluyordu, Ahtamar kapanacaktı, kilisenin yarınki büyük güne hazırlanması gerekiyordu. Kışkışlandık.

Akşam, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki ?ahan Arzruni konseri, içimize yayılmaya başlayan acının yoğunluğunu artırmaktan başka bir işe yaramadı. İki koca bayrak ve iki Atatürk posteriyle süslü salonda, polis telsizleri eşliğinde dinlediğimiz Arzruni, Gomidas’ın doğum tarihinden, nerelerde eğitim aldığından söz etti etmesine de, onun başından geçenlere dair tek bir söz söylemedi.

Her şey değişiyor

İşte böyle, ayin sabahı, adaya doğru giderken, dağlar, deniz ve güneş gülümseyip bizlere göz kırparken, pek de iyi durumda değildik. Ama adaya çıktıktan sonrası için bambaşka şeyler söylemek lazım.

Bir kere, kalabalık olmak güzeldi. Orada, Lübnan’dan, Los Angeles’tan, Marsilya’dan, Gürcistan’dan, ve elbette en çok da İstanbul’dan gelen Ermeniler arasında, adanın ve kilisenin birkaç saatliğine de olsa Ermenileşmesine tanıklık ettik. Önceleri ortalıkta şüpheli ve kaygılı adımlarla dolaşırken, bembeyaz başörtüleriyle dua okuyan, kilisenin duvarlarına başlarını dayayıp kim bilir hangi devasız dertleri, hangi dermansız yaraları, hangi tövbesiz günahları için tanrılarına yakaran insanlar doluşup etrafı sardıkça, çan sesleri duyulup koronun sesi göğe yükselince, kadınlar, ama en çok kadınlar, kollarını göğe doğru açıp yukarılara doğru bakınca, sanki bir yerlerden komut verilmiş gibi birdenbire ağlamaya başlayınca, biz farkına dahi varmadan bir şeyler değişmeye, bir şeyler insanileşmeye başladı. Onca kavga konusu olan haç bile, sanki yerine konmadığı için değil, insanların arasına karışmak, onlarla birlikte poz vermek için aşağılarda olmayı tercih etmişti.

İşte orada, o anda, Ermeni’si, Kürd’ü, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, dönmesi, gizli Ermeni’si, yüz yıl aradan sonra aralanan kapının yarın sonuna kadar açılacağını biliyorlardı sanki. Biz daha hiçbir şey söylemeden, “Siz merak etmeyin, biz bu işin arkasında duracağız. Haç da yerine konacak, kilise de kilise olacak” diyen Vanlıların içtenliğiydi asıl dikkate almamız gereken. Dua edenlerin mutluluğu, “Haçımız da olsaydı ne güzel olurdu, ama olsun, seneye mutlaka olur” diyen yaşlı kadının umudu olmalıydı nirengi noktamız.

Velhasılıkelam, herkes siyasetini yaptı elbette – devlet de, kilise de, partiler de, gazeteler de. Biliyoruz, Ahtamar meselesi ve daha bir sürü meselemiz böyle yarım yamalak tartışılmaya devam edecek. Ama, insanlar var: Asıl bilge olanlar. Onların, dokundukları her şeyi insanileştirmesi için daha çok fırsat yaratabilmek gerek.


Hiç yorum yok: