Gülünç oyunlara devam mı?

Agos, 12 Kasım 2010

Patrikhaneyle, vakıf yönetimleriyle, okulların bütçe açıklarıyla ilgili meseleleri konuşurken, bir yandan da ve asıl olarak, İstanbullu Ermenilerin kendileri için nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini tartışıyoruz.

Mevcut durumdan kimsenin memnun olmadığı bir gerçek. Sorunların ne olduğu konusunda hemen herkes ittifak halinde; çözüm konusunda herkesin söyleyecek sözü var, ancak ne gariptir ki, çözümü getirecek irade ve pratik adım hiç kimseden gelmiyor.

Herkesin şikâyet ettiği, herkesin konuştuğu ama kimsenin esasen bir şey söylemediği bir acayip dönemdeyiz.

Manzara net. Patriklik seçimi konusunda her şeyi elimize yüzümüze bulaştırmış durumdayız. Organizasyondan yoksunuz. İstanbul’da kaç Ermeni’nin yaşadığını, kaçının neyle uğraştığını, maddi olarak ne durumda olduklarını bilmiyoruz. Vakıflarımız iyi yönetilmiyor. Doğru düzgün bir seçim bile yapamıyoruz. Okullarımız giderek öğrenci ve güç kaybediyor, eğitim kalitesi düşüyor. Ermenice hayattan bütünüyle çekilmiş durumda. Geçmişte kültür hayatının lokomotifi durumundaki dernekler neredeyse atıl halde.

Velhasıl yolunda giden pek bir şey yok ve hepimiz de bunun böyle olduğu konusunda hemfikiriz.

Peki, neden çözüm üretemiyoruz?

Ne acı ki, çözümsüzlüğün birinci nedeni samimiyetsizliğimiz. Hepimiz ortak bir yalanlar havuzunun içinde yüzüyoruz. Sorunları tarif ederken, çözüm önerirken, eleştiri yaparken, hep bir –mış gibi yapma halindeyiz. Sorunları tarif ediyormuş gibi yapıyoruz, eleştiriyormuş gibi yapıyoruz, çözüm öneriyormuş gibi yapıyoruz.

Ermeni toplumu, dehşet verici bir kapalılığın esiri durumunda. Göz önünde olan aktörlerin neredeyse hiçbiri sistemi eleştirmeyi göze alamıyor. Göze alamıyor, çünkü sistem bütünüyle güç ve para odaklı bir düzen öneriyor ve kimse bunu kökten eleştirerek kendisinin ve temsil ettiği kurumun çıkarlarını riske etmek istemiyor. Maddi açığı olan vakıfların yöneticileri, daha rahat durumdaki vakıfların yöneticilerini, onlardan gelecek yardımlardan mahrum kalacakları korkusuyla eleştiremiyor. Eğitimciler, işlerinden olacakları kaygısıyla yöneticiler karşısında söz söyleyemiyor. Bu zincir böyle uzayıp gidiyor.

Dolayısıyla, eninde sonunda hepimiz, var olan sorunların parçası ve bu sığ girdabın da sorumlusuyuz. Eğer durum tahlilini içten bir şekilde yapmaz ve ona göre hareket etmezsek, hızla yuvarlanmakta olduğumuz toplumsal ve kültürel çöküşün de sorumluları olacağız.

Bizi bu noktaya getiren sistemin gerçek bir eleştirisini yapmamız ve kendimize yeni bir yön çizmemiz gerekiyor. Türkiye Ermenilerinin önündeki hayati sınav, olmak ya da olmamak kavgası bu.

Öncelikli hedef, Ermeniliğini ve Türkiyeliliğini gerçekten yaşayabilen, anadilinde konuşup yazabilen, kendini iyi ifade edebilen, dünyayı demokrat ve insancıl bir perspektiften algılayabilen bireyler yetiştirmek olmalı. Çünkü bütün kurumlar ancak insan gücüyle ayakta kalabilir ve gelecek nesillere aktarılabilir.

Bunu yaparken toplumun hali pür mealini ortaya çıkaracak bir röntgenin çekilmesi için çalışmalar yapmalıyız. Mevcut ekonomik sıkıntıların nerelerden kaynaklandığını, hangi alanlarda yetişmiş insan gücü sıkıntısı olduğunu tespit etmeliyiz. Yoksul durumdaki, kendisini dışlanmış hisseden insanlarla bağ kurmalı ve onları kendi hayatlarını idame ettirebilecekleri bir düzeye çıkarabilmeliyiz.

Bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?

Patrikhane’nin odakta olduğu, vakıf yönetimi için seçilen yöneticilerin toplum lideri gibi davrandığı, parası çok olanın sözünün geçtiği bir ortamda işlerin yolunda gitmediği çok açık. O zaman, Patrikhane’nin görev ve yetkilerini konuşmalıyız. Vakıfların asli amaçlarını tartışmaya açıp belki yeni örgütlenme modelleri aramalıyız. Okullarda hangi metotları uygularsak başarılı olacağımızı, işinin uzmanı insanları bir araya getirerek kararlaştırmalı ve bu kararları uygulamayı birilerinin iki dudağı arasına bırakmamalıyız.

Velhasıl, yeni zamanların ruhuna uygun arayışların içinde olmalıyız.

Az olmamız, azalıyor olmamız, daima koruma ve korunma güdüsüyle hareket etmemize neden oluyor. Bu bizi akıl almaz bir muhafazakârlığa götürüyor ve salt muhafaza ederek de hiçbir şeyi koruyamıyoruz.

Bunları gerçekten tartışmazsak, Başepiskopos Ateşyan ona nişan vermiş, Üç Horan seçimi yapmamış, baldırıçıplaklar yönetime talip olmuş gibi muhabbetlere daha çok devam ederiz.

Bu sığ çekişme ortamını heyecanlı bulanlar da vardır elbette. Böyle yaşamaya devam da edebiliriz. Bu da bir tercih… Ama bu oyunu oynayanları gülünç hale düşürecek bir tercih.

Gülünç olmaya razıysak, aynen devam.

Bizi geçmişe bağlayan

Agos, 12 Kasım 2010

Misak Toros’u yakından tanımazdım, sadece merhabamız vardı.

İstanbul’daki Ermeni tiyatro sahnelerinin sevilen bir emektarıydı. Gitaristliğiyle, tasarımcılığıyla, oyun-culuğu ve yönetmenliğiyle, hayatı boyunca sanatla yoğrulmuş bir büyüğümüzdü.

Onyıllarca çabalamış, gülmeye, güldürmeye, insanları eğlendirmeye çalışmıştı. Bu, neresinden bakarsanız bakın saygı duyulacak bir emek demektir.

Onu kaybettiğimizi duyduğum an, onunla birlikte kaybettiğimiz şeyin geçmişle kurduğumuz ince bir bağ olduğunu düşündüm. O bağ, bizi dolaylı da olsa Osmanlı zamanlarının İstanbuluna, eski zamanlara ve eskilerin tiyatro sahnesine bağlıyordu.

Misak Toros, bir zamanlar Ermeni oyuncuların ve yönetmenlerin en önemli sürükleyicisi olduğu Osmanlı tiyatro geleneğine doğrudan mensup değildi belki, ama onun gölgesini üzerinde taşıyan, biraz uçarı, biraz çelebi bir havası vardı.

Misak Toros’un gidişiyle, bizi geçmişe bağlayan o ince bağ biraz daha inceldi.

Sevenlerinin başı sağ olsun.

Zirveden dibe ve yeniden umuda

Agos, 5 Kasım 2010

1990’lar, Ermenilerin, onyıllarca süren korkuların ardından, o zamanlar için hayli cesur sayılabilecek eşit yurttaşlık talebiyle ortaya çıktığı ve bu talebin altını da sözle, eylemle doldurduğu bir çıkış dönemiydi.


ASALA suikastları döneminde bir kez daha ‘hain’, ‘köpek’, ‘düşman’ gibi sıfatlarla anılmaya başlanan ve yurtdışına göçe zorlanan, zaten bir avuç kalmış Ermeniler, Kürt siyasi mücadelesinin şiddetlendiği yıllarda bir kez daha itilip kakılırken, aynı Kürt hareketinin açtığı yolu adımlayarak, kendi kimliklerini anlatmaya, uğradıkları haksızlıkları ifade etmeye başladı.


Bu dönemin iki önemli simgesi vardı. İlki, cumhuriyet döneminde kamusal alanda söz söyleme cesaretini gösteren ilk Ermeni entelektüeli olan Hrant Dink’ti şüphesiz. Konuşur ve eylerken hem kendi küçük toplumunun dertlerini dile getiren, hem de onun ve bütün Türkiye’nin dönüşmesine katkıda bulunan bir yordam öneren, o güne kadarkilerden çok farklı, alternatif bir duruştu onunki. İkinci simge ise, doksanlarda yaşanan o toplumsal dönüşümün bir meyvesi olarak patrik seçilen Başepiskopos Mesrob Mutafyan’dı.

Bu iki simgenin 1996’da Agos’ta ve 1998’deki patrik seçimlerinde yan yana gelmesi, birlikte fikir üretmesi tesadüf değildi. Zamanın ruhuyla ilgiliydi. Agos nasıl Ermeni toplumunun içindeki muhafazakâr, tektipçi, dediğim dedikçi zümreye karşı bir başkaldırıysa, patrikliğe, devletin ve onun Ermeniler arasındaki uzantılarının tüm karşı çabalarına rağmen Mutafyan Sırpazan’ın seçilmesi de, Agos’la dışa vurulan cesaretin Ermeni tabanında gördüğü kabulün ilanıydı.

Bu gelişmeler, Türkiye Ermenilerinin yarattığı dönüşümün, karanlık ve sancılı bir devreden geçen, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra kendine bir yol çizmeye çalışan Türkiye’nin epeyce ilerisinde bir siyasal söylem yaratmasına yol açtı. Elli bin kişilik küçücük bir toplum, 70 milyonluk koca bir denizin içinde başka türlü bir vaha yaratma yolunda ilerliyordu.


Ancak, II. Mesrob’un daha seçilir seçilmez, o güne dek kendisini alaşağı etmek için her yolu mubah sayan devletlû zümreye mavi boncuk dağıtmaya girişmesi, kendisine umut bağlayan halktan kesimi hor görüp kendini onlardan soyutlaması, büyük bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Ermenilerin devri sabıkı, yani eski rejimi, ayakta duracak zemini bizzat Patriğin şahsında buluyordu bir kez daha.

2000’lerin ilk yıllarında Türkiye’de rüzgârların sertleşmesi, dönüşümü büyük ölçüde sekteye uğrattı. Hrant Dink sistemli bir kampanyayla önce hedef haline getirildi ve sonra aramızdan alındı. II. Mesrob, devletle fazlasıyla içli dışlı olmaktan dolayı, dil ve adalet terazisini yitirdi; Genelkurmay Başkanı’yla görüşerek sorunlara çözüm bulmaktan medet umacak kadar düştü; kendisine verilen yakın koruma polisi kanalıyla kim bilir hangi etkilere, hangi telkinlere maruz kalıp akıl sağlığını yitirdi.

Karanlık bir manzara

Bugün artık başka bir zamanda yaşıyoruz ve bu zaman hiç de iç açıcı değil. Ermeni okullarına giden öğrenci sayısının giderek azaldığı, kültürün gerilediği, ben yaptım olduculuğun, gücün ve paranın egemen olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Öncekinin zıddı bu dönemin iki simgesinin, patriklik makamını rehin alan Başepiskopos Ateşyan’la, kendi kendini cemaat başkanı ilan eden Bedros Şirinoğlu olması da tesadüf değil elbette.
Meydanı adeta bomboş bulan, devlete biat edip kendi halkını duymazdan gelen bu iki şahsiyetin yarattığı karanlıktan cesaret alan fırsatçılar da, başlarını artık çok daha rahat çıkarıyor. Her türlü toplumsal ilişki çok daha hızlı kirleniyor.

Onyıllardır pervasız bir güç odağı oluşturan, bütün Ermenilere ait kıt kaynakları dilediği gibi kullanıp göstermelik bilançolar dışında kimseye hesap vermeyen, çöreklendikleri vakfı adeta bir arpalık gibi yöneten Beyoğlu yönetiminin gösterdiği performansın bu kadar bayağılaşabilmesi de elbette ki bu sığlığın ürünü.


Seçimde alışık olmadığı bir şekilde rakip bir liste aday olunca ne yapacağını şaşıran, oylamayı İstanbul geneline açmayıp Feriköy’den, Kurtuluş’tan, Şirinevler’den seçmen taşıyan ve bu durum belgelenince de, dürüst insanların yapacağı gibi istifa etmek yerine dava üstüne dava açan, üstelik açtığı her davayı da kaybeden Beyoğlu yönetimi, bugün de, seçmen listelerini halktan kaçırıyor, yasal sürelere uymadığı gibi, listelerin askıda kalma ve itiraz günlerini resmi tatillere denk getirerek uyanıklık yaptığını zannediyor.


Son birkaç yılda yaşanan sarsıntılar geleneksel ağalık sisteminin hortlamasına, “ağababa” kültürünün canlanmasına yol açtı. On yıl önce Türkiye’nin ilerisinde bir atılımı gerçekleştiren Ermeni toplumu, bugün demokrasi ve çokseslilik kültürü önemli mevziler kazanırken, bu kez büyük bir çöküntü yaşamaya başladı.


Bugünkü zorlu mücadele, ağalık kültürüne, hesap vermez yöneticilere, komisyoncu ruhanilere, halkın olanı halktan saklayan fırsatçılara karşı.


Bu mücadele uzun soluklu olacak, ama atalet içinde kaybedecek vakit yok. Kurtarıcı kahramanlar, ancak çaresiz olanların umududur. Haksızlıklara tepki gösterecek, doğru bildiğimizi ve elimizde kalanları savunacak, patrikhaneyi gerçek bir patrikhane, vakıfları gerçek vakıflar, okulları gerçek okullar, gazeteleri de gerçek gazeteler haline getirecek olanlar yine bizleriz.

Bu muhalefet dinamiğini siz, biz, hepimiz, eninde sonunda bir avuç insan oluşturacağız. Kerameti kendinden menkul başkanlara, koltuk işgalcilerine karşı toplanan imzalar, tepkimizin ateşini gösteriyor. Şimdi artık o ateşi harlandırmanın zamanı.


Bugün Beyoğlu, yarın başka bir mücadele. Kazanılır, kaybedilir... Önemli olan, ilkeli ve dürüst ruhu her daim canlı tutmaya çalışmak. Gerçek ve köklü değişimi ancak bu temiz ruh sağlar. Manzara karanlık olabilir, ama korkması gerekenler bizler değiliz.

Katil kime denir?

Agos, 29 Ekim 2010

Lafı fazla uzatmayalım. Devlet bu cinayetin suç ortağıdır. Yani katildir.

Hem de gözünü kan bürümüş bir katil.

Sadece cinayet işlediği, işlettiği için değil.

Sadece arkadan vuranların arkasında durduğu için değil.

Sadece AİHM’e “o hak etmişti zaten” diyen savunmalar gönderdiği için değil.

Katildir. Çünkü yüz yıldır bitmeyen, bitmek bilmeyen bir Ermeni düşmanlığıyla hareket etmektedir. O düşmanlıkla, devlet içi bütün hesaplaşmalar rafa kalkmakta, öldürülen bir Ermeni olduğu için sessizlik anlaşması yürürlüğe girmekte, başka meselelerde birbirlerini yiyenler, söz konusu bir Ermeni olduğunda birbirlerinin ayağına basmaktan dahi çekinmekte, birbirlerini koruyup kollamaktadır.

Bu, yüzyıllık nefret, yüzyıllık suç ortaklığı, yüzyıllık cinayettir.

*

Cevabı malum sorular o kadar çok ki.

301’den yargılanan, adı kamuoyunda duyulmuş onca insanın arasından sadece Hrant Dink’in ceza alması, hapse mahkûm olması tesadüf müydü?

Onun “Türklüğe hakaret eden Hrant Dink” olarak tanınmasını sağlayan medya operasyonu tesadüf müydü?

Arkasından timsah gözyaşları dökenler, onu hedef haline getirenler değil miydi?

*

Gönlümüzden geçeni, aklımızdan geçeni, aramızda fısır fısır konuştuğumuzu yazalım.

Devletin, katilken çocuk olana, tetikçiye yaptığı muameleyi hatırlayalım.

Onu içerde kim semirtti?

Ona kim sahip çıkıyor?

Onu içerde kim evlendirdi?

Katilin gözlerindeki o küstahlık, kimlerden bulduğu cesaretin alevi?

Onu içerde semirtenler, onu içerde everenler, o birkaç sene sonra dışarı çıktığında ona nasıl bir gelecek sunacak?

Plan yaparken katildi, Agos’un önünde beklerken katildi, tetiği çekerken katildi, kaçarken katildi, yakalanırken katildi. Şimdi, dört sene geçti ve çocuk oldu.

O dört senede adaleti yerine getirmek için en ufak bir çaba gösterilmiş değil. Avukatların hiçbir talebine hakkıyla yanıt verilmiş değil. Devlet görevlilerinin soruşturulması için hiçbir ciddi adım atılmış değil.

Eğer bunların biraz yapılmış, bu yönde biraz iyi niyet gösterilmiş olsaydı, emin olun, tetikçinin çocuk mahkemesinde yargılanmasını dünyanın en olağan gelişmesi olarak değerlendirilecektik.

Oysa şimdi, adalete pranga vurulduğu hissiyatı içimizi kavurup geçiyor.

*

MİT mahkemeye yazı göndermiş. Sabiha Gökçen haberinden sonra Hrant Dink’in İstanbul Valiliği’ne çağrılmasından kurumlarının haberdar olduğunu itiraf etmiş.

Ona, yazdığı yazıların toplumda ‘infiale’ sebep olacağını söylenmiş.

Siz söyleyin Allah aşkına, Türkiye’yi az çok bilen herkes için o davetin tercümesi, “Ayağını denk almazsan kalemin kırılır” demek değil midir?

MİT, şimdi altı sene sonra, bunu itiraf ediyor. Ediyor ama, o dönemki MİT Müsteşarı hakkında, diğer görevliler hakkında neden yaprak kımıldamıyor?

Tetikçi çocuk olabilir, peki katiller kim?

*

Pazartesi günü, mahkemede, devletimiz bize, “AİHM katilin kim olduğunu işaret etti diye sevinmeyin, son sözü hep ben söylerim” dedi.

Tetikçiyi çocuk mahkemesine gönderdiler.

Yarın öbür gün salıverirler de…

Peki katil kime denir?

Katile vur diyen katil değil midir?

Katilin arkasında duran katil değil midir?

*

Ben bu hafta Çoğunluk filmi hakkındayazacaktım. Seren Yüce’nin çektiği gerçek Türkiye fotoğrafını anlatacak, onun açtığı yoldan bir tartışma yürütecektim.

Ben Çoğunluk’u yazamadım, ama bu yazıyı bana çoğunluk yazdırdı.

Sınıf ve kimlik arasında

Agos, 22 Ekim 2010

ÖDP’nin düzenlediği ‘Kürt Sorununda Çözüm Önerileri’ başlıklı çalıştay, anlamlı bir girişimdi. Hem sol adına çözüme mütevazı bir katkı sunmak bakımından, hem de son yıllarda yapıcı siyaset anlamında pek de olumlu bir görüntü çizmemiş partinin bu durumu değiştirmeye çalışması bakımından.

Sosyalist solun Kürt meselesiyle ve Kürtlerle ilişkisi, önemli sorunlar barındırır. Kürt siyasi hareketini kalabalığa ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak bir tür insan deposu olarak görmek, Kürtlere karşı bir tür ağbilik konumundan konuşmak, sınıf mücadelesi gibi daha yüce bir alan varken kimlik siyaseti gibi aşağı bir siyaseti tercih ettikleri için onları hor görmek, Kürt hareketinin kökünün dışarıda olduğu iddiasının arkasına gizlenmek bu sorunların başlıcaları.

Çalıştayda, bu arızaların pek çoğunun hafiflemiş, törpülenmiş olduğunu görmek sevindiriciydi. ÖDP Başkanı Alper Taş’ın konuşması, Kürt sorununda demokrat bir perspektifi ortaya koyuyordu. Bunda, sol hareketin giderek daha sınırlı bir kitleyi etkiler hale gelmesinden ileri gelen bir gerçekçilik kadar, Kürt hareketinin geçmişe nazaran rüştünü ispat etmiş olmasının da önemli payı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sol açısından, ‘Kürtlerden nasıl yararlanabiliriz?’ sorusundan, ‘Kürtler için ne yapabiliriz?’ sorusuna geçmek kendi içinde önemli bir dönüşümü ifade ediyor.

Elbette ki, BDP’lilere, kimlik siyasetini bir kenara bırakıp sınıf siyasetini yükseltmeleri gerektiğini söyleyen konuşmalar da yapıldı salonda, ama onlarda dahi, Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan baskılara uğradığını gören daha makul bir anlayışın izleri okunuyordu.

Kürt sorunu elbette ki sınıfsal ‘da’ bir sorun. Ama eski sınıfsallık algılarına sığmayacak kadar çok boyutlu ve kompleks bir mesele aynı zamanda. BDP şüphesiz bu durumun farkında, dolayısıyla, stratejilerini gözden geçirmek, onlardan daha acil olarak sola düşüyor. Sınıf mücadelesinin salt sınıflarla ilişkiden ibaret olmadığına, bütün hak taleplerine duyarlı olmayı gerektiren daha esnek bir mekanizmayı gerektirdiğine dair bir iradeden söz ediyorum.

Kürtlere ağbilik eden anlayışın dönüşmesini olumlu bulurken, Kürt hareketini bir tür siyasi eleştirilmezlik ve dokunulmazlık halesiyle donatmak yolunda bir yüceltmeye gidilmemesi gerektiğini de bir uyarı olarak not etmek lazım. BDP içinde veya dışında, parti politikasından biraz daha bağımsız hareket eden Kürt seslerinin bu toplantıda temsil edilmemesi bir eksiklikti. Bu anlamda, Kürt hareketinde çoğulculuğa kapıları kapatmanın ve BDP yönetimini tek muhatap kabul etmenin sol açısından sorunlu bir tutum olacağını görmek gerekir. Doğru pozisyon, daimi bir dayanışma çağrısı ve yapıcı bir eleştirellik içinde olmaktan geçiyor:

Haklı olmak yeter mi?

Siyasi tutuklamalar ve baskılarla boğuşmak zorunda olan BDP’nin, bir yandan da bölgede geniş bir seçmen tabanına sahip olan ve bunu giderek genişletmeye çalışan AKP’yle rekabet etmesi elbette kolay değil. Ancak bu noktada, rakip partinin Kürt nüfus nezdindeki varlığını kategorik olarak reddetmenin pek de demokratça bir tavır olmayacağını söylemek gerek. ‹ktidar partisinin bir siyasi parti olarak örgütlenme ve çoğalma arzusunu her seferinde “AKP kendi Kürtlerini yaratıyor” diyerek mahkûm etmek de sorunlu ve mücadeleyi sekteye uğratacak bir bakış açısı.

BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak çalıştayda, Kürtlere “Ya asimile ol ya ayrıl!” diyen ulus devlet politikasının yok ediciliğine dair güçlü bir tespitle girdiği konuşmasında, partinin Demokratik Özerklik siyaseti hakkında bilgi verdi. Bir tür yerinden yönetim modeli olan bu programı sadece Kürt illeri için değil bütün Türkiye için arzu ettiklerini söyleyen Kışanak, devletin zaten Kalkınma Ajansları yoluyla Türkiye coğrafyasını 23 bölgeye ayırdığını, kendi önerilerinin de etnik değil bölgesel nitelikli olduğunu ve bunu da çağdaş demokrasinin gereği olarak gördüklerini söyledi.

Yerinden yönetim gerçekten de Türkiye’nin yaşaması gereken dönüşümün en önemli ayağı. Koca bir coğrafyayı Ankara’dan belirlenen yekpare politikalarla yönetmek, yerelin sesine ve taleplerine kulak tıkamak, siyasetin yerinden üretilmesine engel olmak bu köhnemiş rejimin kadim alışkanlığı ve bu alışkanlığın yeni zamanlarda yeri yok. Ancak BDP’nin de bu programın içini nasıl doldurduğunu net bir şekilde açıklaması gerekiyor.

Öte yandan, içi nasıl doldurulursa doldurulsun, tepesinde ‘özerklik’ yazan bir yerinden yönetim paketinin, Türkiye’nin batısında bir bağımsızlık projesi olarak algılanacağına ve daha baştan reddedileceğine de emin olabiliriz.

Bu bakımdan, Orhan Miroğlu’nın demokratik özerklikle ilgili olarak “yanlış zamanda doğru talep” şeklinde ifade ettiği eleştiriyi dikkate almak şart. Koşullar olgunlaşmadan dile getirilen haklı taleplerin, var olan kutuplaşmaları derinleştireceği gibi, meşruiyetini de yitireceğini hesaba katmalı. Bu bakımdan, Türklerin Kürtleri dinlemesinin elzem olduğu kadar, Kürtlerin de Türklerin ruh halini göz ardı etme lüksü olmadığını söyleyebiliriz.

BDP’nin AKP yayılmacılığı karşısında kendi kitlesini toparlama yönünde bir çaba içinde olması elbette ki anlaşılır, ancak meselenin asıl çözümünün Türkleri ikna etmekten geçtiği de unutulmamalı. Milliyetçi pompalamaların etkisi altındaki nüfustan koparılacak her taş, daha demokratik bir Türkiye hedefine biraz daha yaklaşmak anlamına gelecek.

Velhasıl, sadece haklı olmak değil, o haklılığı karşısındakine anlatacak yolları bulmak gerekiyor. Bu da, sadece devletle, hükümetle mücadele etmeyi değil, topluma bakmayı, onları muhatap almayı ve siyasetin dilini buna göre kurmayı gerektiriyor. BDP içerisinde, “Taleplerimizi Fırat’ın batısına nasıl daha inandırıcı ve etkili bir şekilde anlatabiliriz?” sorusuna yanıt arayacak bir farkındalığın daim kılınması büyük önem taşıyor.

Ödevi daha çok Kürtlere yüklemenin haksızlık olarak algılanabileceğinin farkındayım. Ama mevcut durumdan memnun olmayan ve onu değiştirmek isteyenler bizlersek, daha ince stratejiler geliştirmesi gerekenler de bizleriz.

Zaman, hayat ve doğa üstüne

Agos, 15 Ekim 2010

Şehir hayatının hercümerci dışında da bir hayatın mümkün olduğunu hatırlıyor muyuz hiç?

Rüzgârın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, kıyıya vuran dalgaların şırıltısını, balıkçı teknelerinin pata patalarını, ağustosböceklerinin bitmek bilmeyen cırıltısını, yaşlı adamın toprağı havalandırmak için kullandığı çapanın zemine değerken çıkardığı sesi hatırlıyor muyuz?

Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin büyük şehirlerde hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka, ondan çok ayrı bir hayatın ve zamanın varlığını, biz içine girsek de girmesek de sürüp gittiğini duyumsatan doğanın sesini veya sessizliğini en son ne zaman duyduk?

Süs ve püsle, haz ve hırsla, yerine koymadan harcamakla doldurduğumuz koca bir dünya ve “modern” hayatımızda çok farklı akan bir zaman var bugün. Yetişmemiz gereken onca iş, meşguliyetlerimiz, koşturmacamız, varmak istediğimiz yerler, amaçlarımız, fethedilecek hedeflerimiz...

Oysa, tiktakları nabzımıza kafa tutsun diye kolumuza taktığımız mekanik saatlerin, şaşmaz pilli saatlerin, işe geç kalmayalım diye bizi uyaran dijital saatlerin gösterdiğinden çok farklı, biz farkına varsak da varmasak da akıp giden başka bir zaman daha var. Biz o ‘geniş’ zamanın farkına, kimi zaman ayna karşısında saçımıza aklar düştüğünü gördüğümüzde, kimi zaman çocuğumuz yuvadan uçup gittiğinde, hayatımızın belli başlı dönemeçlerinde varırız. Farkına varırız da, o farkındalığı bir idrake dönüştürmez, o idrakin gerektirdiği olgunlukla davranmak yerine, belki beş dakikalık bir arınmadan sonra, yine yüreğimizi karartıp, günlük hırslarımızın peşine düşeriz.

Hiçbir zaman hükmedemeyeceğimiz, istediğimiz gibi eğip bükemeyeceğimiz genişlikte bir zaman yokmuş, her şey takvimlerimizin denetimi altındaymış gibi yaşamaya devam etmek için, yüzümüzde beliren kırışıklıkları, saçımıza düşen akları, bedenimizin bir yerlerinde biriken kiloları, cilt kremiyle, botoksla, saç boyasıyla, sporla, şu ya da bu ‘operasyonla’ geri çevirmeye çalışmakla içine düştüğümüz haller ne gülünç!

Kendimizi doğanın efendisi ve sahibi saydığımız için mi yok farz edebilir, durdurduğumuzu düşünürüz zamanı?

Zamanın doğal, gerçekten doğal, güneşle, ayla, mevsimlerle belirlenen akışına meydan okumak, geceyi gündüze çevirip hayatı 24 saatlik dilimlere ayırmak basit bir matematik işlemi midir sadece? Dönüp duran, sonsuz sayıda tekrardan, alışkanlıklardan, alışkanlıktan kaynaklanan bir rahatlıktan ibaret eski zamanı, durmadan ilerleyen, ilerlerken bir sürü şeyi ardında bırakan, ancak yeni zaferleri hedef göstererek var olabilen obur bir yeni zamanla ikame etmek, insan hayatında çok daha derin bir dönüşümü işaret etmiyor mu?

Ahmet Haşim, 1921’de kaleme aldığı, alaturka zaman ölçüsünün alafranga saatle değişmesinin geleneksel olanda açtığı o hazin yarayı deştiği meşhur ‘Müslüman Saati’ yazısında, Türkiye’de günlük hayatta Batılı saatin benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere ve muvakkithanelere bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna gelmesinin, yaşama bakış biçimimizde vahim bir tesire sahip olduğunu söyler mealen.

Haşim’in de işaret ettiği gibi, zamanın muhayyilemizdeki anlamının kökten değişmesi sandığımızdan da çok etkiledi yaşayışımızı. Hayatı fethetmenin en önemli gailemiz haline gelmesi, bize, kazanılacak ve harcanacak paralardan başka konuşacak şey bırakmadı adeta. Eski vakitlere ait bir değer olan kanaatkârlık söz dağarcığımızdan silindi ve yaşamın özü tamah etmeye indirgendi.

İnsan evladının yarattığı medeniyetin gelip dayandığı yerde doğanın anbean tükenmesi, belki yarın yaşayacak bir dünya bulamayacak olmamız, bir yerlerde yanlış yaptığımızı göstermiyor mu hâlâ? Neden kendimizi bu yanlışla yüzleşmesi gerekenlerin, sorumlu olanların dışında tutuyoruz? Neden dünya giderek yok olurken bizler umursamazca havalara bakıp ıslık çalmaya devam ediyoruz?

Doğanın ve zamanın efendisi olmaktan vazgeçmek ve “uygun adım ileri doğru” yürüyüşümüzün yolundan kendi isteğimizle sapmamız gerek. Hem doğanın, hem de bizim kurtuluşumuz ancak böyle mümkün olacak.

Bunun hangi yol yordamla olacağını bilmiyoruz belki, ama dönüp dönüp kendimize sormamız gerek: Nasıl? Nasıl?

Standart

Agos, 15 Ekim 2010

Pek çoğumuz gibi, Kusturica’nın geçmişte neler yapmış, neler söylemiş olduğunu ben de bilmiyordum. Hâlâ da tam olarak bildiğim söylenemez, çünkü medya bu konuda, birkaç istisna dışında, bilgi vermek yerine meseleyi daha da mistikleştiren bir gazeteciliği tercih etti ve berrak bir Kusturica portresi okuma şansına sahip olamadık.

Ama zaten Kusturica’dan çok, bizim ne yaptığımız, bizim nasıl davrandığımız önemli... Ve bu açıdan bakıldığında da, hakkında herhangi bir hukuki karar olmayan ancak siyasi geçmişi epeyce tartışmalı bir yönetmeni, üstelik bizim davet ettiğimiz bir yönetmeni, Türkiye’ye geldikten sonra apar topar geri dönmek zorunda bırakan tepkimizin, en azından ölçüsüz olduğu söylenebilir.

Bu tepkinin haklı ya da haksız olduğunu konusunda fikir beyan edecek durumda değilim. Bosnalıların, Kusturica’nın geçmişteki açıklamaları ve yaptıklarından dolayı derinden incinmiş olduklarını da çok iyi anlıyor ve onların duygularını paylaşıyorum. Ama, Kusturica’ya tepki gösteren ‘Türkler’in pek çoğunun kendilerine yönelik bir eleştirellik içerisinde olmadıklarını görünce de şaşırmadan edemiyorum.

“Türkler asıl kendi tarihlerine, Ermenilere yaptıklarına baksınlar!” deme kolaycılığına düşecek değilim... Ama bütün bu olan bitende, Necati Sönmez’in Bianet’te yayımlanan ve basın sayfamızda iktibas ettiğimiz o güçlü yazısında anlattığı “çifte standardı” görmemek de imkânsız.

Başbakan’ı “Benim ecdadım öyle şey yapmaz!” diyen; daha dün Darfur soykırımcısı El-Beşir’i bağrına basan; birkaç yıl önce Hitler’in kitabının yüz binlerce okunduğu; iktidar partisi Irak’taki işgale destek çıkan; İsrail’in en önemli askeri ve stratejik ortaklardan biri olduğu; askerleri, öldürülen Kürt gerillaların kulağını kesen bir memlekette, tek bir insanın, tek bir adamın üzerine, üstelik kendisine atfedilen sözleri reddettiği halde, yaşananları bir kez de basının önünde “soykırım” olarak tanımladığı halde, vurun abalıya misali bu kadar çullanılmasında bir gariplik yok mu?

Soykırımın insanlığa karşı işlenmiş en büyük şey olduğunu düşünmeye başlamak elbette ki olumlu bir gelişme. Ama insan biraz da olsa kendine dönüp bakmaz mı hiç?

MHP’nin panik atağı

Agos, 8 Ekim 2010

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yüzlerce partiliyle birlikte Ani’de kıldığı cuma namazı, referandum sonrasında partilerin kendilerini yeni şartlara göre konumlandırma arayışlarının bir ürünü.

Bugünlerde en azından söylemsel düzeyde daha fazla demokrasi vaaz ederek, stratejik adımlarla, iki ileri bir gerilerle AKP’yi köşeye sıkıştırmayı ve gündemi bizzat belirleyerek zeminini genişletmeyi arzu eden CHP’nin aksine, anlaşılan MHP daha sert, daha karanlık ve sığ sulara çekilmeyi uygun görmüş.

Bahçeli böylece muhtemelen, hem tepkisel milliyetçi tabandaki savrulmanın önüne geçmeyi, hem AKP’nin reformcu siyasetinin korkuttuğu muhafazakâr-milliyetçi tabandan oy almayı, hem de CHP’nin yeni ve daha esnek siyasetiyle tatmin olamayacak ulusalcı hassasiyetleri kendi kazanç hanesine yazmayı umuyor.

Partinin bu konuda bir başka hesabı ve mesajı da, AKP’nin gelecekteki muhtemel ‘Ermeni açılımları’na yönelik. Bahçeli, hükümete “Ermenistan’la diyaloğu güçlendirir ve sınırı açmaya kalkarsan, bu ülkedeki bütün milliyetçi muhalefeti harekete geçirir, dünyayı sana dar ederim!” mesajı veriyor.

Bugüne kadar Ermeniler ve Ermenistan konusunda attığı her adımda milliyetçi tepkileri hesaba katan, İsviçre’de imzalanan protokolleri bu tepkiler nedeniyle sulandıran ve nihayetinde askıya alan AKP’yi en hassas olduğu yerden vurarak gelecekteki normalleşmenin önüne geçmeye çalışan MHP, referandumdaki başarısızlığını Ermeni karşıtlığıyla telafi etmeyi planlıyor.

Her fetih gibi mütecaviz

Türkiye’de anaakım medya, Bahçeli’nin ve MHP’lilerin cuma namazının üzerinde pek fazla durmadı. Örneğin, hiçbir büyük gazete, bu olayı manşetine taşımaya değer görmedi. Basının bu sessizleştirme tavrı, MHP yönetimindeki aklıevvel birilerinin, daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir işe kalkışıp Ani’deki Surp Asdvadzadzin katedralinde namaz kararı almasının yarattığı hicap duygusundan mı kaynaklanıyordu acaba? Kim bilir...

Halbuki olayın, gündelik siyasetin ötesine geçen çok daha derin anlamları var. Bunların başında, Bahçeli’nin konuşmasında “Yeniden fethederiz!” sözleriyle dikkat çektiği fütuhat, yani fetihçilik zihniyetine yapılan gönderme geliyor.

Ani, tıpkı MHP’lilerin bir günlüğüne de olsa ibadete açılmasına tepki gösterdiği Ahtamar’daki Surp Haç Kilisesi gibi, Ermeniler açısından tarihi ve dini önem taşıyan önemli bir simge. Ermeni Gamsaragan ve Pakraduni prenslikleri döneminde büyük gelişme gösteren, İpek Yolu’nun bu önemli menzili, 1045’te Bizans egemenliğine geçmiş, ardından da, 1064’te Selçuklu beylerine teslim olmuştu. Ancak Ani’deki ana katedral, 12. yüzyıldan sonra da Hıristiyanların ibadet ettiği bir kilise olmayı sürdürdü.

Surp Asdvadzadzin katedralinin güney cephesinde yer alan bir kitabede, “Ermeni devrinin 450. yılında (1001)... Tanrı ve Ermenilerin ruhani lideri Katolikos tarafından onurlandırılmış Sarkis ve Ermeni ve Gürcüler şahenşahı Gagik’in şanlı hükümdarlığı zamanında, ben, Sünik Kralı Vasak’ın kızı, Ermeniler Kraliçesi Katranide, kendimi Tanrı’nın lutfuna emanet ederek, zevcim Gagik şahenşahın emri üzerine, Ulu Smbat’ın temelini attığı bu kutsal katedrali inşa ettirdim...” diye yazar.

MHP’lilerin Ani’yi yeniden fethi, bugün Türkiye-Ermenistan sınırında yer alan bu kadim kentin, şu anki sahibinin kim olduğunun tüm dünyaya duyurma amacı da taşıyordu. Ama bunun pek de ‘dünyalı’ bir hareket olduğu söylenemez… Zira, başka bir halkın, başka bir dinin ‘aziz’ bildiği, dünyaya mal olmuş evrensel bir tarihsel eserin ibadet görünümü altında da olsa zaptı, yüzlerce insanın bir anda o harabelerin çevresinde biterek, alelacele uydurulmuş halıfleksler üzerinde namaz kılması, günümüzde kabul gören hiçbir değerle bağdaşmıyor. MHP’liler bilmiyor olabilir, ama fetihler devri çoktan kapandı.

Son olarak, Ani’de namaz, her fetih gibi, aşırı ölçüde eril bir zihniyeti de yansıtıyor. Bir ‘kutsal’a, bir ‘mahrem’e böylesine hoyratça ayak basılması, onun ele geçirilmesi, ona kendi damgamızın vurulması, savaşlarda, soykırımlarda görülen ve kadınların kurban olduğu, son örneklerini Bosna’da ve Ruanda’da gördüğümüz erkek mütecavizliğinin bir benzeri. MHP, Ani’deki namazıyla, bu mütecaviz zihniyeti paylaşmaktan gurur duyduğunu cümle âleme göstermiş oldu.

Artık çözülsün

Agos, 8 Ekim 2010

Türkiye’de laiklik sorunu, Türkiye’nin laik olmaması sorunudur. Bugün başörtüsünü bir sorun haline getiren devletin, dinsel alandaki iktidarı kimselere bırakmak istemeyişinden ileri gelen jakoben laiklik anlayışıdır.

Rejim, üniversiteleri, genç kadınların okul kapısında ancak başörtülerini çıkarıp içeri girebildikleri ‘laik ibadethane’lere dönüştürdü. Gencecik insanlar, laiklik dininin gereklerini hakkıyla eda eylemeleri için ‘ikna odaları’na alındı, başlarını örtmekte ısrar edenler peruk takmaya zorlandı. Fikirsel ve bedensel bütünlüğü ihlal edilen buöğrenciler kim bilir hangi travmalarla boğuşmak zorunda kaldı.

Başörtüsü sorunu, Türkiye’de kendini modern sayan kesimin totaliter eğilimlerini açığa çıktığı bir turnusol testi oldu. Gündelikçi Fatma Hanım’ın başını örtmesinde bir sakınca görmeyenler, Fatma Hanım’ın saçını süpürge edip okuttuğu kızı Emine’nin, başını örttüğü için üniversitede okuyamayacağını savundular. Bunu da, başörtüsü serbest kalırsa, “Mahalle baskısı” nedeniyle Anadolu’da başını örtmeyen kimse kalmayacağı gerekçesine dayandırdılar. Böylece, gelecekte hep birlikte muhalefet edebileceğimiz ve ihtimal düzeyinde olan bir ihlali bahane ederek bugün insanları mağdur ettiler.

Başörtüsü meselesinde AKP de sütten çıkmış ak kaşık değil şüphesiz. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, Sünni İslam’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısının değiştirilmesi gibi adımları atmaması, başörtüsü meselesinin çözümünde hükümetin elini kolunu bağladı. Çok sayıda genç kadın başörtüsü taktıkları için üniversiteye gidemezken, varlıklı ailelerin çocuklarının yurtdışında başlarını örterek okuyabilmelerini sindirebilmesi ise, AKP’nin bu konuda kendi doğal tabanında dahi eleştirilmesine neden oldu.

Bugün, bir kez daha ve kim bilir kaçıncı kez başörtüsünü konuşuyoruz. Yine siyasi manevraların ve hesapların parçası olarak... Oysa artık kaybedilen yıllara ve bunca insana yazık olduğunu anlamak ve bunun sorumluluğuyla hareket etmek gerekiyor.

Roussef’in düşündürdüğü

Agos, 1 Ekim 2010

Dünya basını, Brezilya’da devlet başkanı Lula da Silva’nın halefi olması için işaret ettiği ve 3 Ekim’de ilk kadın devlet başkanı seçilmesi beklenen Dilma Roussef’in gerilla geçmişini mercek altına aldı son günlerde. Ülkedeki askeri diktatörlük döneminde POLOP (İşçi Politikası) örgütüne üye olan ve sonraki yıllarda silahlı direnişe katılan Bulgaristan kökenli Roussef, Lula döneminde enerji bakanlığı ve genel sekreterlik görevlerini üstlenmişti.

Brezilya’dakinden çok farklı bir realite geçerli olsa da, Türkiye’de de büyük barışmanın yolu, geçmişte elinde silah tutmuş, dağlarda dolaşmış militanların gelecekte özgürce siyaset yapabilmesinden geçiyor. Belki de gelecekte bir gün, silahlı mücadele içinde yer almış kimi Kürtler de Meclis’te siyaset yapacaklar. fiu an için ağza alınması bile büyük bir günah, ama düzlüğe çıkabilmemiz için yarın her şey bugünden farklı olmalı zaten.

Geçmişte, II. Meşrutiyet’in ihtilal havasının etkisiyle, bir büyük dönüşüm gerçekleşmiş ve Abdülhamit döneminin Ermeni fedai liderleri Meclis-i Mebusan’a girmişti. 1908’de seçilen 10 Ermeni mebustan beşi, daha önce dağa çıkıp savaşmış gerillalardı. Taşnaktsutyun’un Erzurum mebusları Vartkes Serengülyan ve Karekin Pastırmacıyan, Van mebusu Vahan Papazyan, Muş mebusu Keğam Der Garabedyan, Hınçaklardan seçilen Kozan mebusu Hampartzum Boyacıyan (Murad), mecliste diğer etnik gruplardan yurttaşlarıyla birlikte Osmanlı yurdunun kalkınması için çaba göstermişlerdi.

Vahan Papazyan, anılarında Meclis Başkanı Ahmed Rıza ile Meclis’te tanışmalarını aktarır. Erzurum Mebusu Vartkes Efendi, Papazyan’ı Ahmed Rıza’ya, “dağlardan inen bir fedai” olarak tanıtır. Dönemin önemli siyasi aktörlerinden biri olan Ahmet Rıza, bu sözlere, “Ne güzel! Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan inip meclise geliyorlar” diyerek karşılık verir.

Papazyan’larla aynı coğrafyayı paylaşan Kürt fedailerinin dağlardan inip meclise girmelerini sağlayacak bir siyasi atmosfer, en büyük sorunumuzun çözülmüş olması anlamına gelecek. Bugün siyasi düzlemde söz söyleyen herkes Türkiye’yi bu geleceğe hazırlamakla yükümlü.

Anadil zarf değil mazruf olmalı

Agos, 1 Ekim 2010

Aynı anda bir sürü ağır mevzuyu bir arada tartışmaktan kaynaklanan bir baş dönmesinden mustaribiz. Konuşa konuşa bir yerlere gidiyoruz da, bu muhabbetin bizleri nereye götüreceği hakkında pek bir fikrimiz yok.

Kürtçe eğitim tartışmaları da, anadilde eğitim konusunda evrensel düzeydeki çalışmalar dikkate alınmadan yapılıyor, kaba siyasetin malzemesi olmaktan kurtulamıyor. Almanya’ya gittiğinde oradaki Türkiyelilerin Türkçe eğitim hakkını savunan, bu hakkın verilmemesinin asimilasyon anlamına geleceğini yüksek perdeden haykıran Başbakan, sıra Türkiye’deki Kürtlere gelince, onların “azınlık” değil, “Türkiye’nin asli sahibi” olduklarını ve statülerinin farklı olduğunu söyleyerek, anadillerinde eğitim alamayacağını iddia edebiliyor.

“Asli sahip” olana hak görülmeyeni “azınlık” olana uygun görmek, Erdoğan’a özgü, ondan gayrı kimsenin anlayamayacağı bir garip denklem.

Bu tartışmalar yaşanırken, devlet mekanizması, yenilik görünümü altında dahi eski âdetlerini sürdürmenin yollarını her nasılsa buluyor. Birkaç yıldır yılan hikâyesine dönen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ermenice ders kitapları basarak Ermeni okullarında ücretsiz dağıtma meselesi de sonunda hayata geçirildi.

Ama malum, Türkiye’de ders kitapları, tek parti zihniyetinden kalma kaba bir otoriteryenizmin sözcülüğünü yapıyor. Velhasıl, bu çevirilerden de pek “dünyalı” bir şey çıkmıyor. Yine her sayfada milliyetçilik, devletçilik, ayrımcılık var. Çocuklar bayrakla, resmi ideolojiyle, Türklükle, bu kez Ermenice olarak “eğitiliyorlar.”

İşte, devletin Ermeni yurttaşları için Ermenice kitap basıp dağıtması gibi önemli ve hoş görünümlü bir adım da, hevesinizi kursağınızda bırakan bir garabete dönüşüyor.

Tek başına bu örnek dahi, çok dilli eğitim tartışmalarının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Zarfa değil, mazrufa bakmak gerekiyor. Mazruf otoriter ve tektipçi olduktan sonra, zarfın üstünde Türkçe mi, Ermenice mi, Kürtçe mi yazdığı çok da önemli değil.

Taşnaktsutyun’a düşen

Agos, 1 Ekim 2010

Şahan Ardzruni’nin Ahtamar’daki ayinden bir gün önce Van’da vereceği konser başından beri hatalarla doluydu. Yanlış anlaşılmasın, Van’da, ünlü ve yetenekli bir Ermeni sanatçının ayinden önce bir konser vermesinin elbette büyük bir anlamı vardı, bu konuda şüpheye yer yok. Ama etkinliğin organize ediliş biçimi, Ardzruni’nin bu konserle ilgili temaslara ta Amerika’da, Türkiye Büyükelçiliği’nde başlaması ve her şeyin diplomatik bir çerçevede devlet tarafından organize edilmesi, insana soğuk, tatsız bir duygu veriyordu.


Geçen hafta, Ahtamar izlenimlerini aktarırken, konser salonuna hâkim olan resmi ve sıkıcı havadan dem vurmuş, koca koca bayraklarla süslü salonda polis telsizleri eşliğinde müzik dinmek zorunda kalmaktan şikâyetçi olmuştuk. Oysa, bu konser Van halkıyla, yerel STK’larla, belediyeyle birlikte kotarılsaydı, çok daha farklı duygular uyandıracak ve eminiz çok daha farklı bir atmosferde gerçekleşecekti.

Şimdi, Ardzruni, yetkililerle yaptığı anlaşma üzerine, bu konseri Amerika’da tekrarlayacak. Okuyoruz ki, Amerikalı bazı Ermeni gruplar, bu konseri protesto etmek için çağrı yapmaya başlamışlar. Yapılanı Türk dışişleri propagandasının bir parçası olarak gördüklerinden, insanları konsere katılmamaya, boykot etmeye çağırıyorlar.

Devletin Ahtamar’la ilgili hareket tarzındaki hataları ve diasporanın haleti ruhiyesini göz önüne aldığınızda anlaşılır ve demokratik bir tepki bu; kimsenin de insanların konseri izlememe kararının meşruiyeti üzerine söyleyeceği söz olmamalı.

Ancak, bir Taşnaktsutyun yetkilisinin konuyla ilgili açıklaması için aynı şeyi söylemek mümkün değil. “Ardzuni’nin yeteneğini çok takdir ediyoruz, ama ona siyasi konulardan uzak durmasını tavsiye ediyoruz” diyen parti temsilcisinin yaptığı, sanatçıya açıkça gözdağı vermekten, onu tehdit etmekten başka bir şey değil.

Bu tutum demokrat bir siyasi partiye asla yakışmaz. Taşnaktsutyun da eğer demokrat bir parti olduğunu söylüyorsa, bu açıklamanın yarattığı kötü izleri silmek için hemen harekete geçmeli ve Ardzruni’den özür dilemeli.

Ahtamar’dan dönüşte

24 Eylül 2010

Her şey karmakarışıktı Ahtamar’da.

Van’da, tarihin bu büyük başkentindeydik. Van’da, 1915’in en kanlı olaylarının yaşandığı kentteydik. Van’da, Kürt sorununun en hararetli olduğu bölgedeydik. Anıt müze, kilise, haç, bir günlük ibadet izni, Akdamar, boykot derken, beyinlerimiz pirinç lapasına dönmüş, hislerimiz vurgun yemişti.

Bir tarafta bütün güzelliğiyle deniz, bir tarafta bütün yok olmuşluğuyla eski Van; bir tarafta bütün fukaralığı ve anlaşılmazlığıyla bugünkü Van; bir tarafta insanı isyan ettiren bir sıkışmışlık, kapalılık ve fukaralık... Havada, adeta elle tutulur bir gerçeklik olarak Kürt kimliği, ve günlük hayatın Batı’da olduğundan çok farklı akan ritmi...

Yüz küsur yıl önce, Ermeni devrimciler Abdülhamit zulmüne karşı önce bağımsız Ermenistan, daha sonra meşruti bir hükümet için gerilla savaşı yürütürken, şu çıplak tepelerden mi geçiyorlardı Osmanlı topraklarına? Seksen küsur yıl sonra, önce bağımsızlık, sonra kültürel tanınma için mücadele eden Kürt gerillaların kullandığı geçitler mi bunlar?

Orası Vosdanik Manug Adoyan’ın, namıdiğer Arshile Gorky’nin doğduğu köy mü? Burası, Naregatsi’nin ‘Madyan Voğperkutyun’unu yazdığı inziva yeri mi? Varak İncili’nin bulunduğu Varakavank’tan geriye kala kala bunlar mı kalmış? Ardzruni krallarının inşa ettirdiği görkemli saraylar nerede? ?amiram’ın yaptırdığı söylenen o muhteşem sulama sisteminden iz kalmış mı acaba? Van yöresindeki yüzlerce Ermeni manastırı ve kilisesine ne oldu? Ya okullar? Peki ya insanlar?

Kaygı ve küskünlük

Van’a giderken, had safhada siyasileşmiş bir gündemin içine girmenin, o gündemin aktörü ve bir anlamda piyonu olmanın gerginliğini taşıyorduk üzerimizde. Aklımızda pek çok soru ve pek çok cevap vardı.

Devlet, bize bizim olanı bir günlüğüne de olsa ödünç vermesini nasıl olur da büyük bir lütuf gibi sunardı? Bu kilise neden anıt müze olarak açılmıştı? Neden ‘Ahtamar’ değil de ‘Akdamar’dı? Haç neden yerinde değildi? Van’a giderek devlet propagandasına alet mi oluyorduk? Hiç yerimizden kalkmamalı, bu propaganda pisliğini üzerimize bulaştırmayıp boykot mu etmeliydik? Yoksa, “Yetmez ama evet” deyip oraya gitmeli ve devletin kendi muradı için sağlamış olduğu zeminden mi yararlanmalıydık?

Cumartesi günü, Çarpanak adasındaki kiliseye gidiyoruz diyerek çıktığımız yol, türlü aksaklıklardan sonra Ahtamar’a çıkınca, gerginliğimiz daha da arttı. Kilisenin alnında, açılış zamanında olduğu gibi Atatürk posteri ve bayrak olmadığına görünce bir oh çektik. Akşam güneşinde kilise ne kadar güzelse, kilisenin etrafını saran polis, özel güvenlik, tesisatçı, gazeteci, televizyoncu kalabalığı da o kadar can sıkıcıydı. Buraya bir Hisus gerekti; kiliseyi pazar yerine çevirenleri elinde kırbacıyla korkutup, babasının, yani Tanrı’nın evinde ticaret yapamayacaklarını, çıkıp gitmelerini söyleyecek bir Hisus...

Ama birilerine dışarı çıkmalarını söyleyen Hisus değil, elhamdülillah Müslüman özel güvenlik görevlisi oldu. Üstelik dışarı çıkardıkları da, biz Ermeni ‘ziyaretçiler’di. Saat altı oluyordu, Ahtamar kapanacaktı, kilisenin yarınki büyük güne hazırlanması gerekiyordu. Kışkışlandık.

Akşam, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki ?ahan Arzruni konseri, içimize yayılmaya başlayan acının yoğunluğunu artırmaktan başka bir işe yaramadı. İki koca bayrak ve iki Atatürk posteriyle süslü salonda, polis telsizleri eşliğinde dinlediğimiz Arzruni, Gomidas’ın doğum tarihinden, nerelerde eğitim aldığından söz etti etmesine de, onun başından geçenlere dair tek bir söz söylemedi.

Her şey değişiyor

İşte böyle, ayin sabahı, adaya doğru giderken, dağlar, deniz ve güneş gülümseyip bizlere göz kırparken, pek de iyi durumda değildik. Ama adaya çıktıktan sonrası için bambaşka şeyler söylemek lazım.

Bir kere, kalabalık olmak güzeldi. Orada, Lübnan’dan, Los Angeles’tan, Marsilya’dan, Gürcistan’dan, ve elbette en çok da İstanbul’dan gelen Ermeniler arasında, adanın ve kilisenin birkaç saatliğine de olsa Ermenileşmesine tanıklık ettik. Önceleri ortalıkta şüpheli ve kaygılı adımlarla dolaşırken, bembeyaz başörtüleriyle dua okuyan, kilisenin duvarlarına başlarını dayayıp kim bilir hangi devasız dertleri, hangi dermansız yaraları, hangi tövbesiz günahları için tanrılarına yakaran insanlar doluşup etrafı sardıkça, çan sesleri duyulup koronun sesi göğe yükselince, kadınlar, ama en çok kadınlar, kollarını göğe doğru açıp yukarılara doğru bakınca, sanki bir yerlerden komut verilmiş gibi birdenbire ağlamaya başlayınca, biz farkına dahi varmadan bir şeyler değişmeye, bir şeyler insanileşmeye başladı. Onca kavga konusu olan haç bile, sanki yerine konmadığı için değil, insanların arasına karışmak, onlarla birlikte poz vermek için aşağılarda olmayı tercih etmişti.

İşte orada, o anda, Ermeni’si, Kürd’ü, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, dönmesi, gizli Ermeni’si, yüz yıl aradan sonra aralanan kapının yarın sonuna kadar açılacağını biliyorlardı sanki. Biz daha hiçbir şey söylemeden, “Siz merak etmeyin, biz bu işin arkasında duracağız. Haç da yerine konacak, kilise de kilise olacak” diyen Vanlıların içtenliğiydi asıl dikkate almamız gereken. Dua edenlerin mutluluğu, “Haçımız da olsaydı ne güzel olurdu, ama olsun, seneye mutlaka olur” diyen yaşlı kadının umudu olmalıydı nirengi noktamız.

Velhasılıkelam, herkes siyasetini yaptı elbette – devlet de, kilise de, partiler de, gazeteler de. Biliyoruz, Ahtamar meselesi ve daha bir sürü meselemiz böyle yarım yamalak tartışılmaya devam edecek. Ama, insanlar var: Asıl bilge olanlar. Onların, dokundukları her şeyi insanileştirmesi için daha çok fırsat yaratabilmek gerek.


Yıldönümü

Agos, 10 Eylül 2010

Hayat, olduğu gibi’ dördüncü yılını doldurdu, beşincisine girdi. Geride kalan dört mevsimin üzerinden kuşbakışı geçiyoruz bu hafta.


Güz

Eylül: Ardaşes Harutyunyan yazıyor: “Sadece güzelliği hissedebildiğimiz takdirde yaşamın bir ilginçliği vardır. Herhalde bütün boşlukların içinde en güzeli, güzelliğin boşluğudur. Şüphesiz, bu bir zevk meselesi. Benim hakikatim budur. Başkalarının da kendi hakikatleri olduğunu kabul ederim. Öyledir de zaten. Aksini iddia etmek, yersiz ve yararsızdır.” (19 Nisan 1911) / Aret Gıcır’ın Yerevan tablolarına bakınca, Ermenistan’ın, ilk kez duduksuz, folklorsuz, kebapsız, “birbirimize ne kadar çok benziyoruz”suz bir tasvirini görüyoruz. Kafdağı’nın ardındaki uzak ülkeyi değil, dünyanın içinden geçtiği değişim-dönüşüm devriyle temas eden bir kenti, tüm salınım ve savrulmalarıyla aksettiren tuvaller.

Ekim: Ceylan, bu yıl devlet görevlileri tarafından öldürülen beşinci Kürt çocuğu. Hakkari’de 14 yaşındaki Abdülsamet Erip, Van’da 8 yaşındaki Maziye Aslan, Siirt’te 10 yaşındaki Hakan Uluç, Şırnak’ta 16 yaşındaki Caziye Ölmez. Çocuk katili devlet… / Türk aydınının diasporayla imtihanı: Yerinden yurdundan edilmiş, topraklarına el konmuş, kiliseleri yağmalanmış bu insanlardan kalan mülkler üzerinde güzel güzel oturup, diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Kasım: Anadili meselesi: Yok sayılmak bizleri mağduriyet diline hapsediyor. Bunun çıkar yol olmadığının farkındayız, bir çıkış bulma derdindeyiz. O yüzden anlatıyoruz kendimize dair bütün bu ilkokul bilgilerini, dünyanın en gizemli sırlarıymışçasına. Artık duyun diye… / Başepiskopos Ateşyan’ın Kayseri konuşması üstüne: Devlete sadakat beyan ederek belki Patrik olabilirsiniz, ancak adil olmadıkça, gerçek bir ruhani ve bir önder olmanız mümkün değildir.

Kış

Aralık: Yeruhan’dan İstanbul’a mektup: “Mamüretülaziz, 11 Ekim 1914... Böyle bir vakitte “çoluk çocuk”la beraber Anadolu’nun ta diplerinde bir yerde olmak kolay şey değil. Bir gün sağ salim görüşebilecek miyiz acaba?” / DTP’nin kapatılması: Bugün Kürt meselesini parti kapatarak, Kürtlerin seslerini bastırarak çözeceklerini sanan aklıevvellere karşı hep birlikte mücadele etmezsek, yarın çok geç olacak.

Ocak: Yasımız bize, daha iyi insanlar olmak, başkalarının yüreğine nüfuz etmek, ortak dertlerimize birlikte derman bulmak istiyorsak, başkalarının acısını duymaya amade olmamız gerektiğini öğretiyor. / Hayatın sırlarından biri de, çocukların ana babalarına, nesillerin kendilerinden önce gelenlere karşı yarışında değil mi? Aşmanız gereken, bir gün ebedi bir sembol haline gelip başka bir boyuta taşınırsa, ve ne yaparsanız yapın artık onu aşma şansınız kalmadığını idrak ederseniz, çareyi nerede bulursunuz?

Şubat: Eğer hastalığın ve açlığın kol gezdiği ilk günlerde, ‘yağma’ temalı televizyon görüntüleriyle gündemi belirlemek yerine insan hayatını korumaya öncelik verilseydi, bugün bir sürü Haitili nefes almaya devam ediyor olacaktı. / Ermenilerde şehitliğin yüceltilmesi: Şehadet ödül olduğuna göre, zafer katilin değil, kurbanındır: “Kılıç onlarınsa, boyunlar bizimdir. Ölüm, ölüm değildir. Ölüm, ölümsüzlüktür.”

Bahar

Mart: 24 Nisan 1915’te çok farklı görüşlerden Ermeni aydınların tutuklanıp cezaevine konulması büyük bir dehşet uyandırmıştı. Yervant Odyan soruyor: “Nasıl olur da Keçyan, Dağavaryan, Torkomyan ve Taşnaklar aynı sebepten tutuklanır?” / AKP’nin “Günübirlik Ahtamar” açılımı: Türkiye’nin Ermeni meselesinde, kurnazca “jestlere” değil, büyük bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacı var. Bize samimiyet gerekiyor, riyakârlık değil.

Nisan: / Ardavazt Peleşyan’ın “şiirsel” sineması: Bu diyalogsuz, karaktersiz filmlerde, görüntülerin art arda gelerek, tekrarlanarak, dönüp durarak oluşturduğu benzersiz bütünlük duygusu, sinemanın, film yapma sanatının sınırlarını ortadan kaldırıyor. / 24 Nisan: Soykırım Ermenilerin yaşadığı en büyük trajediyse eğer, yaşananları yüz yıl sonra dünyaya anlatmaya çalışmak, yüz yıl sonra hâlâ başkalarından tasdik görme zorunluluğu hissetmek de, büyük bir dramdır. Eğer soykırım insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçsa, onun inkârı da, ilkinin devamı olan bir başka büyük suçtur.

Mayıs: Ateşyan-Şirinoğlu: Yardımda bulunduğu bir kişiden milyonlarca dolar tutarında komisyon talep eden ve bu komisyonun anasının ak sütü gibi hakkı olduğunu savunan bir “ruhani önder”le, kendi kendini cemaat başkanı ilan eden bir “sivil temsilci”. / Güler Zere: “Kıymayın efendiler!” demiştik, ama onu cezaevinden çıkarmak için ölümün ta kıyısına kadar gelmesini beklediler. Güler, son mektubunda bize çocuklardan bahsetmiş, “Umuttan yana ne varsa bizimledir” demişti.

Yaz

Haziran: Mavi Marmara sonrası mitingler: Kendi devletinin suçlarıyla hesaplaşmadan, kendi memleketinin mazlumlarıyla dayanışmadan, başka devletleri ve onların işledikleri suçları kınayanlar samimi olabilir mi? / Ölümler, cinayetler: Bize kimin yasının tutulmaya değer olduğunu söylüyorlar; kimin arkasından ağlayacağımızı. Hangi ölünün cennetlik, hangisinin ‘leş’ olduğunu. Hangi cesedin bizden, hangisinin onlardan olduğunu…

Temmuz: Sevda Demirel sayesinde öğrendik ki, meğer Türk Soyunu Koruma Yönetmeliği adı altında ucube bir kanuni düzenlemeye sahipmişiz. Meğer Sağlık Bakanlığı, yurtdışındaki bir sperm bankasından alınan spermle hamile kalanları hapsettirebilirmiş. / Modern devletlerin, bir ulus yaratmak adına ortadan kaldırdığı, baskı altına aldığı, asimile etmeye çalıştığı kültürler, insanlık tarihinde koskoca bir mezarlık oluşturuyor.

Ağustos: Vahe Berberyan, ana babasının zorla koparıldığı Anadolu’dan izler taşıyan, Beyrut’la şekillenen, cilasını Amerika’nın attığı bir sahne adamı olarak, kendisini var edenlere borcunu, gülerek, güldürerek, kültürüne yeni bir soluk üfleyip ona can vererek ödüyor... / Ve tabii referandum: Değişimden yana olması gereken sol, özgürlükleri genişleten adımların arkasında olmazsa solluğunu yitirir. Referandum sürecinde sol muhalefet, AKP’yi eleştirip paketin yetersizliklerini ortaya koymalı, ancak nihayetinde halkı yüksek sesle “evet” demeye çağırmalı, yani “evet”i sollaştırmalıydı.

Kurtuluş’ta kafası karışık bir öğle vakti

Agos, 3 Eylül 2010

Ani Ayoyan: İyi ki geldin be hokis, kaç vakittir hasret kaldık yüzüne.

Vartuhi Voçyan: Ka bu sene sıkıldım Ada’dan... Deniz meniz hiç gözüm görmüyor. Yemekti, temizlikti derken bir bakıyorum akşam olmuş. Hiçbir şey anlamadım ben bu yazdan. Çok göresim geldi, atladım vapura geldim.

Ani: İyi ettin. Gel şöyle, balkonda oturalım, içerisi sıcaktır.

*

Vartuhi: Vallahi sen korkusuz olmuşsun, hayret ki hayret... Ka, bu heriflerden korkmuyor musun? Benim ödüm kopuyor biraz rahatlayacaklar da başımıza bir iş açacaklar diye.

Ani: Vallahi korkmuyorum, ne yalan söyleyeyim. Niyeti olan çoktan neler yapmazdı. Hani bak, kaç senedir baştalar, ne değişti? Kızını çarşafa mı soktular?

Vartuhi: Meğa Asdudzo! Ka, neler diyorsun! Burası Türkiye be yavrus, bugünü yarını belli mi olur?

Ani: Olmaz ama, öyle korkuyla yaşamanın da ecele faydası yok.

Vartuhi: Müsü Hagop ne diyor bu referandum işine?

Ani: O ezelden hayırcı. Kılıçdaroğlu namuslu adam, o ne derse doğrudur diyor başka bir şey demiyor. Ama ben valla çatır çatır kavga ediyorum benimkiyle. Görsen, khent gılla gor! Ama erkeklik onda kalsın diye bir şey diyemiyor.

Vartuhi: Ka, ben de beğeniyorum Kılıçdaroğlu’nu da, benim kız, Haylar için fena laflar etmiş diye anlatıyordu evvelsi gün.

Ani: Etti ya... Bizim vakıflara yarayacak bir kanun çıktıydı da, bunlar yabancıdırlar, bunlara güven olmaz, bunlara hak vermeye gelmez diye mahkemeye başvurduydu.

Vartuhi: Ka insan kime güveneceğine şaşırıyor!

Ani: Hokis kime güveneceksin bu memlekette? İşte Allaha şükür Avrupa Birliği falan filan diye kendilerine çekidüzen verdiler de biraz hava değişir gibi oldu …

Vartuhi: Hava değişti ya, yine de ne olacağı belli olmaz.

Ani: Olmaz olmasına da, bak Ahtamar’da badarak yapmaya da izin verdiler. On sene evvel kimin aklına gelirdi böyle…

Vartuhi: Ka yesinler onların izinlerini! Ne o öyle, senede bir kere, mostıralık gibi!

Ani: Sen buna da şükret. Hiç değilse güzelim yegeğetsi ayakta kaldı. Ka ne diyorsun, nicesini ahır yapmadılar mı sanki? Geçen sene benim müsünün köyüne gittik de ağlamaktan gözlerimiz kan çanağına döndü.

Vartuhi: Öyle bir iki yegeğetsiyi tamir etmekle halloldu yani her şey? Sanki bilmiyorsun, bunların tek derdi, aman, dışardan kendilerine laf gelmesin!

Ani: Sus ol. Böyle böyle düzelecek bir şeyler. Bakarsın yarın kiliseyi tamamen verirler Haylara, istediğiniz gibi kullanın diye.

Vartuhi: Olur mu olur. Dedim ya, bu memlekette ne olacağı hiç bilinmez. Neye inanacağımıza şaşırdık.

Ani: Yani siz şimdi cümbür cemaat hayır mı diyeceksiniz referandumda?

Vartuhi: Vallahi he! Zaten Ada’da bütün millet hayırcı. Evet dersek AKP’ye yarayacak, niye onlara kazandıralım diyorlar.

Ani: Ka bizim millet de hiç adam olmaz. Adamlar bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar gene yaranamıyorlar.

Vartuhi: Meğa, meğa! Sen de pek hoşsun! Neyi değiştirecekler Allah için! Sanki biz bilmiyoruz ne mal olduklarını.

Ani: Ay Vartuhi, sana da laf anlatılmıyor. Sanki aldın önüne de madde madde okudun anayasayı? Ada’da, çarşıda pazarda duyduğun lafları papağan gibi tekrarlayıp duruyorsun.

Vartuhi: Kızma be yavrus... Ben öyle yergar parag okuyamam zaten, gözlerim sulanır hemen. Sen anlat, ben de kendi aklımla ne kadar anlıyorsam anlayayım.

Ani: Ben sana ne anlatayım! Torun torba sahibi kadınsın, akıl akıldan üstündür, sen de biraz oku, sen de anlarsın. Başımız göğe erecek değil helbet, ama iyi olmayan bir şeylerden bazıları biraz iyi olacak. Bunun nesine hayır diyeceksin? Hem, neden AKP’ye yarasın? Benim için iyiyse bana yarıyor demektir. Fena mı olur şu askerlerin sesi kesilse de biraz rahat nefes alsak. Hem, evet diyeceğim diye de AKP’li olmayacağım ya.

Vartuhi: Bizim komşu CHP’den meclis üyesi biliyorsun Ada’da. Evet diyen AKP’lidir diyor Asdvadz vga.

Ani: Halt etmiş o. Ben biliyorum onun Atatürk resminin, bayrağın altında kasım kasım kasılan fotoğrafını.

Vartuhi: Ka Anis, khentetsar! İnçer gıses? memleketinde tabii ki onların bayrağının altında çektirecek resmi, sen ne diyorsun? Hayasdan bayrağının altında çektirecek değil ya!

Ani: Ben anlamam. Benim bildiğim, Hay dediğin öyle bayrakla filan fazla haşır neşir olmaz. En azından bayrağın altında pişmiş kelle gibi sırıtmaz.

Vartuhi: Ani, ka, sus ol! Vallahi beni korkutuyorsun. Sana bir haller oldu.

Ani: Oldu vallahi, rahmetliden sonra ben artık hiç korkmaz oldum. İstiyorum ki çıkıp sokaklara bas bas bağırayım gençler gibi.

Vartuhi: Sen öyle diyorsun ama, görmedin mi rahmetlinin davasında nasıl savunma yaptılar Avrupa’da?

Ani: Ben sanki sana bunlar surptur dedim? Ama gidip katilin, uğursunuz, meymenetsizin istediğini yapayım, hayır mı atayım? Ka biz onlara inat yaşamıyor muyuz bu memlekette!

Vartuhi: Katili, meymenetsizi ben de istemem. Ama Ada’da bütün komşular Hayır diyor Ani. Ben de korkuyorum, bunlar biraz güçlenirse başımıza bir iş gelecek diye.

Ani: İyi, sen korkmana devam et. Uğurlar olsun. Sen korkacaksın diye asker gelecek başa, asıl o zaman göreceksin korkuyu.

Vartuhi: Aman sus ol! Bir ben bilirim o 12 Eylül zamanı çektiğimiz sıkıntıyı... Asala’dır, Ermenidir, şudur budur diye ne bozalar pişirdiler tepemizde.

Ani: İyi ya, sizin gibi Haylar da onlara layık.

Vartuhi: Öyle deme ka Vartuhis, bizim ne kabahatimiz var?

Ani: Neyse, boşver sen. Ama bu meseleleri hele bir daha düşün.

Vartuhi: Tamam, ama sen de düşün o vakit… Sahi, akşama yemeğin var mı?

Ani: Hiçbir şey yok vallahi, sabah beri miskin misin oturdum. Ne yemek yapayım, aklıma hiçbir şey gelmiyor.

Vartuhi: Ben geçenlerde bizimkine güzel bir karnıyarık yaptım, parmaklarını yaladı vallahi.

Ani: Hay aklını seveyim, ka iyi dedin bak. Agop da çok sever, ben de ondan yapayım bari.

(Çizim: Aret Gıcır)

Az biraz kişisel bir referandum yazısı

Agos, 27 Ağustos 2010

Övünebileceğim öyle matah bir siyasi eylemcilik geçmişim yok. Ama dünyada olan biteni anlamaya başladığımı sandığım günden itibaren kendimi solcu saydım. Sosyalizmin, en adil ve en insani yönetim biçimi olduğuna inandım ve buna hâlâ inanıyorum. 18 yaşındayken, bir başıma gidip, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne üye oldum. Onlar beni ne yapacaklarını bilemediler. Hayatının yarısını, siyasetin s’sini bile konuşmanın büyük günah addedildiği yatılı Ermeni okullarında geçirmiş bir çocuk olarak, ben zaten ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum. 1999 seçimleri öncesinde yaşanan büyük umudu da paylaştım, sonrasındaki hayal kırıklığını da tenimde hissettim. Partiyle ilişkim gönül bağı çerçevesinde devam etti. ÖDP içinde siyaset yapan bir arkadaş çevresiyle temasım hep sürdü. Hâlâ, ÖDP deneyiminin başarıya ulaşamamasının, bizim kuşağın gerçekten özgürlükçü bir sol partiye sahip olma şansını ortadan kaldırdığını düşünürüm ve bu fırsatın heba edilmiş olması yüreğimi sızlatır.

Bunlardan, kişisel bir ifşaat olarak değil, kendimi daima Türkiyeli bir solcu saydığımı söylemek için bahsediyorum. Zira bu hafta, yine Türkiyeli bir solcu olarak, referanduma dair ne düşündüğümü anlatmak istiyorum.

Her türlü iktidara, her türlü muktedire içgüdüsel bir mesafe ve eleştiri duygusuyla yaklaşılması gerektiğine inanırım. Bu sütunu takip edenler, AKP konusunda olabildiğince muhalif ve eleştirel bir çizgide durduğumu bilirler. Ama AKP karşısında Türkiye solunun “Ne şeriat, ne darbe!” sloganına katılmadım. Türkiye’de bir şeriat geleneği olmadığını ve bu ‘tehlike’nin suni olduğunu biliyorum. Darbe ise her zaman için büyük bir tehdittir bu ülkede. Bu nedenle, eli silah tutanlara karşı, halkın oyunu alan bir partinin savunulmasını, hem solculuğun hem demokratlığın gereği saydım.

Benzer bir şekilde, başörtü meselesinde de Türkiye solunun tavrını paylaşmadım. Bana göre, bu konuda bir üçüncü yol mümkün değildi. Bugün, tam da şimdi, başörtüsü taktığı için üniversite kapısından içeri alınmayan, eğitim hakları engellenen kadınlar vardı, ve onların hakkını savunmak, başörtüsüne dair birtakım felsefi tartışmalardan çok daha öncelikliydi. Yanında durulması gerekenler, devlet tarafından mağdur edilenlerdi.

Yukarıdaki iki örneği, Türkiye solunun genel tavrından ayrıştığım kimi noktaları göstermek için zikrettim. AKP’ye elbette çok keskin eleştirilerim var. AKP yönetiminin anti-demokratik ve ayrımcı bulduğum sayısız uygulamasına muhalefet ettim. Ancak, bu partinin arkasındaki halk desteğinin ciddiye alınması gerektiğini düşündüm, bunun nedenlerini anlamayı çalışmayı görev bildim.

Madem anayasanın değişmesini istiyoruz bu Hayır’lar niye?

Türkiye’de hemen her kesim, 1982 darbe anayasasının değişmesi gerektiğini savunuyor. Esasında bu anayasayla yönetilmekten hiçbir şikâyeti olmayanlar dahi, onu savunmanın siyasi getirisi olmadığı için, yeni bir anayasadan yana görünüyorlar. Sırf bu bile, demokratik bir anayasa ihtiyacına dair toplumsal mutabakatın ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

Bugün, önümüzde, bugüne dek defalarca revize edilmiş olan 12 Eylül Anayasası’nı bir kez daha değiştiren bir paket duruyor. AKP’nin bu paketi hazırlama biçimi, toplumsal mutabakat aramaması gibi konularda çok haklı eleştiriler var. Ancak nihayetinde, 25 maddeden oluşan ve eğrisiyle doğrusuyla, yarın bugünkünden bir nebze daha rahat nefes almamızı sağlayacak bir paket bu. Kadın ve çocuk hakları, sendikal haklar, kişisel hak ve özgürlükler, yargı sultasının kırılması, YAŞ kararlarına hukuk yolunun açılması gibi olumlu adımların yanı sıra, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması gibi simgesel anlamı yüksek değişiklikler var pakette. Peki, eninde sonunda her maddesiyle pozitif bir değişikliği ifade eden bu pakete “hayır” denmesinin nedeni ne?

Eksikliklerine karşın içeriğine karşı çıkılması demokratik düşünce açısından pek de anlaşılır olmayan bir değişikliğe “hayır” diyen otoriter ve milliyetçi CHP-MHP koalisyonunu anlamak belki mümkün; peki, işi halkla, kalabalıklarla, günlük hayatla, sokakla olan, demokratlık iddiasındaki biz solcuların “hayır”ının ardındaki gerekçe ne?

Bugüne dek, paketi onaylamanın 12 Eylül Anayasası’na “evet” demek anlamına geleceğinden tutun da, burjuva demokrasisinin oyunlarına itibar edilmemesi gerektiğine, paketin halkın beklentilerine karşılık vermediği için reddedilmesi gerektiğine, ancak “hayır” denerek bir toplumsal muhalefet örgütlenebileceğine kadar, nice ‘sol’ argüman okuduk. Üzülerek söylemeliyim ki, bu argümanlar solun Türkiye’yi anlamakta düştüğü zaafiyeti göstermekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Evet, AKP bugüne dek gerçekten de yeni bir anayasa yapabilmeliydi. Ancak bunu “hayır”a gerekçe yapmanın bir anlamı yok. Unutmayalım ki AKP, 22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından, uzmanlara hazırlattığı anayasa taslağını kamuoyunun dikkatine sundu, ancak yoğun saldırılar sonucunda taslağı rafa kaldırmak zorunda kaldı ve dahası, sonrasında bir kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı.

Evet’i sollaştırmak

Değişimden yana olması gereken sol, özgürlükleri genişleten adımların arkasında olmazsa solluğunu yitirir. Referandum sürecinde bence sol muhalefet, AKP’yi belli noktalarda eleştirip paketin yetersizliklerini ortaya koymalı, ancak nihayetinde halkı yüksek sesle “evet” demeye çağırmalı, yani “evet”i AKP’ye bırakmayıp sollaştırmalıydı. Bunun aksi, kendini siyasetsizliğe mahkûm etmek demek. Çünkü AKP’ye karşı inandırıcı bir muhalefet, demokratik bir dönüşümü gerçekten istediğini göstermekle mümkün. Bugün pakete “hayır” demek, en küçük demokratik gelişmeye bile karşı çıkmak ve böylece AKP’ye muhalefet etme şansınızı kendi elinizle heba etmek anlamına geliyor.

Son söz olarak, Kürt siyasetinin, bugünlerde esneyebileceği ifade edilen boykot kararının da, benzer bir siyasetsizlik siyaseti olduğunu söylemeli. BDP, AKP’nin süreçteki hatalarını bir bir sıralayarak, bir yandan da, Kürtleri, davul zurnalarla, halaylarla sandıkları “evet” oylarıyla doldurmaya, “evet”i Kürtleştirmeye çağırsaydı, önündeki siyaset alanını genişletmiş, Türkiye’nin batısına da güçlü bir demokrasi ve barış mesajı vermiş olacaktı. Parti tabanının önemli bir kısmının mevcut tavırdan memnun olmadığı konuşuluyor bugünlerde. Dileriz BDP yönetimi bu seslere kulak verir ve partiyi daha sağlıklı bir çözüme ulaştırma basiretini gösterebilir.

AİHM savunması üstüne

Agos, 20 Ağustos 2010

Hükümet eğer AİHM’e sunduğu savunmanın gazeteci Kemal Göktaş tarafından haberleştirilmesinin ardından yapmaya çalıştığı mahcup manevralarda gerçekten samimiyse, atması şart olan o kadar çok adım var ki...

Ama ondan önce, Hrant Dink’in görüşleriyle Nazileri bir tutan o dehşet verici metni hazırlayan zihniyete dair birkaç söz.

Kurucu öteki

Türkiye’de Ermeniler, Rumlarla birlikte, çok geniş bir toplumsal kesim için, ulusal kimliğin bütünleştirici çimentosu rolünü oynadı. İttihat Terakki yıllarından başlayan bu eğilim Kurtuluş Savaşı’nda şiddetlendi; Cumhuriyet döneminde de her ihtiyaç duyulduğunda devreye sokuldu. Ermeni ve Rum karşıtlığı, adeta Türk kimliğini canlandıran, ona hayat veren bir özsuyuydu. Taner Akçam’ın yıllar önce “Kurucu öteki” kavramıyla açıkladığı bu olgu, Türk ulus devletinin kendi vatandaşlarıyla bağını güçlendirmek için kullanıldı.

Kemalizm yılları, her ne kadar etnik kökene bakılmaksızın her vatandaşın eşit olduğu iddia edilse de, ayrımcılığın kökleştiği, ideolojik ve hukuki temele oturtulduğu dönemi temsil eder. Gayrimüslim vatandaşlara üniversiteler dışında devlet memuriyetinin kapatılması, onların Lozan’la kazandığı hakların her fırsatta törpülenmesi, dillerini ve kültürlerini yaşatıp geliştirmelerinin sürekli olarak engellenmesi, Osmanlı zamanının kompartmanlara ayrılmış, ama birbirlerinin varlığını kanıksamış, doğallaştırmış çokkültürlülük anlayışını paramparça etti, onu kunt bir Türklük anlayışıyla ikame etti.

Bu kuntluk, Varlık Vergisi, 20 Sınıf İhtiyat Askerliği, 6-7 Eylül gibi ayrımcı-ırkçı “operasyon”lar yoluyla gayrümüslimlere sürekli olarak tehdit altında olduklarını anımsattı. Elbette “Türk”lere de, gayrümüslimlerin aslında vatandaş değil, varlığına tahammül edilen ve gerektiği takdirde kapı dışarı edilebilecek misafirler olduklarını... İşte bu misafirlik hali nedeniyledir ki, Yunanistan, Ermenistan veya Ermeni diasporası kaynaklı sorunlarda Rumların ve Ermenilerin canı yakıldı; dünyaya karşı olumlu bir imaj çizilmeye çalışıldığında ise, onlara birtakım jestler, çoğunlukla makyaj mahiyetinde iyilikler yapıldı.

Bu ayrımcı zihniyet, nesiller boyunca, hem milli eğitim, hem de toplumun erkek yarısının eğitildiği “asker ocağı” kanalıyla toplumun damarlarına zerk edildi, iyi Türk olmanın ölçüsü sayıldı. İşte bu yüzden Anadolu’da kalmış küçücük Ermeni, Rum, Yahudi gruplarına dahi huzur verilmedi, din adamları taşlandı, mezarlıkları, ibadet yerleri de bu hınçtan nasibini aldı.

Bu şiddet eğilimi, toplumun enine ve boyuna her kesitini etkisi altına aldı. “İç ve dış tehdit” algısıyla, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!” “Bir Türk dünyaya bedel!” düsturuyla derinlere kök saldı. Siyasi yelpazenin sağının ve solunun dünya algısı böyle şekillendirildi.

Demokrasinin boyu

Bir ülkede demokrasinin ölçütü, o ülkede etnik, dinsel, cinsel azınlıkların durumudur. Türkiye’de demokrasinin boyu da, ancak Ermeninin, Rumun, Kürdün, eşcinselin sürdüğü hayat kadar...

İslami ve muhafazakâr siyasi çizginin 2000’li yıllarda gelip ulaştığı yer olan AKP, elbette ki, yukarıda kaba hatları çizilmeye çalışılan fikriyat etrafında şekillenen bir gelenek üzerinde yükseliyor. Son on yılda İslami ve muhafazakâr kesim kendisini yeniden şekillendirir, dünyaya daha açık bir hale gelir, anti-Hıristiyan, anti-Semitik eğilimlerini bir kenara koymaya çalışırken, günlük siyasetin tansiyonu ve yaşanan değişimin hızı karşısında, gayrimüslimler konusunda enine boyuna düşünmedi. Onlar hakkında genel anlamda ılımlı mesajlar verilirken dahi, kâh Cemil Çiçek, kâh Vecdi Gönül, kâh bizzat Başbakan tarafından tehditler dile getirilebildi.

Varlığıyla Cumhuriyet’in köhne vatandaşlık tanımına kökten bir alternatif önerisi olan Hrant Dink’in hedef haline getirilmesi sürecinde medyanın ve siyasetin oynadığı rol hepimizin malumu. Sağlığında, o mahkeme kapılarında saldırıya uğrarken AKP hükümetteydi. Dolayısıyla bu partinin, bu meselede, elini yıkamakla kurtulamayacağı bir suç ortaklığı söz konusu. Ancak unutmayalım, bir avuç aydının çığlığını bastırıp 301’in değişmemesi için canhıraş feryatlar atanlar arasında CHP’liler en önde geliyordu o günlerde. Dolayısıyla, bugün onların da, demokrası havariliğine soyunmadan önce çok derin bir özeleştiride bulunmaları gerekiyor.

Hükümet sadece Hrant Dink’in hedef haline getirilme sürecinde değil, onun aramızdan alınmasının ardından soruşturma ve yargılama sürecinde izlediği siyasetle de suça iyice battı. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna dahi rağbet edilmedi ve cinayette ihmali, dahası dahli olan görevliler soruşturma dışı tutuldu. Başbakan, söz vermiş olmasına rağmen cinayetin arkasındaki gerçek sorumluların açığa çıkarılması için hiçbir şey yapmadı. Kısacası, hükümet, Dink cinayeti davasında yaptıkları ve yapmadıklarıyla vicdanlarda mahkûm oldu.

AİHM aslında fırsattı

Yıllardır hükümet eden AKP, bürokrasinin içinde çöreklenmiş olan devletçi kesimlerin değişimin önünü tıkadığı savunmasını yapıyor. Bunda elbette ki doğruluk payı var. Ancak AKP’nin bu bürokratik direnci bahane olarak kullandığı pek çok örnek de biliyoruz. Esasında, AİHM’deki dava, hükümetin bu bürokratik direnci ifşa etmesi için bulunmaz bir fırsat olabilirdi. Hükümet, eğer Dışişlerinin bugün ilan ettiği gibi Hrant Dink’in bu ülkenin yetiştirdiği bir değer olduğuna yürekten inanıyor olsaydı, hedef haline getirilmesinde kendi partisinin ve demokratik gelişimin önünü tıkayanların sorumluluğunu itiraf eder, onun yaşatılamamasından duyduğu derin üzüntüyü de, ifade özgürlüğünün önündeki bütüm yasal engelleri kaldırarak gösterebilirdi.

Bunun yerine, vatandaşları kardeşliğe davet eden eden o en özgün sesi, üstelik bu kadar vahşice bir cinayete kurban gittikten sonra “kin ve düşmanlığa tahrik”le suçlayan bir savunmanın tercih edilmesi, AKP hakkında bize çok şey söylüyor.

Bugün artık çok daha iyi biliyoruz ki, Türkiye’nin gerçek devrimi, siyasi hesapların çok ötesinde, gerçek bir zihniyet dönüşümünden geçiyor. Dönüşümün temsilcisi olduklarını iddia edenlerin, AİHM’deki davada Hrant Dink’i değil, bugüne kadarki devlet uygulamalarını, ayrımcılığı ve milliyetçiliği yargılamaları gerekirdi.

Ahtamar’daki sergi

Agos, 13 Ağustos 2010

Türkiye, Ahtamar’a dair attığı her adımda, samimiyetsizliğini bir kez daha gösteriyor, yapmaya çalıştığının bir ‘imaj düzeltme çalışması’ndan ibaret olduğunu açık ediyor.


Ermeni Kilisesi’ne ait bir ibadet yerini restore ettikten sonra, onu asıl sahibine iade etmeyip Kültür Bakanlığı’na ait bir müze haline getirmenin, iyi niyetle bir alakası olmadığını daha önce de söylemiştik.

Sorulacak tonla soru var: Asıl adı Surp Haç Kilisesi olan yapının adı neden Akdamar Anıt Müzesi oldu? Ermeniler ve tüm yöre halkı adayı ve kimi zaman da kiliseyi Ahtamar olarak andığı halde, devlet neden ısrarla Akdamar demeyi sürdürüyor? Ermenilere ait olan, yüzyıllar boyunca da öyle olmuş bir kilisenin ibadete açılması neden “inanç turizmi” kapsamında değerlendiriliyor? Acaba devlet bize, 1915 ve sonrasında Türkiye’den kovulmuş Ermenilerin torunlarının ancak “turist” olarak mı bu ülkeye dönebileceklerini söylüyor? Kilisede neden “bir” gün ibadet yapılabiliyor? Ya geriye kalan 364 gün ne olacak? Yoksa hükümet, Ermeni meselesinde başı sıkıştığı her seferde kiliseyi “bir gün daha” mı ibadete açacak?

*

Kilise, bir heykel sergisine ev sahipliği yaptı geçen hafta. Serginin açılışında, Van valisi Münir Karaloğlu, Van’da son dönemlerde “turizm” adına önemli çabaların olduğunu, bu kapsamda güzel sanatların da kendi rolünü oynayacağını vurgulamış; bu serginin, sadece Van’ın değil, ülkenin tanıtımı adına da önemli bir gelişme olduğunu söylemiş.

Surp Haç Kilisesi’nin valilik eliyle bu tip girişimlerde kullanılması, tarihi bir gaspı perdelemek adına nafile bir çaba olarak görünüyor bizim gözümüze. Vali belli ki, kilisenin kiliseliğinin artık bir geçerliliği olmadığı, oranın artık bir anıt müze olduğu fikrinin zihinlerimize iyice yerleşmesini istiyor ve bu nedenle, ‘Ahtamar’ı, bir ‘kültür merkezi’ mantığıyla hazırlanmış etkinliklerle ‘Akdamar’a dönüştürmeyi hedefliyor.

Bütün bunlar, bizlerde mutluluk veya sevinç değil, aksine büyük bir keder ve öfke yaratıyor. Türkiye, dünyaya kardeşlik ve dostluk mesajları vermek isterken, meselenin asıl muhatabı olan Ermenilerde bu duyguları uyandırıyorsa, bu işte bir sorun var demektir.

O sorunun çözümünün ne olduğunu bulmak için ise önce iyi niyet gerekiyor. Ama hakikisinden...

Bugünün bir filozofu

Agos, 13 Ağustos 2010

Dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler Vahe Berberian’a bir “kültür kahramanı” gözüyle bakmalı.

Geçtiğimiz cumartesi, Jamanak gazetesinin 100. yıldönümü vesilesiyle Kınalıada’da sahneye çıkan Berberian, sadece Ermenice stand-up yaptığı için değil, söylenip durmak yerine üretmeyi tercih ettiği, evrensel olmayı başarabildiği, klasiğin dışına çıktığı ve daha önemlisi, bunların hepsini, bizatihi Ermenileri eleştirmekten kaçınmadan becerebildiği için, bir kahraman.

Beyrut’ta doğan, otuz küsur yıldır Amerika’da yaşayan Vahe, dünyada binlerce kişinin yaptığı bir işi yapıyor; yani, anlattığı hikâyelerle insanları güldürmeye çalışıyor. Ancak o, meslektaşlarının ezici çoğunluğundan çok daha farklı ve özel koşullar altında icra ediyor mesleğini. Günlük hayattan adım adım çekilen, gençlerin pek azının konuşup anlayabildiği, edebi üretimin neredeyse durma noktasına geldiği bir dille, Batı Ermenicesiyle konuşuyor. Üstelik bunu, darmadağın olmuş, farklı kültürlerin, farklı dillerin etkisinde kalmış insanların oluşturduğu, birbirinden hayli uzaklaşmış topluluklar için yapıyor.

Vahe, günümüzün bir filozofu. Hafife alınan, ama çok zor bir işi hakkıyla başarıyor. Yüzlerce kişinin karşısında, tek bir dakikasını bile boşa harcamadığı iki saat boyunca, insanları kendisine bağlıyor, güldürüyor, güldürüyor, güldürüyor. Farklı coğrafyalardaki Ermenilik hallerinin farklı ve ortak yönleri üzerine konuşuyor. Kâh Tanrı’dan, kâh Nuh’tan, kâh İsa’dan söz ediyor, onları sarakaya alıyor. Ermenilerin ağlaklığını da, keyif düşkünlüğünü de, yabancı hayranlığını da, milliyetçi böbürlenmelerini de doluyor diline.

Ona bakarken, performansının arkasında ince bir işçiliğin, keskin bir zekânın, gözlem yeteneğinin ve nice birikimin yattığını, ortaya çıkan ‘son ürün’ün yoğun bir entelektüel çabanın eseri olduğunu hissediyorsunuz.

Ermenilerin, pek çok yerde, acıklı bir geçmişe ağlamak, tarihte kalmış bir kültürel mirasla övünmek, aynı şiirleri okuyup aynı şarkıları söylemek, ama ortaya yeni bir şey koymadan yaşayıp gitmekle sınırlı hayatına tüm benliğiyle karşı koyan Vahe, uluslararası alanda da değeri olan bir işi, profesyonel düzeyde yapmayı beceriyor. Onun şovları, altyazılı olarak herhangi başka bir yerde de gösterilse, insanları yine güldürecek ve düşündürecektir.

Neticede Vahe, ana babasının zorla koparıldığı Anadolu’dan izler taşıyan, Beyrut’la ve oradaki Ermeni kültürüyle şekillenen, cilasını Amerika’nın attığı, ama bir şekilde Ermenistan’ın havasını da taşıyan bir komedyen ve sahne adamı olarak, kendisini var eden bütün bu parçalara karşı hissettiği borcunu, hakkıyla ödüyor.

Gülerek, güldürerek, diline sahip çıkarak, yaratarak, kültürüne yeni bir soluk üfleyip ona can vererek...