Üç Maymun’un söylemediği

Agos, 31 Ekim 2008

İyi bir film olduğu su götürmeyen Üç Maymun’a iki temel eleştirim var. Bunlardan biri filmin sinematografisine, diğeriyse senaryosuna dair.

Estetik-gerçeklik


Nuri Bilge Ceylan’ın filmi, üçüncü sayfa haberlerini çağrıştıran bir hikâye üzerine kurulu.

Bu durum, yönetmeni, önceki filmlerine nazaran hızlı ve sıkı örülmü
ş bir olay örgüsüne yöneltmiş. Ceylan, insanın, kaderin elinde oyuncak misali savrulup durduğu durumlarda toplumsal ve bireysel değer yargılarından bağımsızlaştığını, altından kalkamayacağı yüklerin altına girmek yerine, görüp duyduklarını, bildiklerini hiçe sayarak yaşamayı tercih ettiğini anlatıyor.

Film, otobüs durağında beklerken arabasıyla önünde duran bir tanışın arabasına binmekten “Etraftakiler ne düşünür?” kaygısıyla sakınan evli bir kadının, kısa bir süre sonra aynı adamla (o da evlidir) yasak bir aşk yaşamaktan kaçın(a)maması gibi, varoluşumuzdan ileri gelen –ve iyi ki de sahip olduğumuz– kimi arızaları göstermede başarılı. Ancak benim eleştirim bunlarla ilgili değil.

Üç Maymun’la Nuri Bilge Ceylan “fazlasıyla stilize bir Zeki Demirkubuz filmi” çekmiş. Tırnak içindeki ifadede, vurgunun ilk iki kelimede olduğunu belirtmem gerek. Sorun, Ceylan’ın, söyleyeceğini söyl
emek için gündelik hayatın içinden bir ilişkiler ve büyük dertler yumağını çekip çıkarmasından değil, hayatın tam da göbeğinden aldığı bu hikâyeyi fazlasıyla estetize ve stilize edilmiş bir ambalaj içinde sunmasından kaynaklanıyor.

Ceylan’ın filminde, İstanbul, deniz, gökyüzü, batmakta olan bir ada misali boşlukta süzülen ev, oyuncuların yüzleri, yakın plan çekimler o kadar ince düşünülmüş ve estetik ki… O karmaşık yumağın gerçekçiliğiyle, karakterlerin gerçekliğiyle, filmin başrolüne soyunan görsel şölen arasında bir çekişme, bir uyuşmazlık hissediyor insan. Filmlerde bazen bu uyuşmazlığın bir anlatım öğesi olarak kullanılabileceği ihtimalini gözden ırak tutmuyorum. Ancak burada öyle değil. Çünkü, perdeye ayıla bayıla baksak, oyunculukla büyülensek de, içimizi gıdıklayan bu ince işlerin ötesine, karakterlerin iç dünyalarına baktığımızda, kayda değer çok az şey bulabiliyoruz. Bu kadın, bu adam, bu çocuk niye böyleler? Neden başka türlü değil de böyle davranıyorlar? Bilhassa telefon konuşmaları sayesinde nasıl bir adam olduğuna dair pekâlâ fikir edinebildiğimiz ve bu sayede ete kemiğe bürünen Servet karakteri dışında, bu ve benzeri soruların cevabına yönelik pencereler açmıyor bize film. Tek tek cevaplardan değil, çeşitli cevaplara bakan pek çok pencereden söz ettiğimi de söyleyeyim.

Kısacası, Ceylan’ın filmi, estetiğinin altını doldurmakta zorlanan bir düşünsel altyapıya sahip. Altyapı var elbette, ama o estetiği taşıyabiliyor mu? Mesele orada.


İrade-iradesizlik

Hikâyenin ana gövdesini iki “ahlaksız teklif”, insan özgürlüğünün parayla satın alınabildiği ve yoksulların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olamadığı iki durum oluşturuyor. Hiyerarşik olarak aşağıda olduğu için özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kalanın, bu mağduriyeti tatmış olmasına rağmen aynı teklifi kendinden daha aşağıda gördüğüne yapabildiği, acımasız bir gerçeklik, haksızlık, suçluluk…

Filmin sürprizi olan ikinci teklif, aynı zamanda, senaryonun zayıf noktası. Çünkü gerçek hayatta böylesi bir teklif ancak farklı dünyaların insanları arasında geçerli ve anlamlı olabilir. Patronla işçi, ezenle ezilen, varsılla yoksul arasında; bunlardan daha önemlisi, mesela otobüse binenle hiç binmeyen arasında... Bu, sınıfsal değil, insanın varoluşuyla, topluluk içinde yaşayışıyla ilgili bir tespit.

Eyüp’le, kahvehane çıraklığı yapan Bayram arasında böyle bir ilişki söz konusu değil. Aynı mahallenin, aynı dünyanın, esasında aynı yoksulluk ve naçarlığın insanları onlar. Eyüp’ün böyle bir teklifte bulunmasının mantığa aykırı olduğunu söylemiyorum; demek istediğim, kahvehane çırağının onun bu teklifi karşısında kaderine çoktan razı, hatta kaderi çoktan çizilmiş bir kuzu gibi davranmaması gerektiği. Zira, memleketinden uzakta, bir kahvehane köşesinde yatıp kalkan bir gariban da olsa, daha iki gün önce Eyüp’e “Buyur abi, bir çayımı iç” diyerek sohbet teklif edecek kadar özgürlüğü, kişiliği olan biri o. Belki de sahip olduğu tek şeyden, onurundan vazgeçmesini teklif eden birine, üstelik o da kendisi gibi “beş milyarı bir arada görmemiş”ken, ağzının payını verecek kadar iradesi olmalı Bayram’ın. Çünkü insanlar, yoksul da, kimsesiz de olsalar, yaşama sarılmayı tercih ederler ve bunda inatçıdırlar.

Üç Maymun’un senaryosu, işte tam da Bayram’ı bir karikatüre indirgediği noktada kendi gerçekliğinden uzaklaşıyor, inandırıcılığını yitiriyor.

Hiç yorum yok: