Altıntepe’de

Agos, 22 Mayıs 2009

Bir televizyon kanalında, Altıntepe’de yapılmak istenen yıkımlara direnen insanlar gösteriliyor. Derme çatma bir barikatın arkasından polise taş atıyorlar. Tek dertleri, yaşadıkları evlere, yaşadıkları mahalleye sahip çıkmak.

Spiker, kışkırtıcı bir tonla konuşuyor: “Polise taşlarla saldırdılar! Emniyet güçleri, saldırganlara soğukkanlı bir şekilde müdahale etti.”

Derken, bir ilkokula gaz bombası atıldığına dair görüntüler geliyor ekrana. Spikere göre, bu bombalar, saldırganlara müdahale etmek zorunda kalan polis tarafından yanlışlıkla atılmış okula.

Analar, ablalar, kadınlar, gaz nedeniyle bayılan, gözlerini açamayan, fenalaşan çocuklarını almak için okula koşuyor. Her birinin ağzında Kürtçe bir beddua, Türkçe bir küfür.

Haber bülteni devam ediyor. Spiker, az önce yaptıkları hatayı düzeltiyor. Emniyet’ten yapılan açıklamaya göre, gaz bombalarının okula polisler tarafından değil, göstericiler tarafından atıldığını söylüyor. Sesinde, tavrında, birilerine yaranmak isteyenlere özgü sahte gurur var.

İzleyicilere ‘gerçeği’ aktarmış olmanın verdiği rahatlıkla, bir sonraki habere geçiyor.

Altıntepe’de ve daha bir sürü yerde, kentsel dönüşüm zulmü devam ediyor.

Oryantalizm soslu, seçkinci bir bakış

Agos Kitap/Kirk, Mayıs 2009

Bercuhi Berberyan, Ermenistan’da Bir Türkiyeli, İstanbul: Metis, Mart 2009.

Bercuhi Berberyan’ın Ermenistan’da Bir Türkiyeli adıyla yayımlanan gezi notları, nihayetinde on günlük bir seyahatin ürünü. İlk kez yurtdışına çıkan biri, ilk kez ziyaret ettiği bir ülke hakkında on günde ne kadar fikir sahibi olabilirse, o memlekette akıp giden hayata ne kadar nüfuz edebilirse, insanları, âdetleri ne kadar objektif bir gözle değerlendirebilirse, Berberyan da o kadar fikir sahibi, o kadar vâkıf ve o kadar objektif.


Ermenistan’da Bir Türkiyeli, benzer pek çok kitap gibi, yazarın algı süzgeçlerinden süzüldüğü şekliyle anlatıyor ziyaret edilen diyarı. Olan bitenler, gidilen görülen yerler Berberyan’ın gördüğü, görmeye hazır olduğu ve görmek istediği şekliyle yansıyor sayfalara. Onun yaşam birikiminin, yapıp ettiklerinin, kendini nasıl bir insan olarak var ettiğinin, Ermenistan’ın ve Ermenistan halkının bugüne kadarki yüzlerce yıllık macerasıyla hepi topu on günlük kesişimine tanık oluyoruz kitap boyunca, fazlasına değil.

Görünüşte, eğlencelik diye bir çırpıda okunabilecek, insanın zihnini fazlaca yormayan, moda deyişle ‘light’ bir seyahat kitabı bu. İlginç de... Zira anlatının öznesi, “vatanı bildiği yerde vatandaş sayılmayan” Türkiyeli bir Ermeni; gidilen yerse, “vatanı sanılan” ama “vatan sayamadığı” Ermenistan. Berberyan’ın Agos’taki sütünundan tanıdığımız üslup hâkim kitaba. Samimi, senli benli, teklifsiz, doğrudan, sade. Her şey, bu tarz bir seyahat kitabında olması gerektiği gibi belki de.

Peki neden kolay akmıyor bu olması gerektiği gibi, sade, basit, ‘light’ kitap? Neden sık sık elden bırakmak gerekiyor? Neden bir seyahat kitabı değil de ağır bir teorik metinmişçesine, satırların altını çizmek, kelimeleri daireler içine almak, sayfa boşluklarını soru işaretleriyle doldurmak istiyor insan? Konusuna, sunuluşuna, samimiyetine itiraz etmenin mümkün olmadığı, yazarının deyişiyle bir “duygu kitabı” olan bu metin, neden yutması zor bir lokmaya dönüşüyor okudukça?

Çünkü Berberyan’ın Ermenistan’a ve Ermenistanlılara bakışında, oryantalizm sosuna bulanmış, ağır bir seçkinciliğin izleri var. Çünkü yazar, olay ve olguları genel bağlamları içinde değerlendirmekte zaaf gösteriyor, kültürel farklılıkları göreceli bir perspektifle ele almıyor; onları mutlak, insanların ve toplumların özüne ait karakteristik özellikler olarak görmeye meylediyor. Tıpkı bir oryantalist seyyahın, ziyaret ettiği ‘otantik Şark’a bakışı gibi, mercek altına aldığı halkı betimler, anlamaya çalışırken, onunla bir hiyerarşi, bir tahakküm ilişkisi kuruyor. Berberyan zaten, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, tıpkı oryantalisler gibi, baktığı her yerde, o tahakküm ilişkisini yeniden kurmaya yarayacak ipuçları arıyor. İnsanlarla “empati yaparken” bile nalıncı keseri gibi hep kendine yontuyor.

Halbuki yazarın çıkış noktası son derece haklı: Vatan bildiği yerde (Türkiye’de) vatandaş sayılmıyor, vatanı sanılan yeri (Ermenistan’ı) vatan sayamıyor. Kitap, vatanı sanılan ama vatan sayamadığı yere yolculuğunda hissettiklerini, vatan bildiği ama vatandaş sayılmadığı yerdeki vatandaşlarına anlatmak üzere kaleme alınmış. Ancak bu yanlış denklemin yükü yazarın benliğini o derece esir almış ki, vatanı sanılan yerin aslında vatanı olmadığını, kendisinin oraya salt bir turist olarak gittiğini anlatma çabası, onun vatanı sanılan yerle kurabileceği ilişkiye dair sonsuz sayıda ihtimalin en başat belirleyeni haline gelmiş. Bu zaaf, metnin ruhunu adeta felce uğratmış. Ortaya çıkan metin, bir Türkiyeli’nin Ermenistan’a dair izlenimlerini anlatıyor, evet; ama belki ondan da çok, Ermenistan’ın onun vatanı olmadığını...

Bu durum, Türkiye’de Ermenileri cendereye alan siyasal baskılarla, düşmanca duygularla, onların sadakatine daima şüpheyle yaklaşılmasıyla açıklanmalı her şeyden önce. Yüzlerce, binlerce yıldır bu toprakların ortak kültürüne katkıda bulunan Ermenilerin sürekli yabancı unsurlar olarak gösterilmeye çalışılmasının, onlarda aidiyete dair bir hassasiyet yaratması, elbette anlaşılır.

Ancak, Berberyan’ın eserine hâkim olan seçkinci bakış nedeniyle, başka bir memleket söz konusu olduğunda kültürel farklılık, özgünlük, zenginlik olarak değerlendirilebilecek pek çok ayrıntı, yazarın ‘oraya’ ait olmadığını ve oradakilerden ne kadar üstün olduğunu ispat etmeye yarayan birer kanıta dönüşüyor. Bu vurgu, kitap boyunca tekrarlanıyor, tekrarlandıkça kabak tadı veriyor.

Yazarın, daha kitabın ilk sayfalarında bu seyahate çıkmayı nasıl hiç istemediğini anlatışı, onun Ermenistan’ı zihninde nereye oturttuğu hakkında fikir veriyor. İlk kez Türkiye dışına çıkacak olan Berberyan, “Bu kadar para harcasam Avrupa’ya giderim. Ay, bula bula Ermenistan’ı mı buldum ilk çıkış olarak?” diyor (s. 15). Oranın ‘başka’lığı, ‘yabancı’lığı metinde sürekli olarak vurgulanıyor: “Başka bir yer burası. Ben buralı değilim. (...) Başka türlü bir koku var şehirde. Yabancı.” (s. 20)

Yazar Ermenistanlılardan hiç hoşnut değil. Onları çirkin ve bilhassa kaba buluyor. Her nasılsa kaba olmayan, iyi yürekli Ermenistanlılarsa, onun sevimliliğine dayanamadığı için yelkenleri suya indirenler… Otelin kafesinde, kendisine ‘ora’nın kötü kahvesi yerine, ‘bura’nın güzel kahvesini pişirme inceliğini gösteren garson kız, yazar onu “tavla”dığı için öyle yapıyor mesela (s. 25). Veyahut restoranda, ‘ora’nın ağır kahvaltısı yerine ‘bura’nın otlu, domatesli kahvaltısından hazırlayan garsonları anlatırken, bu ayrıcalığı kapmış olmanın mutluluğuyla soruyor Berberyan: “Sempatik miyim ne?” (s. 53).

Güzellikler, iyilikler istisnai şeyler olarak anlatılır ve genellikle yazarın kişisel hasletleriyle, duyarlılığı, empati kurma çabasıyla açıklanırken, kötülükler, çirkinlikler alabildiğine genelleştiriliyor, mutlaklaştırılıyor:
“(D)aracık ve kısacık etekleri, iğrenç bir sarıya, kızıla boyalı, kötü kesilmiş saçları, her an sahneye çıkacaklarmış gibi, dudaklar kan kırmızı, gözler cart yeşil, gök mavisi, menekşe moru pırıltılı makyajlı, takma kirpikli, kalem kaşlı halleri (...) Ermenistanlı kadınlar güzel olur diyorlardı Türkiye’de. Biz niye hiçbirini göremedik bilmem. (...) Bir de neden ve nasıl oluyor da o kadar meme büyütüyorlar... akıl erecek gibi değil. İklimden midir nedir? Hemen hemen her kadın ulu ulu memelerle, adeta birer Kibele... (...) Kadınlar öyle süslü kokoş ya, erkekler de tam tersi. Kaba saba, hatta hanzo görünüşlü. Türkçeye yeni duhul olan deyimle “maganda” gibi çoğu.” (s. 27-8)

Kadınların memeleriyle ilgili tespit kitap boyunca çeşitli kereler çıkıyor okuyanın karşısına: “tabii ki ulu memeli, iri kadın” (s. 153); “bir dolu ulu memeli, gece kulübü makyajlı kokoş hatunla...” (s. 156)

Kafkasya coğrafyasına özgü et ağırlıklı sofra kültürü de, Berberyan’ın gadrinden kurtulamıyor. Yazar, bu dağlık memlekette, İstanbul’a, Ege’ye özgü tatları, zeytinyağlıları, salataları arıyor; bulamadıkça da öfkeleniyor: “Bir kere genel anlamda yemekleri zevksiz. Sebze yok. Zeytinyağlı yok (...) Durmadan et yiyorlar. Koca koca, kaba ve şekilsiz etler. Ermeni yemekleri Anadolu toprağının etkisiyle güzel olmuş bence, Ermenistanlılar sıfır.” (s. 72) “Adamların hiç salata kültürü yok bir kere. Domatesle salatalığı kaba kaba doğrayıp, kötü bir yağla limonlayınca ‘yaz salatası’ oluyor. Yeşillikleri ise öylece söğüş yiyorlar. Oysa ne güzel salatalar olur onlardan... bilmiyorlar.” (s. 73) “Ne biçim Ermeni bunlar yaa? Ermeni usulü zeytinyağlı dolma yapmasını bile bilmiyorlar.” (s. 155)

Bu gazaptan oralarda konuşulan Ermenice de kurtulamıyor. Berberyan, Ermenicenin iki ana lehçesinden biri olan Doğu Ermenicesini ısrarla hakir görüyor. “Şimdi bu Ermenistanlılar, Ermeniceyi bir tuhaf konuşuyorlar” diyerek girdiği bölümde, iki lehçe arasındaki farklılıkları, onların farklı coğrafi ve tarihsel koşullarda farklı kaynaklardan beslenebileceklerini, zaten onları iki ayrı lehçe yapanın da bu farklar olduğunu, her birinin kendine özgü bir değer taşıdığını anlamak istemiyor:

“(B)irçok sözcüğü yanlış kullanıyorlar. Ama bunu asla kabul etmiyorlar. Hatta başka bir dilden karışmış bazı sözcüklerin de Ermenice olduğunu iddia ediyorlar ısrarla. (...) Bizim bilip konuştuğumuz Ermenice onlarınkinden hem daha güzel. Hem daha doğru. Onların imlaları bile yanlış valla. Zaten imla filan bilmiyorlar ki!” (157-9)

Velhasılıkelam, Berberyan’ın kitabı, aslında Türkiye’de çok aşina olduğumuz türden bir ayrımcılıkla yaklaşıyor Ermenistanlılara. Bu tanıdık ayrımcı dil, kılık kıyafet gibi, ‘kültürel yozlaşma’ olarak değerlendirilen alışkanlıklar gibi, fiziksel özellikler gibi, dil gibi birtakım yaşamsal, kültürel meselelere, alışkanlık ve tercihlere yaklaşımıyla bir iktidar ve güç ilişkisi kuruyor. Berberyan da aynı yolu izleyerek kendini Ermenistanlılardan ayrıştırmaya, dahası, kimliğini, zevk ve beğenilerini, yaşam tarzını onlarınkinden yukarıda konumlandırmaya gayret ediyor. Bir an için, Doğulu kıyafetleri hor gören Batılıyı, lahmacunu veya türküleri zevksizlik olarak niteleyen seçkini, birilerinin saç-sakal kesimini veya başörtüsünü aşağılayan modern-kentliyi, Kürtçeyi dağ Türkçesi olarak kabul eden milliyetçiyi getirin gözlerinizin önüne... Berberyan’ın ayrımcılığının hangi kaynaklardan beslendiğini görürsünüz.

Acıdan tasarruf

Agos, 15 Mayıs 2009


Acıdan tasarruf

Hayatın ritminin hızlandığı, siyasi ve toplumsal meselelerin karmaşıklaştığı, sözün ve yazının artık eski ağırlığının olmadığı dönemlerde, mizah, yergi, taşlama bam tellerine daha çok basar, kendini daha çok dinletir. Toplumların büyük badirelerden geçtiği zamanlarda, mizah çelişkileri keskinleştirir; kralın, siyasetçinin, muktedirin, din adamının, bezirgânın aslında çıplak olduğunu anlatır. Tartışmalar, kavgalar bizi sarp kayalıklara doğru sürüklediğinde, dönüp mizahın insanı ferahlatan gölgesine sığınırız.

Ekim 2008’de, Agos’ta altı ay boyunca cemaat vakıflarının yöneticileriyle yapılan dizi söyleşilerin sonunda bir değerlendirme yazısı yazmış, Ermeni vakıflarının en temel sorununun, yöneticilerin birbirlerine ve Ermeni toplumuna karşı beslediği güvensizlik olduğunu söylemiştik. O ana kadar Agos muhabirlerinin ısrarlı söyleşi taleplerini geri çeviren Üç Horan Vakfı Başkanı Apik Harabetoğlu, hemen kendine yakın bulduğu gazeteye bir söyleşi vermiş, ne kadar güvenilir olduğunu ispatlamaya çalışmıştı.

O zaman aklımıza, Ermenice taşlama edebiyatının en keskin kalemi Hagop Baronyan düşmüştü. Baronyan (1843-1891), unutulmaz eseri ‘Azkayin Çoçer’de (Milli Kodamanlar), Ermeniler arasında amiraların korku saldığı, “Bir amiranın mendili hakkında dahi kötü söz söylersen, göksel hükümranlığa karşı gelmiş olursun” düşüncesinin hâkim olduğu zamanları anlatıyordu. Baronyan’dan önceki nesil, verdiği mücadeleyle amiraları ve mendillerini tarihin tozlu raflarına kaldırmıştı. Bugün maddi güçleri sayesinde amiralığa özenenleri de, er ya da geç, aynı hazin son bekliyor.

Üç Horan meselesinin kabak tadı verdiğinin farkındayım. Gelin bu hafta seçim hilelerini, tazminat davalarını, yolsuzlukları bir yana bırakıp eski bir yola sapalım, Baronyan’dan sonraki kuşağın mizah ustalarından birini, Yervant Tolayan’ı ve onun meşhur Gavroş’unu anımsayalım.


Gavroş’un ‘Güzel Çağ’ı

1884’te Beyoğlu’nda doğan, kötü bir tiyatro oyuncusu, ama iyi bir mizah yazarı olan Yervant Tolayan’ın Ermenice mizah dergisi Gavroş’un macerası, belki de her şeyden çok, mizahın esasında bir saldırı değil savunma aracı olduğunu anlatır. Osmanlı Ermenilerinin trajik sonunun yaklaşmakta olduğu yıllarda, siyasi alanda darbeler art arda gelirken, Gavroş, tam da Freud’un “acıdan tasarruf” dediği şeyi yapmaya çalışarak, gerçekliğin dayattığı acıları yaşamayı reddederek, o darbelerin bile bir zevk alma fırsatına dönüşebileceğini gösterir. Gavroş’un mizahı, zalimin yüzüne karşı savrulan kahkahadır. işkenceciyi en çok ‘gıcık’ eden şey de, işkence görenin kahkahası değil midir?

Anahide Ter Minassian, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasına dek, Osmanlı imparatorluğu’nda on sekiz Ermenice mizah gazetesi tespit eder. Vahan Papazyan’ın Zig-Zag’ı (daha sonra Fru-Fru), Aram Andonyan’ın Okkabaz’ı ve Kharazan’ı (Kırbaç), Yervant Odyan’la Krikor Torosyan’ın Garapnad’ı (Giyotin), Andonyan’la Odyan’ın Gigo’su (daha sonra Zurna, Kindo, Hugo), Torosyan’ın Hi-hi-hi’si ve Guguk’u, Paylag Kolancıyan’ın Sa-ta-na’sı (Şey-tan), V. Kürkciyan’ın Mimos’u bunlardan bazılarıdır.

31 Temmuz 1908’de yayına “Boş sözlerle kaybedecek vaktimiz yok!” diye hava basarak başlayan Gavroş, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş olmanın verdiği ferahlığın tadını çıkarıyordu: “Eskiden, bir gazete yayımlama izni elde etmek için izzet Paşa’ya, Tahsin Paşa’ya, ?erif Paşa’ya ve paşa olmayan bir dizi namussuz ve çapsıza 100 lira rüşvet vermek gerekirdi. (...) El, ayak ve başka şeyler öpmek gerekirdi. Eğilmek, selamlamak, sessizce dalkavukluk etmek, sonra da bir ila beş yıl arası beklemek ve bu arada yaşlanmak ve ölmek gerekirdi.”

Ermeni Kilisesi’nin ruhban sınıfındaki yozlaşmışlığı keskin bir şekilde eleştiren Gavroş’un dilinden patrikler, gatoğigoslar, piskoposlar hiçbir zaman kurtulamadı. Anarşist bir üslupla Ermeni partilerine ve “devrimcilere” verip veriştiren Gavroş, zaman zaman, gücü yettiğince, ittihatçılara ve Hürriyet ve itilafçılara da muhalefet etti. istanbul’un sorunları, doğal afetler, savaşlar ve kadın meselesiyse, sık sık ele aldığı konular arasındaydı.

Gavroş, siyasi cesareti ve özgün kalemiyle kısa zamanda büyük üne kavuşsa da, sonraki yılların inişli çıkışlı siyasi ortamında, yayın çizgisinde çeşitli kırılmalar yaşayacaktı. 1913’ten sonra ittihat ve Terakki’nin iktidarını sertleştirmesi ve basına sansür uygulamasıyla, Osmanlı siyasi arenasına ilişkin konulardan uzak durmaya ve Ermeni toplumunun günlük meselelerine eğilmeye başladı.

Anahide Ter Minassian’ın, 1914 Savaşı’nın hemen öncesine dair şu cümleleri, Gavroş’un mizahının gelip dayandığı yeri çok güzel anlatır: “Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, ufukta tehditler yoğunlaşırken, Gavroş’u istila eden kadın ve hovardalık, sefahat konuları, sahte bir ‘Belle Epoque’ (Güzel Çağ) havası yaratır, ya da, belki de, her Belle Epoque gibi, dünyanın sonunu haber verir.”


Yanlış zamanda yanlış yerde

Gavroş, savaş yıllarında, düzensiz de olsa, elbette çok daha yumuşak bir üslupla yayımını sürdürdü. istanbul’da 1925’e dek direnen Tolayan, bu tarihte, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun gölgesi altında Gavroş gibi bir yayını sürdürmenin imkânsız hale gelmesi nedeniyle dergisini kapatmak zorunda kaldı ve Paris’e göçtü.

Yervant Tolayan ve Gavroş, istanbul’da katliamlardan uzak olsalar da, Ermeni halkının yaşadığı büyük trajediden paylarına düşeni aldılar; hikâyeleri kolay son bulmadı. Umuttan umutsuzluğa, yokluktan sürgünlüğe savrulan Gavroş, 1926’dan itibaren, kendisine tamamen yabancı bir ortamda, Paris’te yeniden yayımlanmaya başladı. Gurbetteki bir hiciv gazetesi olarak, mülteci duruma düşmüş, yerinden yurdundan edilmiş halkına sesini duyurmaya, onları güldürüp acılarını biraz olsun unutturmaya çalıştı. “ikinci bir hayat soluğu” aramaktaydı, fakat onu bulamadan ilhamı tükendi.

Pek çok Ermeni göçmen gibi sürgünlüğün geçici olduğuna inanan, Avrupa’daki ‘Beyaz Kırım’ın, yani asimilasyonla gelen erimenin, Ermeni halkının sonunu getireceğini düşünen, bir yandan da maddi sıkıntılarla boğuşan Tolayan, 1936’da bu kez Sovyet Ermenistanı’na göç etti. Tam da Stalinist tasfiye döneminde...

Bu, onun ve Gavroş’un sonu oldu. Sovyet rejimi, hayatını, gördüğü çarpıklıklıları kalemine dolamak üzerine kurmuş bu güzel adamı, başka pek çoklarına yaptığı gibi, 1937’de ‘kaybetti’.


(Kaynak: Anahide Ter Minassian, “Ermenice Süreli Yayın Gavroş’ta Hiciv Çizimleri”, Ermeni Kültürü ve Modernleşme içinde, çev. Sosi Dolanoğlu, istanbul: Aras, 2006)

1915 ve Özür Dilemeden İmza Atan Mütereddit

Yeliz Kızılarslan, geçen haftasonu Biamag’da yayımlanan bu yazısında, benim Radikal 2’de çıkan 'Büyük Felaket Dogmaya Dönüşmesin’ yazımdan da söz ediyordu. Onun izniyle...


Yeliz KIZILARSLAN


1915’te yaşanan felaketi, sadece kendi empati duygumuzun gelişkinliğini ispat için değil böyle bir olay ve olgu yaşandığı için, bir halk bu felaketi tek bir kelimeyle değil onlarca kelimeyle unutmadığı için bakmalı, görmeli ve idrak etmeliyiz.

Rober Koptaş, 3 Mayıs 2009’da Radikal 2’de yayımlanan “Büyük Felaket Dogmaya Dönüşmesin” adlı yazısında, 1915’te Ermeni halkının yaşadığı trajedinin tanımlanmasına yönelik eleştirilerine karşı kendi tavrını ortaya koyarak, 1915’te yaşanan trajedinin Ermenice’de sadece "Büyük Felaket" (Medz Yeğern) kelimesiyle adlandırılmadığını göstermek için, 1915’e işaret etmek için kullanılan Ermenice terminolojideki kelimeleri de yazısının sonuna eklemiş.

“Ermenilerin, 1915’te yaşananları tanımlamak için bugüne dek sadece "Medz Yeğern" (Büyük Felaket) ya da ‘Tseğasbanutyun’ (Soykırım) sözcüklerini kullanmadıklarını” ifade eden Koptaş, Ermenice’de “yaşananlara dair, zamana ve yere göre değişen, bazılarının öne çıkıp bazılarının geriye gittiği oldukça zengin bir terminolojinin” bulunduğunu da belirtiyor.

Koptaş’ın verdiği terminoloji, bir halkın acısını dillendirmek ve yaşananları sadece tek bir kavrama (soykırım) indirgemediklerini ama o kelimenin de dillere dökülecek kadar şiddetli olayların yaşandığını da göstermek açısından son derece önemli.

Ayrıca, sıradan hayatlarını sürdürürken hiç beklemedikleri bir anda yaşamları acımasızca sonlandırılan insanların kullandıkları bu kelimeler, bir halkın bütün kültürel yaşamına dair izler taşıyor. Terminolojiye bakıldığında ilk dikkat çeken, 24 Nisan 1915’te yaşanan olayların, yaşanılan ayla ilişkilendirilerek simgelendiği bir kelime: ‘Abrilyan Yeğern’ (Nisan Felaketi).

Nisan ayı, tüm dillerde hüznüyle ve çoraklığıyla bilinir.

T.S.Eliot, muhteşem şiiri ‘Çorak Ülke’nin birinci bölümü olan ‘Ölülerin Gömülüşü’ n de Nisan ayının zalimliğini anlatarak başlar. Eliot’ın, İngiltere’nin sömürgelerden gelen zenginlikle yarattığı refahın kendi ülkesinin bireylerinin trajedisine yol açarak, onların ruhlarının boşlukta dolaşan birer ‘içi boş adama’ dönüşmelerini anlattığı şiiri, Nisan ayının, bazıları için bahar olurken bazıları için de ölülerini gömdükleri kara bir aya nasıl dönüştüklerini de gösterir.


Çorak Ülke ve "Ayların en zalimi Nisan"

‘Ayların en zalimi Nisan’, bir ülkenin kendi kaderini diğerlerini ölümlerini gerçekleştirerek nasıl belirlediğini ve umutlu bir bahar ayının nasıl kana bulandığını da gösterir. ‘Abrilyan Yeğern’ (Nisan Felaketi) ve ‘Medz Potorig’ (Büyük Fırtına) kelimeleri bilhassa Eliot’ın şiirinde Nisan ayına yüklenen zalimliği taşır ve doğanın canlanma ayı, bir halkın ölümlerine sahne oluyor.

Yaşanan trajedinin insani boyutu, her türlü insani durumun, edebiyatın, psikolojinin, psikanalizin ve sözlü tarihin açılımları içinde yer aldığına işaret ederken; 1915’te yaşanan olayların sadece nesnel ve istatistik verileriyle de gündeme getirilmediğini de gösterir.

Ancak bugün, tarihe tanıklık eden bu kayıtları; Auswitch’den sonra ölen insanın, hiçe sayılan tanıklığın da olduğu gibi, bilimsel değerden yoksun addetmek ya da sadece sanat eseri olarak değerlendirerek yazıldığı ve anlatıldığı dönemlerin tarihsel-politiğinden bağımsız ele almak da en büyük zalimlik. ‘Büyük Felaketi’ anlatan diğer kelimeler ise, ‘Medz Potorig’ (Büyük Fırtına), Sev Vocir (Kara Suç), ‘Medz Nahadagutyun’ (Büyük Şehadet),’Medz Voğperkutyun’ (Büyük Trajedi), ‘Medz Voğçagez’ (Büyük Facia), ‘Medz Ağed’ (Büyük Felaket), ‘Nakhcir’ ve ‘Medz Isbant’ (Büyük Katliam) ve ‘Hayasbanutyun’ (Ermenikırımı) dur.

Kelimelerin ilk kullanıldıkları zamanı hesap etmeden, sadece kendimce sıralayarak, hiç beklemedikleri büyük bir dehşet karşısında dilleri tutulan ve sadece yaşadıkları korkunun büyüklüğüyle olayın vahametini dile dökmek için kullandıkları kelimelerin, bu şekilde sıralandığında, bir dehşete tanıklık eden bir halkın psikolojik durumunu da açığa çıkardığını göstermek istedim.

Lacan’ın psikanaliz de, katliam gibi olaylarda yaşanılan dehşet tanıklığını ifade eden ‘Gerçek’ kelimesi, bir dehşete tanıklık eden Ermeni halkının yeniden toplumsal sembolik düzene dahil olmak için başlatmak istediği ‘tarihle hesaplaşma’ ve ‘yaşanılan felaketten dolayı’ bu olguyu özgürce konuşmak isteme talepleri, kullandıkları kelimeleri anlamlandırmamız için de gerekli.

Gotik edebiyatın muazzam temalarından biri olan ‘babaların günahları’ temasında olduğu gibi,"Perili Ev"i sıkça ziyaret eden acılı hayaletlerin sesini duymak ve geçmişle yüzleşmek, o ülkenin geleceğini de belirler.

Özür Dilemeden İmza Atan Mütereddit

Bu bağlamda, 1915’te Ermenilerin yaşadıkları trajediye dair başlatılan "Özür Dileme Kampanya"sına destek verdiğini açıklayan ama metni imzalamadan önce saatlerce, günlerce ironik bir biçimde düşünen ve bunu kamuoyuna ayrı bir ilgi çekme hadisesi olarak sunan ve bu düşünme sürecinin sonunda “yine de çok emin değilim ama hadi imzalayayım” tarzı bir üslûpla imza attığı halde, yine de özür dilemek konusunda mütereddit kalan bir aydının sanırım tercümansız anlayamadığı mesele, bahsettiği gibi “yaşanılan acıya dikkat çekmek” değil, sonuçta göründüğü üzere kendi üzerine dikkat çekmek olmuştu.

Ancak, bazı insanların ısrarla görmezden geldiği, gotikten moderniteye geçiş sürecinde ‘babaların -Ata’ların- günahını’ silmenin yolu ‘özür dilemekten’ geçer. Ve, maalesef ‘özür dilemek’ de büyümüş yetişkin insanların ilk öğrendiği şeydir.

Nurdan Gürbilek’in "Kötü Çocuk Türk"te belirttiği gibi “ısrarla büyütülmeyen bir toplumun, ‘emekli vesayet çocukları’ olan kimi aydınlar gibi ‘özrü kabahatinden büyük’ olur ve bir halkın sadece 1915’e sığmayan sistematik ölümlerinin acısı, göz önünde yaşansa da ısrarla laf döner dolaşır ‘biz’ ve ‘onların’ öncelik sırasına gelir ki o da zaten egemeni, bir türlü kendini çömelmiş özür dilerken ki ‘ebedi mağlup ve mağrur’ tasavvurundan çıkaramaz.

Çünkü, Şark’ın ezeli yenilgisi, batıyı dışarı da ararken dönüp kendi yarattığı felakete bakmamak ve Şark kelimesiyle barışamamak. Kısacası, 1915 Felaketi’nin konuşulmayanları, ne bizim imzalarımızla biter ne de “biraz daha acı henüz anlamadık” sloganlarıyla. Trajedinin, olgusal devamı, 19 Ocak 2007’de sokak ortasında güpegündüz yaşandı. Hrant Dink cinayetinden toplumca dilenecek tek özür ise, kalanların güvenliğinin sağlanması ile cinayetin kayıtsız şartsız aydınlatılması olacak. Yeniden yazılacak şimdinin tarihi içinde ise, bu ancak acının ‘arabesk’ bir formda sunulmasıyla değil, bir halkın kendi dilindeki ifade biçimlerinin aktarımıyla olacaktır. Umarım.
_____________________________

* Rober Koptaş. (3 Mayıs 2009). “Büyük Felaket Dogmaya Dönüşmesin”. Radikal 2.
ATV-Sabah grevcileri sendika düşmanlığının had safhada olduğu medya sektöründe yıllardan sonra ilk grevi gerçekleştirdiler. Turkuaz grubuna bağlı olan ATV-Sabah grevi yok sayılmaya çalışıldı ve ana akım medyada haber bile olamadı.
İşçiler ve dostları seslerini duyurmak amacıyla çeştili yollar deniyor. Grevciler her Cumartesi saat 19.00'da Taksim tramvay durağından Galatasaray Meydanına yürümeyi sürdürüyor.
Grevcilerin dostları grevci işçilere destek olmak amacıyla 4. İşçi filmleri festivalinde filmlerin başında fragman olarak gösterilmek üzere kısa filmler hazırladılar. Bu filmlerden birisini izliyorsunuz.
Bu filmleri mümkün olduğu kadar çok izleyiciye ulaştırmak amacıyla sitemize koyalım ve de dostlarımıza duyuralım.
Grev sürüyor, dayanışma büyüyor!
Örgütlü emek, özgür haber!
Haber alma hakkın için seyirci kalma!


Haber alma hakkın için seyirci kalma from halk medya on Vimeo.



Örgütlenme hakkın için seyirci kalma from halk medya on Vimeo.



(kaynak: sendika.org)

Üç Horan'ın vebali

Agos, 8 Mayıs 2009

Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı seçimlerinin, tespit edilen usulsüzlükler nedeniyle iptal edilmesi, süreci yakından takip edenler için sürpriz değildi.

Seçmen listelerindeki hataları görenler, vefat etmiş kimselerin o listelerde yer aldığını, seçim Beyoğlu ilçesiyle sınırlı tutulduğu halde başka ilçelerde oturan kimselerin seçmen yazıldığını bilenler, bu tür bir kararın çıkabileceğini biliyorlardı. Seçim günü kilise avlusunda şöyle bir gezinenlerse, şişirilmiş listelerin yarattığı karmaşayı gözleriyle gördüler. Normalde 400-500 kişinin oy kullandığı Beyoğlu’nda 18 yaş üstü Ermeni nüfus birdenbire iki katına çıkmadığına göre, işin içinde bir bit yeniği vardı.

Seçimin iptal edilmesi Ermeni toplumu açısından yüz kızartıcı bir sonuç elbette. Asırlık mücadeleler sonucunda, bin bir güçlükle oluşturulan demokratik teamüllerin kişisel çıkar ve makam için bu denli hoyratça kötüye kullanılması ise, geleneğe ve geleceğe yönelik büyük bir saygısızlık.

Ancak unutmamalı ki, bu yüz kızartan durumun sorumluları, bugün kimilerinin iddia ettiği gibi, usulsüzlükleri tespit edip iptal başvurusunda bulunanlar değil, o listeleri bizzat oluşturan, denetleyen ve seçim tertip heyetini görevlendiren mevcut yönetimdir.

Üç Horan’ın yönetim kurulu hakkında söylentiler bugüne dek hiç eksik olmadı. Yönetimin bu iddiaların tümünden aklandığını kabul etsek bile, bu iptal kararı, kara bir leke olarak geçecek tarihe.

Bu lekeyle birlikte yaşamaya tenezzül edecek kadar küçülenlerin ar damarları epey geniş olmalı.


Geçmişi tanıktır

Şimdilerde, Üç Horan yönetimine muhalif Sarı Liste adayları üzerinde yoğun bir baskı var. Vakfın yönetimine aday olmak en doğal ve demokratik hakları değilmiş gibi, bu insanlara, “Gördünüz mü, siz aday olup ortalığı karıştırdınız, seçimler iptal oldu!” deniyor. Seçim tarihini aylarca gizleyenler, seçim duyurusunu yasal sürenin son gününde yapanlar, seçmen listelerini yasal sürenin son günü askıya çıkaranlar mevcut yönetim değil de yönetime yeni aday olanlarmış gibi, iptal kararı muhaliflerin omuzlarına yıkılmaya çalışılıyor. Suçlu, her nasılsa, usulsüzlüğe sebep olanlar değil, bunların tespit edilmesi için başvuruda bulunanlar oluyor.

Agos’u mahkemelere şikâyet edip köşeye sıkıştırmaya çalışanlar ise, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yapılan iptal başvurusunu, cemaat içinde olan biteni devlete şikâyet etmek gibi gösterip vicdanlarda mahkûm ettirmeye çalışıyor. Bu koroya, Patrikhane’yi fiilen patriksiz bıraktığı halde bir patrikmiş gibi saygı görmeyi bekleyen Başepiskopos Aram Ateşyan da katılıyor.

Bu yolda, kadim ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ taktikleri devreye sokuluyor, ağabeyler kardeşlere, eskiler yenilere, ustalar çömezlere ‘makul’ yolu gösteriyor, ‘sağduyu’ çağrısında bulunuyor: “Gelin bu sevdadan vaz geçin. Harabetoğlu zaten yaşını başını almış adam. Bir dönem daha başkanlık etsin, ne çıkar!”

Geçmişte Ermeni toplumunun içe kapalılığından, sessizliğinden yararlanan, koyunun olmadığı yerde kendini abdurrahman çelebi addeden kimseler, çarkların aynen dönmesi, fincancı katırlarının ürkmemesi için, değişim arzulayanların çanına bir kez daha ot tıkamak için çaba sarf ediyor.

Bugüne dek Ermenilerin uğradığı devlet kaynaklı haksızlıklara karşı seslerini hiç yükseltmemiş olanlar bir korku ortamı yaratmaya çalışıyor, “Bakın, seçimlerde bir kez daha huzursuzluk olursa devlet vakfı kayyuma devredecek, yazık değil mi asırlık vakfa!” diyerek şantaj yapıyorlar.

Oysa, Beyoğlu Üç Horan Vakfı Başkanı’nın, geçmişte II. Mesrob’un patrik adaylığına karşı olan devletlu güçlerin yanında saf tuttuğu, birtakım tezviratlarla onun seçimi kazanmasını engellemeye çalıştığı unutuluyor. Onun gazetesinin büyük başyazarının, o günlerde Başepiskopos Mesrob’a, Patrikhane’nin kapısına kilit vurup anahtarını valiliğe teslim etmesi çağrısında bulunduğu da…

Ermeni kurumlarını, vakıflarını, kiliselerini korumak, kerametleri kendinden menkul bu muhteremlere mi kaldı?

Hürriyet’in tercihi

Agos, 8 Mayıs 2009

Üç Horan seçimlerinin iptal edilmesinin Hürriyet’te ele alınış biçimi, bizi bir kez daha ana akım medya üzerinde düşünmeye davet ediyor.

Logosunun yanında ‘Türkiye Türklerindir’ yazan bu gazetenin ve onun temsil ettiği zihniyetin temel ilkesinin, Türkiye’nin hassas meseleleri hakkında, ulusalcı, milliyetçi, modern kesimi yönlendirmek olduğunu biliyoruz.

Bu çizginin, Türkiye’nin hepimiz için daha zor yaşanır bir memleket olmasındaki payını anımsamak için, yakın tarihe şöyle bir bakıp, misal, Kardak olayını, Ahmet Kaya’nın başına gelenleri ve nihayet Hrant Dink’in kamusal bir figüre dönüştüğü yıllarda gazete sayfalarına genellikle nasıl konuk edildiğini anımsamak yeterli. Bu tür gazeteciliğin, gerektiğinde nasıl manipülatif haberlerle kitlelere ‘ayar’ verdiğini, Ergenekon davasındaki tavrını da biliyoruz.

Üç Horan haberini Hürriyet 4 Mayıs Pazartesi günü yayımladı. Haber sürmanşete çıkarılmıştı, ama başlıkta bir gariplik vardı: ‘Ermeni seçimine Kürtler karıştı’. Aslı Sözbilir’in haberi, 21. sayfada da, ‘Türklü, Kürtlü Ermeni seçimi’ başlığıyla verilmişti.

Türkiye’deki hâkim algı kalıplarını bilen herkes, bu haberin ancak bu şifrelerle (Ermeni-Kürt-Türk) bir araya getirildiğinde sürmanşetlik bir ‘değer’ taşıyacağını bilir. Bu formülasyonun hiç de masum olmadığını, Ermenilerle Kürtleri aynı cümle içerisinde gören pek çok ‘okur’un aklına, ülkeyi bölmek için tezgâhlanan Ermeni-Kürt oyununun, Ermeni dölü Apo’nun, sünnetsiz PKK’lilerin, Kürt kılığındaki kripto Ermenilerin geleceğini de biliriz. Üç Horan’la ilgi- li haber, ulusalcı-milliyetçi komp-lo teorilerine işte böyle bağlanmıştı.

Üstelik bu, haber metnine hâkim olan bir vurgu da değildi. Aslı Sözbilir’in haberini okuduğunuzda, seçimin iptaliyle sonuçlanan sürecin olabildiğince doğru bir süzgeçten geçirilerek aktarıldığını görebiliyordunuz. Burada, habere o başlığı uygun gören ve onu sürmanşete taşımaya karar veren yazıişlerine ait bir tercihti söz konusu olan.

Bir pazartesi sabahı, Hürriyet okurlarının zihninde yukarıda anlatılmaya çalışılan resmi uyandıran ve Türkiye’de zaten korku içinde yaşayan Ermeni toplumunu biraz daha zor durumda bırakan bir tercihtir bu.

Türk’e pedagoji, Ermeni’ye psikoloji

Agos, 1 Mayıs 2009

Obama ve bir tür özeleştiri

27 Mart’ta, Obama’nın geçmişteki konuşmalarından örnekler vererek, onun 1915’te yaşananları soykırım olarak adlandırmakta hiç şüphe duymadığını, ancak başkan olduktan sonra bu konuda nasıl bir tavır içerisinde olacağını bilmenin kolay olmadığını söyledikten sonra, şunları yazmıştım:

“?ahsen, Obama’nın Ermenilerin başına gelenleri anarken soykırım terimini kullanıp kullanmayacağının, 1915 Felaketi’nin nasıl tanımlanacağı açısından çok da önemli olduğunu düşünmüyorum. Neticede, onun da, tıpkı önceki başkanların yaptığı gibi, kavramın kendisini kullanmasa da, Amerikan yönetiminin yaşanan felaketin büyüklüğünü ne kadar iyi kavradığını anlatan sözcükleri kullanacağına şüphe yok.

Çiçeği burnunda başkanın, 24 Nisan mesajında, daha önceki beyanlarının arkasında durup durmayacağı, salt Ermenileri ilgilendiren bir konu olmamalı. Çünkü, bir başkanın, henüz başkan değilken ‘hakikat’ bildiğini o koltuğa oturduktan sonra unutması, Amerikan cephesinde değişen bir şey olmadığını anlatacak her şeyden önce. Bu da, nihayetinde pek de hayırlı bir haber olmayacak.”

O günden bu yana, Obama yukarıdaki cümleleri haksız çıkaran şeyler yaptı. Türkiye ziyaretinde, Cumhurbaşkanı Gül’le görüşmesinin ardından ve TBMM’deki konuşmasında, nihayet 24 Nisan mesajında, geçmişte yaşanan trajedi hakkındaki görüşlerinin değişmediğini güçlü bir şekilde ifade ettikten sonra, Türkiye’yi geçmişiyle yüzleşmeye, Türkiye ve Ermenistan’ı ise ilişkilerini normalleştirmeye davet etti.

Obama, kendi açısından son derece incelikli bir diplomatik adım attı. Hem görüşlerinden taviz vermedi, böylece benim sandığım gibi “ ‘hakikat’ bildiğini koltuğa oturduktan sonra unutmadı”, hem de tarafları gerçek, samimi bir diyaloğa davet etti. Böylece, benim, ‘soykırım’ı telaffuz etmezse, Amerikan cephesinde değişen bir şey olmayacağı yönündeki önermemin sığlığı ortaya çıkmış oldu. Görülüyor ki, Amerikan cephesinde, dikkatle izlemeye devam etmemiz gereken bir değişim var.

Ancak sorunun barışçı ve adaletli bir şekilde çözümü yolunda, Amerikan Başkanı’nın sözleri pek bir şey ifade etmiyor. Neden mi? Onu, yanda tartışalım.


Türk’e pedagoji, Ermeni’ye psikoloji

Çünkü... Asıl mesele ‘Türkler’ ve ‘Ermeniler’ arasında. Çünkü meselenin aktörleri Türkiye, Ermenistan, Türkiyeliler, Ermenistanlılar, diaspora, milliyetçiler, Kürtler, demokratlar... Ve doğaldır ki, Obama’nın mesajının her kesim için farklı bir anlamı var.

Türkiye’de siyasetçiler, ağız birliği etmişçesine, mesajın kabul edilemez olduğu üzerinde birleşti. Oysa Obama’nın geçmişe yönelik değerlendirmesi, neticede önceki başkanlardan pek de farklı değildi. Onun açıklaması da, Anadolu’da yaşayan 1,5 milyon Ermeni’nin yerlerinden yurtlarından edilip katledildiğine vurgu yapıyordu. Mesajın, bu yönüyle, Türkiye toplumunu siyasi kürsülerde seslendirildiği kadar rahatsız etmediği, dolayısıyla parti liderlerinin çıkışlarının sadece iç ve dış pazara yönelik mesajlar olduğu söylenebilir.

Oysa, özellikle diasporadaki Ermeniler açısından bu açıklama çok daha dramatik sonuçlar doğurdu. Yazılan yazılara, internet tartışmalarında konuşulanlara baktığınızda, bilhassa ABD’li Ermenilerin yaşadığı derin hayal kırıklığını görebilirsiniz. Obama’nın bu kez, artık, nihayet, sonunda, ‘soykırım’ diyeceğine yürekten inanan bu insanlar, kendilerini aldatılmış, kandırılmış hissediyorlar. Geçmişte olduğu gibi, bir kez daha...

Türkiye’de, konunun özgürce tartışılmasını ve Ermenilerin yaşadığı acılara saygı gösterilmesini isteyen kesimden pek çok kişi, başta Özür Diliyorum kampanyasını başlatanlar olmak üzere, ‘soykırım’ tabirinin uyandırdığı tepkinin, tartışmayı daha baştan çıkmaza soktuğu gerekçesiyle, bu ifadeyi kullanmaktan kaçınmak gerektiğine inanıyorlar. Türkiye’yi iyi tanıyanlar, bu tutumun, toplum pedagojisi açısından haklı bir kaygıdan beslendiğini görmekte zorlanmayacaktır.

Ancak, bir de madalyonun tersi var. Yani, dünyanın dört bir tarafına dağılmış, birkaç nesildir ruhlarını sarmış travmaların acısını çeken Ermenilerin pedagojisi, daha doğrusu psikolojisi. Görünen o ki, Türkiye’yi dönüştürme çabası sürerken, toplumu incitmemek, kızdırmamak, ona söz söylemeye devam edebilmek için hassasiyet gösterildiği ölçüde, Ermenistan’daki ve diasporadaki Ermenilerin ruhu derin yaralar almaya devam edecek, ediyor. Bu nedenle, Türkiye’de yürüyen tartışmaya dışarıdan bakan Ermeniler, olan biteni güç siyasetinin oyunları olarak görecekler, görüyorlar. Dünyanın dört bir tarafındaki Ermeniler, Obama’nın, Türkiye güçlü olduğu için, Türkiye stratejik açıdan önemli olduğu için soykırım sözünü kullanmaktan kaçındığını düşünecekler, düşünüyorlar ve bu durum, geçmişin bütün haksızlıkları ve insanlık dışı uygulamalarıyla birleşerek, onları yoğun bir kedere ve umutsuzluğa sevk edecek, ediyor. Oradan bakıldığında, Türkiye’de düzenlenen özür kampanyası, Baskın Oran’ın Milliyet’te yayımlanan “Başbakan bizim kampanyamıza dua etsin. Bütün dünya parlamentolarında otomatik kararlar çıkıyordu. Onlar duracak. Diyaspora yumuşadı. Dünya basını genosid (soykırım) kelimesini kullanmamaya başladı” sözleriyle birleşerek büyük bir stratejinin parçası olarak görülecek, görülüyor. Obama’nın 24 Nisan açıklamasında, Türkiye’de hazırlanan özür metninde kullanılan tabiri ödünç almış olması, bu stratejinin son halkası halini alacak, alıyor.

Burada sorumluluk elbette ki iki halkın gerçekten barışmasını isteyen Türkiyeli aydınlara düşüyor. Onlar, özürlerinin arkasında durmak, kendilerini dünyaya dağılmış Ermenilere daha iyi anlatmak zorundalar. Bunu herhangi bir siyasi neden değil, bizatihi diledikleri özür dayatıyor.

Bir hatırlatma: Geçtiğimiz hafta Tütün Deposu’nda yapılan, İHD’nin ve bir avuç insanın elbirliğiyle düzenlediği, 1915 kayıplarını anma etkinliğine, özür kampanyasını düzenleyenlerden hiçbiri katkıda bulunmamıştı. Onlar, salonda da yoklardı; hafta boyunca konuyla ilgili başka bir etkinlik düzenlemediler; 24 Nisan’da Ermenilerin yasını paylaşan bir mesaj yayımlama gereği de duymadılar.

Evet, Türkiye’deki değişimi belli toplumsal, tarihsel hassasiyetlere saygı göstererek sağlamak akılcı bir yol olarak görülebilir. Ama bunu, özür dilediğiniz insanların kalplerini kırarak yapmaya devam ederseniz, özrün çok da bir anlamı kalmayacak.


İkonlaşan Gomidas

Agos, 24 Nisan 2009


Geçen hafta yaklaşıp baktığımız Gomidas’lı fotoğrafın elimizden tutup bizi getirdiği yerden devam edelim.

Gomidas’ın felaketten önce başlattığı şarkının, kılıç artığı Ermeniler tarafından geleceğe bir ağıt olarak taşındığını, felaketin öncesiyle sonrası arasında var olan en güçlü bağın o notalarda yaşam bulduğunu yazmıştık.

Onun, Anadolu ve Kafkasya Ermenilerinin geleneksel müziklerini çokseslendirerek, uyarlayarak, adapte ederek yaratmaya çalıştığı estetik, modernleşme, sekülerleşme ve uluslaşma arayışının ritmini tutuyordu. Gomidas işte bu yüzden Ermeniler için zamanın ruhuydu. O, geçmişten, gelenekten, radikal olmayan ama derin bir kopuşu işaret ediyor, yaşanan siyasi, toplumsal dönüşüm ve dalgalanmaları sanatsal olana tahvil ediyordu.

1915’ten önce, türlü siyasi çalkantılara rağmen doğal seyrinde devam eden, dünyadaki ve çevresindekileri değişimlerle temas ederek akıp giden Ermeni yaşantısı, bu halkın Anadolu’daki varlığının ortadan kalkmasıyla yatağını değiştirdi. Bu keskin değişim, 1915’i Ermeni tarihinin miladı haline getirdi; Ermenilerle ilgisi olan her şey, o tarihe gönderme yapar oldu ve zamanla durgunlaşıp donuklaştı.

Anadolu’da Ermenilere özgü ne varsa, 1915’te kaldı. Taş, demir işçiliği, elişleri, pek çok zanaat yok oluşa sürüklendi. Yaptıkları ekmeğin üzerine susamı haç şeklinde serpen kadınlar yoktu artık. Ya öldürülmüş, ya Kürt evlerine besleme ya da gelin olarak girmiş, ya da Arap topraklarına, oradan da yeni diyarlara doğru dağılmışlardı.

Ermeni okulları kaymakamlık binası, kiliseler cephanelik, mezarlıklar taşlarından temizlenip tarla oldu. Ermeni evlerinin irileri cumhuriyet bürokrasisine konak, küçükleri muhacirlere hane, yeni evlere temel taşı oldu.

Bütün bir aydın kuşağı halkının kaderini paylaştı; hatta İttihatçı hunharlığın öncelikli hedefi olarak kökünden budandı. Artık ne Taniel Varujan’ın Navasart yıllığı vardı, ne Siamanto’nun lirizmi, ne 20-30 yıl önce Realistlerin başlattığı arayışların varacağı bir yer. Gomidas aklını yitirmişti ama hayatta kalan diğer aydınların durumu da çok farklı değildi. Ermenice roman, Ermenice öykü, Ermenice şiir, artık bambaşka bir mecradaydı. Anadolu toprakları üzerinde küçük de olsa bağımsız bir Ermeni yurdunun kurulmaması, acıyı ve hayal kırıklığını katmerlendiren son darbe oldu.

Gomidas’ın müziği de faciadan nasibini aldı elbette. Ezgiler, edebiyata nazaran, geride kalanların duygularını ifade etmekte daha çok kabul buldu. Birkaç Ermeni’nin bir araya geldiği her yerde onun Kusan’ına öykünen korolar kuruldu, onun ilahileri okundu; halk şarkıları saf hallerine göre değil, onun düzenlemelerine göre seslendirildi.

Onun yeni umutların, yeni arayışların simgesi olan şarkıları geçmişe ve geçmişin kayıplarına yakılan birer ağıt halini aldı. Şarkılar aynıydı ama ifade ettiği duygular bütünüyle değişmişti. Ermeni kültüründe her halükârda önemli bir basamak olarak görülecek, ama belki de sonraki nesiller tarafından hızlı bir şekilde aşılacak olan Gomidas, bu yüzden bir simgeye dönüştü, ikonlaştı.

Onun tarihte donmuş bir figür olarak kalmaya mahkûm edilmesi, Ermenilerin yaşadığı felaketin boyutlarını gösteren en acı örneklerden biri oldu.

DTP’yi köşeye kıstırmanın anlamı

Agos, 24 Nisan 2009

Bu toplumun vicdanı, DTP’nin ‘PKK’ya yönelik operasyon’ görünümü altında köşeye kıstırılmaya çalışılması ahlaksızlığına itiraz edecek gayri-Kürtlerin sayısı kadar.

14 Nisan’dan beri birçok ilde yapılan operasyonlarda, 300’den fazla DTP’li gözaltına alındı, 150’ye yakın kişi tutuklandı. Son olarak, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve DTP İl Başkanı Nejdet Atalay, PKK üyelerini “gerilla” olarak nitelendirdikleri için “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla hapse mahkûm edildi.

PKK’nın Türkiye’deki eylemlerini planlamak üzere kurulduğu iddia edilen Türkiye Meclisi’ne yönelik olduğu söylenen operasyonlar DTP’yi marjinalize etmeyi amaçlıyor. Oysa, bu partiyi PKK’yla bağlantılı olduğu gerekçesiyle kapatmaya çalışmak, yöneticilerini hapse attırmak, Türkiye’nin bataklığa daha fazla saplanmasından başka bir sonuç doğurmayacak.

DTP’nin PKK’yla bağını sosyolojik bir gerçek olarak kabul edip anlamaya çalışmadıkça, bin bir zorlukla Kürtlerin demokratik taleplerini dile getirmeye çalışan partinin örgütle arasına mesafe koymasını şart koştukça, barış yolunda tek bir adım dahi atmanın mümkün olmadığını çok iyi biliyoruz.

Türkiye’nin siyasi örgütleri, sivil toplum kuruluşları, sendikaları, aydınları, bugün “Ben DTP’liyim!” diyerek sokaklara dökülmezse, askeri vesayet rejimi altında daha çok çatışma, daha çok ölü asker ve militan, daha çok operasyon göreceğiz.

Che varken Evren’i kim hatırlasın!

Agos, 24 Nisan 2009

Gazeteler yazdı. Antalya’da, 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırmada, çocuklara tarihi ve siyasi kişiler, sanatçı ve düşünürler ile tarihi yerlerin fotoğrafları gösterilmiş, ‘Tanıyorum’, ‘Tanımıyorum’ şıklarını işaretlemeleri istenmiş.

Radikal’in “Kenan Evren ‘50 Cent’ etmedi” başlığıyla verdiği haberde, liselilerin ‘50 Cent’ adı ile popüler olan rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson’u 12 Eylül’ün baş generali Kenan Evren’den daha çok tanıdığına vurgu yapılıyordu.

“Asmayalım da besleyelim mi!” sözünün sahibi darbeci generalin, baş müsebbibi olduğu karanlıktan çıkma mücadelesi halihazırda sürerken, topu topu bir kuşak sonra unutulmuş olmasını kaderin hoş bir cilvesi olarak selamlamak gerek.

İşin daha da güzel tarafı, ankette Evren’le aynı kategoride yer alan Che Guevara’nın tanınmışlıkta ona ciddi bir fark atması.

Evet, çocukların Kenan Evren’i tanımaması, bir yandan toplumsal hafıza kaybının boyutlarını, bir yandan da demokrasi mücadelesinin gelecekte daha da zor olacağını gösteriyor. Evet, Che’nin daha çok tanınması onun imgesinin ticarileşmesiyle yakından alakalı. Ancak yine de, bütün bunlara rağmen, bir anlığına durup, Che’nin kazandığı bu ‘başarı’nın tadını çıkarmalı.

Gelecekte, umutları karartanların değil umudu olanların, gaddarların değil vicdan sahibi olanların hatırlanacağını bilmek insanın yüreğini ferahlatıyor.

Korkunun teyel çizgilerinde

Agos, 17 Nisan 2009


Kanadalı dünyaca ünlü yönetmen Atom Egoyan, 28. İstanbul Film Festivali kapsamında gala gösterimi yapılan son filmi Adoration’da (Tapınma), kamerasını yine tehlikeli sulara yöneltiyor ve yaşadığımız dünyanın en temel siyasal meselelerinden biri olan, farklı etnik-dinsel kökenlerden insanlar arasındaki çatışma ve gerginliklere odaklanıyor.

Ancak Tapınma, salt büyük toplumsal meseleleri, o uğursuz tabirle söylemek gerekirse “medeniyetler çatışması”nı, Judeo-Hıristiyan ve Müslüman kültürleri arasındaki çarpışmayı ve bunun Batı dünyasındaki yansımalarını ele alan bir film değil. Egoyan, filmde, bireye ve aileye, insanlar arasındaki ilişkilere ait, can yakıcı, cevaplandırması zor pek çok soru sormaktan da çekinmiyor.

Ünlü yönetmen, Tapınma’da, izleyiciyi iletişim çağında bireyselliğin, mahremiyetin ve insanların birbirleriyle ilişkilenme biçimlerinin girdiği yeni şekiller üzerine düşünmeye davet ederken, bir yandan da terör, teknoloji, değişen kimlikler ve korku temaları etrafında geziniyor.

Simon (genç oyuncu Devon Bostick zor bir rolün altından başarıyla kalkıyor), okul için bir ödev hazırlarken, gazetedeki bir haberde bahsi geçen terörist çiftin yerine trafik kazasında yitirdiği anne babasını koyup olayı kafasında yeniden kurar. Sahte bir kimlik altında hikâyesini internette yayımlar ve insanlar bundan hiç beklemediği kadar etkilenir. Bu arada, Fransızca öğretmeni Sabin (her zamanki güzelliği ve duruluğuyla Arsinée Khanjian) de onun bu oyununa dahil olur. Hatta, Müslümanların, içinde yaşadıkları toplumda maruz kaldığı ayrımcılığa dikkat çekmek için, Simon’ın dayısı Tom’u (dünyaya küsmüş genç adam rolünde hayli inandırıcı bir oyunculuk sergileyen Scott Speedman) gizlice test edecekleri bir oyuna dahi dahil olur.

Sabin’in, oyun için abartılı bir tesettür içerisinde yüzünü gizleyerek Müslüman bir kadın kılığında Tom ve Simon’ın birlikte yaşadıkları eve gelmesi, filmin doruk noktalarından birini oluşturuyor. Bu yabancı (ve zeki) kadının, başlayan küçük sohbet sırasında yumuşacık bir şekilde dile getirdiği makul (ve masum) görüşler karşısında çaresiz duruma düşen Tom’un, onu “Burası özel mülk bayan!” diyerek kovmasıysa (ne de olsa o fikirleri dile getiren bir Müslümandır), kapitalist dünya değerlerini özümsemiş sıradan insanların, güç oyununun kurallarını uygulamaya nasıl da teşne olduğuna dair çarpıcı bir örnek.

Filmde, Simon oyununu sürdürdükçe, anne babasının ölümüyle ve diğer aile bireylerinin bu olaya dair suçluluk hissi nedeniyle parçalanmış olan ailesine dair hiç bilmediği sırların da kapısını aralamaya başlıyor. Bu sırlarda, sadece anne babasına değil, Sabin ve Tom’a da yer vardır.

Çok katmanlı, derinlikli, nüfuz etmesi her zaman için kolay olmayan işler çıkarmasıyla tanınan, filmlerinin senaryo ve kurgusunu, görüntü ve sesini adeta oya işler gibi işleyen Egoyan’ın bu on birinci uzun metrajlı filmi de, bu bakımdan diğerlerinden ayrılmıyor. Film, olay örgüsünün merkezinde bir kazanın yer almasıyla ve bu kazanın geride kalanların hayatlarını daha sonraki yıllarda nasıl etkilediğini anlatmasıyla, yönetmenin 1997 tarihli harikulade filmi ‘The Sweet Hereafter’la da benzerlikler taşıyor.

Tapınma’nın bizca en önemli başarısı ise, ele aldığı çetin, netameli, büyük harflerle konuşmaya, büyük sözler etmeye, dolayısıyla sarpa sarmaya gayet açık konunun, bireylerin hayatlarıyla, kişisel ve ailevi hikâyelerle temas ettiği noktaları gayet sarih bir şekilde göstermesi. Tekil olanla çoğul olanı önce ustaca ve hissettirmeden teyelledikten sonra, hikâyenin ilerleyen kısımlarında mahir bir terzinin elinden çıkma dört başı mamur, sofistike bir kıyafet ortaya çıkarması.

(Raffi Şirvanyan adıyla, 'Yer Göstericisi' bölümünde)

Resimdeki Tanrı

Agos, 17 Nisan 2009



Resimde yüz elliyi aşkın kişi var. Belli ki mutlu bir vesileyle toplanmış, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu bir grup insan. Tüccarlar, esnaflar, öğretmenler, ev kadınları, terziler, öğrenciler, işçiler. Hepsi, bayramlık kıyafetlerini giyip de gelmiş gibi.

Tam ortalarında, fotoğrafın tam kalbinde, ilk bakışta dikkati hiç mi hiç çekmeyen, diğerlerinden ayırt edilemeyen bir adam.

Siyahlar içinde, sakallı, kara kuru bir adam.

Benim gibi gözleriniz bozuksa, yüz hatlarını görebilmek için iyice yaklaşmanız gerekir. Dikkatli bakarsanız, diğer tüm erkeklerin aksine, başında bir başlık olduğunu, kıyafetininse yakasız, siyah bir kumaştan ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Biraz daha, biraz daha dikkatli bakarsanız, onun, fotoğrafın varoluş nedeni olduğunu da görebilirsiniz. Çevresine bunca insanı toplayan, onları bir araya getiren, o günü ölümsüzleştirmek arzusuyla fotoğrafçının karşısına geçiren, onun kişiliğinden başka bir şey değildir.

İskenderiye’de, kolonyal şapkalı, takım elbiseli, şık giyimli beylerle şık hanımların, en güzel kıyafetlerini giymiş çocukların, bu yüz elliyi aşkın insanın bunca önemsediği adam, zamanın kültür ortamında, dünyanın dört bir tarafındaki Ermeniler arasında Tanrı muamelesi gören bir ruhanidir.

Onun Tanrılığı, ihtirasla, hırsla, güçle ‘elde edilen’ değil, mütevazılığı, sadeliği, iyi kalpliliği, işini ciddiye alması ve çalışkanlığıyla, insana, insan yüreğine yakınlığıyla ‘layık görüldüğü’ bir Tanrılıktır.

İskenderiye’de, bu fotoğrafın çekildiği 1911’de 42 yaşında olan Gomidas, din adamlığına adım atmadan önceki adıyla Soğomon Soğomonyan, bu fotoğraftan hepi topu dört yıl sonra, sürgüne ve ölüme gönderildiği Çankırı’dan, Halide Edip, Mehmet Emin ve Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun çabaları sayesinde alınan özel izinle dönüşünde, Tanrılıktan, bir başka uhrevi boyut olan deliliğe geçecek, hayatının son yirmi yılını hastane odalarında, beyaz çarşaflar, ilaç kokuları ve geçmişin karabasanlarıyla mutlu günleri arasında, bilincinden ve dünyadan kopmuş bir halde geçirecekti. (1919’a kadar İstanbul’da, fiişli’deki La Paix’de, 1919’dan 1935’e Paris’te, Villejuif’teki bir akıl hastanesinde.)

Fotoğrafa hiçbir büyütecin gösteremeyeceği kadar yakından, yüreğinizle bakarsanız, ruhunu, çocukluğunda yetim kalışından sonra insan sevgisiyle, müzikle ve Tanrı inancıyla besleyen bu hassas adamın gözlerinde o deliliğin ilk işaretlerini görebilirsiniz belki. Yüzünün ortasındaki o iki çukurun ışıltılı saydamlığının ardına geçerseniz, bu topraklar üzerinde yaşanmış ve yaşanacak bütün kederleri biz, siz, hepimiz adına sırtlanmış bir ahir zaman dervişi bulabilirsiniz.

Geçmişin belleğinde bıraktığı yol izlerinin gelecekte hangi kara günlere çıktığını bilen bu derviş, sanki ömrünü halkının son nefesine, o son nefesin notalarını bulmaya adamış, insanlarını, Eçmiyadzin’den Berlin’e, Paris’ten Tiflis’e, Kahire’den Bursa’ya, Bakü’den İstanbul’a kadar, müziğiyle çevresine toplamıştır. Gomidas, bu topraklar ve Ermeniler için zamanın ruhudur.

Onun o son Ermenilerle başlattığı şarkı, onların yeryüzünden pala, bıçak, tabanca, tüfek darbeleriyle silinmesinin ardından, kılıç artıkları tarafından bir ağıt olarak geleceğe taşınmış, felaketin öncesiyle sonrası arasında durmaksızın devam eden en güçlü bağ, o notalarda yaşam bulmuştur.

AKP bürokrasi karşısında güçsüz

Agos, 10 Nisan 2009

Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Elçin Macar’la cemaat vakıflarının mülkiyet sorunları üzerine


Rober Koptaş

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından yayımlanan, Dilek Kurban ve Kezban Hatemi’nin kaleme aldığı ‘Bir Yabancılaştırma Hikâyesi: Türkiye’de Gayrimüslim Cemaatlerin Vakıf ve Taşınmaz Mülkiyet Sorunu’ başlıklı rapor, cemaat vakıflarının bugüne dek uğradığı haksızlıkları bir kez daha gündeme getiriyor ve çözüm önerileri sunuyordu.

Türkiyeli gayrimüslimlerin tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Elçin Macar’la, TESEV raporunun ışığında, sorunun geçmişteki temellerini, bugününü ve geleceğini konuştuk. Macar, AKP hükümetinin, cemaat mülkleri konusunda bürokrasiden gelen baskılar karşısında güçsüz olduğuna dikkat çekiyor ve sorunun çözümü için AB mevzuatına uyumun şart olduğuna inanıyor.



GEÇMİŞTE • Cemaat vakıfları dediğimiz vakıflar, Osmanlı döneminde padişah iradesiyle kurulan cemaat kurumları. Bu kurumlar, İslami bir kavram olan ve bir Müslüman’ın gelir getiren bir akarını, hayır işine vakfetmesi anlamındaki ‘vakıf’la benzerlikler göstermesine karşın, esas olarak bir kişiye değil, bütün cemaate ait. Bunlara şahsi mülk gözüyle bakmamak gerekiyor. Aslen vakıf olmayan bu kurumları Vakıflar Genel Müdürlüğü çatısı altında toplayan Cumhuriyet rejimi, sorunların temelini de atmış oluyor.

Osmanlı döneminde, 1912’ye kadar bu kurumların tüzel kişiliği tanınmıyor ve mal mülk edinmelerine, kendi adlarına kaydetmelerine izin verilmiyordu. O tarihe kadar iki tür kayıt söz konusuydu: Mülkler ya cemaatten birinin adına ya da ‘nam-ı mevhum’ denilen, bir azizin, bir azizenin, Katoliklerde görüldüğü gibi tarikatların kurucusunun adına kaydediliyordu. Bunlar, daha sonra cemaatlerin başına türlü sorunlar açılmasına vesile edildi.

Geçmişte, İslami vakıfların maddi ve siyasi anlamda ciddi bir gücü vardı. İslam’la hesaplaşan Cumhuriyet rejimi de bunları denetimi altına almayı amaçladı. 1936’da, muhtemelen bu gayeyle, vakıflardan birer beyanname istendi. O tarihte, cemaat vakıfları da, ellerinde ne kadar mal olduğunu Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildirdiler.

İLK CİDDİ SORUNLAR • Altmışlı yıllara kadar vakıfların mal mülk edinebildiklerini ve tapuya kaydettirebildiklerini görüyoruz. Ancak o yıllarda, Kıbrıs meselesi nedeniyle Yunanistan’la ilişkilerin bozulması üzerine, özellikle Rum vakıflarına zorluklar çıkararak Yunanistan’a baskı yapmak ve Kıbrıs konusunda masaya oturmaya zorlamak gibi bir politika uygulanmaya başladı. Diğer cemaatler de aynı uygulamalardan nasiplerini aldılar. Bir süre sonra, tapu idarecileri, yeni edinilen mülkleri kaydetmeyi reddettiler. 1960’ların sonlarında, bu duruma itiraz etmek için davalar açıldı. Sorunun kaynağında, bu vakıfların birer vakıf senedine sahip olmaları mümkün olmadığı halde, 1936 Beyannamesi’nin vakıf senedi olarak yorumlanması yatıyor. Bu tarihten sonra edinilen mallar eski sahiplerine, mirasçısı kalmadıysa Hazine’ye veya Milli Emlak’a devredilmeye başlandı.

HUKUKİ KILIF • 1970’lerin ilk yarısında iş Danıştay ve Yargıtay’a kadar vardı. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 1971’de, “Tüzel kişilerin gerçek kişilere göre çok güçlü olduğu, bu nedenle taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde devletin çeşitli tehlikelerle karşılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. Bu nedenle, karşılıklı olmak şartıyla, yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de satın alma ve miras yoluyla mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, tüzel kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır” diyor. Burada, bu ülke vatandaşı olan gayrimüslimler hakkında karşılıklılık ilkesi getirilmesi ve onlardan ‘yabancı’ olarak söz edilmesi gibi garip bir durumla karşı karşıyayız. Böylece, 1960’ların ikinci yarısından itibaren fiilen uygulanan koşullar artık hukuk tarafından da onaylanmış oluyor.

MAZBUT VAKIFLAR • Yakın bir zamana kadar cemaat vakıflarının yöneticilerinin vakfın bulunduğu bölgede ikamet ediyor olma zorunluluğu vardı. Halbuki gayrimüslimler, nüfuslarının da giderek azalmasıyla, güvenlik gibi gerekçelerle kentin çeşitli yerlerine toplandılar. Bazı semtler, mesela Boğaz semtleri nüfus kaybettiler. Bu semtlerde vakıf yöneticisi seçebilme durumu fiilen ortadan kalktı. Vakıflar Genel Müdürlüğü, yöneticisi olmadığı, semtte ikamet eden kalmadığı gibi gerekçelerle, bu tür vakıfları ‘mazbuta’ya almaya başladı. Bu da, o vakfın tüm malının genel müdürlükte görevli bir memurun insafına bırakılması demekti. Oradan ne kadar kira alınacağı, kime kiraya verileceği, kiralayanın orada ne kadar kalacağı gibi konular, bürokrasinin iki dudağı arasındaydı artık. Bu sorun neyse ki çok yakın bir tarihte çözüldü. Yöneticilerin, vakfın bulunduğu ilçede ikamet ediyor olması zorunluluğu kaldırıldı.

CEMAATİNDEN KOPUK VAKIFLAR • Yapılan değişiklikler kapsamında, yönetim için yapılan seçimlerde seçmen tabanının İstanbul bütünü olarak belirlenip belirenemeyeceği ,vakıf yönetimlerine bırakıldı. Bu da, bazı vakıfların birkaç kişinin elinde kalması demek. Ayrıca, bu vakıflar cemaatlerine karşı hesap vermez hale geliyor. Bu da, Cumhuriyet’le birlikte, daha önce var olan cemaat içi sivil kurumların kaldırılmasıyla ilgili bir sorun. Bu üst irade ortadan kalkınca, her vakıf kendi başına buyruk, cemaatinden kopuk, canı istediği şekilde davranır hale geliyor. Bu da sanırım, cemaati kendi içinde birbirine düşürmenin güzel bir yoludur.

GAYRİMÜSLİME YER YOK • Bürokraside, Osmanlı’nın son döneminden miras kalmış bir anlayış hâkim. Büyük devletlerin müdahaleleri, bazı milliyetçi grupların bu devletlerle işbirliğine gitmesi, misyonerlerle ilgili korkular, devletin parçalanacağına dair kaygılar, birtakım reflekslerin içselleştirilmesi sonucunu doğurmuş. Öte yandan, inşa edilmek istenen, Türklüğe ve Müslümanlığa dayanan Türkiye Cumhuriyeti profili içerisinde gayrimüslimlere yer yok. Geçmiş uygulamalara baktığımızda, Lozan’da gayrimüslimlerin Türkiye’de yaşamasına istemeye istemeye razı gelindiği sonucuna varırız. İdareciler, Cumhuriyet’in kurucu anlaşmasında bazı vatandaşlara özel haklar verildiği hissiyatına sahip. Bu, Cumhuriyet’in eşitlik idealini yıkan bir unsur olarak algılanıyor. Halbuki, o maddelerin felsefesi bütünüyle farklı. O düzenlemelerin ruhunda, tam aksi yönde, azınlıkların çoğunlukla eşitliğini sağlamaya yönelik bir irade var.

CEMAAT VAKIFLARININ ÖNEMİ • Vakıflar, cemaatleri ekonomik olarak ayakta tutan, onları besleyen, çocukların gideceği okulun masraflarını karşılayan, insanların yaşlandıklarında gidecekleri dinlenme evini idare eden müesseseler. Siz cemaatlerin geleceği açısından bu kadar önemli olan vakıfların ekonomik kaynaklarını kurutursanız, gayrimüslimlerden kurtulmayı amaçladığınıza dair şüpheleri haklı çıkarmış olursunuz.

BİRKAÇ CENGÂVER AVUKAT • Sorunlarla başa çıkmak için, gayrimüslimler arasında zaman zaman birkaç cengâver avukat çıkmış. Dini kurumlar bu konularda pek seslerini çıkaramamışlar. Mesela Rum cemaatinde 1930’larda Vladimir Mirmiroğlu adında bir avukat çok koşturmuş. Cengâver avukatlardan söz etmişken, Diran Bakar’ı hatırlamamak mümkün değil. Bu konularla uğraşan herkesin yolu ondan geçmiştir; çünkü kimse bu dertlerden haberdar değilken, o yıllardır bunlarla uğraşıyordu; bürokrasinin ve yargının mantığını çoktandır çözmüştü. Onun gibiler, idealist, cemaatlerinin haklarının peşinden koşan bir avuç insandı.

NİYET İYİ DEĞİL • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecinde, çok ciddi rakamlardan söz ediliyor. Şu ana kadar dört dava sonuçlandı. Sadece Beyoğlu’nda bir Rum vakfına ait mülk için ödenen tazminat 900 bin Euro. Bütün sorunlu mülklerin aynı akıbete uğradığını düşünürsek, ortaya inanılmaz bir rakam çıkıyor. Bu rakam hepimizin cebinden çıkacak. Bir tane politikacının, üç tane bürokratın dargörüşlülüğünün ceremesini hepimiz çekiyoruz.

DSP-MHP-ANAP koalisyonundan bu yana, yasa üç kez değiştirilmiş, iki kez de yeni yasa yapılmış. Bunu açıklamak mümkün değil. Siyasiler, olaya “Bundan nasıl en az zararla çıkarız? Bu yaptıklarımızı en az değişiklikle nasıl çözeriz?” gözüyle bakıyorlar. Hiçbir değişiklik, sorunların tümünü gidermek gibi bir amaçla yapılmıyor.

Benim açımdan, meselenin bir başka çarpıcı boyutu da şu: Hazine’nin ya da Milli Emlak’ın, bu kadar sorunlu olduğu bilinen vakıf malları konusunda, el koyduğu vakıf mallarını satmasını nasıl açıklayabiliriz? Düz mantıkla, madem ki ihtilaflı bir durum var, bunların elde tutulması gerekirdi. Oysa mülkleri adeta yangından mal kaçırır gibi satmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bunu, gayrimüslimleri dışlayan genel politikanın bir parçası olarak görmek gerekiyor.

YENİ YASADAKİ SORUNLAR • En son yasal düzenleme, üçüncü şahıslara geçmiş mülkler hakkında hiçbir düzenleme getirmiyor. Bu, sorunların bir kısmının çözülmesi, ama bir kısmının da olduğu gibi kalması sonucunu doğuruyor. Kamunun elinde olanlar, belli bir prosedür sonucunda geri verilecek, ama özel kişilere geçenler hakkında hâlâ bir düzenleme yok.

Bir başka rahatsız edici husus da, karşılıklılık ilkesine hâlâ atıfta bulunulması. Başbakan yardımcısı, katıldığı bir televizyon programında bu ifadenin, yasaya, yabancı vakıflar için konduğunu söylemişti. Ancak bu durum kanunda açık bir şekilde belirtilmezse, gelecekteki iktidarların veya bürokrasinin onu başka bir şekilde kullanmayacağını nereden bilebiliriz? Lozan, Baskın Oran’ın belirttiği gibi, karşılıklı yükümlülük getirdiği halde, onlar bu yükümlülüğü ‘karşılıklılık’ olarak anlamakta ısrar ediyorlar. Rumları bir yere kadar anladık diyelim, peki ya Ermenileri ne yapacaksınız? Ermenistan’da Türk mü var? Yahudiler için muhatabınız İsrail mi olacak? Bunları açıklamak mümkün değil.

DEMOKRATİK TOPLUM • Demokratik bir toplumda, 2009 yılında bu tür hak ihlallerinin olmaması gerekir. Bu konular, özgürlükler çerçevesinde çözülmelidir. Azınlık-çoğunluk değil, tam bir eşitlik söz konusu olmalıdır. Eğer siz ülkede herkes için hak ve özgürlükleri genişletir, Lozan’ı aşarsanız, bu tartışmalar da sona erecektir.


HÜKÜMET, BÜROKRASİ KARŞISINDA GÜÇSÜZ • Resmin bütününe baktığımızda, AKP iktidarının vakıflarla ilgili sorunlar konusunda bürokrasi karşısında güçsüz olduğunu, geçmiş yıllardan birikmiş sorunların ağırlığı altında ezildiğini görüyoruz. Onlar da, anladığım kadarıyla, AİHM’ye giden davaların çoğalmasıyla baskıların artmasını, böylece bir değişim iradesinin ortaya çıkmasını arzu ediyorlar.

ÇÖZÜM AB MEVZUATI • Bu işin hukuki çerçevesi, Türkiye’nin resmen aday olduğu AB mevzuatının kabulü, aktarılması ve uygulanması olmalı. AKP iktidara geldikten sonra işlerin bir dönem iyiye gidiyor gibi görünmesinin nedeni, AB rüzgârıydı. Ancak, özellikle başörtüsü kararından sonra, AKP’nin Avrupa’yla ilişkileri dondurduğunu, bir mesafe koyduğunu, içeride yükselen milliyetçilikle yarışır hale geldiğini görüyoruz. Bu işin çözümünün AB sürecine ciddi bir dönüş yapmak, mevzuatı içselleştirmek ve müzakereleri hızlandırmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Ölünün arkasından konuşulmaz mı?

Agos, 10 Nisan 2009

Bu memlekette “Ölünün ardından konuşulmaz” denir ve gerçekten de konuşulmaz.

Sıradan insanların dünyasında, ölümü tevekkülle karşılamaya, ölenin günah ve sevaplarını ancak Tanrı’nın bileceğine yönelik inanç nedeniyle anlamlı görünür bu kadim kural. Peki, kitleler üzerinde etkisi olan, bir sözüyle insanları harekete geçirebilen siyasi önderlerin ve onların siyasi ‘kariyer’lerinin ölümlerinden sonra salt ‘devlet adamlığı’ prizmasından görülmesinin, bilhassa hatalar konusundaki sessizliğin anlamı nedir?

Muhsin Yazıcıoğlu ve kendisine eşlik eden beş kişi, feci bir kaza sonucunda hayatını kaybetti. Adı cinayetlerle, kanla, şiddetle anılan, partisiyle bağlantılı Alperen Ocakları üyelerinin Hrant Dink cinayetiyle ilgisini cümle âlemin bildiği bir siyaset adamının ardından yapılan analizlerin yüzeyselliğinin ve siyasi yaşantısının karanlık yanları hakkındaki suskunluğun ardında, şu mahut hikmet-i hükümet tavrı yok mu sizce de?

Yazıcıoğlu’nun geçmişte yaptıklarından dolayı pişmanlık duyması, değişmiş olması ihtimalini göz ardı etmek elbette ki haksızlık olur. Ancak, son yıllardaki siyasi performansının bu yönde emare göstermediği de bir gerçek. Yazıcıoğlu eğer gerçekten değiştiyse, iki yılı aşkın sürede, Hrant Dink’in öldürülmesi ve bunun partisiyle ilişkisi hakkında elle tutulur bir şeyler söylemez miydi?

Taha Akyol, Yazıcıoğlu hakkındaki yazısında, BBP liderinin Hrant Dink’in ardından bir şiir yazmasının onun demokratlığına işaret ettiğini söylüyordu. Halbuki Yazıcıoğlu, bu şiirde bile, “insan hakları söylemleriniz, medya maydanozu liberalleriniz” diyerek demokratlara demokrasi dersi veriyordu.

Neyse ki Yıldırım Türker geçen pazar Radikal İki’de yayımlanan ‘Katilin Kibri’ başlıklı yazısında tarihe bir not düşerek, bizlere Yazıcıoğlu-Kırcı-Çatlı üçgeninin Bahçelievler katliamıyla ilişkisini anımsattı bir kez daha.

Yazıcıoğlu’nun marifetlerini anlatmak, bugün artık öte dünyalara göçmüş pek çok masum kurbana karşı bir vicdan borcudur.

Eyvah, azınlık!￿

Agos, 10 Nisan 2009

Elif Kalaycıoğlu, yerel seçim sonuçlarını değerlendiren en dikkat çekici yazılardan birine imza attı 7 Nisan tarihli Taraf’ta.

Kalaycıoğlu, laik kesimin seçimden özeleştiri durağına hiç uğramayan bir rahatlamayla çıktığına dikkat çekerken, çok ilginç bir noktaya da parmak basıyordu. Buna göre, AKP iktidarında ‘hayat tarzı’na yönelik kaygılar duyan kesimin kendisini ‘azınlıkta’ hissetmesiyle ortaya çıkan hâletiruhiye, bu zümrenin memleketin gerçekten azınlıkta olan unsurları hakkındaki yaklaşımının da vahim bir itirafı: “Bu grup (…) azınlık olmaktan ve hayat tarzına gelecek müdahalelerden korkarken aslında bu ülkede azınlık olmanın istediği hayatı yaşayamamak anlamına geldiğini itiraf ediyor. Demek ki Türkiye’de azınlık olmak, kendisini siyasi güce sahip olanlar karşısında savunmasız hissetmek ve hayat tarzına her an müdahale edilebileceği korkusuyla yaşamak anlamına geliyor.”

Laik kesim, muhafazakârların siyasal ve sınıfsal yükselişi karşısında eski ayrıcalıklı konumunu kaybetme korkusunu ‘azınlıkta kalmak’ hissiyatıyla yaşarken, azınlıkta kalanın ezilmesinin kader olduğu ‘bilgi’sini de dışavurmuş oluyor.

Bu gruplar, kendilerini azınlıkta hissederken, azınlık olmanın, haklarınızın gasp edilmesini, ötekileştirilmenizi, ayrımcılığa uğramanızı meşru kılmadığını öğrenebilir mi acaba? Demokrasinin azınlıkları koruyan, onların varlıklarını sürdürmesini kolaylaştıran değerlerde saklı olduğunu? Azınlıkta da kalsalar, ayrıcalıklardan medet ummadan, yurttaşlarıyla hiyerarşik olmayan ilişkiler kurmaya gönül vermeleri gerektiğini?

Ne mutlu bize ki, geçmişte bu tavrı iliklerine benimsemiş biri yaşadı Türkiye’de. Bütün Türkiyelilerin sıkıntılarını teninde hisseden, başörtülülerin, Kürtlerin, yoksulların, cinsel yöneliminden dolayı aşağılananların dertlerini kendi derdiymişçesine sahiplenen, bu arada, azınlıkta olanların ensesine vurup lokmasını almanın hak olduğuna dair hâkim düşünce kalıplarını kırmak için mücadele eden biri geçti bu topraklardan.

Bugün kendilerini azınlıkta hissettiğini söyleyenler, vakti zamanında ondan pek hazzetmemişti. Belki bundan sonra biraz olsun anlamaya gayret ederler.

Beyaztürkleşen Ermeniler

Agos, 10 Nisan 2009

Yerel seçimin ilginç sonuçlarından biri de, tahminlerin aksine, hatırı sayılır sayıda Ermeni’nin CHP’ye oy vermesi oldu. Bakırköy ve Adalar gibi ilçelerde CHP adaylarının kazandığı başarı, İstanbul’da Ermenilerin AKP’ye karşı CHP’de birleştiği gerçeğine işaret ediyor.

Bu durum, AKP döneminde ‘hayat tarzı’na dair yükselen korkuların Türkiyeli Ermeniler tarafından da paylaşıldığını gösteriyor. Belki Alevilerin AKP’den duyduğu korkuya benzer bir şekilde, Ermeniler de, dinsel söylemi ağır basan bir parti yerine, –özgürlükçü bir laiklikten söz etmese de– laikliği savunur görünen partiden yana kullanıyorlar tercihlerini. Bu durumu, partinin ne cemaat vakıflarıyla ilgili düzenlemeler sırasındaki muhalefeti, ne derin devlet savunuculuğu, ne de Ermeni meselesiyle ilgili tavrı değiştiriyor. Öte yandan, unutmayalım ki, AKP de, Ermeni sorununda açılım ve Ermenistan’la normalleşme yönündeki mesajlarına karşın, milliyetçilere göz kırpan icraatlardan hiç geri durmayarak bu durumun oluşmasına zemin hazırladı.

Manzarayı ‘Ermenilerin Beyaztürkleşmesi’ olarak değerlendirmek mümkün. Ermeni toplumunun önemli bir kesimi, oylarını, bu kez, uğradığı haksızlıkların baş müsebbibi olan devletçi geleneğine verdi. Bu durum, Ermeniler hakkında bir şeyler anlatıyor elbette bize; hiç değilse, Beyoğlu Üç Horan Vakfı seçimleri sırasında, yabancı olana karşı gösterilen ‘şehirli-modern’ tepkiyi daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Mağdur Ermeni, gaddar Ermeni

Agos, 3 Nisan 2009

İktidar, makamı, tanınmışlığı, maddi ve manevi gücü ima ettiği ölçüde sert çarpışmalara sahne olan bir alan. Binlerce yıllık toplumsal yaşam pratiğimiz, bu mücadelede sertliğin sınırının olmadığını, çoğu zaman her türlü ahlaksızlıklığın mubah sayılabileceğini gösteriyor. Buradan ortalığa saçılan zengin malzeme ise bizlere salt iktidarın değil, insanın ve toplumun doğasına dair önemli bilgiler sunuyor. Beyoğlu’ndaki seçimler de, bizleri Ermeni toplumu içerisinde alttan alta kaynayan ayrımcılıkla yüz yüze getirdi.

Türkiye’de yaşayan Ermenileri, devlet ve toplum katında gördükleri baskıların, ayrımcılık ve dışlamaların mağduru olarak görmeye alışkınız. Buna göre, Anadolu’daki varlığı yüz yıl önce hoyrat bir plan dahilinde sonlandırılan Ermeni halkının bakiyesi, cumhuriyet döneminde de ötekileştirilerek, dışlanarak, ayrımcılığa maruz bırakılarak, ezel ebed mağdur, her daim kurban haline gelmiştir.

Bu deneyimlerin, Ermenileri ayrımcılık konusunda duyarlı hale getirmesini bekleriz genellikle. Oysa hayat, kâğıt üzerinde durduğu gibi durmaz hiç. Ermenilik, nihayetinde, günlük hayata dair tercihlerimiz üzerinde çok da belirleyici değildir. Etnik aidiyetimiz, nasıl insanlar olduğumuzu belirleyen karakter katmanlarımız arasında yer almaz bile. Bizler, hayatın içinde, Ermeni, Türk, Kürt olmaktan çok, kadın, erkek, sevgili, öğrenci, patron, işçi, arkadaşız. Dolayısıyla, herhangi bir olay karşısında belli bir ‘Ermeni’ tavrından söz etmek anlamlı değildir. Ancak bir dış göz bizi Ermeni, Türk, Kürt yapar; kimliğimizin Ermeni yanı, ancak Ermeni olduğumuz için dışlandığımızda görünürlük kazanır.

Bütün bunlar, fırsatını bulduğumuzda başkalarının canına okumak için pençelerimizi çıkarmamız, Beyoğlu seçimi sırasında görüldüğü gibi, birbirimizin kurdu olmamız önünde engel teşkil etmez.


Güç siyaseti

Peki, Üç Horan seçimleri sırasında Ermeni toplumunu İstanbullular-taşralılar, Sinoplular-Sasonlular diye ayrıştıran dinamikler nerelerden besleniyordu?

Bu sorunun yanıtı, her şeyden önce, Ermeni toplumu içerisindeki bazı hâkim eğilim ve tutumlara bakmayı gerektiriyor. Burada, bilimsel bir araştırmaya dayanmayan, son derece öznel değerlendirmeler olarak kabul edilmesi gereken bazı genellemelerde bulunacağım – bunların her genelleme gibi kolayca yanlışlanabilir olduğunu ve özünde kişisel gözlemlere dayandığını hatırlatarak.

Öncelikle, İstanbullu Ermenilerin büyük bir çoğunluğunun Anadolu kökenli olduğunu akılda tutmak gerekir. Ermeniler arasında bugün kendilerine İstanbullu diyenlerin en fazla üç, bilemediniz dört kuşak öncesinde Sivas’tan, Van’dan, Trakya’dan İstanbul’a göç eden ailelere mensup olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, İstanbullu Ermeni - taşralı Ermeni ayrımından söz ederken, esasında, şehre daha önce gelenlerle daha sonra gelenler arasındaki bir ayrışmaya işaret ediyoruz. Bu ayrışma, İstanbul Ermeni toplumuna entegre olmakla, henüz kabul gör/e/memiş olmak arasındadır ve bunun sınıfsal bir yönü de vardır. Zira, varlıklıysanız cemaat kurumlarına bağışta bulunarak muteberler katına hızlı bir geçiş yapmanız zor değildir; ancak yoksulsanız, yüksek cemaatçi duvarları aşmanız hiçbir zaman mümkün olmayabilir.

Peki, sonradan gelenleri, daha kıdemli İstanbulluların gözünde ötekileştiren şey nedir?

Konuştukları aksanlı, kırık dökük Türkçe, kaba saba tavırları, paspal kıyafetleri ve elbette Ermenice bilmemeleri, özellikle güneydoğu illerinden göçenleri cemaatin çeperlerinde bırakır. Çünkü hâkim bir yanlış algılamaya göre, Ermeniler kentli, medeni, hatta Avrupalıdır (Ermenilerin Anadolu’ya Avrupa’dan göç ettiğine dair tarihsel tez, bilimsel tutarlılığı çok şüpheli olsa da, bu yüzden her daim revaçtadır). O köylüler, bu sakillikleriyle Ermeni sayılmayı hak etmezler, çünkü Ermeni imajına zarar vermektedirler. Kolayca ‘Kürt’ diye yaftalanarak aşağılanmaya çalışılmalarının ardında da, Ermeniliği ‘temiz’ tutmaya dönük bu anlayış yatar.

Öte yandan, yaşadıkları toplum içerisindeki asırlık tahakküm ilişkisinin ezilen tarafında yer aldıklarından, bazı Ermeniler güç siyasetine, gücün kendisine hayranlık derecesinde bir inanç beslerler. Buna göre, güçlü olan haklıdır. Onun beğenisini ve güvenini kazanmak, mesela devlete yakın durmak, hayatta kalabilmek için en önemli güvencedir. (Kimi Ermenilerin Abdülhamit rejimiyle nasıl içli dışlı olduğunu, Taşnakların İttihatçılarla girdiği koalisyonu hatırlayın. Benzer bir başka örnekse, temsil ettiği toplum da devletle derin sorunlar yaşarken, Patrik II. Mesrob’un, Ortodoks Patriği Bartholemeos’a karşı devletin yanında saf tutmasıdır.)

Velhasıl, devletle çatışan odaklarla, misal Kürtlerle, misal solcularla empatik bir ilişki kurmak, pek çok Ermeni açısından söz konusu dahi değildir; bu gruplara karşı genellikle devletçi reflekslerle hareket edilir. Güce duyulan bu bağlılık, Ermeni toplumu içerisinde de, gücü yetenin, hasım gördüğünü altına alması sonucunu doğurur. Bu, güçlü olanın zayıfı yok ettiği bir tür Sosyal Darwinizm siyasetidir. Tam da bu yüzden, yabancı olan, yeni olan, muhalif söyleme sahip olan, korku yaratır; güce yakın durma, tanıdıklara sokulma refleksini harekete geçirir.

Beyoğlu seçimlerinde, kentli, modern, üst sınıf duyarlılıkların temsilcisi olan Ermenilerin, taşralı, yabancı, köyden gelmiş ‘Kürt-Ermeni’lere karşı, hayata dair günlük kaygılarla Apik Hayrabetyan yönetimini destekleyen başka taşralılarla, yani Sinop ve Kastamonulularla adı konmamış bir ittifaka girmesinin temelinde, işte bu dinamikler yatıyor.