Ermenistan, diaspora ve adalet

Agos, 1 Ağustus 2008

Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusunda, Serj Sarkisyan’ın mesajları ve Cumhurbaşkanı Gül’ü Yerevan’da oynanacak milli maça davet etmesiyle beliren ılımlı hava sevindirici elbette. İki ülke hariciyelerinin Soğuk Savaş yıllarının statükosunu devam ettirmekten başka çıkar yol bulamadığı garip kopukluk halinin, karşı tarafın her türlü talebine kulak tıkamaya dayalı kötücül ilişkisizlik ve siyasetsizlik siyasetinin sona ermesi için atılacak her adım çok değerli.

Barışçı adımların devlet katından gelmesinin imkânsız göründüğü yıllar boyunca, iki halk arasında yakınlaşmayı sağlayacak tek güç bağımsız sivil temaslardı. Yürütülecek ortak faaliyetler, hayatın her alanına değen birliktelikler, bir arada yaşama tecrübesine sahip iki halkın unuttuklarını yeniden anımsatabilir; bir araya gelip özgürce konuşup tartışmak isteyenlerin sayısının artması, zaman içinde devlet politikalarının değişmesini sağlayabilirdi.

Geldiğimiz noktada, iki devletin böylesi bir diyalog için yollar aramaya çalışmasının sayılamayacak kadar çok yararı var. Ancak, daha emeklemeye bile başlamamış olan bu ilişkinin temellerini sağlam atmak, ince eleyip sık dokumak, dahası, samimi ve adil davranmak gerek.

*

Referans gazetesi, 28 Temmuz’da, Ermenistan’da yayın yapan Radyo Azadutyun/Liberty’den Erik Ghazaryan’ın Türkiye-Ermenistan ilişkileri hakkındaki görüşlerini yayımladı (“Diaspora’nın yaklaşımı ikili ilişkileri bozuyor”, Vercihan Ziflioğlu’nun haberi).

Habere göre, uluslararası ilişkiler uzmanı Ghazaryan “Batılı ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda Ermeni meselesini kullanıyor” tespitinde bulunduktan sonra diasporadaki Ermenileri uyarmış: “Diaspora bilmeli ki Ermenistan bağımsız bir cumhuriyet. Türkiye kendine muhatap olarak diasporayı değil Ermenistan’ı almalı.”

Bu sözlerde, insanın içini acıtan, adalet duygusundan yoksun, soğuk bir rasyonalite var.

Sivil toplumun gelişmesi için çalışmak şüphesiz önemli. Ancak, ‘sivil’likle, rüzgârın estiği yöne eğilmeyi marifet sayan bir tür köksüzlüğü birbirinden ayırmak kaydıyla.

Ermenistan’la Türkiye arasında tesis edilecek barışın, diasporada, Beyrut’un Burc Hamud mahallesinde, Paris’in Alfortville’inde, Boston’ın Watertown’ında yaşayan Ermenileri ve onların acılarını dışlayarak mümkün olabileceğine inanmak, siz farkında olun ya da olmayın, iki halk arasındaki sorunların özüne dair iddialarınızın geçersizliğinin ilanıdır.

Yüz yıl önce Anadolu topraklarında katledilen veya topraklarından koparılan kuşağın ağır travmasını miras alan ve hiç tanımadıkları ülkelerde sıfırdan başlayıp yeni hayatlar inşa etmek zorunda kalan diasporayla empati kurmayan, onun mağduriyetine saygı göstermeyen bir yaklaşım, barış hakkında konuşsa bile barışçı değildir.

Günden kalanlar

Agos, 25 Temmuz 2008

Hayattan, insanın üstüne üstüne gelen her şeyden, cehennemî sıcaklardan, görevlerden ve sorumluluklardan güçbela çalınmış birkaç huzurlu günden kalanlar.

Efil efil esen rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı, çıplak ayakların çakıltaşlarına basarken çıkardığı ses, usul usul kıyıya vuran dalgaların tatlı şırıltısı, kayaların üzerine tüneyip ciddi ciddi söyleşen martıların laklağı, uzaktan birkaç tatlı çocuk kikirdemesi, balıkçı teknelerinin pata pataları, ağustosböceklerinin bitmek bilmeyen cırıltısı, karıncaların aceleci gidiş gelişleri, sedirin üzerinde horul horul uyuyan bir köylü, gölgeye sığınmış uyuklayan kedinin duyulur duyulmaz nefesi, aralıksız cilveleşen bir çift köpeğin hoplayıp zıplaması, akşamleyin üzerlerine hortumla boca edilen suyu kana kana içen rengârenk çiçeklerin fısıltısı, yaşlı adamın toprağı havalandırmak için kullandığı çapanın zemine değerken çıkardığı ışıltılı ses, öteden bir yerlerden, kendisi görünmeyen bir kadının tutturduğu dertli türkü... Bunca diyar gezdim gözlerin için / Neden küstün bana el sözü için.

Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin büyük şehirlerde hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka, ondan çok ayrı bir hayatın ve zamanın varlığını, biz içine girsek de girmesek de sürüp gittiğini duyumsatan doğanın sesi, doğanın sessizliği, sessizliğin sesi.

Çok tanıdık ama çok unutulmuş, çok unutturulmuş, bizim terk ettiğimiz ve bizi terk eden bir kendini idrak halinden geriye kalan boşluğu, süs püsle, haz ve hırsla, yerine koymadan harcamakla doldurma arzumuzun tüketmekte olduğu bir dünya.

Geniş zaman

Kimi zaman su, kimi zaman kum olup küçük bir delikten ömrümüz misali akıp giden zamanı, hayatın bu en basit kuralını unutalı epey oluyor.

Güneş doğacak, batacak; zaten bir süredir gökyüzünde bir yerlerde asılı duran ay doğacak, az biraz farklı bir çehreyle geri dönmek üzere yitip gidecek. Bu döngü 28 günbatımında bir yinelenecek; geçen her ay, havayı ısıtıp soğutan, çiçek açtırıp kar yağdıran mevsimleri çağıracak.

Önce su, kum, güneş saatlerinin, sonra durmadan ayarı bozulan kurmalı saatlerin, “sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum” köstekli saatlerin, belki de tiktakları nabzımıza kafa tutsun diye kolumuza taktığımız mekanik saatlerin, şaşmaz dediğimiz pilli saatlerin, işe geç kalmayalım diye bizi uyaran ‘capon işi’ dijital saatlerin gösterdiğinden çok farklı, biz onu tasnif etsek de etmesek de bir şekilde akıp giden başka bir zaman, zaman.

Ne kadar çabalarsak çabalayalım hükmedemeyeceğimiz, istediğimiz gibi eğip bükemeyeceğimiz genişlikte bir zaman yokmuş, her şey takvimlerimizin denetimi altındaymış gibi yaşamaya devam ededuralım, kâh yüzümüzde illa ki beliren kırışıklıklarla, kâh saçımıza illa ki düşen beyazlarla, kâh illa ki dökülen saçlarımızla, kâh bedenimizin bir yerlerinde illa ki biriken kilolarla yüzünü gösteren zamanı, cilt kremiyle, botoksla, saç boyasıyla, ekme saçla, sporla ya da liposuction’la geri çevirmeye, gizli mahzenlere tıkmaya çalışmakla içine düştüğümüz haller ne komik.

“Doğanın efendisi ve sahibi” olduğumuz için mi yok farz edebilir, durdurduğumuzu düşünürüz zamanı? Peki ya yüreğimizi aydınlattıktan, hayatımıza anlam kattıktan sonra veda bile edemeden kayıp gidiveren kuyrukluyıldız misali bir sevgilinin, bir dostun yokluğuyla yüzleşmek zorunda kaldığımızda?

Zamanın doğal –gerçekten doğal, güneşle, ayla, mevsimlerle belirlenen– akışına meydan okumayı, kaloriferlerimizle kışı yaz, klimalarımızla yazı kış yapıp, geceyi gündüze çevirip, hayatı 24 saatlik dilimlere ayırmak basit bir matematik işlemi midir sadece? Yoksa, dönüp duran, sonsuz sayıda tekrardan, alışkanlıklardan, alışkanlıktan kaynaklanan bir rahatlıktan ibaret eski zamanı, durmadan ilerleyen, ilerlerken bir sürü şeyi ardında bırakan, ancak yeni zaferleri, aşılması gereken engelleri, kazanılması gereken başarıları hedef göstererek var olabilen obur bir zamanla ikame etmek, insan hayatında çok daha derin bir dönüşümü mü imliyor?

Ahmet Haşim, 1921’de kaleme aldığı, alaturka zaman ölçüsünün alafranga saatle değişmesinin geleneksel olanda açtığı o hazin yarayı deştiği meşhur ‘Müslüman Saati’ yazısında, “Batılı saatin geleneklerimiz ve işlerimizde benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna gelişi, yaşama bakış biçimimizde vahim bir tesire sahip olmuştur” der, mealen.

Tam olarak Haşim’in kastettiği şekilde değil belki, ama zamanın muhayyilemizdeki anlamının kökten değişmesi sandığımızdan da çok etkiledi yaşayışımızı. Hayatı fethetmenin en önemli gailemiz haline gelmesi, bize, yapılacak işlerden, kazanılacak ve harcanacak paralardan, arabalardan, borsadan başka konuşacak şey bırakmadı. Bütün bunlar, eski vakitlere ait bir değer olan kanaatkârlığın söz dağarımızdan silinmesini ve yaşamın özünün tamah etmeye indirgenmesi anlamına geliyor.

Halbuki, Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Tereza ve köpeği Karenin için söylediği sözlerin ima ettiği serin gölgenin altında nefes almak da mümkün:

“İkisi de ‘doğanın efendisi ve sahibi’ insan soyunun uygun adım ileri doğru yürüdüğü yoldan kendi istekleriyle sapıyorlar.”



Bir alıntı
“Ama hepsinden de önemlisi; hiç kimse hiç kimseye idil armağan edemez; sadece bir hayvan yapabilir bunu, çünkü bir tek hayvanlar kovulmamıştı Cennet’ten. Köpekle insan arasındaki sevgi idilsidir. Çatışma nedir bilmez, tüyler ürpertici sahneler tanımaz; gelişme bilmez. Karenin, Tereza ile Tomas’ı yinelemeye dayalı bir yaşamla kuşatıyordu ve onlardan da aynı şeyi bekliyordu.

Karenin köpek değil de insan olsaydı, Tereza’ya ‘Buraya bak, her gün şu çöreği ağzımda tutmaktan bıktım, içime fenalık geldi. Değişik bir şey gelmiyor mu aklına?’ demişti bile. İşte insanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor. İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.”

M. Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, çev. F. Özgüven, İstanbul: İletişim, s. 305.

İkbal ve vefa

Agos, 18 Temmuz 2008

Patrik II. Mesrob’un hastalığı nedeniyle bir süreliğine görevini yerine getiremeyeceği, 26 Mayıs’ta Patrikhane’de yapılan bir toplantıyla duyurulmuştu. Bir süredir kulakta kulağa yayılan, ikili sohbetlerde fısıltıyla konuşulan bir duyumun resmi onayıydı bu.

Aradan yaklaşık 2 ay geçti… O günlerde, bu çetin süreçte ruhanilere, vakıf yöneticilerine, basına büyük bir sorumluluk düştüğünü, zorlukların ancak daha fazla şeffaflık ve samimiyetle aşılabileceği tespitinde bulunmuştuk.

Ermeni toplumunun taleplerine kulak verecek, katılıma ve tartışmaya açık adımlar atmak gerekiyordu. Patriğin hastalığı hakkındaki söylentileri dindirecek açıklamaları gecikmeden yapmak öncelikliydi. Cemaatin, patriğin durumunu yakından takip etmeye hakkı vardı ve patriğin –bir insan ve bir hasta olarak– sahip olduğu haklar, sağlık durumunun ağızlarda sakız yapılmasına engel olmalıydı.

Oysa, geçen elli küsur günde, hastalığın gidişatı hakkında aydınlatıcı bir rapor yazılamadı. Üstelik, ortada henüz böyle bir belge yokken, II. Mesrob’un patriklik makamında kalıp kalamayacağına, eğer kalamayacaksa yerine kimin geçeceğine dair kazanlar fokurdamaya başladı.

Fokurdayan kazanların vebali, içerde ve dışarda ikbal arzusuyla koşturanların boynuna. Patriği beğenelim ya da beğenmeyelim, o henüz makamındayken peyda olan adaylar, onların temaslarına karşı çıkarken bir yandan kendi adaylığı için zemin yoklayanlar, adaylardan biri için propagandaya girişiverenler, kapılar ardında yapılan hesapların geçerliliğinin olmadığını anlamalı.

Çünkü, böylesine hassas bir süreçte olgunluk, vakar ve vefa gösteremeyenlerin, patriklik makamının dikenli koltuğuna oturduğunda olgun, vakur ve vefakâr davranamayacağını görmek için müneccim olmak gerekmiyor.

Patriklik, cemaat, devlet

Patriklik, Türkiye Ermeni toplumu için, salt dinsel alan üzerinde söz sahibi bir makam olmadı hiçbir zaman.

Bunda Kilise teamüllerinin ve cemaatin yüzlerce yıllık geleneklerinin de rolü vardır elbette; ancak aslan payı, devletin Ermeni cemaati hakkında tasarrufta bulunurken muhatap kabul ettiği yegâne kurumun Patriklik makamı olmasındadır.

“Laik” TC devleti, azınlıklar söz konusu olduğunda nedense sadece dinsel olanı referans alır. Bunun ardında ise, gayrimüslim toplulukların kendi aralarında, din dışı dernek, vakıf, sivil toplum örgütü –hatta diasporadaki gibi siyasal parti– düzeyinde örgütlenmelerini engelleyen baskıcı uygulamalar vardır.

“Gayri-modern” Osmanlı döneminde, Ermeni toplumunun birtakım iç çatışmaların etkisiyle geçirdiği doğal evrim sonucunda sivillerin ruhanilere karşı elde ettiği kazanımlar (Umumi Meclis, Cismani Meclis gibi yönetimsel organlar, Patriklik üzerinde denetim yetkisi vs.), “Modern” Türkiye Cumhuriyeti döneminde, bizzat devlet eliyle işlemez hale getirilmiş, kadük bırakılmış, böylece cemaatin demokratik dönüşümüne ket vurulmuştur.

Gayrimüslim cemaatlerin örgütlenmede görece özgür olduğu alanlar, kilise, eğitim ve hayır işleridir. Ne tesadüf ki, bu üç kurumun da baskılardan azade olduğu söylenemez: Kilise daimi olarak resmi ve gayriresmi güç odaklarının hedefindedir; okullar, özellikle devletin atadığı “Türk” müdür yardımcıları eliyle Milli Eğitim Bakanlığı’nın sıkı denetimi altındadır; görece zararsız gibi görünen hayır işleri dahi devlet bürokrasisi tarafından “milli güvenlik” kavramı çerçevesinde ele alınır, MİT raporlarında konu edilir.

Devletin gayrimüslim toplulukların varoluşunu bütünüyle dinsel alanla sınırlamasının günlük hayattaki yansımaları ise zannedilenden çok daha fazladır. Çocuğunuzun anadilini daha iyi öğrenmesini arzu ettiğiniz için onu Ermeni okuluna kaydettirmek istediğinizde sizden vaftiz belgesi istenmesi, uygulamaya yansıyan onlarca örnekten sadece biridir. Çünkü devletin gözünde, Ermeni olup, sözgelimi, ateist olmak mümkün değildir.

Ateşten gömlek

Yukarıdaki açıklamayı, Türkiye Ermeni Patrikliği’nin ve Kilise’nin Türkiye’de yaşayan Ermeniler için ne ifade ettiğini bir nebze olsun anlatabilmek için yaptım. Cemaatinin oylarıyla ve dini kurallar gereği ömür boyu seçilen İstanbul Ermeni Patriği, X ya da Y kişinin başkanlığa atanmasının belki de hiçbir şey değiştirmediği Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bürokratik bir kurum değildir. Çoğunlukla kendine bağlı olmayan nedenlerle, cemaatin en önemli temsilcisi ve sözcüsü konumundadır. Kilise ise, yukarıda çizmeye çalıştığım çerçeve nedeniyle, Ermeni kimliğinin birleştiricisi görünümündedir. Buna göre, Kilise’den ayrı bir Ermenilik tahayyül etmek neredeyse mümkün değildir. Bu yüzden de, Ermeniler arasında dini inanç taşımayanların dahi kilise işlerine sırtlarını büsbütün dönmesi pek kolay değildir.

Kısacası, Patrik ve Patriklik makamı önemlidir; salt dinsel olarak değil, siyasal, sosyal ve kültürel olarak da… Patriğin, Ermeni Kilisesi’nin gelenekleri uyarınca halkın oylarıyla seçiliyor olması, bu önemi pekiştirici bir nitelik taşır.

Her patrik seçimi cemaatte büyük bir çalkantı yaratır. Farklı çıkar grupları, farklı semtlerin sakinleri, farklı kilise ve vakıf yöneticileri farklı adaylar etrafında birleşir ve yoğun bir propaganda faaliyeti yaşanır. Devlet de, daha kolay yönlendirebileceğini düşündüğü adaydan yana tavır alarak işin içine girer. Projeler, vaatler, iddialar, karşılıklı karalamalar çarpışır. Her şeye rağmen, İstanbul kiliselerinde halkın kullandığı oylar, seçilen patriğin meşruiyetinin en önemli güvencesidir.

Ondan sonrası, seçilen patriğin, makamının önemini kavrayıp cemaatinden yükselen seslere kulak asıp asmadığına, kendini tek iktidar sahibi olarak görüp görmediğine, demokratik tartışma süreçlerini işletip işletmediğine bağlıdır büyük ölçüde.

Patrik, devletten, Türkiye kamuoyundan, diasporadan, Ermenistan’dan, kendi cemaatinden gelen çok çeşitli etkilerin tesiri altındadır. Bütün bu faktörler arasındaki dengeyi, gerektiği zaman cesaret, çoğu zaman da metanet ve sükût yardımıyla kurmayı bilen patrikler, tıpkı 1951’de Arjantin’den gelip patrik seçilen, 1915 Felaketi’ni yaşamış Trabzonlu Karekin Haçaduryan gibi, büyük bir sevgi ve özlemle anılırlar.

Ergenekon ve bir halkla ilişkiler operasyonu

Agos, 11 Temmuz 2008

Örtünün altındaki

Hesap basitti.

“Ermeni Soykırımı”na dair “Emperyalist Yalan”ın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girişilecek; şaşaalı kampanyalar düzenlenecek; diasporanın toprak ve tazminat koparmak için Türkiye’ye saldırdığı dile getirilecek; cümle âleme hadleri bildirilecekti.

Tek arzuları, Türk halkının alnına çalınan kara lekeyi temizlemekti; kendileri için hiçbir şey istemiyorlardı.
Türkiye’nin haklılığını dünyaya kanıtlamak için sarıldıkları tez ise, vaktinde İttihatçıların suçluluk psikolojisiyle dile getirdiği, geleneksel savunmaydı: Biz yapmasaydık onlar yapacaktı!”

Söz gelimi, Doğu Perinçek liderliğindeki İşçi Partisi bu fikri şu formülasyonla dile getiriyordu:

"1. Ermeni Soykırımı uluslararası-emperyalist bir yalandır. 2. Biz vatanımızı savunduk. 3. Karşılıklı kırımlar olmuştur. Ancak vatan savunmasu yapan haklıdır. 4. Vatanını savunan, işgalci emperyalist orduları bertaraf etmekle görevlidir. Vatan savunmasında kendi milletine silah çeken de aynı akıbete uğrar. 5. Tehcir kararı doğrudur. Doğu cephesini Barlık ordularına karşı savunmak amacıyla alınmıştır."

Peki, uluslararası kamuoyunun doksan yıl boyunca yüz vermediği, haklılığına inanmadığı bu tezleri, eski öfkelerle malul faşizan bir dille bir kez daha dile getirmek gerçekten işe yarayacak mıydı? Buna inanıyorlar mıydı?

Türkiye’de, anti-demokratik, militarist, şiddet yanlısı kanadın temsilcisi olan ulusalcılar, “Soykırım yalanını boşa çıkarmak” örtüsü altında, asıl neyi amaçlıyordu?

Ergenekon ve bir halkla ilişkiler operasyonu

Ulusalcıların çeteleşmiş kanadı, Ermeni Sorunu konusunda yıllardır aktif faaliyet yürüttü. Ergenekoncular bütün imkânlarını seferber ederek soykırım tezine karşı çıktılar, alternatif görüşleri savunan aydınları mahkeme kapılarında sıkıştırdılar. Böylece, “milli hassasiyetleri yüksek” kamuoyunun, kendilerini Türkiye’nin haklarını yedi düvele karşı savunan vatanseverler olarak görmesini umdular.

Ermeni Sorunu, başlarının üzerinde bir meşruiyet halesi oluşturmak için en önemli kozlarıydı. O haleyi ilmek ilmek ördüler.

Bugün her biri Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu olan ünlü isimlerin son yıllarda Ermeni Sorunu’yla ilgili icraatlarının bir kısmını anımsamak, resmin bütününü görmemize yardım edebilir.

• Doğu Perinçek önderliğinde bir grup, Mart 2006’da, Berlin’de, “Ermeni Katliamı Yalanına Son!” başlıklı bir miting düzenledi. Perinçek, mitingde, tehcir ve katliamların planlayıcısı olan Talat Paşa’yı “büyük bir devrimci” olarak andı.

• Aynı Perinçek, İsviçre’de yaptığı bir konuşmadaki sözleri nedeniyle, “soykırımı veya insanlığa karşı işlenen diğer suçları kaba bir şekilde inkâr” suçlamasıyla yargılandı. Dava, bir gövde gösterisine dönüştü. Darbe yanlısı Perinçek, verdiği mücadele nedeniyle muhafazakâr basından bile övgü aldı; “Lozan Fatihi” bir yurtsever olarak yüceltildi.

• Sinan Aygün’ün başkanı olduğu Ankara Ticaret Odası, Haziran 2005’te ünlü ‘Time’ dergisiyle birlikte bir DVD dağıttı. DVD’de yer alan ‘Sarı Gelin’ belgeseli, Ermeni Soykırımı diye bir şeyin olmadığını savunuyor, bu konudaki Ermeni iddialarını Nazi propagandasına benzetiyordu. Aygün, daha sonra, DVD’nin “Osmanlı’yı arkadan vuran hainlere, köyleri, kasabaları ateşe verip, çoluk çocuk demeden insanları kılıçtan geçiren canilere, ASALA’nın pisliklerine” cevap niteliği taşıdığını söyleyecekti.

• 1915 olayları hakkında resmi tezden farklı sesler çıkaran aydınlar aleyhine açtığı davalarla tanınan avukat Kemal Kerinçsiz önderliğindeki bir grup, tehcir sırasında Ermenileri katlettiği için idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için Beyazıt’ta geleneksel anma toplantıları düzenlemeye başladı. Bu anma toplantılarına Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve İşçi Partililer katıldı.

• Bu yılın Ocak ayında, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin değiştirilmesine yönelik girişimlere tepki gösteren Sinan Aygün, bu yasanın kalkmasını Ermenilerin istediğini söyledi. Aygün, Ermenistan Meclisi’nin, Türklüğe hakarete ceza öngören 301. maddenin kaldırılması talebinin tesadüf olamayacağına işaret etti.
*

Manzara gün gibi ortada. Ermeni Sorunu’yla ilgili çıkışları, yükselen milliyetçiliğin yarattığı paranoya ortamında geniş toplum kesimlerinin içini okşayarak, Ergenekoncuların darbe planlarının, şiddet eylemlerinin, demokrasi karşıtlıklarının, kanunsuzluklarının üzerini örttü.

Ergenekon, soykırım teriminin Türkiye toplumunda uyandırdığı yoğun tepkilerden yararlanarak bir tür dokunulmazlık sağladı. Ermeni Sorunu, onlar için bir halkla ilişkiler operasyonuydu.

Gözdağı

Agos, 11 Temmuz 2008

Hrant Dink’in yüz bini aşkın insanın katıldığı cenaze töreninin ardından, milliyetçi kesimin, “Hepimiz Ermeni’yiz!” sloganını bahane ederek saldırıya geçtiği günlerde, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’a bir mektup gönderdi.

Perinçek mektupta, patriği, Hrant Dink’i öldürenin ABD olduğunu görmeye ve bunu ilan etmeye çağırıyor, bir yandan da aşağıdaki cümlelerle aba altından sopa gösteriyordu (İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel, Agos’taki bir yazıma cevaben gönderdiği 13 Nisan 2007 tarihli e-posta mesajın Perinçek’in patriğe yazdığı bu mektubu da ekleme gereği duymuştu; oradan aktarıyorum):

“Sizin bütün bu plan ve uygulamalar karşısında bir sözünüz, Türkiye için bir vaazınız veya duanız yok mudur? Siz de biliyorsunuz, siz de görüyorsunuz, Hrant Dink’i ABD’nin öldürttüğünü niçin açıklamıyorsunuz?”

“... Hırant Dink’in cenaze töreni bir cenaze töreni olmaktan çıkarılmış ve Türkiye’ye karşı bir savaş yürüyüşüne dönüştürülmüştür. Buna nasıl izin verdiniz, buna nasıl izin verebilirsiniz?”

“Ülkemizin parçalanmak istendiği koşullarda o cenaze töreninde birliğimiz adına, bağımsızlığımız adına, kardeşliğimiz adına elinizde taşıyacağınız ayyıldızlı tek bir bayrağınız da yok muydu?

“Siz Ermeni cemaati liderlerinden, Türkiye’ye sıkılan kurşunlara yol göstermenizi ve davetiyeler çıkarmanızı değil, bütün milletimizle birlikte siper olmanızı bekliyoruz.”

Perinçek’in Ermenilerle ilgili hassasiyetinin, “gerçeği bulma” faaliyetlerinin nerelere uzandığını anlatan, Türkiye’de Ermeni cemaatine yönelik baskıların, açık ya da örtük tehditlerin büründüğü kılıkları gösteren bir örnekti bu.

Bu tür baskılar karşısında akıl ve beden sağlığını korumak da elbette kolay değildi. Din adamları için bile…

"Ne tarihçi, ne edebiyatçı, ne çevirmen"

Agos, 4 Temmuz 2008

1923’te Üsküdar’da doğan Kevork Pamukciyan, Ermenice kaynaklar üzerindeki engin birikimi ve tarih, epigrafi, biyografi ve edebiyat alanlar
ındaki çalışmalarıyla tanınan, saygın bir araştırmacıydı. Üniversite öğrenimi görmemiş olmasına karşın, yoğun emek ürünü olan çalışmalarıyla, yaşadığımız toprakların çok-kültürlü tarihinin gün yüzüne çıkması yolunda değerli eserler vermişti.

Pamukciyan’ın yirmili yaşlarından ömrünün sonuna dek yazdığı yüzü aşkın Türkçe makale ve yüzlerce ansiklopedi maddesi, ölümünden sonra Aras Yayıncılık tarafından ‘Ermeni Kaynaklarından Tarihe Katkılar’ (EKTK) başlığı altında dört cilt olarak yayımlandı. Pamukciyan, 18. yüzyılın iki büyük patriği Hovhannes Golod ve Hagop Nalyan hakkındaki iki Ermenice incelemesi ve dünyanın dört bir tarafına yayılmış onlarca süreli yayında yayımlanmış üç yüzü aşkın makalesiyle, önemli bir Armenolog olarak kabul ediliyordu. Çalışmalarıyla, Türk ve Ermeni onlarca bilim insanına rehberlik etmiş, Başpatrik I. Karekin’den Patrik II. Mesrob’a, Reşad Ekrem Koçu’dan İlber Ortaylı’ya dek, pek çok kimsenin takdirini kazanmıştı.

Pamukciyan, İstanbul’daki Ermeni mezarlıklarında mezartaşı kitabelerini, kiliselerde vaftiz ve ölüm kütüklerini incelemiş, farklı dillerde pek çok kaynağa vâkıf olmuştu. Çeşitli alanlardaki tarih ve edebiyat tartışmaları etrafında ördüğü eserleri, alçakgönüllülüğü hiç elden bırakmayan, karınca misali çalışan emekçi kimliğiyle birlikte, adını ve hatırasını yüceltir daima.

İşte o Kevork Pamukciyan’ın eserleri, ölümünden yaklaşık on yıl sonra bir yüksek lisans tezine konu oldu.

Ne tarihçi, ne edebiyatçı, ne çevirmen

Kendisini tanıyanları derin kültürü, nezaketi ve çalışkanlığıyla etkileyen bir İstanbul beyefendisiydi Kevork Pamukciyan.

Ömrü vefa etseydi, Ankara Üniversitesi Ermeni Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı yüksek lisans öğrencisi Melek Sarı Güven’in, kendisi hakkında hazırladığı tezin kapağındaki “Kevork Pamukciyan’ın Tarih Perspektifinden Olaylara Bakışı” başlığını gördüğünde mutlu olur muydu acaba?

Yoksa, o kapağın altında, Ermenilere dair her şeye inatçı bir öfkeyle yaklaşan Türkiye akademyasının genç bir mensubu tarafından hoyratça itilip kakılacağını tahmin edip üzülür müydü?

*

Melek Sarı Güven’in tezi, Pamukciyan’ın yazılarını türlerine göre tasnif eden bir çalışma. Güven, özgün bir eser ortaya koymamış, söz konusu tasnifi bütünüyle ‘Ermeni Kaynaklarından Tarihe Katkılar’ (EKTK) ciltlerinden yola çıkarak yapmış. Pamukciyan’ın Ermenice kitap ve makaleleriyle, ayrıca bu ciltler dışında bırakılan bazı ansiklopedi maddeleriyle hiç ilgilenmemiş.

Pamukciyan’ın üç yüz kadar Ermenice makalesine ait kayıtlar, Beyrut’ta yaşayan araştırmacı Garo Aprahamyan’ın uzun çabalarının sonucunda bir araya getirilebilmiş, böylece hazırlanan ‘Kevork Pamukciyan Bibliyografyası’, EKTK’nın dördüncü cildinde yayımlanmıştı. Güven, Pamukciyan’ın Ermenice eserlerini, Aprahamyan’ın bu çalışmasını kullanarak, ama hiçbir kaynak zikretmeden tasnif etmiş. Yaklaşık 140 sayfa tutan tezin 21 sayfasını tümüyle Aprahamyan’ın emeğine yaslanan bu tasnif oluşturuyor.

Tez, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimlerin Genel Durumu’, ‘Pamukciyan’ın Çalışmaları’, ‘Kevork Pamukciyan’ın Ermeni Harfli Türkçe Metinleri Latin Alfabesine Aktardığı Çalışmaları’, ‘Pamukciyan’ın Olaylara Bakışı ve Pamukciyan’la İlgili Değerlendirmeler’, ‘Tarih Ekseninde Kevork Pamukciyan’ bölümlerinden oluşuyor. Metin boyunca izlenen tek gaye ise, son derece tartışmalı ve öznel birtakım mülahazalarla, Pamukciyan’ın aslında bir tarihçi, çevirmen veya edebiyatçı olmadığını ispat etmek olmuş.

‘Sonuç’ kısmındaki şu cümleler, metne hâkim olan vurguyu özetliyor: “Bu tezde tarihin, edebiyatın ve çeviri bilimin tanımlamaları yapılmış ve bilimsel metotlarından söz edilmiştir. Kevork Pamukciyan’ın çalışmaları bu üç alanda değerlendirilmiş ve Pamukciyan’ın bir tarihçi, edebiyatçı ya da bir çevirmen olmadığı görülmüştür.”

Güven, çalışmasında tarih, edebiyat ve çeviribilim hakkındaki güncel tartışmalara neredeyse hiç değinmeden –mesela, yabancı dilde hiçbir yayına atıfta bulunmadan– bu üç disiplinin tanımını yapmış ve ne tesadüf ki, Pamukciyan’ın çalışmaları Güven’in çizdiği çerçevenin dışında kalmış.

Tezin yazarı, neyse ki Pamukciyan’a ‘yerel tarihçilik’ kapısını açık tutma hoşgörüsünü göstermiş: “Pamukciyan’ın çalışmalarında kullandığı kaynağa ulaşma metotları, bilgiyi aktarma şekli ve araştırmaların tarzı tarih bilimi içinde bir alan olan yerel tarihçilik çerçevesinde incelenmiş ve Pamukciyan’ın yerel tarihçilik çerçevesinde çalışmalar yapmış olan bir araştırmacı olduğu sonucuna varılmıştır.”

Anlaşılan o ki, Güven, Pamukciyan’ı etnik kimliğine indirgemiş, onu kendi görmek istediği gibi “amatör” bir “yerel tarih araştırmacısı” saymış ve “Ermeni milliyetçisi” (s. 90) diye yaftalamış. Pamukciyan’ı, ayrıntılara düşkünlüğü, kaynaklarının çeşitliliği, titizliği ve kendine has üslubuyla Türkiye popüler tarihçiliğinin özgün bir siması olarak tanımlayacak yüce gönüllülüğü ise gösterememiş.

Yazık etmiş.

Meslektaşı Sabri Koz’un “Bir derviş” diye tanımladığı çelebi ruhlu Pamukciyan yaşasaydı, herhalde bu tezin sahibi için çok üzülür, onun kendisine neden bir türlü yansız gözlerle bakamadığına anlam veremezdi.

Nasıl bir kürsü?


Geçtiğimiz haftalardan birinde, Kültür Bakanlığı’nın 2001’de yayımladığı ‘Ermeni Edebiyatı Seçkisi’nden söz etmiş, bu kitabın Ermeni edebiyatı diye bir şeyin aslında var olmadığını ispatlamaya çalıştığını belirtmiştim. Kitaba göre, Ermeni edebiyatı bütünüyle Rus ve Türk edebiyatının etkisiyle şekillenmişti ve hiçbir özgün karakteristiği yoktu.

Tesadüf bu ya, Melek Sarı Güven’in, Pamukciyan’ın aslında tarihçi olmadığını savunduğu tezinin danışmanı, ‘Ermeni Edebiyatı Seçkisi’ni hazırlayan Doç. Dr. Birsen Karaca.

Bir kitap, bir tez… Biri Ermenice edebiyatın aslında edebiyat olmadığını, diğeri Kevork Pamukciyan’ın tarihçi olmadığını anlatıyor.

Hal böyleyken, bizlere de, devletin, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde neden bir Ermeni Dili ve Edebiyatı Kürsüsü kurduğunu merak etmek düşüyor. Bir de, sevmediği bir dil hakkında ‘akademik’ araştırma yapmanın nasıl bir cehennem azabı olduğunu…?

Hatırlamadan unutmak

Agos, 27 Haziran 2008

Hayatın türlü çeşitli veçhelerini keser unutmak. Enine de, boyuna da…

Artık bir başkası vardır, sevdiğinizi unutursunuz; seviyorsunuzdur, sevmediğinizi unutursunuz; bir koltuğa o kadar karpuz sığmıyordur, neyi ne için yaptığınızı unutursunuz; işiniz başınızdan aşkındır, hatırlamayı unutursunuz; tembelliğiniz üstünüzdedir, unutmak istersiniz; işinize öylesi geliyordur, unutursunuz; sırf böylesi daha sağlıklı diye, unutursunuz; unutmadan yeni bir hayata başlayamayacağınızı düşünür, unutursunuz; suçluluk duyar, unutursunuz; affetmek için, unutursunuz; benim gibi unutkan olduğunuz için, unutursunuz. Öyle ya da böyle, bir şekilde ve sürekli olarak unutursunuz. Unuturuz.
Unutmak bir tür kaydırma işlemi midir? Öncelikler sıralamasında doğal ve masum bir değişimden mi ibarettir? Acımasız ama gerekli midir? İnsanın öz savunma sisteminin has parçalarından biri midir? Einstein mı söylemişti unutmanın en büyük hastalık olduğunu?
Murat Uyurkulak’ın ‘Har’ romanında, unut(a)mayan sıradan insanlar, ezilenler, unutamadıkları ve başka çareleri de kalmadığı için infilak eder ve yamulurlar. William Saroyan’ın “Delirmek bizim ailenin özelliklerinden biriydi” dediği ruh halidir bu.

Geçmişi unutamadığı için infilak edip yamulmak, kolayca unutanların doğruluğuna yeğ değil midir?

*
Türkiye’de, 1915’te yaşanan Büyük Felaket hakkında konuşmaya çalışır, Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceği hakkında tartışırken kolayca taraftar bulan bir görüş, geçmişi unutup geleceğe bakmak gerektiğini savunur hararetle.

Buna göre, geçmiş geçmiştir ve orada yaşanmış olan sorunların bugün gereksiz yere gündeme getirilip önümüze tekrar tekrar sürülmesi, geleceğimizi ipotek altına alan bir tercihtir. Geçmişte olan biten madem ki yaşanıp bitmiştir, bu tartışmalar bizi yeniden ve yeniden bölmekten gayri bir işe yaramazlar. Oysa barışçı bir gelecek inşa edeceksek, bir araya gelmeye ihtiyacımız var, ayrı düşmeye değil.
Zaten halklar arasında bir sorun yoktur. Ermenilerle Türkler yüzlerce yıl birbirlerine iyi komşuluk etmiştir. Şarkılar ortaktır, rakının yanında topik ne de güzel gider, Mari Teyze gibi terzi, Garo Usta gibi taş ustası gelmemiştir bu dünyaya…

*

Bu yazıya iliştirilmiş fotoğraf, bu ayın başında Paris’te, eski Yahudi mahallesi Marais’de çekildi. Bir okul binasının girişi üzerindeki kitabede şunlar yazıyor:

“Bu okuldaki 165 Yahudi çocuğu İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya sürüldü ve Nazi Kamplarında imha edildi. UNUTMAYIN”

Fransa, savaş sırasında faşizmin işgali altındaki Paris’te bir okuldan alınıp toplama kamplarına gönderilen 165 Yahudi evladını unutmuyor. Muhtemelen başka yerlerdeki başka Yahudi çocukları, kadınları ve erkekleri de…

Türkiye ise baskıya uğramış, ezilmiş, yerinden yurdundan edilmiş evlatlarını hiç aklına getirmeden, kerameti kendinden menkul bir yolda telaş içinde yürümeye devam ediyor. Geçmişin hayalet yüzlü tanıklarının gözlerinin içine bakmak için ayıracak tek bir saniyesi bile yok.

Halbuki unutmak için önce hatırlamak gerekiyor. Hatırlamak yüzleşmeyi, yüzleşmekse acı çekmeyi, bedel ödemeye hazır olmayı ima ediyor.

Unutkanlıktan ileri gelen haklılığın tadını çıkarırken “geçmişe değil geleceğe bakalım” diyen doğrular, unutamadığı için yamulanların çektikleri ıstırabın tam üstünde oturuyor.

Adımlar

Agos, 27 Haziran 2008

Militarizmin ülkenin yönetimini sivillere, sivil siyasete, özgürlük ve demokrasi yanlılarına bırakmama kararlılığının sonucu olan darbe sürecinin içinden geçerken, farklı kesimlerden sivillerin, sıradan insanların, yurttaşlıktan başka hiçbir unvanı ve rütbesi olmayanların bir araya gelmesi, sokaklara çıkıp seslerini yükseltmesi, darbecilerin heveslerini kursaklarında bırakacak büyük bir adım.

21 Haziran’da çeşitli sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin girişimi ve binlerce kişinin katılımıyla düzenlenen ‘Darbeye Karşı Ses Çıkar!’ mitingi Türkiye’de demokrasi güçlerinin mücadelesinde bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bu mücadelenin artık gazete sütunlarıyla sınırlı kalmayacağını, özgürlük talebinin bizzat yurttaşlar tarafından sokaklarda, sloganlar ve pankartlarla yükseltileceğini müjdeliyor bizlere.

Farklı siyasi görüş ve inançlardan binlerce insanın tek bir amaç etrafında, darbeye ve ordunun siyasete müdahalesine karşı bir araya gelmesi, İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşün dayanışmacı, kararlı, eğlenceli ve yaratıcı bir şenlik halinde seyretmesi, yaz sıcağında içimize su serpen bir gelişme oldu.

“Darbeye Karşı 70 milyon adım” sloganıyla hayata geçirilecek çetin mücadele yeni başlıyor. Hasım acımasız, ancak önümüzde aydınlık bir yol uzanıyor. Yeni bir dili, yeni bir siyaseti, bebek adımlarıyla da olsa inşa etmek için yapacak çok iş var.
Adımları çoğaltmak ve çoğalmak gerek.

Tu ji Tayyip nikarîbî bi kurdî hez bike!*

Agos, 27 Haziran 2008

Batman’da, geçen hafta, Toplu Konut İdaresi’nin inşa ettiği konutların anahtar teslimi töreninde konuşma yapacak olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan sevgilerini anadilleri Kürtçeyle ifade etmek için “Biji Tayyip!” (Yaşa Tayyip!) pankartı açmak isteyen Kozlukluların Başbakanlık korumaları tarafından engellendiğini okuduk gazetelerde. Haberlere göre, korumalar pankartın açılmasını engellemekle yetinmemiş, onu taşıyanların isimlerini de almıştı.

Türkiye’nin hali pür melalini bütün çıplaklığıyla gösteren bir manzara bu.

Türkiye’de devlet televizyonu 24 saat Kürtçe yayın yapmaya hazırlanırken Kürtçe pankart yasak. Devlet Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir açılım yaptığı izlenimi vermeye çalışırken başbakana sevgisini Kürtçe ifade etmek yasak. Kürtlerin taleplerini siyasi arenada ifade etmeye çalışan parti ise ha kapatıldı ha kapatılacak.

Korumalar pankartı toplarken ne düşündü acaba?

“Biji miji bir şeyler yazıyor. Nemize gerek, toplayalım gitsin!”

Siyasi yasaklı olduğu dönemde Siirt’ten bağımsız milletvekili seçilen, eşinin Siirtli olmasını öne çıkarıp Kürtlerin sempatisini kazanmaya çalışan bir başbakanı Kürtçe sevmek yasak.

Memlekette sevginin bile resmi dili var.

Devlet bize Türkçe istediğini yapabilir ama biz onu Kürtçe sevemeyiz.

(*) Sen Tayyip’i Kürtçe sevemezsin!

Gâvurun malı

Agos, 20 Haziran 2008

Geçen hafta ortaya çıkan tapu çetesinin öncelikli hedefinin gayrimüslimler olması bize ne anlatıyor?

İstanbul’da, yaşlı ve kimsesiz kişilerin, özellikle gayrimüslimlerin mülklerini tehdit yoluyla ele geçiren, bu arada cinayet de dahil olmak üzere pek çok suç işleyen, aralarında devlet memurlarının, tapu kadastro müdürlerinin, doktorların da bulunduğu bir çetenin varlığı, hangi toplumsal iklimin, hangi ahlaki savrulmaların, hangi siyasi ve kültürel çelişkilerin ürünü? Peki ya hangi tarihsel olaylar dizisi gayrimüslimlerin mülklerini bu kadar korunaksız, “gâvur malı”nı gasp edilmesi bu kadar mümkün ve hatta meşru hale getiriyor?

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, çetenin 13 kişinin mallarına el koyduğunu, 3 kişinin de ölümüne sebep olduğunu açıkladı. Tutuklanan şahıslar, “suç işlemek için örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak”, “nitelikli adam öldürme”, “evrakta sahtecilik” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak” suçlamalarıyla yargılanacaklar.

Ortada organize bir suç var ve söz konusu suç salt bir çeteye ait, münferit bir duruma işaret ediyor olabilir. Bunu zaman gösterecek.

Oysa meselenin tarihsel, kültürel ve siyasi boyutlarını göz önünde bulundurmak, olayların ardında yatan faktörleri anlamaya çalışmak, dava sürecinin kendisinden çok daha önemli ve zihin açıcı olabilir.

Yabancıdır yabancıَ

Son zamanlarda, İstanbul Defterdarlığı Kayyum Bürosu Başkanlığı memurları tarafından bazı gayrimüslim yurttaşlara ait mülklere dair bir araştırma çalışmasının yürütüldüğü biliniyor.

Memurlar, bu çalışmalar sırasında, özellikle yaşı ilerlemiş kimselere ait taşınmazların son durumunun, sahiplerinin hayatta olup olmadığının veya vârislerinin bulunup bulunmadığının tetkik edildiğini ifade ediyor. Aynı memurlar, söz konusu araştırmanın özellikle “yabancılar” için yapıldığına dair ifadeler de kullanıyor.

Agos’un “tapu çetesi” haberini hazırlayan arkadaşlarımızın fikrine başvurduğu Defterdarlık Kayyum Bürosu Başkanı Süleyman Dinçer de “yabancılara” yönelik bir takip işleminin varlığını doğruluyor.

Memurların ve Dinçer’in “yabancı” diye andığı şahısların “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı gayrimüslimleri” nitelediği, en azından bu grupları da içerdiği anlaşılıyor. Bu çalışmalar esnasında “yabancılar”a ağırlık verilmesinin, bu konudaki tercihin hangi kanun, yönetmelik ya da genelgeye dayandığını ise bilmiyoruz.

İstanbul Defterdarlığı Kayyum Bürosu Başkanlığı’nın internet sitesi kurumun faaliyetleri hakkında hayli açıklayıcı bilgiler veriyor (http://www.ist-def.gov.tr/kayyim.html). Buradan edindiğimiz izlenime göre, kurumun öncelikli amacı, uzun süreden beri ortada görünmeyip gaip (kayıp) hale gelmiş kişilerin malvarlığı ortada kalmış ise, yani vârisleri yoksa/bulunamıyorsa, mülkleri için kayyum atanması. Kayyumlar söz konusu mülkü on yıl idare ettikten sonra, eğer gaip kişi veya vârisleri ortaya çıkmazsa, Medeni Kanun’un 588. maddesine göre Gaiplik ve Tescil Davası açılıyor ve taşınmazın Hazine adına tescili isteniyor.

Büro, 3561 sayılı Mal Memurlarının Kayyım Edilmesine Dair Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından kurulmuş. Kanunun amacı ise, “gaip kişilerin malvarlıkları üzerindeki Hazine menfaatinin daha iyi korunmasını sağlamak üzere, mahallin en büyük mal memurlarının kayyım tayin edilebilmelerine ilişkin usul ve esasları düzenlemek” olarak belirtiliyor. Kanunun herhangi bir yerinde, Kayyum Bürosu Başkanı Dinçer’in ve memurların sözünü ettiği “yabancı” sıfatı geçmiyor.

Anlaşılan, büro, “Hazine menfaatinin daha iyi korunmasını sağlamak üzere”, çeşitli mülklere kayyum atanıp atanamayacağına dair bir ön araştırma yapıyor. Buraya kadar hukuk dışı görünen bir şey yok. Ancak, bu uygulama sırasında ağırlığın gayrimüslimlere ait taşınmazlara verilmesi, insanda bir ayrımcılıkla karşı karşıya olduğumuz hissini uyandırıyor.

Bunlar, gayrimüslim vakıflarının mallarına hukuka aykırı gerekçelerle el konan yüzlerce örnekle birleştirildiğinde şüpheler doruğa çıkıyor.

Gayrimüslimlerin ellerindeki malların devlet tarafından sıkı sıkıya takip edildiği izlenimi veren bu durum, son çete haberlerinde devlet memurlarının da işin içine karıştığı bilgisiyle bir araya geldiğinde ise, şu iki çok kritik soru dikiliyor karşımıza: Acaba, devlet memurları eliyle yapılan bu takibatlar ve tutulan listeler hangi amaçlar için kullanılıyor?

Bu bilgiler kanun dışı emelleri olan kişilerin eline geçiyor mu?

Devletin ve bürokrasinin gayrimüslim yurttaşlara bakışını bilenler için, bu soruların yanıtı ne yazık ki pek olumlu şeyler vaat etmiyor.

İmam ve cemaat

Agos’un 12 yıllık tarihi, devletin gayrimüslim mallarına hukuk dışı bir şekilde el koymasının yüzlerce örneğini gösterir bizlere.

Gayrimüslim vakıflarının 1936’da verdikleri beyannameden sonra mülk edinemeyeceklerini ilan eden 1974 tarihli Yargıtay kararından tutun da, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan yönetmeliklere kadar girmiş “yerli yabancı” tanımlamasına, oradan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in gayrimüslim vakıflarının “ekonomik ve siyasi güç” elde edeceği gerekçesiyle Vakıflar Yasası’nı veto etmesine uzanan bir dizi haksızlık, Türkiye’de azınlıklara yönelik ayrımcılığın en somut ifadeleridir. Türkiye’de haklar mücadelesinin en çetin alt başlıklarından biri, gayrimüslim toplulukların, bir avuç vicdanlı hukukçunun desteğiyle yürüttüğü, “gasp edilen malı gasp edenden geri isteme” mücadelesidir.

Peki, tapu çetesinin yapıp ettiklerinin, Vakıflar Yasası görüşmeleri sırasında Meclis kürsüsünden, “Esnafı bir tarafa bıraktınız, köylüyü bir tarafa bıraktınız, işçiyi bir tarafa bıraktınız, çiftçiyi bir tarafa bıraktınız, Agop’un işiyle uğraşıyorsunuz” diyen “sosyal demokrat” partinin “sendikacı” milletvekili Bayram Meral’in ve onun gibi düşünen milyonların zihniyetinden, gayrimüslimlerin elindeki sermayenin şiddet yoluyla Türkleştirilmesi siyasetini güden İttihatçılara dek uzanan bir talancı silsileden bağımsız olduğunu düşünebilir miyiz?

Kim bilir, belki de tapu çetesinin faaliyetleri meşhur “imam-cemaat” deyişini doğruluyordur… Nihayetinde, cemaate örnek olması gereken imam (resmi makamlar) yellenirse (“yurttaşlarının malına haksız yere göz dikerse”), cemaat neler yapmaz ki!

Bir simge olarak Zohrab

Agos, 13 Haziran 2008

Ermenilerin Büyük Felaket öncesinde, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle yeşeren umutlarını ve sonraki yıllarda yaşanan hayal kırıklıklarını şahsında cisimleştiren bir simge isimdir Krikor Zohrab.

Ermenice edebiyatın yüz yıl önceki bu büyük isminin yaşamöyküsü ve bilhassa hayatının son yedi yılındaki siyasi faaliyeti, hem o günlerde hâkim olan hayalleri, hem de dehşeti ve acı bir sonu taşır içinde.

Abdülhamit rejimi altında, geleceğine dair umutları tükettiği için terk etmek zorunda kaldığı memleketinden gelen ihtilal haberiyle Paris’ten adeta uçarak dönen bir muhalif; büyük bir hararetle düzenlenen siyasi mitinglerde ve Meclis-i Mebusan’da bütün Osmanlılar için özgürlük mücadelesi veren bir aydın; halkının yaşadığı acıların ve yakından tanıdığı zulmün son bulması için didinen bir eylemci; Fransa’da Yahudiliğinden dolayı ayrımcılığa uğrayan Yüzbaşı Dreyfus adına savunma metni hazırlayan bir dünya vatandaşıdır Zohrab.

Bu haftaki ‘Hayat, Olduğu Gibi’de, 5-7 Haziran 2008 tarihleri arasında Paris’te düzenlenen ‘Özgürlük Sarhoşluğu: Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 Devrimi’ başlıklı konferansta yaptığım, Krikor Zohrab’ın siyasi hayatını inceleyen sunumu genel hatlarıyla özetlemek istedim.

Aradan geçen yüz yıl içerisinde toplumsal ve siyasal sorunlarımızı çözmede pek yol kat etmediğimize göre, Zohrab’dan alınacak çok ders var.

Çok yönlü bir siyasi mücadele

Krikor Zohrab’ın Osmanlı Meclisi’nde bulunduğu üç dönem boyunca izlediği siyasi çizgiyi, iç içe geçmiş üç temel düzlemde ele alabiliriz: Liberal-özgürlükçülük ve Osmanlıcılık konusundaki fikirlerinın yanı sıra, Ermeni halkının güvenliği konusundaki kaygıları, Zohrab’ın siyasi tutumunu belirleyen unsurlardı.

Zohrab bir Osmanlı liberali, bir özgürlükçüydü. Abdülhamit döneminin despotik havası içinde yaşamış, baskıyı teninde hissetmiş, yetkililerin işkence ettiği Bulgar bir devrimcinin avukatlığını yaptığı için mesleğini icra etmekten alıkonmuş bir aydın olarak, özgürlüğün tüm Osmanlılar için elzem olduğuna inanıyordu.

Basın özgürlüğü, tüm vatandaşların eşitliği, işçilerin örgütlenme özgürlüğü, ‘serseri’, ‘şüpheli şahıs’, ‘piç’, ‘zina’ gibi kavramların ceza sisteminden çıkarılması, kadınların toplum hayatındaki konumunun iyileştirilmesi için çalıştı. Müthiş belagat yeteneğiyle meclisin en aktif mebuslarından biri oldu. Modernist, pozitivist dünya görüşü ve sosyalizan yeni dünya tahayyülü, onu insanca yaşam koşullarının gelişmesi yolunda dirençli bir mücadele vermeye itiyordu.

Zohrab’ın Osmanlıcılığı, ‘eşit ve hür’ yurttaşlardan oluşan bir topluma ulaşma arzusunun ürünüydü. Osmanlı geleneğindeki ‘millet-i hâkime’ algısı Tanzimat’tan sonra hukuki bir kırılma yaşasa da, Müslümanların toplumsal belleğinde varlığını sürdürüyordu. Zohrab, tektipleştirici Osmanlıcılığa karşı, toplumun çeşitliliğini, çokkültürlü ve çokdilli yapısını koruyan, bunu yaparken de Osmanlı yurduna bağlılığı artırmayı gözeten bir anlayışı savundu. Onun Osmanlıcılığı, etnik vurguların ağırlık kazandığı bir dönemde, tüm grupların hakkını savunan, bir tür koruyucu şemsiyeydi. Zohrab, İttihatçıların giderek Türkçülüğe meylettiğinin farkındaydı ve daha kapsayıcı bir siyasi söylemi hayata geçirmeye çalışıyor; Ermeniliği, Kürtlüğü, Türklüğü, Arnavutluğu vs. Osmanlı kimliğinin ayrılmaz parçaları olarak görüyordu.

Zohrab pek çok konuda İttihatçılara muhalefet etse de, Ermenileri onlara destek vermeye çağırdı. Onun bu tavrını aymazlık olarak değerlendirenler, hatta Arşag Alboyacıyan gibi, bakanlık beklentisi içinde olduğu için böyle davrandığını ileri sürenler olmuştur. Ancak, tarihe bir suçlu aramak için değil, anlamak için baktığımızda, onun İttihatçıları desteklerken Meşrutiyet rejimini savunmayı amaçladığını ve bunun da Ermeni halkının kaderine ilişkin bir tercih olduğunu görebiliriz.

Zohrab, 1890’larda Ermenilere karşı izlenen şiddet siyasetini yakından bilen bir avukat, yazar ve siyasetçi olarak, halkının istibdat değil ancak meşrutiyet rejimi altında huzur bulacağına inanıyor, eski rejimdeki kırımların tekrarlanmaması için, Abdülhamit rejimini savunanlara karşı, meşrutiyeti getiren İttihatçıları yeğliyordu.

İttihatçıların baskıcı bir tek parti iktidarı kurduğu 1912’ye dek bu desteği sürdüren Zohrab, Ermenilerin toprak, müsadereler, güvenlik gibi sorunlarının çözümü için verilen sözlerin tutulmadığını görünce daha sert bir muhalif tavır benimsedi. Ermeni vilayetlerinde reform meselesinin uluslararası bir konu haline gelmesi için çalıştığı dönemde, Rus Konsolosluğu, Ermeni siyasi çevreleri ve İttihatçı liderler arasındaki müzakerelerde aracılık rolünü üstlendi. Reform müzakereleri Şubat 1914’te antlaşmayla sonuçlansa da, Rus müdahalesinin kendileri açısından alçaltıcı olduğunu düşünen İttihatçılarla, artık onların sözlerine güvenmeyen Ermeniler arasındaki ilişkiler büyük bir yara almıştı.

I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, Zohrab’ın güncesinde “şovenizm” diye nitelediği dil her yere hâkim olacak, bütün uzlaşmacı sesleri bastıracaktı.

Umutlar tükenirken

Zohrab, bazı kaynakların zikrettiği gibi 24 Nisan 1915’te tutuklanmadı. İttihatçılar İstanbul’da pek çok Ermeni aydınını tutukladığında, hâlâ bir mebus olan Zohrab’a dokunmamışlardı.

24 Nisan’dan kısa bir süre sonra Patrik Zaven Der Yeğyayan tarafından yayımlanan ve Osmanlı ordusunun savaşta muzaffer olması için Ermenilerin ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını ilan eden bildiriyi kaleme alan oydu. Ardından, Ermenilerin bağışlarıyla bir sahra hastanesi kurulması projesini geliştirdi; Ermeni hemşirelerin yaralı askerlerin bakımını üstlenmesini sağlamaya çalıştı. Bütün bunları, İttihatçıların korkunç girişimlerini engelleme umudu taşıyan biçare çırpınışlar olarak görmek gerekir.

Mayıs ayının son haftasında, Erzurum mebusu Vartkes Serengülyan’la birlikte, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tutuklandı. Onlara, Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanmak üzere Diyarbakır’a götürülecekleri söylendi.

Zohrab, Konya, Adana, Halep, Urfa güzergâhında yol alırken, geri dönmelerine izin verilmesi için Halil Bey, Talat Paşa, Hüseyin Cahit Bey ve Alman Büyükelçisi Wangenheim’a mektuplar yazdı, ancak değişen bir şey olmadı.

Falih Rıfkı Atay’ın ‘Zeytindağı’ eserinde anlattığı gibi, Urfa’dan ayrıldıktan bir süre sonra, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı olarak çalışan Çerkes Ahmet çetesi tarafından, Vartkes Efendi’yle birlikte, başı taşla ezilerek öldürüldü.

Sorumluluk

Agos, 30 Haziran 2008

Agos’un manşetinde gördünüz. 26 Mayıs günü Patrikhane’de, ruhanilerin, cemaat ve basın temsilcilerinin katıldığı bir toplantıyla, Patrik II. Mesrob’un sağlık sorunları nedeniyle bir süreliğine makamından uzak kalacağı ve bu arada tedavisine devam edileceği açıklandı. Bir süredir kulaktan kulağa dolaşan, birkaç gündür de Jamanak ve Marmara gazetelerinin sütunlarına taşınarak daha çok yayılan bir bilgiydi bu.

Belli ki, hem patriğin sağlığı, hem de cemaatin durumu açısından can sıkıcı bir durumla karşı karşıyayız. Bu da, önümüzdeki dönemde herkese çok ciddi sorumluluklar düştüğü anlamına geliyor.

Öncelikli görev, sanırız ruhanilerde. Söylentilerin önünü alacak, İstanbul Ermeni toplumunun arzularına kulak verecek, bu üzücü olayın yarattığı boşluğu, şeffaflığın ve paylaşımcılığın öne çıktığı katılımcı bir sürece dönüştürecek adımları atmak öncelikle onlara düşüyor.

Cemaat temsilcilerinin, okul ve vakıf yöneticilerinin ise toplumdan yükselecek sesleri Patrikhane’ye aktarmak, kurumsal işleyişin devamlılığını sağlamak, hatta onu mükemmelleştirmek için çalışması gerekecek. Zira salt ruhanilerin değil, sivillerin de süreçte rol alması, toplumun güveninin kazanılması açısından elzem.

Basın ise, olan biteni aktarırken, insanları paniğe sevk edecek, kaos ortamına doğru gidildiği izlenimi verecek yayınlar yapmaktan kaçınmak zorunda. Sürecin olabildiğince tartışılabilir, eleştirilebilir ve şeffaf olması için gazetelerin oynayacağı rol çok önemli. Basın, patriğin sağlığı hakkında spekülasyona girmekten de sakınmalı; çünkü her şeyden önce dikkat edilmesi ve ihtimam gösterilmesi gereken, onun sağlığı.

Dileğimiz, 1998’de her türlü gözdağına ve resmi tehditlere rağmen eşi görülmemiş bir halk desteğiyle patrik seçilen II. Mesrob’un bir an önce sağlığına kavuşması.

Bu on yıldan hangi dersleri çıkarmamız gerektiğini, o zaman hep beraber tartışırız.

Gavras, Güney, Ceylan

Agos, 30 Mayıs 2008

1969’da Costa Gavras ‘Z’ ile Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü kazandığında, ülkesi Yunanistan, Albaylar Cuntası tarafından yönetiliyordu.

Z, demokrat politikacı Gregoris Lambrakis’in faili meçhul bir şekilde sokak ortasında öldürülmesinin ardından yaşananları anlatan müthiş bir politik filmdi. Lambrakis’in nükleer silahsızlanma hakkındaki bir mitingde yapacağı konuşma öncesinde öldürülmesinin ardından, polis ve iktidar olayın üzerini örtmeye, gerçek failleri gizlemeye çalışmıştı. Filmde, Jean-Louis Trignintant’ın canlandırdığı idealist savcı, gerçekleri açığa çıkaran delillere ve tanıklara ulaştıkça önüne bin bir türlü engel çıkarılıyordu.

1951’den sonra siyasi nedenlerle ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış olan Gavras, 1982’de bu defa ‘Missing’ (Kayıp) filmiyle kazandığı ödülü, Yılmaz Güney’le ve onun ‘Yol’ filmiyle paylaştı. Gavras, Kayıp’ta bu defa Şili’ye uzanıyor, General Pinochet’nin kanlı darbesinin ardından ortadan kaybolan gazeteci Charles Horman’ın izini sürüyordu. Unutulmaz Jack Lemmon’ın canlandırdığı Horman’ın babası, oğlunun başına gelenleri çözmeye çalıştıkça, Amerika destekli askeri rejim ve bizzat CIA ajanları tarafından engelleniyordu.

12 Eylül darbesinin ardından yurtdışına kaçan Yılmaz Güney’in filmiyse, sıkıyönetimin en zorlu günlerinde tanınan bir bayram izniyle cezaevinden köylerine gitmek isteyen beş mahkûmun yolda yaşadıkları zorlukları anlatıyor, tüm çıplaklığıyla gerçekçi bir Türkiye resmi çiziyordu.

Ülkelerinden uzakta yaşamak zorunda kalmış bir Türkiyeli ve bir Yunanlı, Güney ve Gavras, o yıl Cannes’da birlikte ödül alırken, gururlu ama kederliydiler.

*

Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun’la Cannes’da en iyi yönetmen ödülü aldıktan sonra “Ödülümü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” deyince, Türkiye’yi büyük bir gurur dalgası kapladı. Ceylan’ın bugüne dek yaptığı usta işi filmlere pek yüz vermeyip onu bir anlamda yalnız bırakan Türkiye, bu cümlenin ardından yönetmeni yere göğe sığdıramadı.

Ceylan’ın, memlekette kızılca kıyamet kopar, darbe çağrıları yapılır, siyasi cinayetleri faili meçhul bırakmak için türlü taklalar atılır, Kürt Sorunu’nu çözmek için hiçbir adım atılmazken, ödülünü tutkuyla sevdiği yalnız ve güzel ülkesine adaması, bana ne yazık ki içi boş bir politik jest olarak görünüyor.

Perihan Mağden, 27 Mayıs tarihli Radikal’de, Ceylan’ın “Türkiye’ye/Türkler’e ‘pedagogca’ yaklaşmak gibi fevkâlâde yararlı bir çizgiyi benimsemiş” olabileceğini söylerken, meseleye bir hayli ‘iyimserce’ yaklaşıyordu.

İnternet sitelerindeki okur yorumları ve forumlardaki tartışmalarda, “Biz ödül almak için bu ülkeyi satanları çok gördük, helal olsun Ceylan’a!” minvalindeki yaveleri gördükçe, o pedagogca yaklaşımın gerçek işlevi konusunda insan ister istemez şüpheye kapılıyor.

Kuerten’in gözyaşları

Agos, 30 Haziran 2008

Brezilyalı tenisçi Gustavo Kuerten, namı diğer Guga, geçtiğimiz pazar, Roland Garros turnuvasının ilk turunda Paul-Henri Mathieu’ya yenildiği maçın ardından profesyonel tenis yaşamına son noktayı koydu. Kariyeri büyük başarılarla dolu olan ve daha önce Roland Garros’u tam üç kez kazanan Kuerten’i uğurlamak için Philipe Chatier kortuna tam 15 bin kişi gelmişti.

31 yaşındaki Kuerten son yıllarında sakatlıklarla boğuşmuş ve hiçbir önemli turnuvada varlık gösterememişti. Yıllarca profesyonel tenisin en tepesindeki isimlerden biri olmasına karşın, artık sıralamada ilk bine dahi giremiyor, çok az sayıda maç oynayabiliyordu. Kuerten, birkaç hafta önce, Fransa Açık’ın kariyerinin son turnuvası olacağını açıklamıştı.

Eski şampiyon, son maçında her zamanki gibi güleryüzlüydü. Artık eskisi kadar güçlü bir tenisçi olmasa da, o unutulmaz backhandlerinden örnekler sundu; sırası geldi, kendini tiye aldı. Ancak, maçın bitiminde, yerine oturduktan sonra, başına bir havlu geçirip yüzünü gizleyerek dakikalarca ağladı. Vedasını izlemek için tribünleri dolduranlar onu dakikalarca ayakta alkışladı.

Fransız Tenis Federasyonu, toprak kortlardaki başarısıyla tanınan Guga’ya veda armağanı olarak Roland Garros’un zemininin bir kesitini sundu. O da bu jeste, kırık dökük Fransızcasıyla bir veda konuşması yaparak karşılık verdi.

Böylece, yetenekli, centilmen, sempatik ve kazandığının önemli bir kısmını sakatlar yararına harcayacak kadar yardımsever olan Brezilyalı tenisçi, kortlardan gözyaşları eşliğinde, ancak hak ettiği sevgi ve itibarı gördüğü için iç huzuruyla ayrıldı.

Ubuntu ve ubuntusuzluk

Agos, 23 Mayıs 2008

Biz, hepimiz...

İnsanların başka insanlarla ilişkiye girmeye, onlarla mutluluğu ve kederi, bir tas çorbayla bir somun ekmeği paylaşmaya giderek daha kapalı yaşadığı bir çağın çocuklarıyız. Mutluluğumuz, sağlığımız, başarımız, başkalarının mutluluğundan, sağlığından, başarısından önemli ve her şeyden daha acil. Yalnızca kendimiz varız, yalnızca kendimiz önemli…

Buradan bakıldığında, bir Afrika inanışı olan ‘Ubuntu’ çağın gerçeklerine tamamen yabancı görünüyor. Zira Ubuntu, kişinin çevresindeki insanlarla ve bütün insanlıkla olan görünmez bağlarını, bizi biz yapan değerleri, insani melekelerimizi keşfetmemizi sağlayan bağları işaret ediyor.

Çeşitli kadim inanışlar gibi Ubuntu da insanları bir bütünün parçaları olarak görüyor. Buna göre, bir tarafta insanlar aşağılanırken, başkaları baskı, zulüm, işkence görürken, bizler beri tarafta o aşağılanmadan, baskı, zulüm ve işkenceden azade değiliz. Başkalarını ezer, onların hakkını çiğnerken kendimize de kötülük ederiz. Benim insaniyetim, ayrılmaz bir şekilde sizinkine bağlıdır, bundan ne siz kaçabilirsiniz ne de ben.

Nobel ödüllü Başpiskopos Desmond Tutu’ya göre Ubuntu “insanlığın özü”dür; “insanı insan olmaktan çıkarmak için sarf edilen bütün çabalara karşın, ona yaşama ve kendini yeniden var etme direnci veren meziyettir.”

Nelson Mandela ise, Ubuntu’nun insanın kendi benliğini düşünmeyeceği anlamına gelmediğini, asıl meselenin, bunu yaparken başkalarının gelişme imkânlarını da göz önünde bulundurmak olduğunu söylüyor.

Merhameti ve diğerkâmlığı her şeyden üstün tutan Ubuntu, belki de, günümüz uygarlığının zihinlerimize bir reklam sloganıymışçasına kazıdığı “Sadece kendin için yaşa!” hafifliğinin panzehiridir.


Ubuntu ve ubuntusuzluk
Ubuntu, Güney Afrika topraklarının çok derinlerine kök salmış bir gelenektir. Ülkede Apartheid rejiminin sona ermesinin ardından yapılan, ırkçılık ve ayrımcılıktan arındırılmış yasalar Ubuntu’ya çokça gönderme yapar. Irkçı rejimin işlediği suçları araştıran Hakikatler ve Uzlaşma Komisyonu deneyiminin kökeninde de Ubuntu ruhu vardır.

Hal böyleyken, geçtiğimiz günlerde Güney Afrika’nın çeşitli kentlerinde göçmenlere yönelen şiddet, 23 işçinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Johannesburg’un kuzeyindeki Alexandra kentinde başlayan olaylar sırasında sokaklara hâkim olan gruplar, “işlerini ellerinden aldıkları ve suça karıştıkları” iddiasıyla göçmenlere saldırdılar. BBC’ye göre, ölenlerin bazıları yol ortasında canlı canlı yakıldı, bazılarıysa linç edildi. Görgü tanıkları, kalabalıkların, göçmen mahallelerinde kapı kapı dolaşarak insanları evlerinden çıkardığını ve eşyalarını yağmaladığını anlattı. Yağmalanan bazı dükkânların sahipleri, yıllardır bir arada oturdukları komşularının kendilerine saldırdığını söylüyordu.

Dehşet verici saldırılar nedeniyle 6 bin göçmenin karakollara ve kiliselere sığındığı belirtiliyor. Polise sığınan göçmenler, “Dışarı çıkarsak bizi öldürürler” korkusuyla, evlerine dönmek istemiyor.

44 milyon nüfuslu ülkede 3 ila 5 milyon arasında göçmen olduğu tahmin ediliyor. Ekonomisi son yıllarda hızlı bir şekilde büyüyen ülkede gelir dağılımı giderek adaletsizleşirken, yerli halkın bir kısmı, çoğunluğunu Zimbabve, Mozambik ve Nijeryalılıların oluşturduğu göçmenlerin kendileri için işsizlik yarattığına inanıyor. Son altı yılda açılan yaklaşık 2 milyon yeni iş de sorunları çözmüş gibi görünmüyor, zira % 25’e varan işsizlik oranı büyük bir toplumsal gerginlik potansiyelini de beraberinde getiriyor.

*

İnternet siteleri arasında dolanarak binlerce kilometre uzaktaki bu kederli memleketteki son gelişmeleri takip etmeye çalışırken, insanın elinden, güneşli Afrika toprakları üzerinde yaşanan bu son karanlık günlerin de aşılacağına dair umudunu taze tutmaktan başka bir şey gelmiyor. Onyıllar süren meşakkatli ve sabırlı bir mücadeleyle yıkılmaz gibi görünen ırkçı rejimi tarihin çöp sepetine yollayan Afrika bilgeliğinin bu engeli de geçmemesi için bir sebep yok. Yeter ki Ubuntu unutulmasın.



Film ‘In My Country’ (Benim Yurdumda)

Yön.: John Boorman


2004 tarihli John Boorman filmi ‘In My Country’ (Benim Yurdumda), Güney Afrika’da Apartheid rejiminin sona ermesiyle birlikte kurulan Hakikatler ve Uzlaşma Komisyonu’nun faaliyetlerine odaklanıyordu.

Antje Krog’un ‘Country of My Skull’ (Kafatasımın Yurdu) adlı anı kitabından uyarlanan filmde, Güney Afrikalı beyaz şair Anna Malan (Juliet Binoche) ve Amerikalı siyah gazeteci Langston Whitfield (Samuel L. Jackson) arasındaki bıçak sırtı aşk ilişkisi yoluyla, Apartheid döneminin Güney Afrika toplumunda yarattığı tahribat gözler önüne seriliyor.

Ülkede ayrımcı yasaların hüküm sürdüğü 1948-94 yılları arasında, nüfus olarak azınlıkta olan beyazlar yönetimde söz sahibi olan tek gruptu. Siyahlar siyasi ve medeni haklardan yoksundu. 27 yıl boyunca hapiste tutulan Afrika Ulusal Konseyi başkanı Nelson Mandela’nın önderliğindeki haklar hareketi, kararlı muhalefeti ve tüm Afrika halklarının da desteğiyle 1994’te Apartheid rejimini yıktı. Mandela aynı yıl yapılan ilk özgür seçimlerde devlet başkanlığına seçildi.*

Ülkede ırk ayrımcılığı rejiminin son bulmasının ardından Desmond Tutu başkanlığında kurulan Hakikatler ve Uzlaşma Komisyonu üç yıl boyunca kurbanların ve faillerin tanıklıklarını dinledi; işlediği suçları anlatan kişiler cezadan muaf tutuldu.

Boorman’ın filminde, kendisi doğrudan ırkçılığa bulaşmamış ve daima ılımlı bir çizgi izlemiş olsa da, yıllar yılı beyazlara özgü ayrıcalıklardan ve refahtan yararlanan Anna Malan’ın, Hakikatler ve Uzlaşma Komisyonu’nun ülkenin çeşitli yörelerindeki oturumlarına katılıp rejimin kurbanı olan siyahların tanıklıklarını dinlemesiyle keşfettiği suç ortaklığına dikkat çekiliyor ve gerçek uzlaşmanın ancak hiddet, nedamet ve merhamet arasındaki çizgilerin muğlaklaşmasıyla mümkün olabileceğinin altı çiziliyordu.

* Mandela 1992’de kendisine verilen Atatürk Barış Ödülü’nü “Türk hükümetine yönelik insan hakları ihlali suçlamaları” nedeniyle reddetmişti. Nitekim, ödülün bir önceki sahibi, 12 Eylül darbecisi Kenan Evren’di!