Bu sadece bir şişe su değil

Agos, 7 Kasım 2008

Ermenistan’da Sarkisyan’ın devlet başkanı seçilmesiyle iş başına gelen yeni yönetim 1 Mart’ta Yerevan’da yaşananların izlerini silmek için adım atmadı henüz.

Muhalefet üzerindeki baskılar devam ediyor. Seçimlerde Ter Petrosyan’ı destekleyen veya protesto gösterilerine katılan pek çok muhalif bugün ya hapisanede, ya da ev hapsi, sindirme, aşağılama gibi uygulama ve tehditlere maruz kalmakta.

Bu hukuksuzluktan ticari şirketler dahi nasibini alıyor. Son örnek, ülkenin önde gelen maden suyu üreticilerinden Bjni.

Adını 11. yüzyıldan kalma tarihi bir Ermeni kilisesine sahip Bjni köyünden alan su firması, ciddi ihracat rakamlarına ulaşan, yabancı ortaklı bir kuruluş. Bjni’nin sahiplerinden olan Sukiasyan ailesi, geçen yılın eylül ayında, seçimlerde muhalifleri desteklediklerini açıkladığı günden bu yana baskı altında. Firma, “mali denetim” adı altında, adalet bakanlığı görevlileri ve onlara eşlik eden birtakım maskeli kişilerce basıldı ve milyonlarca dramlık vergi borcu olduğu ortaya çıktı!

Bjni böylece iflas etti. 500 kadar çalışan işsiz kaldı. Bjni’nin ait olduğı Sil Grup’un diğer girişimleri olan bir kafenin ve bir matbaanın yöneticileri de hapisteler.

Sarkisyan uluslararası alanda ılımlı masajlar vererek prestij sağlamaya çalışıyor, ancak onun gülümsemesi, Ermenistan’daki otoriter rejimin buz yüzlü görüntüsünü engellemeye yetmiyor.

Yolun üzerindeki sis

Agos, 7 Kasım 2008

Çek dergisi Respekt, geçtiğimiz ay, yaşayan en önemli romancılardan biri olan Milan Kundera’nın 1950’de Dvoracek adında bir ‘ajan’ı ihbar ettiğine dair bir belgenin bulunduğunu yazdı. Dergiye göre, Dvoracek ihbardan sonra tutuklanıp 22 yıl hapse mahkûm edilmişti.

Kundera’nın başı 1950’lerde komünist rejimle derde girmiş, 1968’de Rusların ülkeyi işgal etmesinin ardından üzerindeki baskılar dayanılmaz bir hal alınca, yazar çareyi Fransa’ya yerleşmekte bulmuştu.

Ünlü romancı hakkındaki iddiayı kesin bir dille reddetti. Ardından, aralarında Orhan Pamuk’un da bulunduğu 11 uluslararası yazar Kundera’nın bir “karalama kampanyası”na kurban edilmek istendiğini dile getirerek ona sahip çıktılar.

Kundera’nın bir ihbarcı olma ihtimali Türkiye’de bazılarını mutlu etti (bkz. Timesonline sayfasında ilgili habere İstanbul’dan yapılan bir yorum). Öyle ya, komünist rejimin kirli yüzünü en iyi anlatan eserlerin sahibi vakti zamanında bir ihbarcı olduğuna göre, yazdıklarının da bir kıymet-i harbiyesi olamazdı.

Oysa Kundera’nın romanlarını okuyanlar, onun bir muhbir olmasının dahi eserlerinin değerini azaltmayacağını bilirler. Kundera, totaliter sistemlerin insan ruhunu karartan cenderesini, geçmişi, unutmayı, hatırlamayı, suçluluk duygusunu anlatır. O bir romancıdır, bütün o insani olasılıkları anlatır.

Ona göre, insan, yaşamında tıpkı siste ilerlermiş gibi ilerler. Hata yapanın körlüğü ise “ebedi insan durumunun içinde yer alır, [onun] yolunun üzerindeki sisi görmemek, insanın ne olduğunu unutmaktır, kendimizin ne olduğunu unutmaktır.” (Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Can Yayınları, s. 205)

Basının yanlış odası

Agos, 31 Ekim 2008

Türkiye’de basın pornoya meraklı. İnsanları cinsel ilişki halinde gösteren pornografiye değil (ah şu kanunlar!); özel, kişisel, mahrem olanı önce ıcığı cıcığıyla teşhir ve sonra paçavra etmeye dair, karşı koyulmaz bir arzu duymak anlamındaki pornoya…

Söylemeye gerek yok, bu merakın mağduru da çoğunlukla kadınlar.

27 Ekim’de, Hürriyeti’i, Sabah’ı, irisi ve ufağıyla, pek çok gazetenin verdiği bir haber: “Baktım teyzeymiş, elini öpüp çıktım!” Ve açıklaması: “76 yaşındaki kadına tecavüzden yargılanan sanık, kadının odasına yanlışlıkla girdiğini, hatasını anlayınca kadının elini öptüğünü iddia etti.”

Haberin metninde altı özellikle çizilen “yanlış oda”, yani “yanlış kadın” vurgusunun ardında sizce de bir hinlik yok mu? “Tecavüz söz konusu olduğunda bir ‘doğru oda’ ve bir ‘doğru kadın’ elbet vardır” ön-kabulü üzerine kurulmuş sırıtkan bir erkek hinliği.

O halde, “Kimdir doğru kadın?” diye sormalı mıyız, güzide basınımızın muhterem mensuplarına?

O kadın 76 yaşında değil elbette, çok daha genç. Başka? Kısa etek giymiş, kolları açıkta, kıvırtan, aranan, kuyruk sallayan, namussuz, saçları boyalı, kızıl, esmer, güzel, aşüfte, yollu kadın mı? Böyle mi?

Pippa Bacca’nın ardından hep beraber timsah gözyaşları dökeli hepi topu altı ay oldu halbuki.

Ne olacak! Yeter ki tirajlar, reytingler yüksek olsun. Girelim arka sayfa güzelini. Girelim magazin görünümü altında çıplak eti. Patlatalım “Şok! Şok! Şok!”ları. Sarılalım erkek egemen dile.

Arada birkaç kadın tecavüze uğramış, birkaç kadın namus cinayetinden toprağın altına girmiş. Kaç yazar… Nasıl olsa onu da tiraja ve reytinge dönüştürmesini biliriz.

Üç Maymun’un söylemediği

Agos, 31 Ekim 2008

İyi bir film olduğu su götürmeyen Üç Maymun’a iki temel eleştirim var. Bunlardan biri filmin sinematografisine, diğeriyse senaryosuna dair.

Estetik-gerçeklik


Nuri Bilge Ceylan’ın filmi, üçüncü sayfa haberlerini çağrıştıran bir hikâye üzerine kurulu.

Bu durum, yönetmeni, önceki filmlerine nazaran hızlı ve sıkı örülmü
ş bir olay örgüsüne yöneltmiş. Ceylan, insanın, kaderin elinde oyuncak misali savrulup durduğu durumlarda toplumsal ve bireysel değer yargılarından bağımsızlaştığını, altından kalkamayacağı yüklerin altına girmek yerine, görüp duyduklarını, bildiklerini hiçe sayarak yaşamayı tercih ettiğini anlatıyor.

Film, otobüs durağında beklerken arabasıyla önünde duran bir tanışın arabasına binmekten “Etraftakiler ne düşünür?” kaygısıyla sakınan evli bir kadının, kısa bir süre sonra aynı adamla (o da evlidir) yasak bir aşk yaşamaktan kaçın(a)maması gibi, varoluşumuzdan ileri gelen –ve iyi ki de sahip olduğumuz– kimi arızaları göstermede başarılı. Ancak benim eleştirim bunlarla ilgili değil.

Üç Maymun’la Nuri Bilge Ceylan “fazlasıyla stilize bir Zeki Demirkubuz filmi” çekmiş. Tırnak içindeki ifadede, vurgunun ilk iki kelimede olduğunu belirtmem gerek. Sorun, Ceylan’ın, söyleyeceğini söyl
emek için gündelik hayatın içinden bir ilişkiler ve büyük dertler yumağını çekip çıkarmasından değil, hayatın tam da göbeğinden aldığı bu hikâyeyi fazlasıyla estetize ve stilize edilmiş bir ambalaj içinde sunmasından kaynaklanıyor.

Ceylan’ın filminde, İstanbul, deniz, gökyüzü, batmakta olan bir ada misali boşlukta süzülen ev, oyuncuların yüzleri, yakın plan çekimler o kadar ince düşünülmüş ve estetik ki… O karmaşık yumağın gerçekçiliğiyle, karakterlerin gerçekliğiyle, filmin başrolüne soyunan görsel şölen arasında bir çekişme, bir uyuşmazlık hissediyor insan. Filmlerde bazen bu uyuşmazlığın bir anlatım öğesi olarak kullanılabileceği ihtimalini gözden ırak tutmuyorum. Ancak burada öyle değil. Çünkü, perdeye ayıla bayıla baksak, oyunculukla büyülensek de, içimizi gıdıklayan bu ince işlerin ötesine, karakterlerin iç dünyalarına baktığımızda, kayda değer çok az şey bulabiliyoruz. Bu kadın, bu adam, bu çocuk niye böyleler? Neden başka türlü değil de böyle davranıyorlar? Bilhassa telefon konuşmaları sayesinde nasıl bir adam olduğuna dair pekâlâ fikir edinebildiğimiz ve bu sayede ete kemiğe bürünen Servet karakteri dışında, bu ve benzeri soruların cevabına yönelik pencereler açmıyor bize film. Tek tek cevaplardan değil, çeşitli cevaplara bakan pek çok pencereden söz ettiğimi de söyleyeyim.

Kısacası, Ceylan’ın filmi, estetiğinin altını doldurmakta zorlanan bir düşünsel altyapıya sahip. Altyapı var elbette, ama o estetiği taşıyabiliyor mu? Mesele orada.


İrade-iradesizlik

Hikâyenin ana gövdesini iki “ahlaksız teklif”, insan özgürlüğünün parayla satın alınabildiği ve yoksulların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olamadığı iki durum oluşturuyor. Hiyerarşik olarak aşağıda olduğu için özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kalanın, bu mağduriyeti tatmış olmasına rağmen aynı teklifi kendinden daha aşağıda gördüğüne yapabildiği, acımasız bir gerçeklik, haksızlık, suçluluk…

Filmin sürprizi olan ikinci teklif, aynı zamanda, senaryonun zayıf noktası. Çünkü gerçek hayatta böylesi bir teklif ancak farklı dünyaların insanları arasında geçerli ve anlamlı olabilir. Patronla işçi, ezenle ezilen, varsılla yoksul arasında; bunlardan daha önemlisi, mesela otobüse binenle hiç binmeyen arasında... Bu, sınıfsal değil, insanın varoluşuyla, topluluk içinde yaşayışıyla ilgili bir tespit.

Eyüp’le, kahvehane çıraklığı yapan Bayram arasında böyle bir ilişki söz konusu değil. Aynı mahallenin, aynı dünyanın, esasında aynı yoksulluk ve naçarlığın insanları onlar. Eyüp’ün böyle bir teklifte bulunmasının mantığa aykırı olduğunu söylemiyorum; demek istediğim, kahvehane çırağının onun bu teklifi karşısında kaderine çoktan razı, hatta kaderi çoktan çizilmiş bir kuzu gibi davranmaması gerektiği. Zira, memleketinden uzakta, bir kahvehane köşesinde yatıp kalkan bir gariban da olsa, daha iki gün önce Eyüp’e “Buyur abi, bir çayımı iç” diyerek sohbet teklif edecek kadar özgürlüğü, kişiliği olan biri o. Belki de sahip olduğu tek şeyden, onurundan vazgeçmesini teklif eden birine, üstelik o da kendisi gibi “beş milyarı bir arada görmemiş”ken, ağzının payını verecek kadar iradesi olmalı Bayram’ın. Çünkü insanlar, yoksul da, kimsesiz de olsalar, yaşama sarılmayı tercih ederler ve bunda inatçıdırlar.

Üç Maymun’un senaryosu, işte tam da Bayram’ı bir karikatüre indirgediği noktada kendi gerçekliğinden uzaklaşıyor, inandırıcılığını yitiriyor.
not: bu haftaki üç başlığı diyarbakır mahkemesi'nin blog sitelerine koyduğu yasağı atlatarak girdim. ultrasurf adlı küçük bir yazılım yardımıyla.
renk seçemedim, fotoğraf giremedim belki ama yazilar bloga bir şekilde girmiş oldular. herkese tavsiye ederim.
dünyanın bütün yasakçılarına en içten selam ve saygılarımla!

Renklilik iddiası

Agos, 24 Ekim 2008

15-19 Ekim’de Aras Yayıncılık olarak Frankfurt Kitap Fuarı’ndaydık (FKF). Türkiye’nin onur konuğu olması nedeniyle memlekette çokça konuşulan fuara dair birkaç not düşmek istedim bu hafta.

FKF’yi bir yayıncılık deryası olarak nitelemek mümkün. Bu büyük etkinliğin, “Ol mahiler ki derya içredirler, fakat deryayı bilmezler” misali, sektörün uluslararası boyutları hakkında fikir sahibi olmadan faaliyet gösteren pek çok yayıncıya deryayı gösteriyor olması bile başlı başına bir kazanç. İrisi ufağıyla Türkiyeli yayıncılar da, yeni temasların yanı sıra, yepyeni fikirler ve tasarılarla dönüyor olmalılar Frankfurt’tan.

“Bütün renkleriyle Türkiye” sloganı elbette çok tartışıldı. Yayıncılar, yazarlar ve düzenlenen etkinlikler temelli düşünüldüğünde, sözü edilen renkliliğin mümkün mertebe yansıtıldığını söylemek mümkün. Ancak, ‘konuk ülke’ sıfatı ulusal düzeyde bir temsiliyeti çağrıştırdığından, slogan ister istemez Türkiyeli yayıncıların değil, Türkiye’nin, velhasılı devletin resmi savı olarak algılandı. ‘Renk’ olarak sunulmayı hazmetmenin bazıları için pek kolay olmadığı gerçeği bir yana, Türkiye’nin renksizleşmesi için sarf edilen devletlû çabalar göz önüne alındığında, sloganın tepki uyandırması kaçınılmazdı.

Aslında, Türkiye’nin uluslararası arenada kendini çokkültürlülüğüyle sunmaya soyunması bile bizatihi olumlu bir gelişme. Öte yandan, ‘Bütün renkler’ vurgusunun memlekette yaşananlarla olan bariz uyumsuzluğu ve bazı ‘renk’lere reva görülenler de eleştirilerdeki haklılık payını gösteriyor.

Fuarın kapanışında ayaküstü sohbet ettiğimiz FKF Ulusal Yürütme Komitesi’nin bir üyesi, sloganın bir ‘iddia’yı, Türkiyeli yayıncıların çoksesliliğini yansıtmak iddiasını simgelediğini söylüyordu. Bense, bu sloganı bir dilek ve hatta bir özlem olarak algılama eğilimindeyim. Kimsenin renk, zenginlik, çeşni, meze olarak adlandırılmayacağı, çokrenklilik iddiasında bulunmadan çokrenkli olabileceğimiz, hakikatle zevahir arasındaki makasın kapanacağı zamanlara duyulan özlemin iyi niyetli bir ifadesi olarak…

Dilden dile Frankfurt sohbeti

Agos, 24 Ekim 2008

Frankfurt’ta “Yerellik ve Ötekilik Arasında ‘Azınlık Edebiyatı’” başlıklı bir de panel düzenledik. Nazan Maksudyan’ın moderatörlüğünde dört yazar, Jaklin Çelik, Raffi Kebabcıyan, Esther Heboyan ve Mıgırdiç Margosyan tartıştılar.

Etkinlik, 1820’li yıllarda kurulan ve II. Dünya Savaşı sırasındaki bombalamalarda sadece altı sütünu ayakta kaldıktan sonra yeniden inşa edilen, Main nehri kıyısındaki Literaturhaus’un (Edebiyat Evi) sevimli konferans odasındaydı.

Panelin ön hazırlıkları sırasında, azınlık/çoğunluk edebiyatı diye bir ayrımdan söz etmenin anlamsızlığını vurgularken, bir yandan da, bu etiketin çeşitli coğrafyalardaki yazarların yakasına yapıştığına ve kolay kolay da düşmediğine dikkat çekmeyi hedeflemiştik. Yazarı, ‘Ermeni/gay/devrimci’ gibi kimliklere hapsetmenin, ondan bu yönde davranmasını beklemenin haksızlık olduğunu ve ayrımcı bir zihniyete işaret ettiğini anımsamak gerekiyordu.

Beri yandan, Türkiye gibi –Türk, Müslüman, Sünni, erkek– resmi bir söylemin hayatın her yönünü düzenlemeye kalkıştığı bir ülkede, bu gruplar dışında kalanların veya hâkim zihniyetlerle arasına mesafe koyanların ürettiği edebi eserlerin, müesses nizamın (resmi anlatının) sorgulanmasına ciddi katkılarda bulunması da olasıydı.

Kısacası, ‘azınlık edebiyatı’ diye tırnak içine alarak, nesnel gözlüklerle yaklaşmaya çalıştığımız kavram hem bazı sınırlamalar getiriyordu, hem de bazı imkânlara gebeydi.

Yazarlarımız panelde göçten, hareket halinde olmaktan, birden fazla kimliğe, belki de kimliksizliğe ait olmaktan, ötekileştirilmekten söz ettiler. Dördü de, bugün artık eski hallerinden çok farklı şekillerde varolan bir yerlerden etkilenmişti. Çelik, Rumlarla Ermenilerin terk etmekte, Kürtlerin yeni yeni gelmekte olduğu Kumkapı’dan; Kebabcıyan kozmopolit Beyoğlu’ndan ve Yeşilköy’den, Heboyan artık yitip gitmiş mahalle hayatıyla Harbiye’den; Margosyan, henüz göçlerle devasa bir kent haline gelmemiş Diyarbakır’dan söz etmişti eserlerinde. Oralardan, o zamanlardan esinlenmişlerdi, ancak hepsi bugünle ilgiliydi. Geçmişi kurcaladıklarında dahi bugünü aramaya, onu anlamaya çalışıyorlardı.

Kebabcıyan Almanca konuşurken, Heboyan sunumunun yarısını Fransızca, yarısını da ürkek ürkek konuştuğu, unuttuğunu söylediği Türkçeyle yaptı. Bazı dinleyicilerden gelen Ermenice soruları da sayarsak, dört dilli bir sohbetimiz oldu. Anında çevirileri üstlenen Şebnem Bahadır ve Dilek Dizdar sayesinde bütün salon birbirini anladı. Zaten Dizdar sohbetin sonuna doğru çeviri kabininden dışarı çıkıp, süregiden tartışmanın çokdilliliğine ve bu durumun yazarların edebiyatına, dillerine yaptığı katkıya dikkat çekti.

Akşamın karanlığı şehre inerken, iki çevirmen, düzenlediğimiz panelin kendilerini en çok heyecanlandıran etkinlik olduğunu söyleyerek sevindirdiler bizi. Doğrusu biz de, “Keşke etrafımızda hep çevirmenler olsa” diye düşünmeden edemedik.

Sus olmak

Agos, 24 Ekim 2008

İstanbul Ermenileri, özellikle kadınlar, gündelik hayatta “Sus eğa” veya “Sus eğir” derler sık sık.

Türkçe ‘susmak’ ve Ermenice ‘ıllal’ (olmak) fiilleriyle oluşan bu deyiş, “sus pus kalmak” anlamı taşır. Bazıları bu melez tabiri Türkçeleştirip ‘sus olmak’ diye de kullanırlar.

Frankfurt’ta, Esther Heboyan da öyle yaptı.

Esther, küçük bir kız çocuğuyken ailesiyle birlikte Almanya’ya göç ettiğinde, İstanbul’da kullandığı Türkçeyle Ermenicenin işe yaramadığını görüp ‘sus olmuş’tu. Bir süre sonra ise okul defterine ‘Ich bin Deutsch’ (Ben Alman’ım) yazacaktı.

Birkaç yıl sonra aile bu kez Fransa’ya göç ettiğinde, yine ‘sus olmak’ zamanıydı. Esther zorlukla sökebildiği yeni dilini o kadar sevdi ki, onu çok iyi öğrenip yazar olmak istedi. Bir yazar, çevirmen ve edebiyat araştırmacısı oldu da… Fransızca öykülerinin ‘Les passagers d’Istanbul’ başlığıyla yayımlandığı günlerde, otuz küsur yıl yaşadığı Paris’teki bir kitabevinde, kitabının ‘yabancı yazarlar’ rafında sergilendiğini görünce, bir kez daha ‘sus oldu’.

Tıpkı, 13 yaşında ‘anadilini öğrenmek için’ Diyarbakır’dan İstanbul’a göçen Margosyan’ın, “Koşun, Kürtler gelmiş!” diye karşılandığı ve daha önce hiç duymadığı bir Ermenicenin konuşulduğu Karagözyan Yetimhanesi’nde ‘sus’, ya da kendi deyişiyle ‘lal’ olması gibi.

Bir voltacı güvercin

17 Ekim 2008

Sakin bir cumartesi. Vapurun burnunda sert bir rüzgâr esiyor. Güz güneşi, deniz üzerindeki gümüşi pırıltılarla hissettiriyor kendini. Gökyüzü berrak; uzaktan yekpare bir kara parçasıymış gibi duran Adalar’ın ardından, Yalova ve Çınarcık’ın silueti görünüyor. Ortalık tenha. Kuşluk vaktine has bir mahmurluk sere serpe uzanıp vapurdaki herkesi sarıvermiş.

Kitaptan başımı kaldırıp denize bakıyorum sık sık. Vapurun ahşap zemininde pıtır pıtır dolanan bir güvercin çarpıyor gözüme. Bakakalıyorum. Yalnız bir güvercinin Şehir Hatları vapurunda işi ne? Sokakların, kaldırımların, kalabalıkların kuşu değil mi o? İstanbul sularının hâkimi olan martıların bölgesinde bir güvercin ne arıyor? Martılar bile güvertelere bu kadar sokulmazlar, hep ihtiyatla, belli bir mesafeden takip ederler vapuru.

Oysa o, jetonunu atıp turnikeden geçmiş bir yolcu kadar rahat. Karaköy’e geçip işlerini halletmek isteyen bir yolcu güvercin... Ellerini arkasında kavuşturmuş, volta atan bir mahkûm gibi gidip geliyor. Biraz asabi, çokça badi adımlarla.

Onu takibe dalıyorum. Ara sıra gözden kayboluyor. Tahliye sandalının arkasında bir yere giriyor (Şehir Hatları’nın kanatlı yolcularına özgü bir ayrıcalık) yahut oturma sıralarının arasında, görüş alanımdan çıkıyor.

Onun için endişeleniyorum. Karadan uzaklaştık, geri dönmesi kolay olmayabilir. Üstelik, yorulduğunda, denizi yurt bellemiş hemcinsleri gibi suyun üzerine tüneyebileceğini de sanmıyorum. Eğer geri dönmeye niyeti yoksa, vapur iskeleye yanaştığında bir kanat çırpışıyla Karaköy’e çıkabilir. Peki, oradaki güvercinler onu aralarına kabul edecek mi?

İşte yine göründü. Yürürken, bazen birdenbire durup etrafına bakıyor, yerdeki çeri çöpü gagalamaya başlıyor. 15-20 saniye kadar süren bu fasılalardan sonra asıl meşgalesine, yürüyüşüne dönüyor.

Şimdi vapurun büfesine açılan kapının önünde. Döndü, yürüdü, iyice yaklaştı. Pürdikkat izliyorum. Başını yukarı kaldırıyor, gözlerini gözlerime saplıyor. Öylece bakışıyoruz. Ne yapacağımı bilemiyor, telaşlanıyorum. Sokak kavgasında birbirine meydan okuyan hasımlarmışız gibi, gözlerimi ilk çeken olmak istemiyorum. Bakışları gitgide hiddetleniyor. Derken, gagasını açıyor ve insan sesine benzer bir sesle, “Ne bakıyorsun! Benim derdim sana mı düştü!” diyor.

Utanç içinde ve şimşek hızıyla kitaba gömülüyorum. Zihnim allak bullak; harfler, kelimeler kanatlanıp havalanmışlar bile. Konuşabilen, üstelik içimden geçenleri okuyabilen bir güvercin tarafından azarlandım. Şimdi bunu kime anlatsam inanmayacak. Nazan bile... “Gerçeküstücülük hastalığına yakalanmışsın” diyecekler bana, dalga geçecekler.

Acaba şimdi ne yapıyor? “Cık cık cık!” diyerek başını iki yana sallıyor olmasından çekiniyorum.

Birkaç dakika sonra dayanamayıp başımı kaldırıyorum. Yok.

Nereye gitti? Yine tahliye sandalının oraya mı? Görünmüyor. Kalkıp sıraların arasına bakıyorum. Sandalın oraya gidiyorum. Yok. Eğiliyorum, aşağılarda da değil.

Çaycı çocuğun sesi beni kendime getiriyor. Bir şey soruyor. Anlamıyorum, tekrarlıyor.

“Bir şey mi aradın ağabey?”

Duraksıyorum. “Yok” diyorum, “bir şey yok.”

Yüzüme bakıyor.

“Tahliye sandalının yanına geçmek yasak!” diyor.

“Güvercinlere değil ama!” diyorum.

Anlamıyor: “Efendim ağabey?”

“Hiç” diyorum, “önemli değil...”

Yerime oturup kitabı açıyorum. Harfler hâlâ havada...

Baronyan’la tekrarın tekrarı

Agos, 17 Ekim 2008

Geçen hafta Hagop Baronyan’la bitirmiştik, bu hafta ona dair küçük bir notla başlayalım.

Ermenice mizah edebiyatının en çok iz bırakmış isimlerinden biri olan Baronyan, eserlerinde kâh yöneticileri, kâh ruhban sınıfını, kâh aydınları, kâh halkın kendisini hedef alarak, yaşadığı zamanın çarpıklıklarını eleştirir.


Onun ‘Azkayin Çoçer’ (Milli Kodamanlar), ‘Medzabadiv Muratsganner’ (Muhterem Dilenciler), ‘Bıduyd mı Bolso Tağerun Meç’ (İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti) eserlerini okumanın, insanda sürekli bir dejavu hali içinde yaşıyor olduğumuz hissini uyandırdığını da söylemek gerek.

Bu eserlerde kimler, neler yoktur ki? “Çocuğunu Ermeni okuluna göndermek için üste para isteyen, ama yabancı dilde eğitim veren okullar söz konusu olduğunda çuvalla para dökmeye hazır” velilerden, “her toplumsal meselenin içinde olan, ama bu meşguliyetlerinden dolayı hiçbir olumlu iş görmeye vakti kalmayan”, “asırlardır başımızda olduğu için doğum tarihini kimselerin bilmediği” yöneticilere, her eleştiriyi “sapkınlık” diye yaftalayan din adamlarına, 400 Ermeni hanesinin bulunduğu yerde 550 meyhanesi bulunan semtlere dek, geçmiş yaşantıya dair belge niteliğinde yüzlerce tespit, taşlama, dokundurma...


Baronyan, mübalağanın, absürdün sanatını yapar. Yakaladığı mizah damarı üzerindeki cevheri ustaca işleyerek bu sanatı hayata bağlar.


Kurcaladığı konularsa, koşullar bambaşka olsa da, kurulduğu günden bu yana Agos’un sayfalarında tartışılan, Ermeni toplumunun belini büken meselelerden pek de farklı değildir.

Mesut’un günahı

Agos, 17 Ekim 2008

Türkiye Futbol Milli Takımı Bosna-Hersek’i yenmiş.

Televizyonda, eski futbolcu Semih Yuvakuran maçı yorumlarken, söz, uluslararası kariyerinde tercihini Almanya Milli Takımı’ndan yana kullanacağına dair haberler çıkan Werder Bremen’li Mesut Özil’e geliyor. Yuvakıran öfkeli:


“Bir futbolcu eğer Türk Milli Takımı’na davet aldığında düşünmek için süre istiyorsa, onun üstünü hemen çizeceksin kardeşim!” diyor. “Eğer bir adam Türklüğü yüreğinde hissetmiyorsa, zaten onun futbolculuğundan hayır gelmez!” Eski futbolcu hiddetleniyor, kendini tutamayacağını hissedince kestirip atıyor: “Bu konu hakkında konuşmaya değmez, kapatalım.”


Hayır, kapatmayalım.


Soralım: Mesut Özil ne yaptı?

Doğduğu, okula gittiği, ismini duyurduğu, muhtemelen dilini Türkçeden daha iyi bildiği ülkenin milli takımını tercih etmeyi aklından geçirdi. Kendini daha çok oraya ait hissettiği için. Veya, belki de sırf kariyeri açısından bunun daha doğru olduğunu hissettiği için.

Soral
ım: Mesut Özil ne yaptı?

Kendi kararını verdi ve yetişmesi için hiçbir emek harcamadığı halde ‘vatani görev’ini yerine getirmesini bekleyen ülkeyi değil, hayatını kazanacağı oyunu kendisine öğreten ülkenin milli takımında oynamayı düşündü.


Ona öfke duyanların istediği gibi kan bağını değil, yurttaşlık bağını seçti.

Yolu açık, attığı her şut gol olsun.

İnsanı şeytanlaştırmak

Agos, 10 Ekim 2008

Aktütün baskınında ölen gençlerin haberi televizyonlara düştüğünde, iki yıl önce Çukurca’da öldürülen asteğmen Zeki Burak Okay’ın babası Sezai Okay’ın sözleri geldi aklıma.

Geçen ay bir törenle oğlunun Övünç Madalyası’nı alan baba Okay, gazetecilerin sorularını yanıtlamış ve şöyle demişti: “5 yaşında eline silah almış insanlarla bizim el bebek gül bebek yetişmiş çocuklarımızın baş etmesi mümkün değil. Mutlaka buna bir çare bulmamız lazım. (...) Profesyonel terör timlerini oluşturarak bunu yapabiliriz. Başka türlü mümkün değil.”

Okay’ın acısını idrakin yanına bile yaklaşmamız mümkün değil şüphesiz. Ancak, Türkiye’nin bir kan gölüne dönmesinin de, gencecik çocukların bugün hâlâ can alıp can veriyor olmasının da, onun bu sözlerinde billurlaşan düşünce iklimiyle alakalı olduğunu görebilmeliyiz.

Türkiye’de devletin, sivil ve askeri idarecilerin, eli kalem tutanların yıllar yılı yaydığı önyargılar; Kürt’ün ‘biz’den başka, bizden farklı, bizden ayrı bir varlık olduğu fikrinin giderek yaygınlaşması ve ayrımcılığın toplumun geniş kesimlerince içselleştirilmesi sonucunu doğurdu. Her Kürt, potanisyel bir terörist, kontrol altına alınması, izlenmesi ve en nihayet uzak durulması gereken bir tehdit haline geldi.

Bu zihinsel karartmanın en açık ifadesi olan “5 yaşında eline silah almış insanlar” / “el bebek gül bebek yetişmiş çocuklarımız” ayrımı, Kürtlerin ötekileştirilmesi sürecinin artık son safhaya, yani ‘şeytanlaştırma’ noktasına geldiğini gözler önüne seriyor. Devlet, yurttaşını kontrolü altına almak için, onun korkacağı ve bu sayede savaşın kirli oyunlarına göz yumacağı dehşetengiz düşmanı, kendi şeytanını yarattı. Bu ırkçı bakış, o ‘şeytan’ın çocuklarını çocuk, gençlerini genç, ihtiyarlarını ihtiyar, kadınlarını kadın, velhasıl insanı insan olarak görmeye engel oluyor bugün.

Çocuklar...

İşler buralara vardığında, geleceğin bugünden daha da kara olacağından korkmak için çok haklı sebeplerimiz var demektir.

Amiranın mendili

Agos, 10 Ekim 2008

Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı Başkanı Apik Hayrabetyan, Ermeni toplumunun güncel meselelerini tartışmayı denediğim ‘Sorunların Kaynağı Güvensizlik ve Samimiyetsizlik’ (Agos, 19 Eylül) başlıklı yazımda yer alan, kendilerine yönelik eleştirileri Marmara gazetesinde bir söyleşiyle yanıtladı (25 Eylül).

Yazıda, cemaatin sorunlarına değinirken, birkaç cümleyle, Üç Horan Vakfı’nın genel tavrı üzerinde de durmuş, yönetimin ortak çalışmalara katılmaktan kaçınmasını eleştirmiştim. Hayrabetyan, yazdıklarımın doğru olmadığını dile getirerek, mali bakımdan rahat durumdaki vakıfların kaynaklarının, güç durumdaki vakıflara aktarılması işlevi görecek ‘Ortak Havuz’ projesinin fayda sağlamayacağına inandıkları için ilgili toplantılara katılmadıklarını; geliri olan vakıflar öğrencilere burs sağladığı takdirde havuza gerek kalmayacağını; mali dökümleri Patrikliğe düzenli olarak verdiklerini söylemiş.

Yayımlanan söyleşi, her şeyden önce, yöneticilerin kendilerini seçenlere, yani halka hesap vermekten çekinmemeleri gerektiğini bir kez daha ortaya çıkarmış oldu. Zira, vakıf yöneticileriyle yapılan söyleşiler sırasında gazetedeki arkadaşlarımızın görüşme taleplerini haftalarca yanıtsız bırakan Hayrabetyan, söz konusu yazının Agos’ta çıkmasının ardından, görüşlerini, kendi kanallarıyla, hızlı bir şekilde cemaate duyurma ihtiyacı duydu.

Yazımda, sorunların kaynağının samimiyetsizlik ve karşılıklı güvensizlik olduğu tespitinde bulunmuştum. Görebildiğim kadarıyla, vakıfların mali ve idari sorunları, belki hukuki ve siyasi engellerden de çok, bazı yöneticilerin cemaat içi güç mücadelesinde yara almaktan, dolayısıyla riske girmekten kaçınmalarından; gördükleri hataları, hatanın sahibinin adını koyarak dile getirmemelerinden ileri geliyordu. Nihayetinde herkesin şikâyetçi olduğu gidişata dair kökten çözümler önerecek, bunun için işbirliği yapacak, elini taşın altına sokacak cesaret ve samimiyet, bazı istisnalar hariç, ortalarda görünmüyordu.

Hayrabetyan’ın açıklamaları bu yargıyı çürütmüyor, aksine pekiştiriyor. O, “Havuza sıcak bakmadığımız doğru bir tespit, çünkü projede aydınlık bir taraf göremedik. Hukuk müşavirimizi toplantılara yolladık. Konunun ayrıntılarını öğrendikten sonra bu toplantıların bir fayda sağlamayacağını anlayarak, devam etmenin uygun olmadığına karar verdik” diyor. Aslında tam da bu tavrın, yani hukuk müşaviri aracılığıyla toplantılara dair kanaate vararak, tabir caizse topu taca atmanın, samimiyetsizlik olduğunu görmek zor olmamalı. Üç Horan gibi, ağırlığı olan bir vakfın, önemli bir sorunun çözümü için yapılan toplantılara adeta bir dış gözlemci gibi katılmasını, “Şu, şu, şu sorunları tespit ettik, gelin, el birliğiyle bunları hale yola koyalım” diyerek kolları sıvamak, tartışmayı derinleştirmek yerine, toplantılara katılmamaya karar vermesini başka türlü yorumlamak, ne yazık ki mümkün değil.

Hayrabetyan, söyleşi boyunca geleneksel-ataerkil dili konuşuyor. Kendi “Su yok ki havuz yaratalım!” sözüyle çelişmek pahasına, burs verdikleri öğrencilerin sayısıyla övünmesi; tam 25 yıldır başkanlık yapmasıyla, yönetim kadrosundan hiç fire vermemesiyle kıvanması; vakti zamanında müteveffa Patrik Kalustyan’ın bir sözüyle (“Niye Beyoğlu’na sahip çıkmıyorsun oğlum?”) göreve soyunduğunu duyurması; bütün o ‘Mahallenin girdisini çıktısını biz biliriz’ edaları, yakından tanıdığımız bir iktidar dilinin, kadim bir güç oyununun simgeleri.

Beyoğlu’nda, gerçekte uzun zamandır, tekinsiz ilişkilerle anılan, meselelere uzaktan bakan, muhatabını eşiti değil astı olarak gören, hakkında rivayetin muhtelif olduğu bir yönetim anlayışı var… Cemaat içerisinde günlük hayatta kulaktan kulağa konuşulan olayların ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığıyla kamusal alana taşınmaması ise bir tür dokunulmazlık zırhı yaratıyor. O yazıdaki iki satır, bu zırhı bir nebze sarsmış olmalı ki, Hayrabetyan makamına oturup bir röportaj verdi. İyi de oldu.

Mizah ustası Hagop Baronyan (1843-1891), unutulmaz eseri ‘Azkayin Çoçer’de (Milli Kodamanlar), Ermeniler arasında, “Bir amiranın mendili hakkında dahi kötü söz söylersen, göksel hükümranlığa karşı gelmiş olursun” diye düşünülen zamanları anlatır. Bugünün amiraları hakkında söz söylediğinizde, gazetelerine çıkıp kendilerini savunuyorlar.

150 yılda, az gelişme değil hani!

Boğaziçi'ni Boğaziçi yapan

Agos, 26 Eylül 2008

Sonradan olma Boğaziçiliyim. Marmara Üniversitesi’nde lisansımı yaptıktan dört yıl sonra, master için girdim Boğaziçi’ne.

Sonradan görme olduğum için, o okulda, o kampusta esen özgürlükçü havanın kıymetini, öğrencilere kendilerini geliştirebilmeleri için tanınan imkânları, hocalarla olabildiğince eşit ilişkiler kurabilmenin nimetlerini, başka üniversitelerin boğucu ortamını bilmeyen gerçek Boğaziçili arkadaşlarımdan çok daha iyi takdir ettiğimi düşündüm hep.

Amerikalıların 145 yıl önce kurup ruh verdiği; geçmişte her dilden, her dinden öğrencinin bir arada öğrenim gördüğü; o hayırhah ruhu daima taşıyan, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahip o okul içimi hep muhabbet duygularıyla doldurdu.

Boğaziçi’nin ülke şartlarından kopuk olduğu, bu yönüyle bir fildişi kuleyi andırdığı eleştirisi hep yapılır. Halbuki, ülke meselelerinin ciğerine dokunan fikirlerin üretilebilmesi için, Boğaziçi’nin ve tüm üniversitelerin özgürlükler anlamında birer fildişi kule olması şarttır. Ülke olarak içinde debelendiğimiz kısırlığın Boğaziçi’ni çoraklaştırmasındansa, her yerin Boğaziçileşmesi için çalışmak gerekmez mi?

O okulda, başı örtülü arkadaşlarım Melek’le, Rahime’yle, Zeynep’le birlikte ders dinleyip tartışmaktan, ders aralarında birlikte çay içip sohbet etmekten, aynı esprilere gülmekten büyük bir zevk aldım. Onları başlarını açmaya veya peruk takmaya zorlamayan önceki okul yönetimine içten içe hep büyük bir şükran duydum.

Yeni rektör Kadri Özçaldıran’ın kararıyla başörtülü öğrencilerin giriş kapısından içeri alınmadıklarını görmekse içimi acıtıyor. Biliyorum ki, arkadaşlarımın o güzelim kampusta özgürce dolaşamadıkları bir Boğaziçi, devlet üniversitelerinin bunaltıcılığından nasibini hızla alacak ve asıl o zaman bir fildişi kuleye dönüşecek.

Neyse ki, başörtülü arkadaşlarına sahip çıkan yüzlerce öğrenci ve öğretim görevlisi var okulda. Boğaziçi’ni, en temel hak ve özgürlüklerimizi onlar temsil ediyor, bu karara imza atan rektörlük değil. O yüzden, direnmeye devam!

Cemaatin sorunları ve ‘know-how’

Agos, 26 Eylül 2008

Türkiye Ermeni toplumunun yapısal sorunlarının giderek daha fazla konuşulduğu günleri yaşıyoruz. Patrik II. Mesrob’un sağlık durumu nedeniyle ufukta bir patriklik seçiminin görünüyor olması, mevcut sorunların derinleşme ihtimalini artırıyor ve bu da çözüm çabalarının daha fazla ertelenemeyeceği anlamına geliyor.

Biliyoruz ki, her patriklik seçimi, cemaatte ayrışmaları körükleyen, farklı kesimlerin, devletin, Eçmiadzin’in ve uluslarararası diplomasinin etkilemeye çalıştığı kaotik bir ortamı davet ediyor; cemaat her seçimde biraz daha sarsılıyor. Bu dönemi en az hasarla atlatmak için ise, üzerine geleceğin bina edileceği temelleri tartışmaya açmak şart.

Ermeni toplumu, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki baskılar sonucunda, daha önce bin bir emekle oluşturduğu idari kurumlardan feragat etmek zorunda kaldı. Halkın oyuyla göreve gelen idari komisyonlardan yoksun kalmak, patriğin neredeyse sorgulanamaz bir iktidara sahip olması sonucunu doğurdu.

Bu süreçte cemaatin sorunlarını çözebilme yeteneği ciddi zarar gördü. Dertlere deva bulacak tek merciin Patriklik haline gelmesi nedeniyle atıl kalan kapasite, bir şeyi yapabilme, becerebilme hüneri anlamına gelen ‘know-kow’ eksikliğini beraberinde getirdi. Görünen o ki, bunca enerji sarfına rağmen, içinde kaybolduğumuz sorunlar yumağından sıyrılamayışımızın en önemli nedeni, aslında neyi, nasıl yapacağımızı bilemiyor olmamız.

Ölçek farklı da olsa, dertler eskisinden çok da farklı değil. Bugün tartıştığımız meseleler, geçmişte de büyük çalkantılara neden olmuş, el yordamıyla da olsa hal çareleri bulunmuştu. Bu yüzden, o tartışmaları hatırlamak, bugün eksik kalanları keşfetmemize yardımcı olacaktır.

Nizamname kılavuz olabilir

1863’te Osmanlı Devleti’nin onayladığı Azkayin Sahmanatrutyun Hayots (Ermeni Milli Anayasası; resmi adıyla ‘Nizamname-i Millet-i Ermeniyan’), Ermenilerin o güne dek yaşadığı idari ve toplumsal sorunların izlerini yansıtan bir metindi. Cemaat içi çekişmeleri, Tanzimat devrinin düşünce yapısını, Batı modernizmine öykünen aydın sınıfının dünyasını ve Ermeni milletinin kendine özgü koşullarını bünyesinde barındırıyor; patriğin görev ve yetkilerini, bireylerin hak ve sorumluluklarını, cemaatin devletle ilişkilerini belirliyordu. Metin, ciddi eksikleri olsa da, o haliyle bile kurumların işleyişine dair gelişkin bir yapı tesis ediyordu.


Nizamname, seçimle gelen üyelerin oluşturduğu bir Milli Meclis; bunu içinden çıkacak bir Sivil Meclis ve bir Ruhani Meclis öngörüyordu. Yürütme işlevini üstlenecek bir Merkezi İdare de tesis edilmişti. Çeşitli komisyonlar, millet işlerinin daha iyi görülmesinden sorumluydu. Eğitimden Maarif Komisyonu, mali işlerden Tesisat Komisyonu, hukuki sorunlardan Muhakeme Komisyonu, Merkezi Sandığın idaresinden Muhasebe İdaresi Komisyonu, vasiyetleri millet yararına kullanmaktan da Vasiyet İdaresi Komisyonu sorumluydu.

Koşullar bugün elbette çok farklı. Çokkültürlü bir imparatorluğun tebaası olan 2 milyon nüfuslu bir halktan değil, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 60 bin kişilik küçük bir azınlık toplumundan söz ediyoruz. Ancak, 1863 Nizamnamesi’nin kılavuzluğunda ve günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda şekillenecek bir yönetimin önemli kazanımlar sağlayacağını öngörmek de kehanet sayılmaz.

Nizamname'nin ilanı vesilesiyle Beykoz'da yapılan yıldönümü kutlamalarından soluk bir hatıra

Bugün, Milli Meclis sadece patrik seçimleri sırasında toplanıyor. Ruhani Meclis faaliyet gösterse de, bir Sivil Meclis’e sahip değiliz. Yukarıda sözü edilen komisyonlar da mevcut değil. Bunlardan Maarif Komisyonu’nun boşluğunu SEV Vakfı ve Öğretmenler Vakfı doldurmaya çalışıyor, hepsi bu. Oysa bu birimler geçmişte cemaat kurumlarının koordinasyonunda önemli işlevler üstleniyor, bir ‘ortak akıl’ oluşturulmasına katkıda bulunuyordu.

Bu kurumları güne uyarlayıp yeniden canlandırmak, katılımcılığa ve çoğulculuğa inanan insanları oralarda görevlendirerek işe koyulmak, zor ama başarılması elzem bir görev olarak duruyor önümüzde. Karşımıza türlü engellerin çıkacağını biliyoruz. Engelleri aşarak kazanılan başarıların ne kadar değerli olduğunu da…

Bir kez telaffuz edilince...

Agos, 19 Eylül 2008

Cumhurbaşkanının Ermenistan ziyareti sırasında ve sonrasında verilen mesajlar, Türkiye’nin, Ermenistan ile diplomatik ilişki kurmaya hazırlanarak, hem Kafkasya’da istikarın sağlanmasına katkıda bulunmayı, hem de dünyanın dört bir yanında alınan parlamento kararlarıyla kendini iyice kıstırılmış hissettiği Soykırım meselesinden en hafif hasarla sıyrılmayı hedeflediğini gösteriyor.

Karmaşık bir sorun olsa da, Ermenistan’la yakınlaşmak için yapılması gerekenler belli: Karayolu ve demiryolu ulaşımının başlaması, sınırın açılması, Yerevan’da Türkiye, Ankara’da Ermenistan elçiliklerinin açılması, ilişkilerin normalleşmesini sağlayacağı gibi, ticaretin gelişmesine, sınırın iki yanındakilerin refah ve huzuruna da katkıda bulunacak.

Sarkisyan’ın Gül’ü Yerevan’a davet ederek gösterdiği basiret, Ermenistan’ın bu yakınlaşmadan yarar sağlayacağını bildiğinin onayı olarak görülmeli. Anlaşılan o ki, Sarkisyan, selefi Koçaryan’ın sertlik siyasetindense, Koçaryan’ın selefi Levon-Ter Petrosyan’ın yakınlaşma siyasetini benimsiyor. (Sarkisyan’ın, aynı ılımlı tavrı, başını Ter Petrosyan’ın çektiği muhaliflere de gösterip göstermeyeceği ise, Ermenistan demokrasisinin geleceği açısından hayati önemi haiz.)

Bu arada, Ter Petrosyan’ın 1991’deki açılımlarının Türkiye’den karşılık bulamadığı ve ardından Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanının siyasetin zirvesinden uzaklaştırıldığı dönemden bugüne geçen zamanın ilişkiler açısından “kayıp yıllar” olduğu da iyice ortaya çıkmış oldu (Volkan Vural - Neşe Düzel söyleşisi, Taraf, 8 Eylül 2008 ve 9 Eylül 2008)

Öte yandan, Türk-Ermeni sorununun gerçek ve adil bir uzlaşmaya kavuşabilmesi için, 1915 Felaketi’nin asli mağduru konumundaki diasporanın da mutlaka dikkate alınması gerekiyor. Halbuki, Türkiye’de diaspora daimi bir ayakbağı olarak görülüyor; oradaki herkesin aşırı milliyetçi olduğu yanılsaması kullanılarak, farklı bileşenlerden oluşan, büyük ve çok renkli bir insan topluluğu tektipleştiriliyor, ötekileştiriliyor.

Türkiye’nin Ermenistan’la ilişki kurmasının diasporada belli bir yumuşama yaratacağı, ancak sorunu ortadan kaldırmayacağı idrak ediliyor olmalı ki, yetkililer katında olmasa da, basında son günlerde, ‘özür’ sözcüğü sıkça telaffuz edilmeye başlandı.

Emekli büyükelçi Vural, Neşe Düzel’le söyleşisinde ‘özür’ kavramının altını dolduran bazı pratik açılımlarda da bulundu: Bunlar arasında, tehcirle yurtdışına göçmek zorunda kalanların TC vatandaşlığına alınması, sembolik birtakım tazminatlar, geçmişte yaşananlardan büyük acı duyulduğunun beyan edilmesi var.

Günümüz Türkiye toplumunda böylesi bir özrün büyük bir tepki doğuracağı aşikar. Diasporada da bu tavra şüpheyle yaklaşan kesimler mutlaka olacaktır. Ancak, toplumların bir günden diğerine değişmediğini ve bazen bir konunun tartışmaya açılmasının bile gelecekteki büyük değişimlerin müjdecisi olduğunu akılda tutarak mücadeleye devam etmek gerek.

Maç için Yerevan’ı ziyaret eden Türkiyeli gazetecilerin bir kısmının ve Genç Siviller gibi grupların Dzidzernagapert’teki Soykırım Anıtı ve Müzesi’ni ziyaret etmeleri, hiç olmazsa bazı ‘Türk’lerin geçmişle yüzleşmeye ve bunun bedellerini göğüslemeye hazır olduğunu gösteriyor. Önceleri hayal dahi edilemeyecek, çok anlamlı bir gelişme bu.

İki ülkedeki siyasi iradenin ve diasporanın bu yeni durumu iyi kavrayıp, buna uygun hareket etmeleri gerekiyor.

Çözümsüzlük çözüm olmaz

Agos, 19 Eylül 2008

Anayasa Mahkemesi bugüne dek, Kürt halkının kurduğu siyasi partilerin çoğunu, Halkın Emek Partisi’ni, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni, Demokrasi Partisi’ni, Halkın Demokrasi Partisi’ni kapattı.


Mahkeme, partileri kapatırken, “ [Parti programı] Türk ulusunun bütünlüğünü (...) Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır” gibi gerekçelere sığındı.

HEP, ÖZDEP ve DEP hakkındaki kapatma davaları AİHM’ye taşındı va AİH Sözleşmesi’nin, “Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü’ hakkındaki 11. maddesine aykırı bulundu.

Şimdi de Demokratik Toplum Partisi (DTP) kapatılmak isteniyor. 16 Eylül günü DTP eşbaşkanı Ahmet Türk partinin sözlü savunmasını yaptı. DTP, ön savunmasında, iddianamede sözü edilen 141 eylemden 129’unun ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmişti.

DTP’nin de diğer Kürt partileri gibi bölücülük yaptığı iddia ediliyor. Oysa Yüzleşme Derneği’nin basın açıklamasında dile getirildiği gibi, “Asıl ‘bölücülük’ yapanlar, bu partiyi ve bu partinin yöneticilerini, dolayısıyla onlara oy veren insanları ‘yok’ sayanlar, görmezden gelenler.”

DTP kapatılırsa, Türkiye bir kez daha, Kürt Sorunu’nun çözümü yolunda adım atmak istemediğini, çözümsüzlükten medet umduğunu ilan etmiş olacak.

Çözümsüzlüğü değil çözümü istediğimiz için, “DTP kapatılamaz!” diyerek seslerimizi yükseltmenin zamanıdır.

(DTP Kapatılamaz İnisiyatifi’nin düzenlediği imza kampanyasına destek için: http://dtpkapatilamaz.blogspot.com)

Bir kez daha 301

Agos, 19 Eylül 2008

Yazar Temel Demirer, Hrant Dink’in öldürülmesinden bir gün sonra, Ankara’da yaptığı basın açıklamasında, “Hrant Dink sadece bir Ermeni olduğu için değil, bu ülkede soykırım olduğu gerçeğini ifade ettiği için katledildi” cümlesini sarf etti ve hakkında “Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlarından (TCK 301) dava açıldı.*

Dava sürerken, yurtiçi ve yurtdışında uyanan tepkiler sonucunda 301. madde metninde bazı küçük değişiklikler yapıldı ve dava açılması adalet bakanının iznine bağlandı. Böylece, Demirer hakkındaki dava da askıya alınmış oldu.

Ardından, dosya izin için Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Bakan Mehmet Ali Şahin ise izin talebini olumlu karşıladı ve yargılamaya devam edilmesini istedi. Demirer’in yargılanmasına kaldığı yerden devam edilecek.

Böylece, 301. maddede yapılan değişikliğin hiçbir anlamı olmadığı, yargılanma tehlikesinin, ifade özgürlüğünün üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ettiği ortaya çıkmış oldu. Hükümetin tavrındaki ikiyüzlülük de öyle... Bir yanda Ermenistan açılımı; diğer yanda “Evet, bu ülkede Ermeni soykırımı olmuştur” dediği, hakikat bildiğini dile getirme cesaretini gösterdiği için yargılanan Temel Demirer.

Görünen o ki, hükümetin demokratlık ve dış siyasette açılım iddialarının samimiyetini test edecek yeni ve daha güçlü bir “301’e hayır!” kampanyasına ihtiyaç var.

----------------------

* Cumhuriyet Savcısı Levent Savaş’ın kaleme aldığı 24 Aralık 2007 tarihli iddianame polis tutanakları, polisin yaptığı bant çözümleri ve CD’lere dayanak oluşturdu. Belgede, Demirer’in Dink’in öldürülmesinin protesto edildiği toplantıda şu sözleri söylediği ileri sürülüyor:

“(...) Gerçekleri haykırmamanın cinayete ortak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hrant sadece Ermeni olduğu için değil bu ülkede soykırım olduğu gerçeğini ifade ettiği için katledildi.Türkiye aydınları eğer 301 kere 301 suçu işlemezlerse Hrant’ın cinayetine ortak olmuş demektir. Tarihimizde bir soykırım var. Adı Ermeni Soykırımı. Hrant bu gerçeği hepimize kanı canı pahasına anlattı. Katil devlet karşısında suç işlemeyenler Dink cinayetine ortak olanlar. Dün Ermenileri katledenler bugün Kürt kardeşlerimize saldırıyor. Halkların kardeşliğini isteyenler bu tarihle hesaplaşmak zorunda. Ermeni kardeşlerimizin başına gelenin Kürt kardeşlerimizin de başına gelmemesi için suç işlemeliyiz. Hepinizi suç işlemeye çağırıyorum. Evet bu ülkede Ermeni soykırımı oldu.” (Kaynak: Bianet'ten Erol Önderoğlu'nun haberi: http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/105329/dink-cinayetini-kinayan-temel-demirer-301-ve-216dan-yargida)

Sorunların kaynağı güvensizlik ve samimiyetsizlik*

Agos, 19 Eylül 2008

Son beş ayda, Agos sayfalarında, Türkiyeli Ermenilerin sahip olduğu çeşitli vakıf ve kurumlarda yönetici konumunda bulunan / bulunmuş olan 26 kişiyle yapılmış 19 söyleşi yayımlandı.

Sohbetlerin genel ağırlığı, vakıfların karşı karşıya olduğu maddi problemlerin çözümü yolunda önemli rol oynayacağı düşünülen, mali bakımdan rahat durumdaki vakıfların kaynaklarının, güç durumdaki vakıflara aktarılması işlevi görecek ‘Ortak Havuz’la ilgiliydi. Cemaat meselelerinin çözümünde sivillerin ağırlığının artmasını anlatan ‘sivilleşme’ ve bununla bağlantı olan ‘şeffaflık’ sorunu, Ermeni okullarının öğrenci kaybı veya eğitimin genel düzeyiyle ilgili meseleleri kapsayan ‘eğitim’ gibi başlıklar da tartışılan diğer ciddi sorunlar arasındaydı.

(Kolaj: Leda Mermer, Agos)

60 bin kişilik bir nüfusa sahip olduğu tahmin edilen küçük Türkiye Ermeni toplumunun önde gelen isimlerinden olan bu 26 yöneticinin gazeteci arkadaşlarımızın sorularına verdikleri yanıtlardan yola çıkarak, Ermeni vakıflarının, dolayısıyla okul ve kiliselerinin mevcut durumlarına, sorunlarına ve bunların çözüm perspektiflerine ilişkin çeşitli saptamalarda bulunmak mümkün. Bu yazıda, söyleşilerde ifade edilen görüşlerin çizdiği sınırlar içerisinde kalmaya gayret ederek, dikkat çekici bulduğum bazı genel eğilimleri tartışmak istiyorum. Türkiye Ermeni toplumunun sorunlarının, farklı görüşlerin dile getirildiği, çok daha derinlemesine çözümlemeleri gerektirdiği ise tartışma götürmez bir gerçek.

Vakıflar eğitimle, eğitim cemaatin geleceğiyle ilişkili

Vâkıf olmayanlar için kısaca belirtelim, Türkiye’deki Ermeni vakıflarının bir kısmı belirli bir kilisenin yaşayabilmesini sağlamak amacıyla kurulmuş. Bu vakıfların mali durumu nispeten rahat, çünkü kiliselerin zaten çok fazla olmayan giderlerini, vakfın mülklerinden gelen kiralarla, nikâh, vaftiz, cenaze törenlerinin ücretleriyle ve mum satışından gelen parayla denkleştirmek mümkün olabiliyor. Ancak aynı durum, bir kilisenin yanı sıra bir okulu da ayakta tutmaya çalışan vakıflar için geçerli değil. Azınlık okulları Türkiye’de devletten tek bir kuruş yardım almıyorlar (sadece Milli Eğitim tarafından atanan Türkçe, Tarih vb. derslerin öğretmenlerinin maaşları devlet tarafından ödeniyor). Okulların milyonlarca YTL’yi bulan masrafları cemaatin kendi imkânlarıyla, öğrenci ailelerinin ödedikleri yıllık ücretlerle, hayırseverlerin bağışlarıyla ve söz konusu vakıfların gelirleriyle karşılanıyor. Ancak çoğu vakfın yeteri kadar akarı yok, bağışlar genellikle bütçe açıklarını kapatmaya yetmiyor. Bunun sonucu olarak da, eğitim seviyesini yükseltecek yatırımlar yapmak mümkün olmuyor ve bu okullarda görev yapan öğretmenler düşük ücretler alıyorlar. Okullarda verilen eğitimin seviyesinin düşmesi de Ermeni toplumunun dilini, kültürünü, ekonomik durumunu, velhasıl geleceğini ipotek altına alıyor. Yani tam bir kısır döngü söz konusu.

1915’te yaşanan Büyük Felaket’in planlayıcısı olan İttihatçılar, can ve mala kast etmenin dışında, Türkiye’de Ermeni kültürünün, dilinin ve yaşayışının varoluş koşullarını da büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından itibaren, İstanbul dışındaki kentlerde okul ve kiliselerin kapatılması, buralardaki Ermenilerin, çocuklarının eğitim alabilmesi için genellikle İstanbul’a yerleşmesine yol açtı. Öte yandan, devletin mutat Türkleştirme politikaları çerçevesinde gerçekleştirilen ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları, 1934 Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 20 Sınıf İhtiyat Askerliği, 6-7 Eylül Olayları, vakıf mallarına el konması gibi uygulamalar da, İstanbul’da toplanan gayrimüslim nüfusun yurtdışına göç etmesi sonucunu doğurdu. Yaşanan demografik erozyon, 2000’li yıllara gelindiğinde, Ermeni nüfusun, aynı uygulamalardan etkilenen diğer gayrimüslimlerle birlikte, iyiden iyiye azalması, ekonomik kaynakların kuruması, anadilin gerilemesi, kültürel üretimin durma noktasına gelmesi sonucunu doğurdu.

Gayrimüslim cemaatlerin ve vakıfların yaşadığı maddi, idari ve siyasi sorunlar, azınlık okullarına doğrudan etki ediyor. Çocuklarını İstanbul’daki on sekiz Ermeni okuluna gönderen veliler, bu okullardan, öncelikle, öğrencilere anadillerini en iyi şekilde öğretmelerini ve üniversite sınavında başarı sağlayacak bir eğitim vermesini bekliyor. Ancak, Türkiye’de Ermenice eğitim veren bir üniversite kürsüsünün bulunmaması, yeni nesil öğretmenlerin, Eğitim veya Yabancı Dil fakültelerinin herhangi bir bölümünden mezun olduktan sonra, kısıtlı bir Ermenice bilgisiyle göreve başlaması sonucunu doğuruyor. Türkiye Ermeni Azınlık Okulları Öğretmenleri Yardımlaşma Vakfı’nın (TEAOÖYV) yeni öğretmenler için açtığı dil seminerleri son derece iyi niyetli bir girişim olmakla birlikte, kaynakların yetersizliği nedeniyle, sınırlı bir etki yaratabiliyor. Bu durum, değişen yaşam koşulları sonucunda Ermenicenin gündelik hayatta giderek daha az kullanılmasıyla birleşince, okullar anadil eğitiminde giderek daha da yetersiz kalır hale geliyor.

Vakıfların çoğunlukla maddi ve fiziki olarak ayakta kalmaya odaklanmış olmaları, söyleşilerde eğitimin niteliğiyle ilgili sorunların daha az tartışılmasını beraberinde getirmiş gibi görünüyor. Ancak, bu konuda da, satır aralarını takip ederek, okullar arasında öğrenci kapma amacıyla kimi zaman anlamsız bir rekabetin hüküm sürdüğünü; üniversite sınavındaki derecelerin okulun başarısını ölçmede yegâne ölçüt haline geldiğini; eğitimin niteliğini iyileştirmek için elzem olan yaratıcı fikirlerin bir hayli kıt olduğunu; buna karşın “Paralı öğrenciyi bulmak lazım“ türü zekice (!) fikirlere de rastlandığını gözlemlemek mümkün. Karagözyan Okulu’nun geçtiğimiz yıl hayata geçirdiği okul öncesi eğitim projesi gibi, ayakları yere sağlam basan fikirlere ihtiyaç olduğu çok açık. Bir meslek lisesi kurmanın gençlere sağlayacağı yararlar da dile getirilen konular arasında. Anadil eğitimi konusunda ise, özellikle yurtdışında, diasporada bu konu üzerine kafa yoran pedagoglar ve eğitimcilerle işbirliğine giderek –çocuklara Ermeniceyi bir yabancı dil gibi öğretmeyi de kapsayabilecek– modern eğitim teknik ve stratejilerinden yararlanmak, kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor.

Çözmesi güç bir ‘havuz problemi’

Yapılan söyleşilerde Ortak Havuz konusunun önemli yer tutması, 5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu’nun 25. maddesiyle yakından ilişkili. Madde, “Yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşların ayni ve nakdi yardım alabilmesi ve yurtiçi ve yurtdışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunulabilmesi” imkânını sağlıyor. Bu da, bundan önceki uygulamanın aksine, gayrimüslim vakıflarının, gerek yurtdışındaki, gerek yurtiçindeki benzer amaçlı vakıflara yardım edebilmesinin ve onlardan yardım alabilmesinin önünü açıyor.

Yukarıda eğitim kurumlarıyla ilgili olarak çizilmeye çalışılan tablo, gelirleri az olan vakıflarla, nispeten çok olan vakıflar arasında dayanışmanın çok önemli olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Sözgelimi, pek çok mülke ve dolayısıyla önemli bir kira gelirine sahip olan Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi veya Surp Pırgiç Hastanesi bolluk sayılabilecek koşullar altında varlığını sürdürürken, hiçbir mülkü ve dolayısıyla geliri olmayan Topkapı’daki Levon Vartuhyan Okulu kapanma tehlikesiyle yüz yüze kalabiliyor ve ancak bir hayırseverin okulun giderlerini üstlenmesi sayesinde kurtuluyor.

Bu koşullar altında, Ermeni toplumunun yararı için çalışan kurumların kolaylıkla bir araya gelip yardıma ihtiyacı olan okullara destek olması, ekonomik açıdan iyi durumdaki vakıfların diğerleriyle dayanışmaları beklenebilir; ancak gerçekte koşullar böyle işlemiyor.

Geliri çok olan kurumlar, uygun bir altyapı kurulmadan bunu diğer vakıflarla paylaşmak istemiyor. Her ne kadar, en basit tanımıyla gelir paylaşımı anlamına gelen Ortak Havuz, pek çok yönetici tarafından mutlak bir ihtiyaç olarak görülse de, uygulamaya geçme konusunda kararlı olanların sayısı fazla değil. Kararlılığı düşüren en temel etmenin ise güvensizlik olduğu görülüyor. Anlaşılan o ki, vakıf yöneticileri birbirlerine güvenmediklerinden, yardımlaşma-dayanışma esasına dayalı ortak havuz uygulamasının gerçekleşebileceğine dair bir inanç da taşımıyorlar.

Güvensizlik ve ‘Derin Cemaat’

Bu güvensizliğin yersiz olduğunu iddia etmek de pek mümkün değil. Örnek vermek gerekirse, yukarıda varlıklı vakıflar arasında adını saydığımız Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi Vakfı’nın yıllardır her türlü ortak çalışmaya katılmaktan kaçındığı, hatta 2004 yılında kurulan Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu çalışmalarını da zorlaştırdığı, tutulacak envanter için malvalığının bir dökümünü teslim etmediği –ve bu arada, Agos’un söyleşi taleplerini de geri çevirdiği– biliniyor.

İstanbul’un, Ermeni sakinlerinin nüfusu son onyıllarda hızlı bir şekilde azalan semtlerindeki vakıflar, AB uyum paketlerinin bir getirisi olan, sadece ilgili semtin değil, bütün İstanbullu Ermenilerin oy kullanacağı, daha katılımcı ve daha demokratik seçimlere girmekten kaçınıyor. Bunun sonucunda ise, söyleşiler sırasında Eyüp Surp Asdvadzadzin Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu’nda görevli Arto Arman’ın dikkati çektiği garip durum yaşanıyor kaçınılmaz olarak: “Oy veren sekiz, seçilen kadro sekiz kişi.”

Buna bir de, devletin, gerektiği zamanlarda kullanmak üzere el altında tutmak amacıyla, nüfusu az olan semtlerdeki vakıf seçimlerini manipüle etme sevdasını ve istihbarat teşkilatının, emniyetin, gayrimüslim vakıflarına olan yakın ilgi ve sevgisini (!) eklerseniz, Derin Devlet’in bir uzantısı gibi işleyen bir ‘Derin Cemaat’in varlığından dahi söz etmenin mümkün olduğu çıkıyor ortaya.

Açıklık şart

Güvensizlik, şeffaflaşamama gibi sorunlar, cemaat içerisinde zaman zaman çeşitli söylentilerin ayyuka çıkması sonucunu doğuruyor elbette. Ancak sorunlar bununla sınırlı değil: Kurumlarda karar alma süreçlerinin şeffaf olmaması nedeniyle, Ermeni toplumu, kapalı kapılar ardında yaşanan tartışmalardan haberdar olamıyor. Bu da, söz konusu tartışmaların taraflarının yeri geldiğinde kamuoyunu kendi istedikleri doğrultuda bilgilendirmeleri, diledikleri yönde açıklamalar yaparak insanları yanıltmaları anlamına geliyor.

Buna örnek olarak, yukarıda adı geçen Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu’nun akıbeti konusundaki rivayetlerin çokluğu verilebilir. Bu komisyon, bildiğimiz kadarıyla, Ermeni vakıflarının mal varlıklarının bir dökümünü yapmak amacıyla kurulan Envanter Komisyonu’nun bir devamı olarak çalışmaya başlamış. Envanter Komisyonu, İstanbul’daki Ermeni vakıflarının 1013, Anadolu’daki Ermeni vakıflarının ise 100 adet mülkü olduğunu tespit etmiş. Ortak Emlak ve Bütçe Komisyonu’nun çalışmaları neticesinde, çeşitli nedenlerle tapusu olmayan 336 mülk için yasal başvuru yapılmış ve 54 mülkün tapusu geri alınmış. Komisyon, vakıfların malvarlıklarının daha iyi koşullarda değerlendirilmesi için çalışmaya soyunduğu sırada, komisyon başkanı Hosrof Köletvatioğlu’nun birtakım söylentiler sonucunda istifa etmesiyle çalışmalarına son vermiş. Söyleşilerden izlediğimiz kadarıyla, çalışmaların sona ermesinin başta gelen sebebi, komisyon üyesi olan vakıf temsilcileri arasında dahi komisyonun işlevi konusunda fikir birliğine varılamamış olması. Bazı vakıf yöneticileri, komisyonun vakıfların bütün gelirlerini tek elden yönetmeyi amaçladığı izlenimi bıraktığı için rahatsızlık yarattığını ifade ediyor. Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu ise, komisyonun görevini zaten tamamlamış olduğunu, daha sonra mülkleri değerlendirerek gelir atırmak amacıyla faaliyetine devam edenin ise resmi bir cemaat kurumu olmayıp, birkaç yöneticinin kurduğu özel bir şirket olduğunu dile getiriyor.

Olayları uzaktan takip etmeye çalışanların elinde ise, geniş bir yelpazeye yayılan bu iddialardan hangisinin doğru olduğunu tespit etmeye yarayacak bir veri yok. Söz konusu komisyonun kuruluşu ve işleyişi süresince yapılan toplantılarda tutanak tutulup tutulmadığı, tutulduysa bu tutanakların ne olduğu bilinmiyor. Kaldı ki, çıkarılan envanter dahi basınla ve kamuoyuyla paylaşılmış değil. Belgenin Patrikliğe teslim edildiği söyleniyor ve bundan başka bir açıklama yapılmıyor. (Osmanlı Ermeni toplumu bünyesinde bundan 100-150 yıl önce faaliyet gösteren çeşitli komisyonların, tutanak veya karar metinlerini birer kitapçık halinde periyodik olarak yayımlama geleneğine sahip olduğunu da hatırlatalım.)

Bilgi paylaşmaya açık olmamak nedeniyle ortaya çıkan söylentilerin bulandırdığı havayı ve karşılıklı güvensizliğin vardığı noktayı belki de en iyi, daha önce Karagözyan Yetimhanesi ve TEAOÖYV vakıflarının yönetim kurullarında görev yapan Nişan Kara’nın şu sözleri gösteriyor: “Tüm gelirler zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne düzenli olarak bildiriliyor. Yetkili kurumlar bizim gelir ve gider tablomuzu kuruşu kuruşuna bilir. Bunu saklamaya da ihtiyacımız yok.”

Kara’nın isabetle belirttiği gibi, gerçekten de, vakıflar gelir ve giderlerini yasal zorunluluk nedeniyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne, devlete bildirmekte ve onlar tarafından denetlenmekte. Devlete verilen bilginin cemaatten saklanması ise herhalde ancak samimiyetsizlikle açıklanabilir.

“Sivilleşelim ama, Patriğin öncülüğünde…”

‘Sivilleşme’ konusu uzun yıllardır Ermeni toplumunun gündeminde. Ancak pek çok kamusal/politik meselede olduğu gibi, bu tartışmada da, “sivilleşme” bir tür klişeye dönüşüyor, dillere pelesenk olup tüketiliyor, esas anlamından uzaklaşıyor. Kavramın içeriğine dönüp bakmayı ve onun üzerinden bir söylem ya da tutum geliştirmeyi düşünen pek çıkmıyor. Halbuki kavramın kendisi üzerine düşünmekte, pratik açılımlarına bakmakta her zaman fayda var.

Vakıf yöneticilerinin tamamı, cemaatin sivilleşme ihtiyacı içinde olduğunu teslim ediyor. Sivilleşmeden, genel olarak, cemaatin sosyal, kültürel, siyasal meselelerinde Patrikhane’den bağımsız tavır alabilme yeteneğini kazanmasını anlıyoruz. Öte yandan, sivilleşmeyi, Patrikhane’nin de, dini konular dışında kalan sorunlarda sivillerin eğilimlerine göre tavır belirlemesi ve bütün bunların şeffaf, katılımcı ve çoğulcu süreçler sonucunda gerçekleşmesi olarak düşünmek de mümkün. Bu açıdan bakıldığında, vakıf yöneticilerinin sivilleşme konusunda net bir fikre sahip olmadığı söylenebilir; zira söyleşilerde bu konuda çokça dile getirilen görüş şöyle: “Vakıf yönetimleri sivillerden oluşuyor, dolayısıyla cemaatin yönetimi zaten sivil. Halkımız seçeceği insanların kim olduğuna dikkat etsin, yeter.”

Oysa, tıpkı ülke siyasetinde ismen sivil ama cismen militarist, devletçi, otoriter eğilimlerin mebzul miktarda bulunması gibi, cemaat yönetiminde de, sivilliği sadece din adamı olmama veya seçim sonucunda göreve gelme gibi kriterlere indirgemek, bizatihi bir ‘sivil olamama hali’ne işaret ediyor. Vakıfların mali durumları, alınan kararlar, süregiden tartışmalar hakkında kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirmek, kadınlara ve gençlere yönetim kademelerinde yer vermek (sözgelimi seçimlerde kadınlar ve gençler için kota uygulamak), cemaatin bütününü ilgilendiren meselelerde katılıma açık toplantılar düzenleyerek farklı bileşenlerin görüşlerini almak, mevcut koşullar altında, sivilleşmenin en temel gerekleri olarak görülebilir.

Söyleşilerde, sık sık, sivilleşmenin ancak Patrikhane’nin öncülüğünde gerçekleşebileceğine de vurgu yapılıyor. Birbirlerine güvenemeyen vakıf yöneticileri, ancak yüksek bir otoritenin himayesinde bir araya geldiklerinde iş yapabileceklerine inanıyor. Bu durumu, yıllar yılı, çeşitli sorunlar karşısında sadece Patrikhane’nin inisiyatif almasına alışmış cemaat mensuplarının zihinsel tembelliğiyle de açıklamak olası.

Vakıf yöneticileri, belli ki Patriklik makamının öfkesini üzerine çekmekten kaçındıkları için sivilleşmenin ancak Patrikliğin öncülüğü ile gerçekleşebileceğini belirtme ihtiyacı duyuyorlar. Oysa, bir kişi ya da kurumun, elindeki yetkiyi herhangi bir zorlayıcı neden olmadan başkalarına devretmesi, iktidarını başkalarıyla paylaşması, tarihte benzerine sıkça rastlanan bir olgu değildir. Beri yandan, Ermeni toplumunda sivilleşme çabaları yüzyıllar önce başlamış, cemaatin içinden farklı kişi ve gruplar, gerektiğinde Patriklik otoritesine karşı mücadele vererek, bu gücün siviller tarafından paylaşılmasını sağlamışlardır. Günümüz yöneticilerinin ise, Patrik Mutafyan’ın ilk yıllarındaki ılımlı, işbirliğine açık tavrını bir kenara bırakarak, giderek otoriter bir yönetici figürüne dönüşmesi nedeniyle olsa gerek, Patrikliğe karşı ses yükselttiklerinde, inançsızlıkla, geleneklere saygısızlıkla suçlanmaktan, kara koyun olarak nitelenmekten çekindikleri anlaşılıyor.

Her şey bir yana, sivilleşmenin illa ki Patrikhane aleyhine bir olgu olarak algılanması da bir zihniyet sorununa işaret ediyor. Zira, sivilleşmenin, yetki ve sorumluluk paylaşımı çerçevesinde, Patrikhane’nin yükünü azaltacak, onu rahatlatacak bir yönü de olduğu unutuluyor.

Bilindiği üzere, ‘laik’ Türkiye Cumhuriyeti, gayrimüslim toplulukları bütünüyle dinsel kimlikleri üzerinden tanımlamış, sadece dini kurumları muhatap kabul etmiş, cemaatler içerisinde sivil inisiyatiflerin doğmasına da müsaade etmemiştir. Geçmişte, Soğuk Savaş koşulları hüküm sürer ve Türkiye daha kapalı bir dünyada yaşarken, patriklerin de cemaatlerinin bir arada yaşaması ve asırlık kurumlarının ayakta kalması için sessizce önderlik etmeleri yeterli olabiliyordu. Oysa günümüzün yeni koşulları, değişen ihtiyaçlar, devletten ve kamuoyundan gelen çeşitli talep ve baskılar, dini adamı yetiştirmekte büyük sıkıntılar yaşayan Patrikliği, bu yükü taşıyamaz hale getirdi. Patriklik makamına oturduktan sonraki yıllar içinde bu ağır yükün altında ezilen; kendi başına hem dini, hem sivil, hem kültürel, hem de siyasi bir rol oynamaya çalışan; iktidarını, farklı konularda uzmanlığı olan cemaat mensuplarıyla paylaşmaktan giderek uzak duran ve bu aşırı yükün bedelini belki de sağlığının bozulmasıyla ödeyen Patrik Mutafyan’ın durumu, sivilleşmeyle gelecek yetki ve sorumluluk paylaşımının, cemaat işlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için elzem olduğunu gösteriyor.

Patrikliğin ve cemaat kurumlarının, mevcut yönetim yapısının reforme edilmemesi halinde ise, ileride daha büyük sorunlar yaşanması kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

---------------------------
* Bu yazı 'Hayat, Olduğu Gibi' için değil, Agos'un 'Orta Sayfa'sı için kaleme alındı ve orada yayımlandı.

6 Eylül bir dönüm noktasıydı

Agos, 12 Eylül 2008

Gelecekte, Türkiyelilerle Ermeniler sorunlarını çözüp barıştıklarında, Sarkisyan’la Gül’ün ve iki ülke hariciyelerinin 6 Eylül 2008’de gösterdiği ferasete övgüler düzecekler.

Bin bir sorunla boğuşan iki ülkenin devlet başkanlarının ellerini taşın altına sokarak, bütün risklere rağmen attıkları adım, eşine az rastlanır bir ileri görüşlülük örneğiydi.

İnsanlık tarihi için küçük, ancak Türkiyeliler ve Ermeniler için çok büyük bir adımdı bu.

Yıllar yılı, Türkiye ve Ermenistan devletlerine baktığımızda, onların nasır tutmuş önyargıları aşamayacağını, kangren olmuş yaraları söküp atamayacağını ve çözümsüzlüğe yazgılı olduklarını gördük.

Kaf dağının ardındaki barış, ancak, iki halkın içine savrulduğu düşmanlık girdabından kurtulup akilâne düşünebilen az sayıdaki insanın iğneyle kuyu kazar misali sarf edecekleri emekle gelecekti. İnsanlar temas edip birbirlerini tanıdıkça, halklar da yavaş yavaş dostluğun mümkün olduğunu görecek, böylece iki devlet adım atmaya mecbur kalacaktı.

Türk-Ermeni Sorunu konusunda bilhassa son 15 yılda alınan yol, Türkiye’de konuşmama-görmezden gelme-duymama-inkâr üzerine kurulu tabunun yıkılması, akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların, sanatçıların, sivil toplumcuların çabaları sayesinde, aşılmaz gibi görünen duvarda önce çatlaklar, sonra koca koca yarıklar oluşması; hepsinden önemlisi, Hrant Dink’in –ve onun kaybıyla hepimizin– ödediği büyük bedel, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, olmayacağını zaten bize söylüyordu. Gül ve Sarkisyan’ın ‘şimdi’ ve ‘burada’ gösterdikleri olgunluk, bu mücadelenin başarısının ispatı ve gelecek adına da, itici gücü oldu.

Her şey asıl şimdi başlıyor.

Bundan sonra daha çok çalışmak, milliyetçilik balonunu üfleyenlere karşı daha kararlı ve güçlü durmak; genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk, Türkiyeli, diasporalı, Ermenistanlı, acılarımızı yadsımadan, geçmişi unutmadan ama yüzümüzü hep geleceğe doğru dönerek barışı inşa etmek gerek.

İki ülkenin demokratikleşmesi vazgeçilmez hedef olmalı. Zira, Ergenekon davası da, Ermenistan’da muhaliflere karşı yürütülen sindirme siyasetinin sürüp sürmeyeceği de ilişkilerin geleceği açısından çok önemli. İki ülke gerçek demokrasiye ulaşamazsa, barış bir hayal olmaktan öteye geçmeyecek.

Hükümetler geri adımlar atabilir, iç siyasi çekişmeler devreye girebilir, uluslararası konjonktür değişebilir, ancak biz yurttaşlar, halklar istedikten ve bu uğurda çaba gösterdikten sonra, bu yoldan geri dönülemez.

Bir kapı açıldı ve daha açılacak çok kapı var: Önce sınır, sonra en hafifinden en ağırına bütün netameli konular… Sorunları inkâr etmeden, kestirmeden gitmeden, uyanıklık yapmadan, kendimizle yüzleşmekten kaçmadan.

Geçmişi geleceğe, geleceği geçmişe kurban etmeden.

(Fotoğraflar: Onnik Krikorian / Oneworld Multimedia)

Vantilatör ve poşet

Agos, 12 Eylül 2008

Tarihi bir gün...

Ama berbat bir maçtı.
Asıl olay saha dışındaydı, bunu biliyorduk. Maç, olsa olsa ana yemeğin yanında gelen çeşniydi. Tabii bir yönüyle de, “Aman bir tatsızlık çıkmasın!” diye ürpertiyle bakılan gerilim kaynağı.

Günlerce beklemekten mi, futbolun omzuna onca yükü yüklemekten mi bilinmez, oyun tatsız tuzsuz bir şeydi.

Televizyon karşısında esneyip durduk ama “Ya bir şey olur da kaçırırsak?” korkusuyla kanalı değiştiremedik.

Yeşil saha üzerinde olup bitenler o kadar sıkıcıydı ki, dakikalar ilerledikçe, şiddetli rüzgârın savurduğu poşetleri seyretmek bile daha ilgi çekici hale geldi.
Tabii bir de, Gül’le Sarkisyan’ın arkasından, adeta üçüncü bir devlet başkanı gibi başını uzatan vantilatör vardı.

Belli ki, güvenlik nedeniyle kurşun geçirmez camla örtülen kısmın havasız kaldığı geç fark edilmiş ve duvara alelacele bir vantilatör monte edilmişti.

Sahada uçuşan poşetler, protokolde vantilatör...

Alın size Türklerle Ermeniler arasında iki ortak nokta daha: Sokaklara çöp atmak ve her işi son dakikaya bırakmak.

İzmir Yangını: Bir itiraf, bir tanıklık

Agos, 12 Eylül 2008

Devletin tarihçileri birkaç yıl öncesine kadar 1922’de İzmir’i Yunan ordusunun ateşe verdiğini söylüyordu. Ancak son yıllarda, Ermenileri de işin içine katmaya, hatta kundakçılıkta başrolü onlara vermeye doğru bir yönelim gözleniyor.

Halbuki bizler İzmir’in 9 Eylül’de ‘kurtulduğunu’ biliyoruz; Büyük Yangın ise 13 Eylül’de, yani kent bütünüyle Türk güçlerinin kontrolüne geçtikten sonra başladı.

Resmi tarihçiler bu dört günlük farkı görmezden gelip, manipülatif birtakım bilgilerle, suçu Yunanlılara ve Ermenilere yüklüyor. Halbuki ilgili kaynaklar biraz karıştırıldığında, şehri ateşe verme emrinin Nurettin Paşa’dan geldiği hemen görülüyor.

Bu bilgiye ulaşmak için fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Olayların tanığı ve Atatürk’ün yakın dostu Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’ kitabındaki itirafı, anlamak isteyenlere zaten çok şey anlatıyor:
“Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte ordu komutanı Nurettin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu söyleyenler çoktu. (...) İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? (…) Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi.”

Ermeni mahallesi Haynots gerçekten de, 19. yüzyıldaki büyük bir yangınla yerle bir olduktan sonra, modern bir şehircilik anlayışıyla, geniş sokaklar ve görkemli taş binalarla yeniden inşa edilmiş Avrupai bir yerleşim yeriydi.

O karanlık günleri yaşayanlardan, Haynotslu Garabed Haçeryan, Türkçeye de çevrilen güncesinde, yangını kimin çıkardığına dair ilginç bir tanıklık aktarır:

“Haynots yönünden dev bir duman bulutu yükseliyor. Çatı katından dumanı seyrediyoruz. (…) bazıları, Haynots’un ateşe verildiğini söylüyor. (...) Yangının birkaç yerden aynı anda kasten çıkarılmış olduğu çok açık. (...) Çalgıcı Başı’na giden geçitte, bana doğru yaklaşan bir Türk görüyorum, bana, ‘Biz lazım olanı yaptık, siz geri dönün’ diyor. Kundak işinde faal bir rol oynadığı açık olan Türk beni kendilerinden sanıyor ve bana ileri gitmememi, geri dönmemi tavsiye ediyor.”

Falih Rıfkı’nın ve Haçeryan’ın yazdıklarını doğrulayan pek çok anı, bilgi ve belge, resmi tarihin İzmir Yangını anlatısının, asıl sorumluları temize çıkarma yönündeki bütün benzer iddialar gibi kof bir yalan olduğunu gösteriyor bizlere.

Biraz insaf

Agos, 5 Eylül 2008

Türkiyeli demokrat-liberallerle solcular arasındaki çekişme giderek keskinleşiyor. Tartışılan, 12 Eylül sonrasında toplumsal tabanını yitiren ve bugün gerçekçi bir iktidar seçeneği üretemeyen sosyalist sol.

Liberal-demokrat aydınlar, kimi sosyalistlerin AKP-TSK kavgasında taraf olmayıp ‘Üçüncü Yol’ arayışına girmesini ‘siyasetsizlik’ olarak görüyor; mevcut koşullarda AKP’yle aynı safta durmamanın darbeye destek vermek anlamına geldiğini savunuyor.

Türkiye’de solun bir kesiminin paranoyaya varan bir laiklik hassasiyetiyle darbeciliğe prim tanıdığını görmek zor değil. Ancak sol yekpare bir bütün değil ve 12 Eylül’ün en büyük mağduru olan sosyalistlerin çoğunluğunun darbe karşıtı olduğu da yadsınamaz.

Hal böyleyken, bazı yazarlar sosyalistlerin AKP’yi eleştirmesine dayanamıyor; iktidarın neo-liberalizmine, muhafazakârlığına, kendine demokrat tutumuna muhalefet edenleri Ergenekonculukla suçluyor.

Sayıca az da olsa, bugünkü temel mücadelenin neo-liberalizme karşı olduğuna, sınıf çatışmasının sona ermediğine, kapitalizmin alternatifsiz olmadığına inanan ve bu yolda uğraş veren bir kesim var Türkiye’de. Bu siyasi duruşa neden tahammül edilmediğini anlamak ise güç; “Benimle aynı fikri paylaşmıyorsan Kemalistsin/anti-demokratsın” diyenlerin demokratlığına inanmak da…

Nihayet, bu çekişmeye Hrant Dink de karıştırıldı ve Birgün’den Oğuzhan Müftüoğlu’nun birkaç yıl önce bir yayın toplantısında Dink hakkında “Artık atın bu Ermeni’yi” dediği iddiası, tartışmanın odağına oturuverdi. Mesele, buradan hareketle, Birgün ve ÖDP çevresini ‘ırkçı’, ‘faşist’, ‘cinayet şebekeleriyle ilişkili yaratıklar’ olarak nitelemeye dek vardı.

Birgün gazetesinin yayın kurulunda kabul görmeyen bu anlamsız öneri üzerinden sola ağır ithamlarda bulunmak ve bunu Hrant Dink’i de kullanarak yapmak elbette ahlaki değil. Hele, Dink’in solla ilişkisinin bir kişinin ağzından çıkan sözlerle bozulmayacak kadar köklü olduğu çok iyi bilinirken.

Evet, Türkiye solu kimlik konusunda bugüne dek tutuk bir siyaset izledi. Bu tavrın bilhassa Ermeni Sorunu bağlamındaki eleştirisini daha önce bu sütunda yapmıştık. Ancak, sol içinde bu konuda bir özeleştiri eğilimi de mevcut. Yapıcı bir tutumla bu yüzleşme çabasını kolaylaştıracak zemini sağlamak yerine karalama kampanyalarına girişmekse, çok kaba bir ideolojik tercih.

Bütün hatalarına karşın, geçmişte muhalifliğin bedelini işkencelerle ödemiş bir hareketi, Türkiye’de azınlıklarla ilgili sorunları ilk kez parti programına alan, Hrant Dink’in de ilişkili olduğu ÖDP’yi ve Birgün gazetesini ırkçılıkla ve kötülük şebekeleriyle ilişkilendirmek, en hafif tabirle insafsızlıktır.

Panayot bakkalın gözyaşları

Agos, 5 Eylül 2008

6-7 Eylül 1955 yalnızca bir tarih değil. Milliyetçiliğin, ayrımcılığın, kendi vatandaşına zulmetmeyi hak gören hikmet-i hükümet zihniye
tinin, devlet politikası halini almış Türkleştirme siyasetinin bir pogrom şeklinde patlayan ‘Kristal Gecesi’…

Planlı programlı, iyice düşünülmüş bir Milli istihbarat Teşkilatı icraatı. Hemen sonrasında gülünç bir hedef şaşırtma operasyonu (“Komünist işi!”) sahneye konsa da; yıllar geçtikçe, o her zamanki demogojik kalkan (“münferit vaka”) işlemeye başlasa da her şey o kadar açık ki.

‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları kadar, Trakya Olayları kadar, 20 Sınıf ihtiyat Askerlik uygulaması kadar, Varlık Vergisi kadar münferit bir vaka 6-7 Eylül. Üzerinde düşünülmemesi, yazılıp çizilmemesi, bir daha hiç hatırlanmaması gereken... Siz hiç devletlu siyasilerin 6-7 Eylül’le ilgili tek bir söz ettiğini duydunuz mu?


Yenikapı’da doğmuş bir yakınım, mahallelerindeki Panayot bakkalın hikâyesini anlatmıştı yıllar önce. O gece yaşadığı dehşetin etkisiyle, hemen istanbul’u terk etmeye karar verir Panayot bakkal. Pılı pırtısını toplayacak, varını yoğunu satıp savacak, belki de ‘Turkosporos’ (Türk tohumu) hakaretine maruz kalacağı, Yunanistan’a göç edecektir.


Yola çıkmadan birkaç gece önce, bizimkilerin fakirhanesine konuk olur. Sofra kurulur; rakı eşliğinde demlenir, hem de dertleşirler. O zamanlar yedi yaşında bir çocuk olan yakınımın aklında, o geceden, Panayot bakkalın “Hiçbir şeye yanmam, anamla babamın mezarlarını bir daha göremeyeceğime yanarım” dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlaması kalmış.


İşte 6-7 Eylül, Panayot bakkalın anne babasının yıllar geçtikçe daha da öksüzleşen aile mezarı demek kimileri için.


Geçenlerde, Yıldıray Oğur, Taraf’ta, Cumhurbaşkanı Gül’ün o karanlık gecenin üzerinden 53 yıl geçtikten sonra 6 Eylül’deki maça gidişini Türkiye’nin değişmekte olduğuna yoruyordu.


Türkiye elbette değişiyor, ama keşke 6-7 Eylül’lerin izleri bu kadar kolay silinseydi.
Keşke, 6-7 Eylül kâbusu, ders kitaplarında çocuklara “Bakın bizim devlet neler yaptı gayrimüslimlere!” diye öğretilmeden, resmi bir özür dilenmeden, hâlâ kapalı tutulan sınırın üzerinden bir uçakla geçivermek kadar kolayca unutulsaydı her şey.

Keşke, Panayot bakkalın ana babasının öksüz mezarının içimizde yarattığı boşluk bu kadar kolay şenlenseydi.

Parmaklık

Agos, 5 Eylül 2008

Günlerdir, sabahları Kadıköy rıhtımına inerken, yoldan geçen bir cezaevi aracıyla göz göze geliyorum. Daha doğrusu, ben gözümü ona dikiyorum ama bu kaba saba aracın gözü filan olmadığından, onun benimle ilgilendiği yok. Bir trafik ışığında bekliyor, ya da caddede, ardında kara bir egzoz dumanı bırakarak, aceleyle yol alıyor.

Muhtemelen o gün Kadıköy Adliyesi’nde duruşması olan tutukluları taşıyan araç bu.

Onu ilk gördüğüm gün, günlerini cezaevinin tekdüzeliği içinde geçiren bir tutuklu için duruşma nedeniyle de olsa dışarı çıkmanın herhalde iyi olacağını düşündüm.

ikinci gün, ben yol kenarında trafik lambasının yeşile dönmesini beklerken, cezaevi aracı yavaşça akan trafiğin içinde, tam önümden, ağır ağır geçti. Aramızda bir metre ya vardı ya yoktu.

Başımı kaldırıp, aracın yan tarafında, tavana yakın açılmış kafesli pencereye baktım: Bu kadar küçük olmak zorunda mıydı?

Derken, kafesin üzerinde, içerden uzanan bir elin parmaklarını fark ettim; ‘parmaklık’ sözcüğünün ne anlama geldiğini de ilk kez o an idrak ettim. içerideki, belli ki, o küçücük deliği örten parmaklıklara tutunarak dışarıyı seyretmeye çalışıyordu.

Neden zor durumdaki bu insanların kısacık adliye yolculuğu dahi işkence halini almak zorunda?

Parmakların sahibi, kafes hayli yüksekte olduğu için muhtemelen sadece binaların üst katlarını seyrederken, ben onun parmaklıktaki parmaklarına bakıyordum.

Bu parmaklar kimin? Suçu siyasi mi, adi mi? Hikâyesi ne acaba? Acısı, derdi, tasası?

Her şey birkaç saniye içinde olup bitiyor.

Araç ilerliyor, parmaklar gözden kayboluyor.

İkinci yılında ‘Hayat, Olduğu Gibi’

Agos, 29 Ağustus 2008

‘Hayat, Olduğu Gibi’ ikinci yaşını doldurdu. Geçen yıl da olduğu gibi, şöyle bir geriye dönüp, ardımızda kalan dört mevsimde burada konuştuklarımızı hatırlayalım istedim.

Güz

Eylül
: Kurken’in ağrısı: Hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Gözü önünde insanların canına kıyıyorlar ama ağlamaktan başka bir şey gelmiyor elinden, sadece seyrediyor. O kadar çok ağlıyor ki, bir süre sonra olan biteni görememeye başlıyor. / Türüt’e neden kızıyorsunuz? Ona milliyetçiliğin en yüce değer olduğunu, Ermeni’nin hain, Rum’un düşman, Kürt’ün bölücü olduğunu belletmemiş miydiniz? / ‘Zinde güçleri’yle, darbecileriyle, ‘bebekten katil yaratanlar’ıyla, türkücüleri ve ozanlarıyla, İttihatçılık demokratikleşiyor, tabana mı yayılıyor?

Ekim: Nor Zartonk ve Hadig: 19 Ocak’ta yaşadığımız büyük dehşetten sonra, İstanbullu Ermeni gençlerin ilk yaşam belirtileri. / 1915 Felaketi’nin onyıllar boyunca unutulmuşluğa terk edilmesinde, Soğuk Savaş dönemine özgü dinamiklerin büyük rolü var. / Diyarbakırlı Bağhtiyar: “Abe dedım, bögün sebahtan nah bu saate dördünci sefer oldi, sokakta durdurup kimlik sorusiz. Her köşe başinda çevırdız, dedız çıkar kimligıni. Her seferınde uzun uzun bağhtınız, kimligı alıp poles arabasina götürdız.”

Kasım
: Ankaralı Mesude: “Teselli için ‘Şehitlik en yüksek mertebe’ diyorlar, ‘Vatan için öldü’ diyorlar ama inanır mısın, yavrumu genç yaşında toprağa vermişim ya, ne vatanı, ne şehitliği görüyor gözüm.” / Dağlıca esirleri: Dünyaya militarist gözlüklerle baktığınızda, bir canın ölümden kurtulup kazanılması kayıp, bir canın kaybedilmesi de kazanç haline gelebilir. / Ermeni lisesinde ‘milli tarih’ dersi: Ahmet Hoca I. Dünya Savaşı’ndan söz ederken, bizler küçüldükçe küçülür, sıraların altında kaybolmak isterdik.

Kış

Ara
lık: ‘Nor Or’ nesli: Ermenice edebiyatın, bereketli tarlanın en kenarına, yabani otların arasına düşmüş, geç yeşermiş tohumları. / Şair Neşe Yaşın: “Savaşa gitme oğlum. Vatanı seviyorsan onun için ölmeye ve öldürmeye değil yaşamaya ve yaşatmaya git. Vatana hizmet etmek istiyorsan bahçıvan ol; bahçeleri çiçeklendir”. / Ak Parti milletvekili Doğan: “Türkiye’yi kültürler mozaiği olarak tanımlamak çok yanlıştır. Kültür tektir: Bu kültürün adı, Türk-İslam kültürüdür!”

Ocak: Noel Baba out, Nasreddin Hoca in! Dağarcığında öfke sözlerinden başka şey bulunmayanların dünyasında, Noel Baba’yla Nasreddin Hoca’nın dahi kavga etmesi gerekiyor. / Muhasebe: “Ama gel, sen sen ol, bütün bu insanca basitlikleri yüce ideallerin ipeksi örtüleri ardına gizlemekten vazgeç. Yaşadığın toprağın geleceğine dair artık umut besleyemediğin ve bunun seni etrafındaki her şeye yabancılaştırdığı gerçeğini idrak et, onunla yüzleş. Çünkü ancak bu yüzleşmenin istediği bedel ayakta tutabilir gövdeni.”

Şubat: Hükümetin ‘istihdam paketi’ kadın çalışanların emzirme odasına dahi göz dikiyor! / Rejim, üniversiteleri, genç kızların okul kapısında başörtülerini çıkarıp içeri girebildikleri ‘laik ibadethane’lere dönüştürdü. / Avustralya, asimilasyon politikası çerçevesinde ailelerinden koparılan çocuklar nedeniyle Aborjinlerden özür diliyor. Dermana giden uzun yolun sonundaki umudu görmek artık mümkün. / MHP milletvekili Çelik: “Van Akdamar Kilisesi onarıldı. Burası, Türk ve Müslümanların kanını içenlerin kıblegâhı olarak anılmaktadır tarihte.”

Bahar

Mart: Ermenistan’da muhaliflere saldırı: Bu kıyıcılığın köklerini nerelerde aramalı? 1915’te mi, Ermeni partilerinin intikamcılığında mı, Sovyetik ‘siyaset’ yöntemlerinde mi? / Rejim bekçisinin günlüğünden: “İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulsa ve her türlü dinci-kürtçü-solcu-demokrat haşarat ibretiâlem için darağacında sallandırılsa ne güzel olur.” / Nevruz’da takım elbiseliler ateş üzerinden atlayıp örste demir döverken, Newroz’da binlerce insan şiddete maruz kaldı, iki kişi öldürüldü.

Nisan
: Kıbrıslı Türklerle Rumların barışına giden adımların Lokmacı Kirkor’un dükkânından ve Ermeni mahallesinden geçmesi, kaderin muzip bir oyunu gibi. / Pippa Bacca öldürüldü: Biz erkekler, bize erkeklik olarak belletilen her şeyden istifa etmedikçe onun tecavüze uğramasına, öldürülmesine şaşırmamak hepimizin kaderi olacak. / 24 Nisan nedir? Binlerce cevabı olan bir soru. Yerevan’da ayrı, Beyrut’ta ayrı, Paris’te ayrı, Los Angeles’ta ayrı, İstanbul’da ayrı…

Mayıs
: Hasan Celal Güzel’in incileri: “Ermeni diyasporası, gene kırnava gelip kızışan kediler gibi azarak iftiralarını sıralamaya başladı. (…) Ara Sarafyan ve Türkiye’deki hempaları, gene olayları saptırarak atalarımıza iftira atmaya devam ettiler.” / TRT’de Ermenice yayın: Milliyetçi ve ayrımcı bir yaklaşımla yapılacak yayınların dili Ermenice, Türkçe, Kürtçe değil, ‘Düşmanca’dır.

Yaz

Haziran: Patrik Mutafyan’ın rahatsızlığı: Cemaatin her kesimi için ciddi, zorlu bir sınav. / Krikor Zohrab: Ermenilerin II. Meşrutiyet’le yeşeren umutlarının ve sonraki hayal kırıklıklarının simgesi. / Tapu çetesi dehşeti: Gayrimüslimlerin mülklerini bu kadar korunaksız, “gâvur malı”nı gasp edilmesi bu kadar mümkün hale getiren devletin kendisi olmasın? / Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan sevgilerini Kürtçeyle ifade etmek için “Biji Tayyip!” (Yaşa Tayyip!) pankartı açmak isteyen Kozluklular engellendi: Tu ji Tayyip nikarîbî bi kurdî hez bike! (Tayyip’i Kürtçe sevemezsin!)

Temmuz
: Ermeni Meselesi Ergenekoncuların halkla ilişkiler operasyonuydu: Perinçek’in, Kerinçsiz’in, Küçük’ün, Aygün’ün bu konudaki performanslarına bakmak yeterli. / Patriğin hastalığı sürecinde olgunluk, vakar ve vefa gösteremeyenlerin, patriklik makamına oturduklarında olgun, vakur ve vefakâr davranamayacağını biliyoruz. / Bir tatil kaçamağı: Adına hayat dediğimiz, ardı ardına eklenmiş telaşlı günlerin hiç dinmeyen yorgunluğundan çok başka akan bir zaman.

Ağustos
: Ormanlar arasında ayrımcılık: Türkiye’nin batısındaki ormanlar yanınca “ciğerlerimiz yanıyor”; Türkiye’nin doğusundaki ormanlar yanınca ses seda yok. / Halaçoğlu görevden alınınca “Umrumda değil, sırtımda yüktü!” dedi: Samimi olduğuna şüphe yok, zira yalan ağır bir yüktür. / Ergenekon’un Kürt ayağı: Sahi, Kürt işadamları, gazeteciler, aydınlar katledilirken iktidar koltuğunda oturanlar nerede? / Rupen Zartaryan: Dili, sadelikle zenginliği, taşrayla İstanbul’u, köy hayatının renkleriyle şehirli inceliğini harmanlayan yepyeni bir enstrüman haline getirmişti.