1920’ler asr-ı saadet mi?

Agos, 12 Haziran 2009


DTP Muş milletvekili Sırrı Sakık’ın Çanakkale’de yaptığı konuşma, ulusalcı-milliyetçi basında Atatürk’e hakaret zeminine çekildi ve belden aşağı darbelerin hedefi oldu. Bu tepkiler elbette tutucu ve ayrımcıydı. Halbuki, Sakık’ın, Kürtlerin bu vatanı Türklerle birlikte kurmasına atfettiği kutsiyetin, bambaşka bir açıdan ele alınması gerekiyor.

Sakık, partisinin il kongresinde yaptığı konuşmada, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatan için mücadele ettiklerini belirttikten sonra, Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin bu iki halk olduğunu, ancak sonraki yıllarda bu mirasın terk edilerek Kürtlerin dışlandığını vurgulamıştı: “Çünkü, Çanakkale’de ölenler ortak vatan için mücadele ettiler. Ama ne yazık ki, 1921’de Anayasa’da ‘Bu vatan Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır’ diyen Mustafa Kemal ve arkadaşları, 1924’ten sonra, red ve inkâr politikalarıyla, Çanakkale’de toprağa gömülenlere ihanet ettiler.”

Sakık’ın sözleri, DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün, hafta sonunda Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Barış İçin Diyalog’ konferansındaki “Türkiye 1920’lerdeki ruhunu arıyor” sözleriyle birlikte düşünüldüğünde, bu fikrin DTP yönetiminde genel bir kabul gördüğü sonucuna varabiliriz. Parti programında da yansımasını bulan bu tavır, Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ilişkin yanlış bir tarih yorumuna dayanıyor.

Kürtlerin, Cumhuriyet’in “kurucu ve asli unsurlarından biri oldukları için” Türklerle eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunan bu görüş, tam da Sakık’ın ve Türk’ün şikâyetçi olduğu modern ulus devlet zihniyetinin içerisinden konuşuyor, o zihniyetin arazlarını taşıyor. Çanakkale gibi, bütün imparatorluk unsurlarının kan döktüğü bir savaşa ve gayrimüslim toplulukların bu topraklardan ilelebet kovulması anlamına gelen ‘milli’ mücadeleye yapılan bu vurgunun, bizleri vatana sadakat/vatana ihanet sarmalına sürüklemesi kaçınılmaz. Oysa DTP’nin savunduğu, kimsenin sadakatini her gün yeniden ispatlamak zorunda kalmadığı yeni bir yurttaşlık anlayışı olmalı.

Sorun, DTP’nin parti programında yer alan, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini yücelten ve bu bağlamda, geçmişte işlenen suçları mahkûm etmek yerine, onlara ortak olmakta direten bir yoruma dayanıyor: “Ülkemizin bugün içinde bulunduğu ağır ekonomik, siyasi sorunların temelinde, kuruluş sürecinde Anadolu ve Mezopotamya da yaşamış olan uygarlıkların mirasını taşıyan farklı etnik ve dini toplulukların emeği üzerinde şekillenen cumhuriyetin; sonraki yıllarda kuruluş felsefesinden uzaklaşması gelmektedir.”

DTP, Cumhuriyet’in kuruluşunun, bu coğrafyanın çok kültürlülüğünün yok edilmesi projesi olduğunu görmezden gelerek, 1921-24 arasını bir tür asr-ı saadet, 1924 sonrasını ise bu asr-ı saadete ihanet olarak kabul ettiği ve İttihatçılıkla Kemalizm arasındaki bağları görmezden geldiği sürece, samimi bir çoğulculuktan söz edebilir mi? Bu tavır, nihayetinde, Kürtleri Türklerle birlikte asıl ve üst, diğer halkları tali ve ast diye konumlandırmak anlamına gelmez mi? Bu duruşun, geleneksel millet-i hâkime tavrından bir farkı var mı?

Oysa DTP, bugüne dek biriktirdiği acı deneyimlerle, çok kültürlü yurttaşlık ve demokratik bir cumhuriyet için projeler üretmeye mecbur ve buna muktedirdir. Yeter ki, çözüm aranırken, ‘asli unsur’ gibi adil olmayan kavramlardan medet umulmasın, buradan sağlanacak ‘sadık vatandaş’ imajına gönül indirilmesin.

1 yorum:

Berk Efe ALTINAL dedi ki...

Ahmet Türk bu hataya sıklıkla düşüyor, daha önce de bu anlama gelen benzer sözler söylemişti. Asli unsur, kurucu unsur söylemi biraz alternatif söylemin kendisini egemen söylemin içine entegre ederek kabul ettirmeye çalışması gibi; bir ara da Mustafa Kemal'e referans gösterilerek Kürdistan kelimesi kabul ettirilmeye çalışılıyordu. DTP'den çok daha iyisini bekleriz aslında...