Murat'ın dedesi

Agos, 19 Haziran 2009

Mısır Çarşısı’nın çevresindeki kalabalık sokaklarda bir başıma dolanıyorum. Öteye beriye bakıyorum. Bu rengârenk cümbüşün ortasında, takılıp kalacak bir şeyler çıkacak karşıma nasılsa. Maksat zaman öldürmek.

Çin malı bavul, Çin malı gözlük, kemer, eşarp satan bir dükkânın vitrininde bir çantaya takılıyor gözüm. Fiyatını soruyorum.

O kaça, bu kaça, onun ucu, bunun sapı derken, dükkâncı “Buyur abi, içeri gel” diyor.

Birkaç dakika sonra öğreneceğim adını. Ben yaşlarda. Murat. Zekice bakıyor, hareketli, biraz da sinirli.

Ben çantalara bakarken, o beni tanımak için sorular sıralıyor art arda. Bir ara, “Tuncelili misin abi sen?” diyor, gözlerimin içine bakarak. ‘Dersimli’ demiyor. Girişken, meraklı, ama yine de temkinli.

“Yok yahu” diyorum, “Nereden çıkardın?” Sanki çok uzak bir yermiş gibi ekliyorum: “Sıvaslıyım.”

“Sıvas?” diyor gözlerini açarak.

‘İ’yle değil, ‘ı’yla söylememe takılıyor. “Bu adamda bir şey, bir orijinallik var belli ki” diye düşünüyor, “ama ne?”
“Alevi misin abi?” diyor, az buçuk çekinerek.

“Hayır” diyorum.

Çaktırmıyor ama merakı artıyor.

O sordukça ve ben yayınevinden, gazeteden, hele hele tarihçilikten söz edince, birdenbire, küt diye soruyor:

“Abi ya, o zaman sen bilirsin. Bir şey soracağım: Ermenileri sahiden kestik mi biz?”

Hop, bir dakika...

Çalışmadığım yerden bu soru. Hangi ‘biz’ olarak cevaplayacağım şimdi bunu ben?

Bir an kekeledikten sonra, zaman kazanmak için, “Yav, Muratçığım” diyorum, “Aslına bakarsan”... Bir sessizlik ve bir “ıııı...”

Derken, iki ‘biz’den de vazgeçmemeyi seçiyorum. “Yav... Biz, kestik kesmesine de... Sen biraz fazla üstüne bastın Murat, çünkü ben de Ermeni’yim.”

Rahatlıyorum.

Şimdi bocalama sırası onda. Ama çabucak toparlıyor. Yüzünde muzaffer bir tebessüm.

“Abi, ben anlamıştım sende bir şey olduğunu. Ama bıyıklarını biraz böyle dudaklarının üzerine doğru uzatmışsın ya, ondan Alevi’sin sandım.”

Gülüyorum. Daha birkaç hafta önce, başka bir dükkânda, Alevi bir amca, “Alevilerle Ermeniler arasında ancak soğan kabuğu kadar bir fark vardır” demişti bana.

Bunu anlatınca o da başını sallıyor. Duruyor. “Abi, bir çayımı içsen ya.”

Masanın başında oturup bizi izleyen sözlüsüne sesleniyor: “Çay koysana bize.”

Tanıştırıyor. Başörtülü, güler yüzlü bir kız. Murat Malatyalı, İlknur Artvinli. Çayları doldururken, “Gürcü’yüz biz” diyor.

Murat, “Abi” diyor, “Ben sana bir şey anlatacağım. Bizim oralarda, babaannemin babası epey meşhurdur. Hapse filan girmiş çıkmış çok. Niye meşhur biliyor musun? Çünkü hapisteyken buna demişler ki, ‘Eğer dışarı çıkmak istiyorsan, Ermenileri ..........’ ”

Murat’ın sağ kolu, yukarıdan aşağıya doğru hızlıca iniyor. Bir daha, bir daha. Üç kere.

Anlıyorum. Ermeni cellatı bir dededen söz ediyor.

Olayın şiddeti ve Murat’ın bunu bu kadar doğallıkla anlatması beni şaşırtıyor, rahatsız ediyor. Bir ter boşanıyor üstümden. Bunu örtmek için, öfkeyle soruyorum:

“Yahu Murat! Sen şimdi bana bunu anlatıyorsun ama daha beş dakika önce ‘Biz Ermenileri kestik mi?’ diye sormadın mı? Zaten biliyorsan, niye bir de bana soruyorsun!”

Mahcup. Sinirli sinirli gözlerini kırpıyor.

“Abi, ne bileyim! Bir de senden duymak istedim herhalde.”

“Peki, ya ben ‘Kesmedik’ deseydim?”

Sessizlik.

İlknur çaylarımızı veriyor. Murat susuyor. Ben de onunla birlikte... Çaylarımızı içiyoruz.

Birkaç dakika öylece geçiyor.

“Abi” diyor, “Hani, o gasteciyi vurdular ya. Babam o zaman çok fena oldu. Koca adam televizyonun karşısında hüngür hüngür ağladı. O gasteci de Malatyalıydı abi, biliyor musun?”

“Biliyorum” diyorum.

Susuyoruz.

Havayı yumuşatmak için ne zaman evleneceklerini soruyorum.

İlknur gülümsüyor: “Mayıstosta!”

Bizimki sözlüsüne bakıyor öfkeyle.

“Ohooo...” diyorum İlknur’a, “Senin işin zor vallahi, baksana, resmen agresif bu adam!”

İlknur gene gülümsüyor.

Bizimki bir İlknur’a, bir bana bakıyor ama kızgın kalmayı beceremiyor. Gözlerinde sevgi var.

Çayımızı içiyor, Murat’ın dedesini ve inip kalkan kılıcını unutmuş gibi yapıyoruz.

(Çizim: Aret Gıcır)

1 yorum:

sefer dedi ki...

Yıllar öncesine gidiyorum. Siyah-beyaz televizyonumuzun olduğu evimizin salonuna. Hatırlıyorum. Ekranda yüzü koyun yatan bir adam ve çevresinde insanlar var. Televizyon renkli olmadığı için cesetten sızan kan siyah renkte. Birisi olayın nasıl olduğunu ve kimlerin o adamı öldürdüğünü anlatıyor. Başımı babama çeviriyorum. Geçmişten gelen hayaletler salona dolmuş, çevremizi sarmış. Ben onları görebiliyorum. Babam yutkunuyor ve ağır ağır konuşuyor. "Eskiden bazı hoş olmayan olaylar vuku buldu oğlum, kötü şeyler oldu. Fakat artık unutmak ve ileriye bakmak lazım." Başkaca bir şey demiyor. Ne kızıyor, ne de küfrediyor. Her zamankinden daha düşünceli gibi. Bir sigara yakıyor. Dumanı savururken "hadi sen yat geç oldu, yarın okul var" diyor. İsteksizce odama yöneliyorum. Yarı aralık duran kapıyı ittirip içeri giriyorum. Ninem benden önce gelmiş yatağına uzanmış. Uyuyor mu uyanık mı anlayamıyorum. Pijamalarımı giyip kendi yatağıma girdiğimde hafiften bir ses kulağıma çalınıyor. Ninemin sesi bu. Uykusunda konuşuyor. "Evimiz vardı, komşularımız vardı, biz de insandık." Alışkındım bu duruma. Değil uykusunda, uyanıkken bile bu tür şeyler söylerdi. Aldırmıyorum. Kimbilir ne rüyalar görüyordur şimdi. Birden tanıdık bir cümle dudaklarından dökülüyor. "Çocukları sağ bırakıyorlar, büyükleri öldürüyorlar. Çocukları sağ bırakıyorlar, büyükleri öldürüyorlar."

Bir süre sonra benim de uykum geliyor, dalıyorum. Rüyamda bir kervan görüyorum. Gece vakti açıklık bir yerde konaklamışlar, büyük bir meydan ateşi yakılmış. Sonra başkaları geliyor ve kervandakilere saldırıyorlar. Oradaymış ve kervanın içindeymişim gibi geliyor bana. Korkunun engelleyemediği bir merakla çevreme bakınıyorum. Ne olup bittiğini anlamak için. Ve o ses yine aynı şeyleri tekrar ediyor. "Çocukları sağ bırakıyorlar, büyükleri öldürüyorlar." Çok geçmeden uyanıyorum, yatağımdayım. Ninemin tarafından mırıltılı bir ses geliyor. Sayıklamaya devam ediyor anlaşılan. Fakat bu kez söylediklerini anlayamıyorum. Bir an dua okuyor zannediyorum. Fakat değil. Bizim evde yalnız annem dua okur, namaz kılar, bize öğretir. Babam ve ninemi hiç dua okurken görmedim. Ninem Arapçayı andıran sonu "iyun, uyun"la biten bir şeyler söylüyor ama dua ya da Arapça değil başka bir şey bu.