Zor makam

Agos, 13 Kasım 2009


Türkiye Ermeni Patrikliği zor makamdır. Sabır, dirayet, zekâ, sağlam bir dünya görüşü ister. 2 milyonlardan 60 binlere düşmüş bir cemaatin ruhani önderi olarak, devletten gelecek baskılara karşı dik durmak, cemaatin sorunlarına çözüm bulmaya çalışmak, Ermeni vakıflarının, okullarının, kiliselerinin dertlerine derman olmak kolay değildir.

Uğradığınız haksızlıkları yüksek sesle dile getiremezsiniz. Buna yeltendiğiniz an, derin devlet ve onun medyadaki sözcüleri hemen devreye girip sizi istenmeyen adam ilan edecek, sadakatiniz sorgulanacak, zaten var olan tehditler iyice artacaktır. Bu sıkıştırmalara boyun eğmeyecek, bunları dünyaya ilan edemese de, hiç değilse gerektiği zaman sessiz kalmayı bilerek üzerine kurulan oyunları bozacak bir patrik, Türkiye Ermenileri için en ideal patriktir.

Devlet, bu nedenle, Patriklik makamında daima zayıf, iradesiz, sorun çıkarmayacak birinin oturmasını tercih eder. Tercih etmekle kalmaz, bunu sağlamak için bizzat sahaya çıkıp hangi adayın seçilmesi gerektiğini dayatmaya çalışır.

Son seçimlerde de, aynı devlet, cemaat içindeki derin uzantıları kanalıyla, Başepiskopos Mesrob karşısında Başepiskopos Şahan’ı desteklemiş, ancak pırıltısı bin kilometre öteden bile fark edilen Mesrob, devletin kendisi için iyi olanı istemeyeceğini çok iyi bilen halkın desteğiyle, görülmemiş bir oy oranıyla patrik seçilmişti.

Büyük umutlar bağlanan, sivilleşme konusunda ilerici adımlar atması beklenen II. Mesrob’un zamanla koltuğundan memnun bir tek adamlığa meyletmesi ve devletin dümen suyunda açıklamalar yapmaktan fazlasına yüz vermemesi, baştaki yargıya dönmemizi gerektirir. Evet, Türkiye Ermeni Patrikliği zor makamdır.

Art niyet

Patriklik Ruhani Meclisi Başkanı Başepiskopos Aram Ateşyan’ın Kayseri Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin yeniden takdis töreni sırasında ettiği sözleri okudunuz mu?

Haberlere göre, Başepiskopos Aram, “bizlerin” Diaspora ve Ermenistan’ı tanımadığını, Ermenistan’a sadece ruhani anlamda bağlılığı olduğunu, hiç kimsenin, özellikle diasporadakilerin Ermeniler ve Türkleri karşı karşıya getirmemesini, Beyrut, Ermenistan, Kudüs’teki ruhani önderlerin ne söylediğinin “bizleri” bağlamayacağını söylemiş.

Başepiskopos Aram, daha sonra, bildik birlik beraberlik klişesini tekrarlayan sözler etmiş: “Dünya üzerinde başka iki toplum yoktur ki, birbirleri için şiirler yazsınlar, gözyaşı döksünler. Ermeniler, Türk komşusunun ölüsü için, Türk Müslüman kardeşlerimiz Ermeni komşusunun ölüsü için gözyaşı dökmüştür. Bütün sıkıntılarda bu iki toplum yan yana olmuştur. Sonradan olan üzücü olaylar, tabii ki biraz sıkıntı yaratmıştır. Ama bu, iki toplumun yan yana gelmesine engel değildir.”

Ruhani Meclis Başkanı, konuşmasında, Türkiye yurttaşı olan Ermenilerin memleketlerine ne kadar bağlı olduğunu anlatmak için, İncil’deki (Matta 15: 15-22) ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a’ meselini anımsatan şu örneği vermiş: “Türk parasının üzerinde Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi olduğuna göre, o halde Mustafa Kemal’in yani Türkiye Cumhuriyeti’nin hakkını vereceksin. Hizmet edeceksin, vergini ödeyeceksin, askerliğini yapacaksın, yasalara saygılı olacaksın ve diğer taraftan tanrıya olan görevinizi de yerine getireceksin.”

Bu sözler üzerine ne söylenebilir? Mesela ben, Türkiyeli bir Ermeni olarak, diasporadan da Ermenistan’dan da yükselen seslerin önemli olduğuna, onlara kulak verilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu durumda, Başepiskopos Aram benim adıma diaspora ve Ermenistan’ı “tanımama” hakkını nereden buluyor? Peki, birbirine şiir yazan iki toplum ne demektir? Toplumlar şiir yazar mı? Yazarsa, bu haslet neden Ermenilerle Türklere özgü olsun? “Bütün sıkıntılarda bu iki toplum yan yana olmuştur” ne demektir? İki toplum aynı zamanda birbirinin canını sıkmamış mıdır? Sonradan olan “üzücü” olaylar sadece “biraz” mı sıkıntı yaratmıştır? Başepiskopos Aram neden Ermenilerin Türkiye’ye bağlılıklarını böyle ilginç bir örnekle anlatma ihtiyacı duymuştur? Paranın üzerinde Atatürk’ün resmi olmasa, Ermenileri bu topraklara bağlı olmayacak mıdır?

Soruları çoğaltmak, çeşitlendirmek mümkün, ama bunlarla yetinelim. Zira bu kadarı bile, Başepiskopos Aram’ın kötünün kötüsü bir hatip olmak bir yana, ya bu konuşmayı yaparken art niyetle hareket ettiğini, ya da çevresinde olan biteni algılamakta güçlük çeken vasatın altında bir zekâya sahip olduğunu gösterir.

Şu halde, Ermeni Kilisesi’nin kademelerini birer birer geçmiş, herkese nasip olmayacak başepikoposluk unvanını almış bir ruhaninin zekâsından şüphe edilemeyeceğine göre, Başepikopos Aram’ın asıl niyetinin başka olduğunu söylemeliyiz.

Seçim çalışması

Demek ki, Ruhani Meclis Başkanı, Patrik II. Mesrob’un hastalığından sonra, özel bir çabayla uzun süre sürüncemede bıraktığı, en etkili Patriklik yetkilisi olduğu imajının yerleşmesini sağlayan bir buçuk yıldan sona, artık seçim çalışmalarına başlıyor. Başbakan Erdoğan’la Dolmabahçe’de yaptığı görüşmede, kendisini seçecek olan cemaate “Bakın, devlet benim arkamda. Beni seçerseniz daha az sorun yaşarsınız” derken, Kayseri’de yaptığı konuşmada da, diasporaya ve Ermenistan’a veryansın ederek, devlete “Türk devletinin çıkarlarını sonuna kadar savunurum” mesajını veriyor.

Ancak Başepikopos Aram’ın bilmesi gereken şeyler var. Devlete sadakat beyan ederek belki Patrik olabilirsiniz, ancak cesaretli olmadıkça, hakkınızı talep etmedikçe, dahası adil olmadıkça, gerçek bir ruhani ve bir önder olmanız mümkün değildir. Cemaatinizin Türkiye’de bir cennette yaşadığı zehabını verecek, sorunları masanın altına süpüren demeçlerle bir yere varamazsınız. Hrant Dink cinayetinin gerçek sorumlularının açığa çıkarılmasını yetkililerinin gözünün içine bakarak istemedikçe, bir kukla olmaktan öteye geçemezsiniz. Diasporada ve Ermenistan’da, uğradıkları haksızlığın telafisini isteyen kardeşlerinizin seslerini bastırmak için devletle giriştiğiniz işbirliği ise, sizi tarih sahnesinde mahkûm edecektir.

Dahası, Türkiye’nin barışçı geleceği, bugün sizin iman edip bağlılık bildirdiğiniz odakların karanlığında değil, diasporadaki ve Ermenistan’dakilerin acılarını da içine almayı bilen yeni bir ruhta yatıyor. O ruhu elbirliğiyle yoktan var edemezsek, zaten hepimizin geleceği karanlık... Siz, o eski, derin Türkiye’ye, yani yanlış ata oynuyorsunuz Başepikopos Aram.

Ve bizim gözlerimiz bunu çok iyi görüyor, kulaklarımız da duyuyor.

Comprendre la Diaspora...

CollectifVan “Diasporayı anlamak” yazısını Fransızcaya çevirmiş, Nouvelles d’Armenie de oradan iktibas etmiş. Burada da dursun istedim.

Comprendre la Diaspora...
par Rober Koptas

vendredi13 novembre 2009, par Stéphane/armenews

Info Collectif VAN - www.collectifvan.org - A n’en pas douter, les lignes bougent en Turquie. Les minorités cachées, voire niées, ainsi que des démocrates turcs et kurdes, se font entendre. Après les voix claires et dignes d’Ayse Gunaysu (militante turque des droits de l’homme) et de Talin Suciyan (journaliste arménienne d’Istanbul), du député kurde Selahattin Demirtas (dirigeant du Parti kurde DTP) qui a, en pleine séance au Parlement turc, pris à partie le gouvernement pour manipulation et négation des faits concernant les massacres des Arméniens, c’est au tour de la voix de l’Arménien de Turquie, Rober Koptas, de s’élever avec force pour condamner l’amalgame fait dans la presse turque, entre l’ultranationalisme turc et la diaspora arménienne. Dans un passé relativement proche, la diabolisation de la diaspora arménienne était souvent relayée par une communauté arménienne de Turquie, prise en otage et devant faire acte d’allégeance.

Aujourd’hui, certains Arméniens d’Istanbul, ainsi que leurs proches amis turcs, ont donc choisi, avec un courage qu’il faut saluer ici, de prendre la défense de la diaspora. Et ce faisant, Rober Koptas va plus loin et souligne l’injustice historique, le négationnisme de l’Etat turc, la spoliation des terres et des biens.

On souhaite que les journalistes, homme politiques, intellectuels, Turcs et non-Turcs, tous se sentent interpellés par ces discours de membres d’une minorité opprimée de Turquie et celui de démocrates turcs et kurdes. Des femmes et des hommes qui ont du cran et qui n’hésitent pas à se mettre en danger, pour réagir et imposer le respect dû aux descendants des rescapés du génocide arménien de 1915, engagés corps et âme dans une lutte contre l’injustice et le déni. En cela, elles et ils défendent les valeurs mêmes de l’humanité tout entière. Le Collectif VAN vous propose la traduction de cet article en turc paru le 19 octobre 2009.

Comprendre la Diaspora...

19 Octobre 2009 ROBER KOPTAS

Rober Koptas, un Arménien de Turquie, attire l’attention sur les raisons psychologiques du refus des protocoles signés entre la Turquie et l’Arménie.

“Ma conscience m’appelle à témoigner : moi, je suis la voix des déportés qui gémissent” Armin T. Wegner

Cet article a été écrit en mettant de côté, l’espace d’un instant, l’ambiance optimiste créée suite aux protocoles signés, afin d’attirer l’attention sur la perception dominant en Turquie, au sujet de la nature nationaliste et discriminatrice de la diaspora. Je sais que ce n’est pas un sujet agréable pour un dimanche, mais c’est justement le moment, en pleine lune de miel, de parler des vérités que l’on fait semblant d’ignorer ; car l’avenir sera ce que l’on en fait aujourd’hui ; la solidité des constructions dépendra des briques que l’on va poser l’une sur l’autre. Sans doute, la résolution des problèmes entre les deuxs pays, la normalisation de leurs relations, l’initialisation d’une période de dialogues, sont porteurs d’espoir pour l’avenir. Il est évident que toute personne partisane de la paix, soutient ces démarches, et souhaite que cet état d’absence de relations touche à sa fin, que les relations entre les deux peuples se normalisent, que les générations futures grandissent loin de la haine.

Toi, la méchante diaspora

Cependant, il n’est pas possible de réduire la vraie réconciliation entre les deux peuples, aux traités signés entre les Etats. De ce fait, la prise en compte et le suivi de la tension des dynamiques en Arménie, en Turquie et dans la Diaspora, ont une importance vitale. La perception des réactions de la diaspora vis-à-vis des protocoles, et son écho en Turquie, plus particulièrement dans le monde politique et dans les médias, nous prouvent la force de l’entêtement et l’insistance à ne pas comprendre la vérité de la diaspora et son état psychologique. Ceci montre que la Turquie, les habitants de Turquie, ne veulent pas vraiment parler avec les Arméniens et qu’ils ne sont pas prêts à cela. Certes, les réactions les plus fortes et les plus virulentes sont venues de la diaspora. En protestant par des meetings, par des campagnes, les Arméniens dispersés aux quatre coins du monde, ont crié leurs souhaits de ne pas voir signer les protocoles. Cette opposition forte a complètement fait remonter à la surface les préjugés existants contre la diaspora. L’attitude de la diaspora a été utilisée, exploitée, pour démontrer encore une fois, combien les ‘Arméniens’ sont nationalistes, combien ils sont inconciliables, à quel point ils sont radicaux, à quel point ce sont des faucons, des ennemis des Turcs.

Comme si ces réactions [de la diaspora] n’avaient aucun rapport avec l’entêtement de la Turquie à refuser d’affronter son passé, tous les sentiments néfastes à l’encontre des Arméniens, ont été exprimés sous le masque de la critique de la diaspora.

L’ouverture des frontières est une avancée attendue, rêvée depuis tellement d’années. Mais le bonheur de se rapprocher de ce rêve ne doit pas écarter l’injustice historique de notre perspective ; il ne faut pas la cacher sous une couverture. Nous devons avoir la responsabilité de réagir face aux efforts d’étouffer les voix de la diaspora, c’est-à-dire la voix des Arméniens exilés de leurs terres, de ceux qui ont été forcés de vivre en diaspora. Nous devons montrer notre objection. Faire des déclarations caressant la fierté nationale des Turcs dans le sens du poil, en disant que les Turcs sont des gens de bonne volonté, qu’ils sont tolérants, et dire en contrepartie que les Arméniens sont rigides, qu’ils ont la tête dure, et tout ceci sans prendre en compte les facteurs psychologiques et l’arrière-plan historique qui sont à l’origine des réactions de la diaspora, n’apporte aucune solution. Titrer « La diaspora a perdu la tête » comme l’a fait le quotidien Taraf, ne fait qu’attiser le feu et accentuer encore plus les injustices.

Quelle conscience peut accepter ceci ?

Ceux qui, en Turquie, osent parler contre la diaspora, devraient, s’ils avaient un petit peu de conscience, trouver les réponses aux questions suivantes avant de prononcer le mot ‘diaspora’. Il leur serait même utile de réfléchir quarante fois avant de parler :

Comment la diaspora s’est-elle formée ? Sans les événements de 1915, ces gens-là seraient aujourd’hui des citoyens de la République Turque, ces gens-là ont été dispersés aux quatre coins du monde, à partir de ces terres : de Sivas, de Malatya, de Diyarbakir, de Tekirdag, de Samsun et ceci à cause d’une injustice inhumaine, subie sur ces terres. Quelle conscience peut accepter de parler de la diaspora sans tenir compte de toutes ces vérités ? Quelle conscience peut oser parler de la diaspora en oubliant que ces gens-là sont les enfants des générations qui ont survécu aux massacres, aux déportations, qu’ils ont été les témoins de l’assassinat de leurs propres parents, de leur viol, qui ont grandi dans les orphelinats, dans la misère, à Alep, au Liban, qui ont été exploités dans les pays occidentaux comme main-d’œuvre bon marché, qui se sont accrochés à la vie en s’efforçant de faire vivre leur langue, leur religion et leur culture, qui ont résisté face à l’assimilation, à ce qu’on appelle un « génocide blanc » ?

Le langage qui diabolise

Comment peut-on oser parler de la diaspora ? lls [les Arméniens de la diaspora] ont été déplacés de leurs maisons, de leurs terres, leurs biens ont été spoliés, leurs écoles, leurs églises ont été pillées, détruites, leurs propriétés ont été utilisées comme bâtiments officiels, comme étables, comme dépôts de munitions. Les biens abandonnés par ces gens-là ont été saisis et spoliés sans aucun remord, et vous en avez pris possession tranquillement, alors quelle conscience peut encore oser accuser la diaspora ? Alors que, depuis des dizaines d’années, la Turquie nie les souffrances vécues, qu’elle essaye d’effacer les traces de l’existence arménienne sur ces terres, on dit à ces gens-là en les regardant dans les yeux “Non, vous n’avez pas été assassinés, vos biens n’ont pas été spoliés, au contraire vous avez tué, vous étiez des traîtres, vous avez vendu votre terre !” Quelle conscience peut encore oser parler de la diaspora ? La diaspora dépense toute son énergie pour la reconnaissance de toutes ces souffrances depuis des dizaines d’années, pour que l’opinion publique internationale entende les vérités niées. Pour cette raison, elle est condamnée à vivre dans un état de folie. Les enfants aliénés d’un peuple à la débandade, sont condamnés à veiller devant le cadavre de leur culture inerte, parce qu’elle a été déracinée. Alors que deux Arméniens qui se rencontrent ne peuvent même pas communiquer correctement dans leur langue maternelle, comment peut-on critiquer leur pauvreté de vision politique, leur incapacité à être clairvoyants, quelle conscience peut oser se plaindre de la diaspora ? On peut encore trouver d’autres questions du type de celles ci-dessus. Malgré toutes ces questions et leurs réponses, on peut défendre la thèse que l’attitude de la diaspora n’est pas correcte et que sa stratégie n’est pas bonne et qu’on respecte cette vision. Mais la diabolisation délibérée de la diaspora comme l’a fait le quotidien Taraf dans sa manchette « Bahçeli ou Diaspora, même combat » [Nota CVAN : Bahçeli est le leader du MHP, mouvement ultranationaliste turc], ne peut être expliquée, après tant de souffrances, que par l’immoralité. Face à cette immoralité, face à cette perversion, on peut seulement, pour exprimer notre impuissance et notre désespoir, dire « Que des pierres grandes comme la diaspora tombent du ciel sur votre tête ! ». [Nota CVAN : malédiction populaire qui fait allusion à la fin du monde].

Traduction du turc : S.C. pour le Collectif VAN - 02 novembre 2009 - 09:00 - www.collectifvan.org

Dilleri var dillere benzer

Agos, 6 Kasım 2009

Tüyap Kitap Fuarı’nda, Kitap Çevirmenleri Birliği’nin düzenlediği ‘Anadolu Dilleri’ başlıklı paneldeyiz. Türkiye’de konuşulan çeşitli dillerin, anadillerimizin sorunlarını tartışacağız. Beş farklı etnik gruba mensup beş erkek, bu memlekette konuşulan 36 dilden beşi için bir avuç izleyiciye hitap edecek: Lazcayı Memedali Beşli, Kürtçeyi Lal Laleş, Rumcayı Ari Çokona, Zazacayı Fahri Pamukçu anlatacak.

Dillerin doğuşu, tarihçesi, dönüşümleri, alfabeleri, lehçeleri, ağızları. Havada bir sürü ayrıntı uçuşuyor.

Anlatmaya çalışıyoruz. Kendimizi, dillerimizi, var olduğumuzu, ürettiğimizi, yaşadığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Anlatıyoruz. Haksızlığa uğradığımızı, bu muameleyi değil, çok daha iyisini hak ettiğimizi, değerli olduğumuzu, herkes kadar değerli, herkes kadar önemli olduğumuzu.

Orada, bir panel masasının ardında, bir Laz, bir Kürt, Bir Rum, bir Ermeni, Bir Zaza, bir Memedali, bir Lal, bir Ari, bir Rober, bir Fahri, yan yana oturmuş, derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. “Bizi görün” diyoruz; “duyun, dinleyin, derdimizi anlayın, vicdan gözüyle bakın şu olan bitene, bize hak verin, bir şeyler yapın, harekete geçin, bizi kurtarın” diyoruz. “Ne olur” demiyoruz, panellerde ne olur denmez, öyle yalvarır gibi konuşulmaz.

Yalan… Aslına bakarsanız, “Ne olur” da diyoruz, yalvarıyoruz da... Ama demiyormuş, yalvarmıyormuş “gibi” yapıyoruz. Gibi yapıyoruz, çünkü panellerde “Ne olur dinleyin, anlayın, ne olur hak verin” denmez. Eğilip büküldüğümüze, süklüm püklüm durduğumuza bakmayın. Bizim de bir gururumuz var.

Biz Türkçeyle konuşur, onu en güzel, en şık şekilde konuşmaya gayret ederken, bizi dinleyenlerin, dillerimiz hakkında hiçbir şey bilmediğine, o dili hiç değilse komşuluk mesafesinden bir kez olsun dinlememiş olduğuna o kadar eminiz ki, o kadar yabancılaşmışız ki birbirimize, o kadar kopmuş, o kadar uzaklaşmışız ki birbirimizden, karşımızda dört yaşında çocuklar varmış gibi, dilimizin alfabesinin kaç harf olduğundan başlıyor, dilimizin seslerinden örnekler vererek, bizi dinleyenleri hiç haberdar olmadıkları bir dünyadan içeri sokmaya çabalıyoruz

Kimimiz dilinin koskoca bir sözlüğünü kaldırıyor yukarı, “Bakın” diyor, “bizim dilin de koskocaman bir sözlüğü var.” Tıpkı Türkçe gibi, bizimki de bir dil yani, yabana atmayın, hor görmeyin. Kimimiz, benim gibi, geçmişin karabasanlarını anlatıp duruyor. “Bitti” diyor, “Batı Ermenicesi bitti, bitiyor. Artık roman yazılmayan bir dil için yaşıyor denebilir mi? Acıyın bize, bir şeyler yapın ki benim dilim de yaşasın. Yaşamak onun da hakkı değil mi?”

Her birimiz olan bitenin farkındayız aslında. Görülmemek, duyulmamak, yok sayılmak, istesek de istemesek de bizleri mağduriyet diline hapsediyor. Bunun çıkar yol olmadığının farkındayız, bir çıkış bulma derdindeyiz. O yüzden buradayız, o yüzden anlatıyoruz bütün bu ilkokul bilgilerini size, dünyanın en gizemli sırlarıymışçasına. Artık duyun diye.

Bilin ki, bizim dilleriniz yasaklıdır, bizim dillerimiz devlet dairelerinde geçmez, bizim dilimizle dilekçe yazamazsınız, siyaset yapamazsınız.

Evet, insanlık tarihi boyunca binlerce dil öldü, yeryüzünden silindi. Modern devletler, uluslar yaratmak uğruna, binlerce dili, lehçeyi kamusal alandan, eğitim alanından, iletişim alanından sürdü, hiçliğe mahkûm etti.

Halbuki, yitip giden sadece diller değil. O dillerin ifade ettiği yaşam, tarih, hafıza, kültür de siliniyor yeryüzünden. İnsanlar da… Sizin, benim gibi, etten kemikten insanlar.

İşte buna seyirci kalmayın diyoruz. Bir şeyler yapın. Yapalım elbirliğiyle.

Yoksa vallahi çıldıracağız biz... Anlaşılamamak, kendini tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmak dünyanın en zor, insanı en çok tüketen şeyi çünkü.

Açılıma devam

Agos, 6 Kasım 2009

Diyarbakırspor’un, Antalya, Bursa ve Gaziantep maçlarında yaşadıkları hepimizin malumu. Futbol Federasyonu’nun bu vahim gidişata dur diyecek kararları almak konusunda gösterdiği basiretsizlik ve lakaytlık da.


Bir okur şikâyet ediyor:

“Çok ciddi bir illet olan ırkçılığa yönelik çok şiddetli cezalar verme zamanı geldi de geçiyor. ‘Türkiye’de spor sahalarında ırkçılık yoktur’ gibi şeyler diyenler bu dediklerine gerçekten inanıyorlar mı? 2007’de Malatyaspor-Elazığspor maçında ‘Ermeni Malatya’ tezahüratı, yine aynı yıl, ırkçı katiller olan Ogün Samast ve Yasin Hayal için destek pankartı açan ve de tribünde Samast’ın taktığı tarzdan bere takan bir sürü Trabzonspor taraftarı ve de yine çeşitli illerde Hrant Dink’in katillerine destek tarzı ve Ermeni aleyhtarı tezahüratlar, İsrailli futbolcu Balili’ye yönelik çirkin tezahüratlar ve de tabii Diyarbakırspor’un birçok ilde maruz kaldığı durum…”

Irkçılık ve Kürtlere yönelik nefret futbol sahalarıyla sınırlı değil. Daha dün, Bolu Cumhuriyet Savcılığı “Türk, işte karşında düşmanın” diye haykırarak, “Şehit edilen her güvenlik görevlisi için bir DTP’li öldürülmeli” diye yazan Bolu Ekspress gazetesi yazarı Işın Erşen hakkında dava açılmasına gerek görmeyen bir karara imza atmadı mı.

Oysa Erşen, yazısında, bakın nasıl ölüm tehditleri savuruyordu:
“Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın. ‘PKK bölücü terör örgütüdür, onun mensupları da vatan hainidir’ demedikten sonra bunların topu Türk düşmanı olarak bundan sonra ‘sivil yurtsever’ unsurların hedefi olacaktır. Kahpece pusu kuran dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa üç-beş mikrobu temizleyip bundan sonra ‘bir bizden, beş sizden, tamam mı, devam mı?’ demek gerekir.”

Açık ki, Türkiye bugün, Kürt açılımının milliyetçi-ulusalcı çevrelerde yarattığı tepkinin rüzgârına teslim edilmeye çalışılıyor. Hükümetin, Kürt halkının barış sevincini bastırmaya yönelik açıklamaları ve açılımı “silbaştan” yapma tehditleri, milliyetçi şiddetin daha kolay zemin bulmasına neden oluyor.

Oysa, Kürt açılımında yaşanacak her tereddüt, her gecikme, savaş halinin sürmesini isteyenlerin ekmeğine yağ sürecek.

Demokratikleşme adımlarının gerçeklik kazanması, ete kemiğe bürünmesi için, barış yanlılarının tepkilere boyun eğmemesi, mücadeleyi artırması, ‘ama’ların arkasına sığınmadan safları sıklaştırması gerekiyor.

Taraf ve çıta

Agos, 30 Ekim 2009

Taraf önemli. Türkiye’nin demokratikleşmesini, sivilleşmesini, 12 Eylül ikliminden sıyrılmasını, askeri vesayetten kurtulmasını, geçmiş günahlarıyla yüzleşmesini isteyen herkes için önemli. Çok önemli. Bundan kim şüphe duyabilir?

Taraf’ın önemi, onun kerameti kendinden menkul bir özgüvenle, muktedirlerin, galiplerin kurum kurum kurulan dilini konuşmasını meşru veya eleştiriden azade kılmıyor, kılmamalı.

Taraf, Kürtlerin barış sloganını bir tabanca gibi kullanıp “Edi bese PKK” derken de, Taşnaktsutyun’un Uluslararası İlişkiler Sekreteri Giro Manoyan’ı “Ermenistan’ın Bahçelisi” ilan ederken de, “Ermeni kuyumcu çetesi” haberini verirken de, veya, daha dün, 27 Ekim’de yaptığı gibi, seks işçisi bir kadın hakkında “Bu kadına dokunan yanıyor” başlığını atarken de, züccaciye dükkânına girmiş fil gibi davranıyor.

Türkiye’nin demokratlarının, Hürriyet’in diline, söylemine, sinizmine, hoyratlığına ve kendinden memnuniyetine öykünen bir gazeteye ihtiyaçları yok. Aksine, tevazuu pusula edinecek, kendini her saniye sorgulayacak, ezilenlerin, ayrımcılığa uğrayanların gerçek anlamda sesi olmaya çalışacak, bunu yaparken de adalet duygusunu zedelememeyi en kıymetli hazine bilecek bir ‘fikre’ ihtiyacı var.

Taraf’ın bir fikri var elbette. Ama, daha ilk sayıdan itibaren, onun öncelikler hiyerarşisinde, karşı tarafı alt etmek o kadar açık arayla önde ki, o fikrin uç vereceği bahçeyi taşlarından ayıklamaya, o fikrin yeşerip boy atacağı toprağı ekip biçmeye ne zamanı var ne de hevesi. O yüzden, Taraf kendini ve bizleri gündemle sarhoş ediyor, o yüzden Taraf sloganvari manşetler patlatmadan duramıyor. O adrenalin bağımlılığının bu memleketin insanı aşağılara çeken vasatına katkıda bulunduğunu, çıtayı bir tık olsun yükseltmediğini görmek istemiyor.

Taraf’taki arkadaşların ne kadar zor şartlarda, imkânsızlıklar içinde çalıştığını biliyoruz, duyuyoruz; Taraf da bunu saklamaya çalışmıyor zaten. Ama emeklilerinin yüzde doksanının açlık sınırının altında yaşadığı, asgari ücretin yoksulluk sınırının altında olduğu bir memlekette, gazetenin yukarda sözü edilen söylemsel ve fikirsel tutarsızlıklara yönelik eleştiriler karşısında yoklukları öne sürmesi, salt tepkileri savuşturmaya yönelik bir bahane olarak kalmaya mahkûm görünüyor. Taraf, üstelik, bu bahaneyi öne sürerken, emeğiyle geçinen sınıfların hak ve hukukuyla ilgili haberlere yüz vermemeyi yayın politikası bellemek, hatta kendi Ankara bürosu çalışanlarına kapıyı öfke ve hatta nefret yüklü sözlerle göstermek gibi zaaflarla da malul.

Bu sözlerin, basında kalem oynatan ve Taraf’la polemik arayan bir köşe yazarının taşlamaları değil, bir Taraf okurunun, Taraf’ı önemseyen ama ondan daha fazlasını beklediği için bir sepet de şikâyeti olan bir okurun içini dökmesi olarak okunmasını dilerim. Başka bir niyetle yazılmadı çünkü.

Ahlak testi

Agos, 30 Ekim 2009

İki hafta önceki ‘Diasporanın ahını almak’ yazısı, bilhassa, bazı ufak değişikliklerle Star’ın pazar eki Açık Görüş’te yayımlanmasının ardından, olumlu-olumsuz epey tepki aldı. O yazıyı, Talin Suciyan’ın, benzer şikâyetleri dile getiren, fevkalade çarpıcı ‘Diaspora kim?’ yazısıyla birlikte ele alıp eleştirenlerden biri de Ayşe Hür’dü. Hür, Taraf’ta yayımlanan “Diaspora olmak zor zenaattır” başlıklı yazısında, Suciyan’ın ve benim yazılarımız hakkında şunları yazıyordu:

“Konuyla ilgili olarak, 19 Ekim tarihli Star gazetesinde Rober Koptaş’ın; 20 Ekim tarihli gazetemizin Hertaraf sütunlarında Talin Sucuyan’ın sert eleştiri yazıları çıktı. Diasporanın şeytanlaştırılmasına yönelik eleştiriler yerinde ama her iki yazarın da Taraf’ı (Sucuyan ima yoluyla, Koptaş açıkça) ahlaksızlıkla suçlaması doğrusu çok ağır kaçmış. Bana göre ortada, ahlaksızlık değil, (elbette ayıplanacak kadar) derin bir bilgisizlik ve önyargı var. Benzer bir yaklaşımın Ermeni diasporasının bazı kesimlerinde olduğunu da biliyoruz. ‘Herkes kendi evinin önünü süpürsün’ prensibinden hareketle, ben üzerime düşeni yapmaya, başta Taraf’ın yazıişleri olmak üzere, Ermeni diasporasını yekpare, tektip, durağan ve daha kötüsü şeytani bir oluşum gibi görenlere ufuk açmak amacıyla, bu haftayı Ermeni diasporasına ayırmaya karar verdim.”

Hür, yazısının devamında, Ermeni diasporasının 1915’ten sonra yaşadıklarını, sosyal, kültürel ve politik yönleriyle ele alan bir döküm yapıyor, bunun da, diaspora hakkındaki “vahim” hataları ortadan kaldıracağına dair umudunu ifade ediyor.

Öncelikle, Ayşe Hür’ün, Taraf’ın manşetinin ve benzer çıkışların önyargıdan, cehaletten veya bilgisizlikten kaynaklandığı düşüncesi, en hafifinden, epeyce naif bir yaklaşımın ürünü. Çünkü bu başlıkları atan kişilerin, diasporanın nasıl oluştuğunu, hangi mağduriyetlerin ve hangi öfkelerin sonucunda şu anki ruh hali içerisinde olduğunu bilmemeleri mümkün değil.

Dolayısıyla, o tavırda, cehaletten çok, bir politik duruş var ve o politik duruş, Türkiye ile Ermenistan yakınlaşırken, geçmiş dertlerin fazla kaşınmaması, mağduriyetlerin, acıların dile getirilmemesi, Türkiye Soykırım’dan dolayı bir özür beyan etmese de, bu konudaki resmi pozisyonundan milim şaşmasa da, el konan mülklerin sahiplerine iadesini hiç telaffuz etmese de, diasporadaki veya başka yerlerdeki grupların seslerini çıkarmadan oturmalarını öngörüyor. Bu tavrın, güçlülerin, tarihi yazma hakkını elinde tutanların duruşu olduğunu görmemek mümkün mü?

Öte yandan, Ayşe Hür, diaspora hakkındaki önyargıları, yazısında sıraladığı ansiklopedik bilgilerle kırmak umudunu taşırken, kendisi de, şikâyetçi olduğu “yekpare, tektip diaspora” algısını düpedüz içselleştirdiğini açık eden, “üzerinde güneş batmayan Ermeni diasporası”, “ABD, Kanada ve Avrupa gibi gelişmiş ülkelerdeki Ermeniler ise, işin folklorik boyutuyla ilgili değiller. Onlar Türk tarafı ile tarihi hesaplaşmanın teorik ve maddi taşıyıcıları” gibi özcü yargılarda bulunmaktan kaçamıyor.

İlginçtir, Ayşe Hür, Ortadoğu’daki, Amerika’daki, Rusya’daki diaspora toplulukları hakkında bilgiler verdiği yazısını “Sonuç olarak, diasporayı görmezlikten gelmek ya da ona düşmanca davranmak öncelikle ahlaki ve insani değil” sözleriyle bitiriyor. Hür’ün, yazısının başında “çok ağır kaçmış” sözleriyle kınadığı düşünceyi, yazısının sonuna geldiğinde benimsemesi, herhalde, sözünü ettiğimiz ahlaksız tavra ortak olmama kaygısından ileri geliyor.

1914 Ermeni Reformu (II)

Agos, 23 Ekim 2009


9 Ekim tarihli ‘Hayat Olduğu Gibi’de sözünü ettiğim, İttihatçılarla Taşnaklar arasındaki Reform müzakereleri, 1908’den sonra iki parti arasında genellikle iyi niyet çerçevesinde yürüyen ilişkileri kopma noktasına getiren son halkalardan biriydi. İttihatçılar adına müzakereleri yürüten Talat, Cemal, Mithat Şükrü ve Halil’in, bu görüşmelerde Ermenilere dış müdahale sayılabilecek adımlar atmaktan kaçınmaları gerektiğini anlatırken kullandıkları tehditkâr üslup, iki partinin kısa tarihleri içerisinde bir ilki ve önemli bir dönüm noktasını temsil eder.

Taşnak yayın organı Azadamard’da (Özgürlük Kavgası), Mayıs ve Haziran 1913’te yayımlanan söyleşilerde, İttihatçı liderler Hüseyin Cahit, Talat ve Cavit, Ermenileri hükümetin reform meselesini çok ciddi bir biçimde ele aldığına, toprak meselesinin çözülmesi için adımlar atılacağına ve yabancı müdahalesinin gereksiz olduğuna ikna etmeye çalışıyordu.

Bir süre sonra, iki partinin ileri gelenleri Büyükada’da bir araya geldiler. Van mebusu Vahan Papazyan, Cemal Paşa’nın o görüşmede kendilerine, “Gerçekten de şimdiye kadar sizin taleplerinizi yerine getiremedik, çünkü üzerimizdeki dış baskılar çok fazla ve mali durumumuz felaket. Ermeniler içinde bulunduğumuz vaziyeti anlamalı ve boğazımıza sarılmamalı” dediğini aktarır. Cemal Taşnaklara ayrıca, “Ruslar sobadan kestaneleri almak için sizi maşa olarak kullanıyor, bunu anlamalısınız” da demiştir. Papazyan, Cemal’in eğer Ermeniler onları dinlemezse İttihat ve Terakki’nin kendisini daha sert tedbirler almakta özgür hissedeceğini söylediğini de ekler ve şöyle der: “Bu sözlerin altında ne tür tehditler yattığını tabii ki anlıyorduk. Ama Türkiye’yi bunu yapmaktan aciz sanıyorduk.”

1913’ün sonbaharına dek yürütülen müzakerelerin sonuçsuz kaldığı anlaşılıyor. Bunun nedenlerini sıralarken, Ermeni tarafı genelde İttihatçıların vaatlerini o güne kadar tutmamış olmalarına vurgu yapıp güvensizlik duygusunu ön plana çıkarırken, İttihatçı liderler ise anılarında Ermeni siyasilerini yabancıların müdahalesine bel bağlamakla suçlar ve bu tavrı “hülyaperverlik” olarak nitelendirirler.

Anlaşmanın doğası

1914 Reform anlaşması, uluslararası konjonktür dikkate alındığında, büyük devletlerin Birinci Dünya Savaşı öncesinde dengeleri bozacak değişiklikler yapmama kaygısının izlerini taşır. Varılan anlaşma neticesinde aslında kaybeden olmamıştı. Osmanlı devleti yabancıların müdahalesini en aza indiren bir anlaşma imzalamanın yanı sıra Ermenileri memnun etmeyi de başarmıştır. Bölgeye iki yabancı genel müfettişin atanması üniter bir ulus devletin bakış açısını içselleştirmiş bizim gibi zamane yurttaşları için hayli sarsıcı olabilir. Ancak o günün şartlarında çok uluslu bir imparatorluktan söz ettiğimizi unutmamak gerekir. İki farklı kuşaktan iki saygın tarihçi, Roderic Davison ve Hans Lukas Kieser, bu anlaşmanın olumlu ve realist bir uzlaşma olduğunu yazarlar. Bazı Türkiyeli tarihçilerin öne sürdüğü gibi Ermenilere verilmiş bir özerklik, ya da bölgeyi tamamen Rusya’nın kontrolüne terk etmek gibi bir durum söz konusu değildir.

Bugün geriye dönüp, 1914 reform görüşmeleri ve imzalanan antlaşmayla 1915’te gerçekleştirilen soykırım arasında bir nedensellik ilişkisi aramak mümkün olabilir. Ben, imzalanan anlaşmanın koşullarının İttihatçılara Ermenileri ortadan kaldırma fikrini verdiği kanaatinde değilim. Bunu iddia etmek tarihsel anlamda da hatalı olur, zira atanan genel müfettişler Norveçli Hoff ve Danimarkalı Westenenk, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girdikten kısa bir süre sonra, aralık ayında ülkelerine gönderilmişti. Yani Ermeni tehciri ve katliam yönünde henüz ortada bir uygulama yokken zaten reform programı askıya alınmış, belki de tarihin çöplüğüne gömülmüştü. En azından artık İttihatçıları korkutacak bir yükümlülük olmayacağı açıktı. Zaten İttihatçılar daha genel müfettişler İstanbul’dayken onlara birtakım zorluklar çıkarıp çalışmalarını güçleştirmeyi başarmışlardır. Dolayısıyla, yine bazı tarihçilerin, 1914 reformları sonucunda Ermenilerin elde ettiği kazanımları abartarak özerk ya da bağımsız bir Ermenistan’ın var oluşunun ilk adımının atıldığı izlenimi yaratmaları, bu yolla 1915-16’daki kırımlara mazeret bulmaya çalışmaları çok da anlamlı değildir.

Reformdan soykırıma

Öte yandan, Ermeni reformlarıyla 1915’teki soykırım arasında –eğer İttihatçılar tarafından bu yönde çok daha önceden alınmış bir karar yoksa– ikincil bir bağ kurulabilir ve bu bağ büyük ölçüde psikolojiktir. İttihatçılar ve Ermeniler, özellikle Taşnaklar, II. Meşrutiyet’i birlikte sahiplenmiş konumdaydılar. İşbirliklerinin sınırları Abdülhamid rejimini devirmekten öteye geçmiş, ülkeyi modernleştirmek temelli siyasi bir angajman üzerine oturmuştu. Unutulmamalı ki, iki grup 1907, 1908, 1909 ve 1912’de dört kez anlaşma imzalamışlardı. Cemal Paşa’nın anılarında Ermeni devrimcileri hakkında “Biz Ermenileri ve hususile onların ihtilâlcilerini Rumlardan ve Bulgarlardan daha fazla severiz. Çünkü onlar daha fazla merd ve kahramandırlar. İkiyüzlülük bilmezler. Dostluklarına sadık, düşmanlıklarına kavidirler,” Taşnaktsutyun’dan ise “Ermeni komitelerinin en namuslusu ve esaslısı,” diye söz etmesi boşuna değildir.

Yani, 1914 Ermeni reformunun 1915’le bağlantılandırılabilecek boyutu, müzakereler sırasında İttihatçıların ve Taşnakların ilişkilerinin gerginlemesi, hatta kopma noktasına gelmesiydi. Bu görüşmeler sırasında İttihatçılar tarafından açık ya da örtülü tehditler savrulmuş, Taşnaklar da bu tehditlere aldırmamayı tercih etmiş, üstelik İttihatçıların Krikor Zohrab aracılığıyla yaptıkları son teklifi reddetmişlerdi. İttihatçı liderlerin kafasında Ermeniler arasında kendilerine dayanak olarak bulabilecekleri bir grubun kalmamış olması çok rahatsız edici bir durumdu. Çünkü o güne dek Ermeni toplumuyla yaşanan her türlü soruna ve gerginliğe rağmen son kertede hep bir uzlaşma mümkün olabilmişti.

Reform müzakereleri sırasında İttihatçıların ve Taşnakların birbirlerine diş göstermeleri, ortak bir gelecek ihtimalinin ortadan kalktığı fikrinin ağırlık kazanmasına neden olmuş olabilir. Bu durumun, İttihatçıların kafasında Ermenilerden kaynaklanan bir hastalığı, her daim sorun yaratan bir tür cerahatı temizleyip yola sağlıklı bir şekilde devam etmek isteyen toplumsal-demografik mühendisi uyandırmış olması ihtimal dahilindedir.

Diasporanın ahını almak

Agos, 16 Ekim 2009

Ermenistan’la Türkiye arasındaki sınırın açılması, diplomatik ilişkilerin başlaması, iki ülkenin sorunlarını çözmek için diyalog sürecini başlatmaları, gelecek için umut verici gelişmeler. Elbette ki, barıştan yana olan herkes, bugüne kadarki ilişkisizliğin son bulmasını, halkların birbirleriyle daha çok temas etmesini, gelecek nesillerin nefretten uzak bir şekilde yetişmesini arzu ediyor ve bu yönde atılacak adımları gönülden destekliyor.

Ancak, gerçek bir barışmayı, salt devletler düzeyinde, salt diplomatik görüşme ve anlaşmalarla sağlamak mümkün olmadığına göre, Ermenistan, Türkiye ve diasporadaki dinamiklerin yakından takip edilmesi ve toplumların nabzının iyi tutulması, hayati önem taşıyor. Bu bakımdan, Türkiye’de diasporadan protokollere gelen tepkilerin algılanma ve yansıtılma biçimi, diaspora gerçeğini ve diasporanın içinde bulunduğu ruh halini anlamama yönündeki ısrar ve inat, Türkiye’nin Ermenilerle gerçekten konuşmayı aslında pek istemediğini ve buna hazır da olmadığını gösteriyor.

Protokollere en sert ve ağır tepkiler, haftalardır yazılıp çizildiği gibi, diasporadan geldi. Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Ermeniler, gösteriler, bildiriler, protesto metinleri ve kampanyalarla protokollerin imzalanmaması yönündeki isteklerini haykırdılar. Diasporadaki toplulukların bu sert itirazı, başta Serj Sarkisyan olmak üzere, protokollerle ilgili görüşmeleri yürüten Ermenistanlı yetkilileri ihanetle suçlamaları, Türkiye’de diaspora hakkındaki mevcut önyargıları da iyice su yüzüne çıkardı. Diasporanın tavrı Türkiye’de, ‘Ermenilerin’ aslında ne kadar milliyetçi, ne kadar uzlaşmaz, ne kadar radikal, ne kadar şahin, ne kadar Türk düşmanı olduklarını gösterme vesilesi olarak kullanıldı, kullanılıyor. Ermenilere ilişkin tüm önyargılar, uygun ortamı bulmanın vermiş olduğu rahatlıkla, diaspora eleştirisi kılıfında dile getiriliyor.

Hangi vicdana sığar?

Sınırın açılması, yıllardır beklediğimiz, arzu ettiğimiz, hayalini kurduğumuz bir gelişme. Ancak bu hayale yaklaşmış olmanın verdiği mutlulukla tarihsel haksızlıkların gözardı edilmesi, üzerinin örtülmesi ve dahası, diasporada yaşayan, yaşamak zorunda bırakılan Ermenilerin seslerinin bastırılması karşısında, itirazımızı ortaya koymak, hem insani, hem de vicdani sorumluluğumuz olmalı.

Diasporanın protokollere yönelik tepkiselliğinin ardında yatan psikolojik faktörleri, bu tepkiselliğin tarihsel arka planını gözlerden ırak tutarak, Türklerin yücegönüllülüğü, iyiniyeti, hoşgörüsü, yapıcı tavrına karşılık Ermenilerin katılığını, kalın kafalılığını koyup, Türklük gururunu okşayacak yayınlar yapmak, Taraf gazetesinin yaptığı gibi ‘Diaspora çıldırdı’ gibi insafsızca başlıklar atarak yangını körüklemek, çıkar yol olmadığı gibi, haksızlıkları da derinleştiriyor.

Evet, iki ülke arasındaki ilişkilerde bir balayı yaşanırken bir süre durup bunun tadını çıkarmak istiyor insan. Ancak, geleceği bugün yapıp ettiklerimiz şekillendirdiğine göre, binanın sağlam olup olmayacağını bugünden üst üste koyacağımız tuğlalar belirleyeceğine göre, bu balayı havasını biraz bozmanın, görülmek istenmeyen hakikatler üzerine konuşmanın zamanıdır.

Diaspora hakkında söz söyleyecek Türklerin, eğer biraz olsun vicdan taşıyorlarsa, diaspora lafını ağızlarına almadan önce oturup şu soruların yanıtını düşünmelerinde, üstelik kırk düşündükten sonra bir konuşmalarında yarar var:

Diasporanın nasıl oluştuğunu, 1915’te yaşananlar olmasaydı bugün diaspora dediğimiz insanların bugün birer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olacağını, bu insanların, buradan, bu topraklardan, Sivas’tan, Malatya’dan, Diyarbakır’dan, Tekirdağ’dan, Samsun’dan dünyanın dört bir yanına dağıldığını, ve bunun sebebinin yine bu topraklar üzerinde uğradıkları insalıkdışı tavır olduğunu hatırda tutmadan, diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Bu insanların, tehcirden, katliamdan canlarını kurtarmış; belki ana babalarının gözleri önünde katledildiğini, tecavüze uğradığını görmüş; Halep, Beyrut yetimhanelerinde yokluk içinde büyümüş; Batı ülkelerinde ucuz işgücü olarak yıllarca sömürülmüş; bu arada hayata tutunmaya, dillerini, dinlerini, kültürlerini yaban ellerde yaşatmak için çabalamış; ‘Beyaz Soykırım’ olarak adlandırdıkları asimilasyona karşı durmaya çalışmış kuşakların evlatları olduğunu unutarak diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Yerinden yurdundan edilmiş, mülklerine, topraklarına el konmuş, okulları, kiliseleri yağmalanmış, yıkılmış, cami, kaymakamlık binası, ahır, silah deposu yapılmış bu insanlardan kalan mülkler üzerinde güzel güzel oturup, diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Türkiye devleti onyıllardır yaşanan acıları inkâr eder, bu topraklar üzerindeki Ermeni varlığının izlerini silmeye çalışır, gözlerinin içine baka baka bu insanlara, “Hayır, siz öldürülmediniz, sizin malınıza el konmadı, sizin buralarda hakkınız yok, aksine siz öldürdünüz, haindiniz, vatanı sattınız!” derken, diaspora hakkında laf söylemek hangi vicdana sığar?

Diaspora onyıllardır bütün enerjisini bu acıların kabul edilmesine, Türkiye devletinin inkâr ettiği gerçeklerin dünya kamuoyu tarafından duyulmasına harcar ve bu nedenle gerçek bir delilik haliyle yaşamaya; darmaduman edilmiş bir halkın çıldırmış çocukları olarak, köklerinden koparılmış ve artık yaşamayan bir kültürün ölüsünün başında nöbet tutmaya mahkûm edilirken, yan yana gelmiş iki Ermeni anadillerini bile doğru dürüst konuşup anlaşamazken, onların siyasi sığlıklarından, öngörüsüzlüklerinden, basiretsizliklerinden şikâyet etmek hangi vicdana sığar?

Ha Yeniçağ, ha Taraf!

Yukarıdaki sorular aynı minval üzere çoğaltılabilir. Bütün bu sorulara ve olası yanıtlarına rağmen, diasporanın yanlış bir yol tuttuğu, doğru bir strateji izlemediği de savunulabilir ve bu görüşlere saygı duyulur. Ancak, 14 Ekim tarihli Taraf gazetesinin, “Ha Bahçeli ha diaspora” manşetiyle yaptığı gibi, bunca acıdan sonra diasporayı bilinçli olarak şeytanlaştırmak, ancak ve ancak ahlaksızlıkla açıklanabilir.

Bu ahlaksızlık karşısındaki isyan ve çaresizliğimizi, ancak “Başınıza diaspora kadar taş düşsün!” sözü ifade edebilir.

NOT: Geçen hafta 1914 Ermeni reformu üzerine yazmaya devam edeceğimi söylemiştim ama protokoller etrafında dönen tartışma nedeniyle bu konuya bir ara vermek gerekti. Haftaya, kaldığımız yerden devam ederiz.
NOT2: Bu yazının biraz farklı bir versiyonu 18 Ekim’de Star’ın pazar eki Açık Görüş’te yayımlandı.

1914 Ermeni Reformu (I)

Agos, 9 Ekim 2009

Kürt Açılımı’nın geleceği çokça tartışılırken, 1914’te gerçekleşen Ermeni Reformu basında bazı yazı ve yorumlara konu oldu. Ermenilerin Osmanlı Devleti içindeki koşulları ile Kürtlerin Türkiye devleti içindeki koşulları birbirinden çok farklı olsa da, Doğu Anadolu’daki altı vilayeti (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamüretülaziz, Sivas) kapsayan reform programı ve bu süreçte yaşananlardan çıkarılacak dersler, aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, bugünkü bazı gelişmelere ışık tutabilir.

Bu nedenle, daha önce ‘Tarih ve Toplum – Yeni Yaklaşımlar’ dergisinde yayımlanan “Zohrab, Papazyan ve Pastırmacıyan’ın kalemlerinden 1914 Ermeni reformu ile İttihatçı-Taşnak müzakereleri” başlıklı makalemin ana hatlarını özetleyerek, iki hafta süreyle, 1914 Ermeni Reformu’nun genel niteliklerine değineceğim. İlk hafta reform sürecinde yaşanan iç ve dış gelişmelere baktıktan sonra, ikinci yazıda, reform müzakereleri sırasında İttihatçılarla Ermeni siyasi önderleri arasındaki ilişkinin nasıl gerginleştiği ve kopma noktasına geldiği üzerinde duracağım.


Sorunlar… Sorunlar…

1912-1914 yıllarında, Doğu Anadolu’da Ermenilerin yoğunluklu olarak yaşadığı altı vilayette yapılacak reformlarla ilgili görüşmeler ve bu sürecin sonunda, 8 Şubat 1914’te Rusya ve Osmanlı devletleri arasında imzalanan antlaşma, 1915-16 yıllarında Anadolu’daki Ermeni toplumunun imhasını önceleyen, çok kritik bir tarihsel gelişmedir.

Reform meselesi, öncelikle, Ermeni vilayetlerinde uzun yıllardır sürmekte olan huzursuzlukla ilgilidir. Osmanlı Ermeni toplumu, Abdülhamid dönemi boyunca süregiden toprak meselesinden, müsaderelerden, silahlı aşiretlerin baskılarından, çifte vergilendirmeden, muhacir gruplarının kendi topraklarında ya da civar köylerde iskân edilmesinden mustaripti. Ermeni devrimci örgütlerinin ortaya çıkışını bu arkaplan üzerine oturtabiliriz.

Ermeni toplumu genel olarak II. Meşrutiyet’i coşkuyla karşılamış, ona büyük umutlar bağlamıştı. Taşnaklar 1908’den sonra İttihatçılarla dört kez ittifak anlaşması imzalamış, 31 Mart günlerinde de Hınçaklarla birlikte İttihatçıların yanında saf tutmuşlardı. Adana olaylarında 20 bin kadar Ermeni’nin katledilmesinden sonra ciddi bir güven bunalımı yaşansa da İttihatçı-Taşnak ittifakı devam etmiş ve bu ittifak ‘gerici’lere karşı mücadelede işbirliği temelinde açıklanmıştı.

Bu siyasi işbirliği denemeleri, Ermeni meselesinin siyasi uzlaşma temelinde çözümü ile ilgili bir beklentinin sonucuydu. Özellikle toprak meselesi ve Doğu vilayetlerinde yaşanan hak ihlalleri her zaman gündemdeydi. İttihatçıların meselenin halli için attığı adımlar, bölgede ağırlığı olan unsurların sert tepkisiyle karşılaşmış ve genellikle sonuçsuz kalmıştır.

Reform meselesini böylesi bir siyasi bağlama oturtmak yerinde olur. Yani İttihatçılar dahil herkesin çözülmesi gerektiğinde hemfikir olduğu bir toprak, mülkiyet ve haklar sorunu vardır, ancak 1908’den 1912’ye kadar bu sorunun çözümü için bir şey yapılmamış / yapılamamıştır; sorunlar artarak devam etmektedir.

Reformun içeriği

Reform, özellikle 1913’ün bahar ve güz aylarında uluslararası görüşmelerin konusu olur. Balkan Savaşı’nın sonuçlarıyla ilgili görüşmelerin yürütüldüğü Londra Konferansı sırasında, Ruslar reform meselesini görüşmek özere bir konferans toplanması teklifinde bulunurlar. Temmuz ayında Avusturya-Macaristan elçiliğinin Yeniköy’deki yazlık binasında altı devletin büyükelçilerinin katılımıyla bir kongre toplanır. Görüşmeler bir süre sonra iki tarafın (Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’ya karşılık Fransa, İngiltere ve Rusya) katı tutumu nedeniyle tıkanır. Ancak en azından meselenin temel noktaları açıklığa kavuşmuş olur. İki grubun başını çeken Almanlar ve Ruslar istedikleri sonucu elde etmek için birbirleriyle anlaşmak gerektiğini görmüşlerdir.

Birkaç ay sonra, 8 Şubat 1914’te imzalanan reform antlaşmasının en önemli maddeleri şunlardır:

- Altı vilayet iki ayrı bölgeye ayrılır. İki bölgenin de başına birer yabancı genel müfettiş getirilecektir. (Daha sonra bu görevlere Danimarkalı Westenenk ve Norveçli Hoff atanır)

- Bölgede resmi dairelerde Ermenice ve diğer yerel diller de kullanılacaktır.

- Yerel idare encümenlerinde nispi temsil oranı uygulanacaktır. Ermeni nüfusun vilayet merkezlerinde çoğunlukta olduğu Van ve Bitlis’te bu oran, yapılacak sayıma kadar, yarı yarıya olacaktır. Memuriyetler de imkânlar dahilinde yarı yarıya dağıtılacaktır.

- Genel müfettişlerin kontrolü altında, toprak meselesine çözüm bulunacaktır.

- Ermeni okulları eğitimle ilgili vergilerden Ermenilerin ödediği vergi kadar pay alacaktır.

- Hamidiye Alayları ordu bünyesine alınarak kademeli olarak lağvedilecektir.

Müzakereler sürecinde oldukça aktif bir rol oynayan İstanbul mebusu Krikor Zohrab, Paris’te yaşayan edebiyatçı dostu Arşag Çobanyan’a yazdığı bir mektupta, genel olarak yukarıdaki kazanımlardan duyduğu memnuniyeti dile getirecek, daha sonra Meclis-i Mebusan’da yaptığı bir konuşmayla da, İttihat ve Terakki hükümetine “Şayan-ı şükrandır ki hükümet bin bir türlü gavail-i dahiliye ve hariciyenin içinde bu büyük ıslahatı mevki-i tatbika koymaktan çekinmedi” sözleriyle teşekkür edecektir.

Türkiye’de bazı tarihçiler imzalanan antlaşmayı bölgeyi tamamıyla Rusya’ya teslim eden bir adım olarak görmekten hoşlanır. Açıktır ki, bu düşünce, Ermeni Soykırımı’nın haklı gerekçeleri (Ermeni ihaneti!) olduğu fikrinden ilham almaktadır. Ancak soğukkanlı bir değerlendirme, her kesimin gerekliliğini mutlak olarak kabul ettiği böyle bir antlaşmanın, uluslararası konjonktürün baskısıyla şekillenmiş, Almanya vasıtasıyla Osmanlı devletinin isteklerinin bir kısmının kabul edilmesi ve Rusların bazı bariz tavizler vermesiyle sonuçlanmış bir siyasi uzlaşma olduğunu görecektir.

(Haftaya: Müzakereler sırasında İttihatçılar ve Ermeni partileri arasında yaşananlar)

Türkiye’nin çocukluk hastalıkları

Agos, 2 Ekim 2009

Çocukluğumuzdan bu yana, aile, eğitim, askerlik, gelenekler ve medya kanallarıyla düşünce dünyamızın nasıl biçimlendirildiğini göz önüne aldığımızda, hangimiz Türkiye’de insanların birbirlerine ve başkalarına güvenmemesine, kendini ait hissettiği gruptan başka kimliğe sahip komşu istememesine, onlara yabancı gözüyle bakmasına şaşırabiliriz ki?

Türkiye’de ırkçılık olmadığı yönündeki, kimi zaman anlı şanlı profesörler tarafından dile getirilen görüşler kabul göredursun, Yahudi Cemaati’nin yaptırdığı, “Farklı Kimliklere ve Yahudiliğe Bakış Algı Araştırması”, memlekette ‘öteki’ne dönük algının ne kadar vahim bir noktada olduğunu, eğer önlem alınmazsa, bilgisizliğin, temassızlığın, güvensizliğin, tahammülsüzlüğün, gitgide içimize kapanıp, dünyayı Türklerden ve Türkiye’den ibaret sayma eğilimimizi daha da güçlendireceğini görmek zor değil.

Daha ilkokul sıralarında varlığını Türk varlığına armağan etmesini istediğimiz, Türklerin nasıl hep haklı, nasıl hep kahraman olduğunu ezberlettiğiniz, zihinsel gelişimlerini ve çocuk meraklarını milli güvenlik devletinin kırmızı çizgileriyle sınırlayıp kuruttuğumuz, iç ve dış düşmanlarla çevrili olduğumuz, ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı’ paranoyasını beyinlerine kazıdığımız nesillerin, başkalarını, başka dinden, başka dilden olanları, kendisinden daha sarışın veya daha esmer insanları sevme ihtimali hiç var mı?

Bu ayrımcılık, bu yabancı düşmanlığı, kudretini Türkiyelilerin, kendilerini Türk veya Müslüman olarak tanımlayanların damarlarında bulmuyor elbette. Egemenlerin, gücü, iktidarı elinde tutanların, belinde silah olanların, egemenliklerini, güç ve iktidarlarını daim kılmak için var ettiği korkuların, içinde yaşadığımız toplumu daima çocuk, hiç büyümeyen, büyümesine izin verilmeyen insanlardan oluşan bir cehenneme çevirmeyi amaçladığını biliyoruz.

Elbette ki aşırılık, ırkçılık sadece Türkiye toplumuna has çocukluk hastalıkları değiller. Elbette ki ayrımcılık ve nefret, dünyanın pek çok yerinde ve belki en çok da, modernizmin ürünü faşizmin beşiği olan Batı dünyasında yüzünü gösteriyor bir gulyabani misali. Hele hele 11 Eylül’den sonra, Müslümanlara ve göçmenlere karşı gösterilen şedit öfke pek çok insanın hayatını karartıyor.

Yine de, kötü misal emsal olurmuş gibi, Avrupa’da ve başka yerlerde de ırkçı nefretin kol gezdiğini dile getirerek sorumluluktan kaçmak, bir çıkar yol sağlamıyor. Zira bu tür bir savunmanın gözden kaçırdığı önemli bir nokta var: Sözü edilen demokratik ülkelerde ırkçılık, ayıplanan, marjinalize edilen, başa çıkılmaya çalışılan bir illet olarak görülüyor. Oysa Türkiye’de, geleneksel olarak aşırı uçlar tarafından dile getirilen ırkçı ve faşizan görüşlerin, siyasetin bütününe nasıl da nüfuz ettiğini sık sık gözlemliyoruz. Geçmişi karanlık BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden sonra nasıl bir ‘devlet adamlığı’ halesiyle kutsandığını hatırlayın bir. Ya da, aynı BBP’nin gençlik örgütünün piyano resitalini basmasının ardından, Topkapı Müzesi Müdürü Ortaylı’nın arabuluculuğuyla yaratılan ‘öpüştük-barıştık’ havasını…

Farklı Kimliklere ve Yahudiliğe Bakış Algı Araştırması, işte bu siyasal iklimin toplumsal zeminine ilişkin ciddiye alınması gereken veriler sunuyor bize.

O yüzden, o sonuçları ciddiye alıp, şapkayı önümüze koyup düşünmenin zamanıdır. Ayrımcılığı, ırkçılığı, nefret söylemini, şiddete çağrıyı önlemek için samimi adımlar atmanın, içeriği henüz belli olmayan açılımları kâğıt üzerinden gerçek hayata taşımanın, yeni nesilleri insancıl ve demokratik değerlerle eğitmenin yollarını bulmanın, nihayet büyümenin zamanıdır.

Daha da geç olmadan.

Efendilerimizin beklediği

Agos, 2 Ekim 2009

Türkiye’de yaşamak, korkunç olaylar karşısında derinizin kalınlaşmasına, şaşırma yetinizi kaybetmenize yol açsa da, sizin de olan biteni görünce nutkunuz tutulmuyor mu bazen?

Beş on gün içinde kaç dehşet verici haber?

Misal, Yargıtay’ın, Siirt’te bir gösteride aracının içinden ateş edip bir kişiyi öldüren uzman çavuş G. Y.nin beraatini, “bölgenin özellikleri göz önüne alarak” onaması.

Diyarbakırspor’un ve taraftarlarının Bursa’daki futbol maçı sırasında ırkçı tribün terörüne maruz kalması ve yetkililerin bunu pişkinlikle karşılaması.

Geçmişin acı hatıralarına rağmen, DTP milletvekillerini polis zoruyla ifade vermeye zorlamak için alınan mahkeme kararı.

Yine Yargıtay’ın ‘Nitelikli cinsel saldırıya kalkışmak’ suçundan 9 yıl ceza alan sanık hakkında, mağdur kadının direnişinin tecavüzü engelleyecek boyutta olmadığı, tecavüzden gönüllü olarak vazgeçtiği için cezanın düşük olması gerektiği yolundaki kararı.

Peki ya, Lice’nin Şenlik köyünde hayvan otlatan 13 yaşındaki Ceylan Önkol’un askerlerin açtığı ateşle paramparça edilip öldürülmesi?

Bizler, Ceylan’ın, “Kız kardeşimin et parçalarını ağaçların dallarından topladık. Bunu hangi vicdan yapar? Ona kim nasıl kıyar, kim nasıl kurşun sıkar? Nasıl bir insanlıktır bu?” diyen ağabeyi Refaat Önkol’un çığlığını duymayacak mıyız?

Ceylan, bu yıl devlet görevlileri tarafından öldürülen beşinci Kürt çocuğu. 23 Nisan’da, çocuk bayramında Hakkari’de öldürülen 14 yaşındaki Abdülsamet Erip, ondan iki gün sonra Van’da öldürülen 8 yaşındaki Maziye Aslan, 5 Ağustos’ta Siirt’te öldürülen 10 yaşındaki Hakan Uluç, ondan dört gün sonra Şırnak’ta öldürülen 16 yaşındaki Caziye Ölmez… Ve geçmişte, onlarla aynı kaderi paylaşan, hayatlarını elbirliğiyle birer istatistiksel veriye dönüştürdüğümüz yüzlerce çocuk.

Peki ya, bütün bunlar olur, kan akar, insanlar can evinden vurulurken, ana-akım medyanın ağır toplarından Mehmet Ali Birand’ın kötü bir şaka yapar gibi televizyonda “DTP bazen gereksiz çıkışlar yapıyor” demesi? Ya, Taha Akyol’un Milliyet’teki köşesinde, DTP’li milletvekillerini tahrikçilikle suçlaması?

Ne diyorsunuz? Efendilerimiz, olan bitene hiç şaşırmayacak, yaşananlardan dehşete düşmeyecek kadar insanlıktan çıkmamızı mı bekliyorlar?

Kemal masum mu?

Agos, 25 Eylül 2009

‘Masumiyet Müzesi’ üstüne gecikmiş bir not

‘Masumiyet Müzesi’nin Kemal’i masum mu?

Aşk acıları içinde debelenirken, hayatını darmaduman eden seçimleri, bütün o acayiplikleri yaparken, ailesinden, çevresinden, dostlarından göz göre göre, bilinçli bir şekilde koparken, önce çok düşünmeden karşılıksız bıraktığı ve ardından karşılıksız kalan sevdasının peşinden koşup başka her şeyi unuturken, gerçekten masum mu Kemal?

Hikâyenin en kritik dönemeçlerinde yaptıklarına bakarsanız, Kemal’in masum olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Nişanlısı Sibel’le sevgilisi Füsun’u ömrü boyunca birlikte idare edebileceğini, tıpkı babasının yıllar yılı yaptığı gibi, iki ilişkiyi bir arada ve ustaca sürdürebileceğini sanması, Kemal’e bir yönüyle çok doğal gelse de, o fikre kendiliğinden bağlansa da, masumiyetin tam zıt kutbunda duruyor.

Kemal’in ağzından anlatılanlar bize hiç göstermez, gözlerimizden usulca kaçırır, ama karşısındaki iki kadının hislerinin onun nezdinde hiçbir kıymetinin olmadığını görmek zor değildir. Dolayısıyla, Kemal masum değildir.

Kemal hem aşkı, hem de toplumsal anlamda kabul görmeyi arzu eder ilkin. Aşkı Füsun’da, toplumsal kabulü ise Sibel’de bulacaktır. Hayatın, önünde pürüzsüz bir deniz gibi uzanmakta olduğunu düşünür, kendisi de dünyanın merkezindedir. Bu tercihinin iki kadını nasıl zor hallere salacağını, onların içinde hangi fırtınaları koparacağını umursamaz, bunun üzerine düşünmez bile. Masum değildir.

İkisinden de vazgeçmek istemez, ama pek çok benzer durumda yaşandığı gibi, bir şekilde, ikisinden de olur. Sibel’le nişanı bozmadığı için sevgilisi Füsun’u kaybettiğini anlayınca, öncelikle ve kesin olarak Sibel’den vazgeçer. Onu, hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir mühürle, evlilik öncesinde bir adamla evli hayatı yaşamış ve aldatılmış genç kadın yaftasıyla bırakmıştır orta yerde. Masum değildir.

Ama Füsun’u da kaybetmiştir. Nişanını bozmamış, 18 yaşında genç bir kızın aşkını pazarlık konusu etmiş, huzurunu, rahatını bozmak istememiş, ona kendini değersiz hissettirmiştir. Masum değildir.

Sonra, kaybettiği aşkının peşinden, amansızca, umutsuzca gider. Belki de, toplumsal değerlere ilk kez gerçek anlamda karşı çıkmaktadır. Hor görülmeyi, alay edilmeyi, dışlanmayı göze alır. Yaptığı yanlışın cezasını kendisiyle birlikte taşımayı, kendini acıyla terbiye etmeyi, kendine acıyarak, o acıyla kavrularak insan olmayı seçer.

O andan itibaren, artık onun için kolaylıkla “masum değildir” diyemeyiz.

Füsun kaçar, izini kaybettirir. Kemal aylarca onun izini arar. Bulduğunda, Füsun evlenmiş, acısını, kederini unutmak için, sevmediği bir adamla hayatını birleştirmiştir. Kemal, bir kez Füsun’u bulduktan sonra ondan bir daha ayrılamaz. Uzak akraba olmasının sağladığı kamuflajın ardına gizlenip, Füsun’un kocasıyla, anne babasıyla yaşadığı hayata nüfuz eder. Rahatsız edici varlığını kızın ailesine bir şekilde kabul ettirir. Böylelikle, Füsun’un hayatını bir kez daha felce uğratır. Her biri, bütün aile, Füsun ve Kemal, artık, sonunun ne zaman geleceğini bilmedikleri bir arafta yaşamaktadır.

Kemal yıllar yılı onların akşam yemeklerine misafir olur. Füsun’a yakın olmanın mutluluğu ve onu elde edememenin hüznü arasında gidip gelerek, kendine yepyeni bir dünya ve yepyeni bir gerçeklik yaratırken, Füsun’un arzularına bir kez daha kulak tıkar, onun artist olma hayallerini ciddiye almaz, dahası, buna engel olmaya çalışır. Onu, ikinci kez, çok üzer.

Bu gerilimli, çoğu zaman mutsuz aşk oyunu, inanılmaz ‘sabrı’ sayesinde meyvesini verip, Füsun’la kocasının ilişkisi sönümlendiğinde, Kemal, yıllar yılı beklemiş, acı çekmiş âşık olarak Füsun’u hak etmiştir belki, ama onun elde ettiği Füsun, iki kez hayal kırıklığına uğrattığı, ve on sekiz yaşın masumiyetinden sıyrılmış, başka bir Füsun’dur artık.

Kemal’inki bir tür Pirus zaferidir. Füsun’un kalbini ele geçirmiştir, ama onu kaybetmek pahasına! O noktada, ikisi de masum değildir ve ikisi de çok masumdur.

Güler’e kıymayın efendiler!

Agos, 25 Eylül 2009

Güler Zere hakkında bugüne kadar pek çok haber okudunuz, fotoğraflarını gördünüz muhtemelen. Bu yazıda da, onun hastalığı, hastalığına rağmen serbest bırakılmaması, tedavi koşulları dışında yeni bir bilgi yok. Ama 37 yaşında olan ve 14 yıldır cezaevinde tutulan Güler Zere hakkında, cumhurbaşkanına, hükümete, adalet bakanına, gerekli düzenlemeleri yapmaları için çağrıda bulunmak, onun için adalet talep etmek, hakkın, hukukun ve vicdanın gereği.

Biliyoruz, Türkiye insan haklarının korunmasına ve tutuklu/hükümlülerin haklarına ilişkin uluslararası tüm sözleşmeleri imzalamış olmasına karşın, hapishanelerinde hak ihlalleri ve ölümler hiç eksik olmuyor. Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen hapis cezasını çekmek üzere Elbistan Kapalı Cezaevi’nde tutulduğu sırada kanser hastalığına yakalanan Güler Zere de, geç teşhis ve tedavinin savsaklanması nedeniyle ölümün kıyısına gelmiş durumda.

Zere’nin tedavisi süresince infaz idaresi tarafından sergilenen kayıtsızlık, sağlığı açısından geri dönülemez bir noktaya gelmesine neden oldu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan “yaşama hakkı” ve “işkence ve fena muamele yasağı” açık bir şekilde ihlal edildi. İktidar, kamuoyunun tepkisini, basında yer alan haberleri bugüne dek görmedi, duymadı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı 22 Haziran’da bir rapor hazırlamış ve Zere’nin tedavisinin yapılabilmesi için cezasının infazının ertelenmesi gerektiğini açıklamıştı. Daha önce pek çok tartışmalı karara imza atan, Susurluk sanığı İbrahim ?ahin’in cezaevinden salıverilmesini sağlayan sağlık raporunu veren İstanbul Adli Tıp Kurumu ise, Zere’nin “hastane şartlarında yatırılarak infazına devam edilmesinin uygun olduğu”nu bildirdi.

Güler Zere’nin tedavisinin insani koşullarda yürütülmesi için kampanya devam ediyor. Güler, birkaç gün önce, bayram vesilesiyle bir mektup yazdı ve bizlere, hepimize, “Bugün sokaklarda çocuk gülüşlerine doymak isterdim. Bugün avuç avuç şeker sunmak isterdim gelecek adına. Bugün tek tek ellerinize dokunmak isterdim” dedi.

Güler Zere çok hasta ve hâlâ hapishanede. Mektubunda bize çocuklardan, umuttan bahsediyor, “Umuttan yana ne varsa bizimledir” diyor.

Güler Zere’yi yaşatmak boynumuzun borcudur.

Alper Görmüş'e teşekkür

Agos, 18 Eylül 2009

Bu yazı, ilk kez verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü İsrailli gazeteci Amira Hass’la birlikte alan Alper Görmüş hakkında. Ama Ödül Komitesi’nde yer aldığım için, içimde bir tedirginlikle başlıyorum yazmaya. Burada söyleyeceklerimin, jüri olarak neden Alper Görmüş’ü seçtiğimize dair bir açıklama olarak algılanmasından çekiniyorum çünkü.

Halbuki meramım başka ve bir yönüyle de kişisel. Hrant Dink Ödülü vesilesiyle, yapıp ettiklerini, yazdıklarını, uzun yıllardır bir okur olarak takip ettiğim ve Türkiyeli bir yurttaş olarak kendimi gönülden borçlu hissettiğim bir gazeteciye duyduğum şükranı ifade etmek, onun varlığının beni Türkiye’nin geleceği adına umutlandırdığını söylemek istiyorum.

Medyakronik ve Nokta

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, Kemalist rejimin bütün kurumlarının çatırdadığı, çatırdarken de son bir gayretle hayatımızı cehenneme çevirmek için cendereleri iyice sıktığı bir zamanda, demokrasi, insan hakları, etik ve vicdan temelli bir mücadelenin en önemli taşıyıcılarından biri oldu Alper Görmüş.

Kürşat Bumin ve Ümit Kıvanç’la birlikte hazırladığı Medyakronik’le, Türkiye’de daha önce pek yapılmamış bir şeyi, sistemli medya eleştirisini çalışmalarının odağına yerleştirmişti. 1980’li yılların ikinci yarısından sonra büyük bir hızla büyüyen, 90’larda özel televizyon ve radyoların açılmasıyla devasa bir endüstri halini alan, ama haberciliğin niteliği, meslek etiği, çalışanların haklarına saygı gibi değerler üzerine bir an için olsun durup düşünmeyen medyaya karşı, okurların elinde hiçbir sağlam ölçüt ve ilke yokken, Medyakronik’te haber ve yorumlar didik didik edilerek, tutarlı bir izlek, ahlaklı bir duruş geliştiriliyordu.

Görmüş’ün, sonraki yıllarda, Nokta’da Amiral Örnek’in, darbe planlarını içeren günlüklerini yayımlaması ise, Türkiye tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Ne yapmıştı Alper Görmüş? Hatırlayın bir. Basın camiasının varlığından uzun zaman önce haberdar olduğu, ama malum nedenlerle görmezden geldiği bir günce, emekli Oramiral Özden Örnek’in güncesi eline geçince onu en ince ayrıntısına varana dek inceledi. Gerçeğe uygun olduğuna kanaat getirince de, bazı bölümlerini yayımladı. Güncede, 2004 yılında, Kıbrıs’ta Annan Planı’nın oylanacağı referandumun arifesinde, bazı ordu komutanlarının hazırladığı Sarıkız adlı bir darbe girişiminin ayrıntıları yer alıyordu. Görmüş, bununla yetinmeyip, bir diğer darbe girişiminin organizasyonuna dair şemaları da okurlarına sunmuştu. Derginin bir sonraki sayısında ise, birtakım sivil toplum örgütlerinin TSK’nın isteği doğrultusunda faaliyette bulunmaları yönünde çalışmalar yapılmasını emreden, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı tarafından Genelkurmay Harekât Başkanlığı’na gönderilmek üzere hazırlanmış bir belge daha yayımlanmıştı. Velhasıl, Alper Görmüş habercilik yapmıştı.

Basın Kanunu’nun 12. maddesinde, basın kurumlarının haberlerinin kaynaklarını açıklamaya zorlanamayacağını açık bir şekilde belirtilmesine karşın, Nokta, 13 Nisan 2007’de polis tarafından basıldı. Günler boyunca, bütün bilgisayarları, CD’leri, disketleri teker teker tarandı, kopyalandı. Görmüş’ün o günlerdeki ve sonrasındaki kararlı tavrı, bütün baskılara, Nokta’yı kapatmak zorunda kalmasına karşın hiç geri adım atmayışı, hakikati aramayı ve bulduklarını okurlarıyla paylaşmayı sürdürmesi, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin ancak başını dik tutarak, baskılara boyun eğmeyerek başarıya ulaşabileceğini bir kez daha gösterdi hepimize.

Sonrasında, Amiral Özden’in açtığı hakaret davasında Görmüş aklandı. Bir başka soruşturma kapsamında yapılan inceleme sonucunda, güncenin ve dergide yayımlanan belgelerin, dolayısıyla iki darbe planının gerçek olduğu ortaya çıktı. Darbe yapmayı planlayanlara soruşturma açılmadı; ama bugün, Görmüş günlükleri yayımladığında onu sahtekârlıkla suçlayan, ya da sessizlik denizinde boğmak isteyenler bile, günlüklerin gerçekliğini kabul ediyor. Türkiye eğer geçtiğimiz iki buçuk yıl içerisinde bir darbe yaşamadıysa, ve ilerde de yaşamayacaksa, bunda Görmüş’ün ve Nokta’nın rolü yadsınamaz.

Bir fikri var

Alper Görmüş, işini iyi yapmaya çalışan, vicdanının sesini dinleyen, herhalde hayatta en büyük kaygısı da hakikatin peşinden gitmek olan bir gazeteci. Üzerinde doğallıkla taşıdığı yalınlığı ve mütevazılığı onu bir kat daha büyütüyor.

O, Türkiye’de düşüncenin, sağduyunun, sorumluluk duygusunun sesi oldu. Kılı kırk yararak ulaştığı kanaatlerini, doğrularını kamuoyuyla paylaşmayı görev bildi. Fikirleriyle, memleketinin daha güzel bir yer haline gelmesi için çalıştı.

Wachowski biraderlerin filmi ‘V for Vendetta’nın sonunda, hikâyenin kahramanı V, yüzlerce kurşun yediği halde ölmeyişine şaşıp kalan hasmı Creedy’ye şunları söyler: “Bu maskenin altında bir yüz var... Ancak benim değil. Ne altındaki kaslardan daha ‘ben’dir o yüz, ne de altındaki kemiklerden. Bu maskenin altında, etten daha fazlası var. Bu maskenin altında, bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez!”

Alper Görmüş, yaptığı gazetecilikle, belki de en çok, bizden zalimce koparılanın gerçekte hep bizimle birlikte yaşadığını, hiç ölmediğini, çünkü aslolanın fikirler olduğunu ve fikirlere kurşun işlemediğini gösteriyor bize.

Aret’in Yerevan’ı

Aret Gıcır, bir sergi açıyor pazartesi günü.

Adı ‘Yerevan’.

Sergideki resimler, bugünlerde adı çokça zikredilen ama neredeyse hiç bilinmeyen bir yere götürüyor bizi. Bir baskıcı rejimin yıkıntılarından kaçarken kapitalizmin zalimliğine yakalanmış bir kentten manzaralar. O manzaraların gerisinde sessiz sedasız akan hayatlar.

Ancak konserve kutusu misali dizilmiş apartman dairelerinin içindeki yaşama sızabilmiş gözün görebileceği, dünyadan kopmuşluğu, hiç akıldan çıkmayan birinin kaybını, bir özlemi, dile getirilmemiş bir isyanı, boşvermişliği anlatan resimler.

İlle de insan gözleri. Biraz şaşkın, biraz korkmuş, bu âleme ait değil gibi, çokça şizofrenik.

Yakınlaşma siyaseti, normalleşme çabaları, diplomasi oyunları, ayak sürümeler, muhalif çıkışlar, “hain”, “vatanı sattı”, “Türklüğü/Ermeniliği aşağıladı” lafazanlıkları bizi önümüzdeki günlerde nereye götürür bilinmez. Ama işte ilk kez, bir sanatçı, orayı da burayı da iyi bilen genç bir adam, bize Ermenistan’a dair yeni, daha önce duymadığımız, kendine özgü bir şey söylüyor.

Anlattığı turistik değil. Misafir masalarında aksırıncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyip içmiş bir yenigörme şımarıklığıyla malul değil. Otel odasından bakıp, çevresinde dönüp duran âlemi övmek ya da yermek, yerin dibine sokmak veya göklere çıkarmak, illa bir şey söylemek zorunda hissetmiyor kendini.

Sessizliğin sesiyle, sözsüzlüğün sözüyle anlatıyor meramını.

Aret’in, Ararat’ın öte yanına dair söylediği, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kentinde, insanları cenderesine alan sıkıntılardan farklı değil. Belki bir ayrılık, belki bir vuslat, bir kadının delilikle yaşam arasında gidip gelen hüznü, aile içi şiddet, şehrin asıl sahibi güvercinler, iş makinelerinin üzerine düşen bir günbatımı.

O resimlere bakınca, ilk kez, Yerevan’ın, Ermenistan’ın, duduksuz, folklorsuz, kebapsız, birbirimizenekadarçokbenziyoruzsuz, farklılıklarımızbizleribirleştiriyorsuz bir tasvirini görüyoruz.

Serginin bir fon müziği olsaydı eğer, işte bu yüzden, katiyen Civan Gasparyan değil, belki İstanbullu Replikas, belki Berlinli Einstürzende Neubauten, belki de dünyanın herhangi bir köşesinde, Arjantin’de, Bükreş’te ya da Güney Afrika’da, kendilerini ve de hepimizi sorguya çeken bir rock grubunun gümbürtüsü olurdu.

Aret’in Yerevan’ı, Kafdağı’nın ardındaki uzak ülkeyi değil, dünyanın içinden geçtiği değişim-dönüşüm devriyle temas eden bir kenti ve onun insanlarını, her yönüyle insani olan salınım ve savrulmalarıyla aksettiriyor tuvale.

*

Aret Gıcır’ı Agos’taki karikatürlerinden biliyoruz çoğumuz. Onun uzun yıllardır sessiz sedasız resim çalıştığını, kendine resimle başka bir dünya kurduğunu, bütün hayat tercihlerini buna göre yaptığını, bütün bunların karşılığında kim bilir hangi zorluklara göğüs gerdiğini ise hiç bilmedik.

‘Yerevan’, Aret’in, epey bir zaman önce, Kurtuluş’taki evinin kapısından attığı bir adımla çıktığı yolun önemli bir durağı. Başka bir sürü şeyin yanında, onun bu yoldan geri dönmeyeceğini de fısıldıyor bize.

(Sergi: ‘Yerevan’, Tokatlıyan Han, İstiklal Cad. No 76, kat 4, Beyoğlu, 14 Eylül - 12 Ekim 2009)

Biraz hava iyi gelir

Agos, 11 Eylül 2009

Gündelik siyasetin bizleri esir alan gelgitlerinin, laf kalabalığının dışına çıkıp, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin son bir yılına serinkanlılıkla baktığımızda gördüğümüz tablo, gelecek adına umut veriyor.

Cumhurbaşkanı Gül’ün Yerevan ziyareti öncesinde alt düzeyde başlayan diplomatik temaslar, belli ki, geçtiğimiz kış tarafların yoğun temaslarıyla iyice serpilmiş, biz hiç fark etmeden epey boy atmış.

Yol haritasının Obama’nın 24 Nisan’da yapacağı açıklamadan hemen iki gün önce açıklanması, normalleşme söyleminin samimiyetine dair ciddi şüpheler uyandırmıştı. Gelinen noktada ise, ince elenip sık dokunarak, yoğun pazarlıklarla örülmüş, ancak ardında güçlü bir siyasi irade olan bir takvimin işlemekte olduğunu görmek zor değil.

2008 yazında Gürcistan’da yaşanan savaştan sonra ortaya çıkan yeni dünya konjonktürü, işlerin bu noktaya varmasında önemli rol oynadı şüphesiz. Protokollerin kamuoyuna açıklanmasının ardından, taraflar iç siyaseti de gözetecek, muhalif partilere milliyetçi hisleri kaşıyarak puan kazanmalarını sağlayacak kozlar vermek istemeyeceklerdir. Bu nedenle, iki ülke arasındaki ilişkilerde kopukluklar, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar da yaşanacaktır.

Ancak, artık geriye dönüşü olmayan bir yola girmiş olduğumuzu ve çok büyük bir olağanüstülük yaşanmazsa, sınırın açılacağı, iki ülkenin resmi ilişkilerinin tesis edileceği yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bütün bunların, henüz iki meclis tarafından onaylanmamış olsa da, resmi belgelerle kayıt altına alınmış olması, bugüne dek hâkim olan siyasi söylemin iyiden iyiye değişmesini sağlayacaktır. Bundan sonra, mesela, sınırın açılıp açılmayacağını değil, belki de neden hâlâ açılmadığını sorguluyor olacağız. Bunun getireceği tarihsel sorumluluğu iki taraf da üstlenmek istemeyecektir.

Bu yeni dönemin gebe olduğu gelişmeler, iki halkın geçmişini ve bugününü çok daha sağlıklı bir şekilde düşünmesine de katkı sağlayacak. Böyledir. Kapıları, pencereleri ve bilhassa sınırları açıp içeri biraz hava girmesini sağlamak her halükârda iyidir.

Bir otodidakt: Ardaşes Harutyunyan

Agos, 4 Eylül 2009

Yüz yıl önce Malkara’da

1873’te, Trakya’nın bir kasabası olan Malkara’da doğup, neredeyse hiç düzenli eğitim alamadan, Ermenice edebiyata yön veren sayılı isimden biri oldu Ardaşes Harutyunyan, namı diğer Malkaralı Garo.

Bir yandan babasının dükkânında ticaretin inceliklerini öğrenirken, bir yandan hummaya tutulmuş gibi okuyor, bir yandan da bir başına öğrendiği Fransızca’nın önünde açtığı yepyeni ufuklar sayesinde, dönemin çağdaş dünya edebiyatıyla, hayranlık beslediği yazarlarla tanışıyordu. Paris’te yayımlanan Mercure de France dergisini satır satır okuyor, Fransa’daki Sembolistlerin eserlerini yakından takip ediyordu.

Kendi kendini yetiştirmişti; zamanın moda tabiriyle, bir ‘otodidakt’tı. Yazdıkça ünü önce Malkara, sonra Rodosto (Tekirdağ) sınırlarını aşan, ve nihayet başkentte de tanınan bu genç adam, 1890’dan 1915’e uzanan dönemde, Ermenice basının en dikkat çekici isimlerinden biriydi. Dönemin önemli süreli yayınlarından Arevelyan Mamul (Doğu Basını), Mehyan (Tapınak), Püzantion, Masis ve Püragın’da (Kaynak) şiirleri ve yazıları basıldı. İstanbul’da, Lıkvadz Kınar (Terk Edilmiş Lir, 1902), Yergunk (Sancı, 1906) ve Nor Kınar (Yeni Lir, 1912) adlı şiir derlemeleri yayımlandı.

Eleştirmen Minas Tölölyan’a göre, Harutyunyan, dili kullanmadaki yeteneği ve eleştiri alanındaki mahir işçiliğiyle, dönemin diğer yazarlarından ayrılıyordu. ‘Sovyet-Ermeni Ansiklopedisi’ ise, ölümünden neredeyse altmış yıl sonra, eleştiri yazılarıyla dönemin düşünce dünyasını derinden etkileyen ve o dünyanın sınırlarını genişleten en önemli aydınlardan biri olduğunu kaydedecekti.


Bir otodidakt: Ardaşes Harutyunyan

Fransızca şiire duyduğu merak, Ardaşes Harutyunyan’ın yazarlığını da besliyordu. Eleştirinin salt çözümleyici bir araç olmadığını, daha ziyade bir sanatsal yaratı, ve edebi olanın bir parçası olduğunu savundu hararetle. Gördüğünü, yaşadığını, yüreğinde duyduğunu yetkinlikle tasvir ediyordu. Aşktan, hayatın acı tatlı anlarından ve doğadan bahsettiği şiirlerinde lafı dolandırmaz, hülyalı, ağdalı bir duygusallıktan uzak durur, düşüncesinin derinliğiyle okuru kendine bağlardı.

Yeğya Demircibaşyan, Kalusd Gosdantyan, Madteos Mamuryan, Şirvanzade, Levon Şant, Taniel Varujan, Diran Çırakyan (İndra) gibi, dönemin önde gelen yazar ve şairleri hakkındaki inceleme yazıları büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.

Çağdaşı olan Hagop Oşagan’ın onun hakkında yazdıklarına ve kendi yazılarındaki göndermelere bakılırsa, Kant, Heine, Schopenhauer ve özellikle Nietzsche’den etkilendi. Byron, Spencer, Comte, France ve bilhassa, Remy de Gourmont, hayranlıkla takip ettiği yazarlardandı.

Masis gazetesi için hazırladığı bir ankette, dönemin tanınmış yazarlarına, Ermenice edebiyatın geleceğinin, bir ölçüde Ermeni gerçekliğinin dışında olan İstanbul’da mı, yoksa, Ermeni halkının doğayla iç içe yaşadığı Anadolu toprağında mı olduğunu sormuştu. Dönem, milliyetçi hissiyatın, halklara atfedilen temizlik, saflık, halis muhlislik duygularının dönemiydi ve Harutyunyan, Ermenice edebiyatın geleceğini, kozmopolit İstanbul’da değil, toprağın sesinin duyulduğu Doğu vilayetlerinde, Tarihsel Ermenistan’da görecekti şüphesiz.

Yazarlığın ve şairliğin yanı sıra, kendisi gibi edebiyatçı olan kardeşi Vahan Harutyunyan’la birlikte arıcılık da yapıyordu Malkaralı Garo. Teotig’in hazırladığı ünlü ‘Herkesin Yıllığı’ sayesinde, o günlerden, şık kıyafetleri içinde, o zorlu arıcılık uğraşının inceliklerini anlatırmış gibi yaptıkları bir fotoğraf da hatıra kalacaktı.

İlkokulu bitirememiş bu adam, 1912’de ailesiyle birlikte İstanbul’a geldikten sonra Ermeni okullarında ders vermeye başladı. Bir Fransız sigorta şirketinde memurluk da yaptı. Kırkına merdiven dayamıştı artık, kariyerinin belki de en verimli çağına giriyordu.

Şiirle, edebiyatla, arıcılıkla uğraşan, ömrü hayatında Malkara ve İstanbul dışında hiçbir yerde yaşamamış olan Ardaşes Harutyunyan, namı diğer Malkaralı Garo, 1915’te, ailesiyle birlikte, sonu olmayan sürgün yolculuğuna çıkarıldı. Bugün hâlâ, Ermeni tehcirinin, Doğu cephesinde çıkan olaylar nedeniyle, sadece savaş bölgesindeki Ermenileri kapsadığı yalanını söyleyenler, onun ve binlerce hemşerisinin Tekirdağ’dan neden sürgüne gönderildiği ve İstanbul’ın sırtlarından Anadolu yakasına geçtikten sonra İzmit’te neden öldürüldüğü sorusunun cevabını, kendilerinden başka kimseye veremezler.


Malkaralı Garo kendini anlatıyor

3 Ekim 1873’te Malkara’da doğdum, yalnız, fakir, pis ve ölü bir doğu kasabasında. Edirne vilayetinde, Rodosto’dan içeri doğru dokuz saatlik mesafede, bir tepenin kenarında, ağaçlıklı, 6 bin nüfuslu bir yerdi. Baharda gündoğumu ve sonbaharda günbatımı çok güzeldi.

Öğrenimimi çok düzensiz bir şekilde, doğduğum yerin ilkokulunda aldım, ama mezun olamadım. Okulu bıraktıktan hemen sonra, babamın dükkânında ticaret yaparak hayatımı kazanmaya başladım – hâlâ da bu işle uğraşıyorum. Hep Malkara’da yaşadım; istibdat devri boyunca, oradan dışarı neredeyse hiç çıkmadım. Yolculuk etmedim.

Edebiyatla bir amatör olarak uğraştım. Yazdım, çünkü galiba yazmadan yapamazdım. Ama yazdıklarıma güvenim yok. Lıkvadz Knar (Terk Edilmiş Lir, 1902) ve Yergunk (Sancı, 1906) adlı iki şiir kitabım var, adlarını bir çeşit tedirginlikle zikrediyorum. Uzun bir zaman, hatta yıllar yılı üzerinde çalıştığım Nor Knar (Yeni Lir) adlı eserim hazır. Bugüne kadarki en güzel eserim olacağına dair ufak bir umudum var.

Edebiyatın kazandırdıklarını, diğer bütün olası kazanımlardan daha üstün tutarım. Sadece güzelliği hissedebildiğimiz takdirde yaşamın bir ilginçliği vardır diye düşünürüm. Herhalde bütün boşlukların içinde en güzeli, güzelliğin boşluğudur. Şüphesiz, bu bir zevk meselesi. Benim hakikatim budur. Başkalarının da kendi hakikatleri olduğunu kabul ederim. Öyledir de zaten. Aksini iddia etmek, yersiz ve yararsızdır. (19 Nisan 1911)

(Teotig, Amenun Daretsuytsı [Herkesin Yıllığı], 1912)

(Fotoğraf: Ardaşes ve Vahan Harutyunyan kardeşler, Malkara’da, dönemin acar gazetecisi Aram Andonyan’a (fesli) arıcılığın inceliklerini anlatıyorlar)


Kâbuslar buharlaşmaz

Agos, 28 Ağustos 2009

Kâbusları, karabasanları ne yapacağınızı bilemezsiniz. Dehşetin nereden geleceği belli değildir, kendinizi ondan nasıl sakınacağınız hakkında fikriniz yoktur, kötülüğün hangi raddelere erişebileceğini tahayyül edemezsiniz.

Kurtulamadığınız, sürekli görmekten kaçamadığınız kâbuslar, bir tür delilik haliye yaşamanızın nedenidir.

Diyarbakır Cezaevi, koca bir halkın en karanlık kâbusudur.

*

12 Eylül 1980’den sonraki birkaç yıl içinde orada onlarca kişi katledildi, işkence nedeniye sakat kaldı, ruhsal dengesini yitirdi.

Genelkurmay Başkanlığı, şikâyetlerin ayyuka çıkması üzerine 2 Nisan 1984’te bir açıklama yayımlamış ve Diyarbakır Cezaevi’yle ilgili olarak, bakın hangi yüce tespitlerde bulunmuş: “53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı...”

Bunca münferit hadisenin münferiden yaşandığı Diyabakır Cezaevi, 12 Eylül zulmünün ilk günlerinden bu yana, Kürtlerin en dehşetli kâbusu oldu.

Orada insanlara bok yedirdiler, orada insanlara deterjan yedirdiler, orada insanları hayalarından astılar, orada insanların kanlarını yemeklere kattılar, orada insanlara cop soktular, o copları başka insanlara yalattılar, insanları çivili sopalarla dövdüler, insanların dişlerini döktüler, okuma yazma bilmeyenlere onlarca marşı, Gençliğe Hitabe’yi işkence zoruyla öğrettiler.

Orada, aklın alamayacağı, tahayyül ve tahammül sınırlarını darmaduman eden kötülükler icat ettiler.

Orada, insanlık onurunu yenmeye, ayaklar altına almaya çalıştılar. Diyarbakır’da, Türkiye’nin Auschwitz’ini yarattılar.

*

Geçtiğimiz hafta, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Diyarbakır Cezaevi’nin Ergani’ye taşınacağını, Bağlar’da bulunan cezaevi binasının yerine ilköğretim okulu, lise ve Anadolu Lisesi yapılacağını açıkladı.

Bakan Eker’in sözleri, Diyarbakır Cezaevi’nin mağdurları arasında büyük tepki uyandırdı. Bianet’ten Bawer Çakır’a, “yaşanan bütün işkencelerin, kötü muamelenin ve ölümlerin hem tanığı hem de mağduru” olduğunu söyleyen Hamit Kankılıç mesela, “Özelde Kürtlerin, geneldeyse toplumun vicdanında ve gönlünde yaralar açan ve derin izler bırakan Diyarbakır Cezaevi, bir daha böyle acıların yaşanmaması için utanç müzesi olsun” diyordu.

Dicle Haber Ajansı’nın haberine göre, küçük bir çocuk, “Babamın işkence gördüğü yerde okula gitmem” diye isyan ediyordu.

‘Demokratik Açılım’, ancak muhataplarının sesini duyarsa gerçek bir açılım olabilir. Kürtlerin kâbusu bir anda buharlaşmayacağına göre, Diyarbakır Cezaevi de buharlaştırılamaz.

Sorumluluk

Agos, 28 Ağustos 2009

AK Parti, Kürt açılımıyla tarihsel bir sorumluluğun altına girdi. Milliyetçi ve ulusalcı hezeyanlarla hareket eden kesimler dışında kalan herkeste büyük bir heyecan yaratan bu değişimin arkasında durulması halinde, Türkiye’nin çehresinin kökten değişeceğine ve akan kanın duracağına dair güçlü bir umut belirdi.

Girişimin ciddi bir tepki yaratacağı ve hükümete olan muhalefetin şiddetleneceğini kestirmek güç değildi. Mesele, AK Parti’nin, bu muhalefeti bertaraf etme stratejilerini, ‘Kim daha milliyetçi?’ yarışına girmeden, barışın dilinden konuşarak geliştirebilmesinde.

AK Parti Grup Başkanvekili Bozdağ’ın, açılımın “Türk milleti”nin projesi, muhatabın da “Türk milleti” olduğunu söyleyerek, sorunu “terör sorunu” olarak nitelemesi, haklı olarak, iktidarının samimiyetinin sorgulanmasına neden olacak, başka da bir işe yaramayacaktır. Bu kadar hayati bir meselede, ‘iyi polis’ ve ‘kötü polis’ rollerini parti yöneticileri arasında dağıtarak farklı kesimlerden oy alma çabası, sadece ve sadece çözümsüzlüğün zemininin güçlenmesine hizmet eder.

MHP’nin, CHP’nin ve Genelkurmay Partisi’nin milliyetçi salvoları, Kürt sorununda bir şeyler yapmaya çalışan AK Parti’yi, açılımın içeriği konusunda eleştirmeyi zorlaştırıyor. Ancak, karşı çıkışların temel motivasyonunun tam da bu olduğu, iktidarın gerekli adımları atmasını engellemeyi amaçladığı akılda tutulduğunda, hükümeti, açılımı daha kararlı adımlarla gerçekleştirme yolunda sıkıştırmanın elzem olduğu görülebilir.

Düşük perspektifli, makyaj mahiyetinde bir açılım, çözüme karşı olanların başarı kazanması anlamına geleceği gibi, sorunun, içinden çıkılmaz bir hal alması sonucunu doğuracak. Bunca umudun ardından atılacak geri adımlar, büyük bir hayal kırıklığı yaratacak, ve işte o zaman, Kürtlerle gerçek bir diyaloğun yolu bir daha hiç açılmamacasına kapanacaktır.

Kürt açılımı - Ermeni reformu

Agos, 29 Ağustos 2009

Türkiyeli bir garip Ermeni oluşumdan olacak, son haftalarda konuşulanlar, aklıma hep, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Ermenilerle İttihatçılar arasında yaşanan ‘Islahat’ ya da ‘Reform’ tartışmalarını düşürüyor.

1908’de, İkinci Meşrutiyet’in ilanı sonrasında, pek çok Ermeni ve bilhassa zamanın en güçlü siyasi örgütü olan Taşnaklar, eşit vatandaşlar olarak kabul edilecekleri ve Doğu vilayetlerindeki sorunlarının çözüleceği umuduyla İttihatçıları desteklemişti. Yirmi bin kadar Ermeni’nin öldürüldüğü 1909 Adana katliamı bile bu ittifakı bozmamış, İttihatçıların verdikleri sözleri tutacakları inancıyla, sorunların çözüme kavuşacağı günü beklemek tercih edilmişti. Birkaç yıl sonra, İttihat ve Terakki iktidarı giderek otoriter bir yola saparken, Ermeni vilayetlerinde yapılacak ‘açılım’la ilgili planlar da askıya alındı.

1914’te, daha çok dış baskıların dayatmasıyla bir reform anlaşması imzalanıp, bölgeye Norveçli ve Danimarkalı birer genel müfettiş atanması sağlansa da, İttihatçılar, savaşın başlamasını fırsat bilerek, müfettişleri apar topar ülkelerine, reform planını da tarihin çöplüğünü gönderdi.

Sonrası, Ermenilerin yaşadığı kanlı trajedi, bütün dünyanın malumu…

Sırf 2009’dan 1914’e kurulan bu hayali –ve uğursuz– köprü bile, ‘Kürt Açılımı’ konusunda hep tetikte olmak gerektiğini düşündürüyor insana.

Yaşgünü

Agos, 21 Ağustos 2009

‘Hayat, Olduğu Gibi’ bu hafta dördüncü yaşına giriyor. Önceki yıllarda da yaptığımız gibi, geride bıraktığımız dört mevsimde, bu kutu içinde nelerden bahsettiğimizi hatırlayalım.

Güz

Eylül: 6-7 Eylül olayları sonrasında memleketi terk etmek zorunda kalan Yenikapılı bakkal Panayot: “Hiçbir şeye yanmam, anamla babamın mezarlarını bir daha göremeyeceğime yanarım” demişti. / İnsanlık tarihi için küçük, Türkiyeliler ve Ermeniler için çok büyük bir adım: Cumhurbaşkanı Gül, milli maç için Yerevan’da. / Rektör, başörtülü öğrencilerin Boğaziçi’ne girmesine izin vermiyor. İçinde debelendiğimiz kısırlığın Boğaziçi’ni çoraklaştırmasındansa, her yerin Boğaziçileşmesi için çalışmak gerekmez mi?

Ekim: Mizah ustası Baronyan, “Bir amiranın mendili hakkında dahi kötü söz söylersen, göksel hükümranlığa karşı gelmiş olursun” diye düşünülen zamanları anlatır. Bugünün amiraları hakkında söz söylediğinizde, gazetelerine çıkıp kendilerini savunuyorlar. 150 yılda, az gelişme değil! / Türkiye, Frankfurt Kitap Fuarı’nda, ‘Bütün Renkleriyle Türkiye’ sloganıyla konuk: Devletlu zevatın uluslararası arenada memleketi çokkültürlülüğüyle sunmaya soyunması, kafaların değişmekte olduğunu da gösteriyor.

Kasım: Milli Savunma Bakanı Gönül, Brüksel’de, tehciri ve mübadeleyi bir İttihatçı gibi savundu, bu uygulamaların “milli devlet” kurmanın şartı olduğunu söyledi: “Ben sana milli devlet olamazsın demedim, adam gibi bir devlet olamazsın dedim.” / Dedem nüfus dairesine gittiğinde, memurlar onun aile adını taşımasına izin vermediler. ‘fiirvanyan’ gibi isimlerin yasak olduğunu söylediler. Bunu hangi kanun maddesine dayanarak yaptıklarını dedem bilmiyordu. Böyle şeylerde kanun, hak ve hukuk aramanın bir yarar sağlamayacağını iyi bilecek kadar yaşamıştı.


Kış

Aralık: Özür bir milattır. Ardından yeni bir dilin sözcükleri sökün eder. Özür en çok, siz özrünüzün kıymetini bildiğinizde, onun arkasında durduğunuzda, onun yaldızlarının dökülmesine izin vermediğinizde özürdür. / İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti tanıtım filminde, gayrimüslimleriyle, kilise ve sinagoglarıyla, mutlu, eğlenceli, huzurlu, kendisiyle barışık bir fotoğraf vermeye çalışması, şu ‘şecere günleri’nde kötü bir şaka gibi duruyor.

Ocak: Cinayetin üstünden iki yıl geçti: Yetim halkın yetim çocuğuna sahip çıkamamanın, emanete hıyanetin açtığı gönül yarası sızlamaya devam ediyor. / 19 Ocak’ları değil, Hrant Dink’i anmalı; içimizde 19 Ocak’ları değil, Hrant’ı yaşatmalı. Yanı başımızdaki o kanlı canlı adamı, bir Yunan tanrısıymış gibi Akropol’e yerleştirip uhrevileştirmeye hakkımız var mı? / Şair Siamanto, acıya tanık: “Ve yalnız, kanlı ayın altında / Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi / Toprağımızın bütün ölüleri, birbirine duaya dirildi.”

Şubat: Kürtlerin, Ermeni sorunu konusunda resmi tezlere payanda olmaktan, ‘asli unsur’ gibi bahşişlere gönül indirmekten kaçınmaları, mağduru oldukları devletin betondan ayaklarından birini eksiltecek. / 1915’e ilişkin ‘Büyük Felaket’ tartışması: Asıl önemli olan, yaşananların boyutunu ve derinliğini aktaran çeşitli kavramların ‘özgürce’ kullanılabilmesi. Devlet, hukuk, aydınlar ya da mağdurlar tarafından tek bir kavramın dayatılmaması.

İlkbahar

Mart: Sarı Gelin belgeseli hakkında suç duyurusunda bulunan Dr. Serdar Kara: “Bütün halkların kardeş olduğunu, bu ülkenin, içinde yaşayan farklı kimliklerin ortak vatanı olduğunu biliyorum.” / Üç Horan Vakfı seçimlerinde, Sasonlu adaylara yönelen ve onları Kürtlükle ‘aşağıladığını’ sanan fukara zihinler, ırkçılığın, mağdurlarını da pençesine alabilen, hastalıklı bir ideoloji olduğunu gösteriyor.

Nisan: Muhsin Yazıcıoğlu’nun, yedi gencin öldürüldüğü Bahçelievler katliamıyla ilişkisini ve diğer marifetlerini anlatmak, öte dünyalara göçmüş masum kurbanlara karşı bir vicdan borcudur. / Gomidas’ın bir müzikolog olarak tarihte donmuş bir figür olmaya mahkûm edilerek ikonlaşması, Ermenilerin yaşadığı felaketin bir başka yönünü gösteriyor. / Türkiye’nin vicdanı, DTP’nin ‘PKK’ya yönelik operasyon’ görünümü altında köşeye kıstırılmaya çalışılması ahlaksızlığına itiraz edecek gayri-Kürtlerin sayısı kadar.

Mayıs: Yervant Tolayan, 1908’den 1930’lara dek çıkardığı mizah dergisi Gavroş’la, Freud’un “acıdan tasarruf” dediği şeyi yaptı; gerçekliğin dayattığı acıları yaşamayı reddederek, o darbelerin bile bir zevk alma fırsatına dönüşebileceğini gösterdi. / Kentsel dönüşüm: fiehrin dört bir yanında mikro-tehcirler yaşanıyor. İstanbul, yeni zamanlara, adaletsizliği ve zalimliği kaldıraç olarak kullanarak giriyor. / “Vicdanım beni tanıklık etmeye çağırıyor. Ben çölde çığlık atan sürgünün sesiyim” diyen Armin Wegner, iki büyük soykırımın kurbanı ve 20. yüzyılın en talihsiz evlatlarından biriydi.

Yaz

Haziran: Sırrı Sakık’ın Çanakkale’deki konuşması ve sorular: DTP 1920’leri asr-ı saadet olarak mı görüyor? Bu tavır, Kürtleri Türklerle birlikte asıl ve üst, diğer halkları tali ve ast diye konumlandırmak anlamına gelmez mi? / Murat’ın dedesi: “Abi, bizim oralarda, babaannemin babası epey meşhurdur. Hapse filan girmiş çıkmış çok. Niye meşhur biliyor musun? Çünkü hapisteyken buna demişler ki, ‘Eğer dışarı çıkmak istiyorsan, Ermenileri ..........’”

Temmuz: Türkiye’nin Ermenistan’la yakınlaşma ‘oyunu’ çerçevesinde, gerçek bir dostluk ilişkisi kurmak için gereken samimi adımları atmak yerine, yakınlaşma siyasetini sulandıran sembolik jestler kullanıma sokuluyor. / Garbis Cancikyan’ın, gazetelere çıkmış tek resmine bakınca, içli, kederli ama her şeye rağmen gelecekten umutlu bir çocuk görürüz. Façası düzgün, saçları briyantinli, kostümü sağlamdır. Fotoğrafçıdan çıkınca bir yerde oturup bir şeyler içecek parası olup olmadığını ise, bir tek kendi bilir.

Ağustos: Sarkis Varbed önce emekçiydi. Marangozdu, ustaydı, hünerliydi. Dünyayı bu ilişkiler ve çelişkiler yumağı içinden anlamaya çalışırdı. Sosyalistti. Oğuldu, babaydı, kocaydı, dedeydi. Ve Ermeni’ydi elbette. Nasıl olmasındı? Suriye’de bir çadırda, anasının tehcir yürüyüşünün orta yerinde gelmişti dünyaya. O Ermeni değilse, kimdi Ermeni? / Arame Tigran, aşılmaz sandığımız etnik ve dilsel sınırları, güvercin kanatlarıyla gidip gelerek, bir sanatkâr maharetiyle berhava etmişti.

Aramê Tigran’ın kanatları

Agos, 14 Ağustos 2009

Bir toprak parçası üzerinde yaşayan toplulukları şu ya da bu etnik kimlik etrafında homojen bir bütün haline getirme projesi, geçmişte de, bugün de, büyük acılara neden oldu, çok can yaktı. Modern devletlerin, bir ulus yaratmak adına ortadan kaldırdığı, baskı altına aldığı, asimile etmeye çalıştığı kültürler, insanlık tarihinde kapkara bir mezarlık oluşturuyor. Yaşamın aklınıza gelebilecek her veçhesinde, müzikte, giyim kuşamda, yemekte, dilde, çokkültürlülüğü ve çoğulculuğu ortadan kaldıran, tek tip kimlik yaratma projesi, modern zamanlarda akan kanın, etnik temizliklerin, soykırımların da en önemli sorumlusu.

Geçen hafta kaybettiğimiz Aramê Tigran’la ilgili haberlerde, “Kürt asıllı Ermeni sanatçı” ve “Ermeni asıllı Kürt sanatçı” tanımlamalarının kullanıldığını görmek, bir yönüyle şaşırtıcı, bir yönüyle de öğreticiydi. Ermeni kimliğini taşıyan bir ailede doğmuş, ama anadilinin yanı sıra Kürtçe, Yunanca, Arapça, Süryanice gibi çeşitli dillerde şarkılar söylemiş ve en çok da Kürtler tarafından benimsenip baştacı edilmiş popüler bir figürün yarattığı bu kafa karışıklığı, bugün mutlak saydığımız ulusal bağlılıklara karşı güleryüzlü, insancıl bir alternatif öneriyor belki de.

Kadimden beri var olduğuna inanıp putlaştırdığımız etnik aidiyetler, tarihin bir döneminde kurgulanmış ve halen de kurgulanmaya devam eden birer tasarı. Bizler, ulus-devlet paradigması içinde düşünmeye programlanmış ve bunu içselleştirmiş modern bireyler olarak, tarihin belli bir aşamasında araçsal olduğu için tercih edilen ve önceki çağlarda çok daha oynak yataklarda akan kimlikler arasındaki geçişlilikleri anlamakta güçlük çekiyoruz.

Aramê Tigran’ın, ‘Ermenilik’ ve ‘Kürtlük’ arasındaki, katı çizgilerle ayrıldığını sandığımız sınırları, varoluşunun görünmez kanatlarıyla, olanca doğallığı ve müthiş bir sanatçı zarafetiyle, bir güvercin gibi süzülerek berhava etmesi, geleceğimiz adına umut verici bir örnek değil mi?

Aslında her birimiz, günlük hayatta farklı kimliklerimiz arasında kolaylıkla gidip gelebiliyoruz. Anne, baba, eş, kardeş, oğul, kız, işçi veya patron, kurban veya fail, ezen ya da ezilen olarak, tek bir gün içinde dahi farklı rollere bürünebiliyoruz. Ancak, kutsallık atfetmeyi öğrendiğimiz, ve esasında diğer kimliklerimize göre çok daha dışsal olan kimi ‘değer’ler için bunu yapmayı aklımızdan dahi geçirmiyor, dinimizi, milletimizi değiştirmektense, onlar uğruna ölüp öldürmeyi tercih ediyoruz.

Aramê Tigran’ın, Diyarbakır’ı ilk kez yetmiş küsur yaşında gördüğü halde orada gömülmek istemesinin, Ermeni olarak doğup pek çok farklı dilde şarkı söylemesinin, Kürtler açısından önemli bir kültürel simgeye dönüşmesinin bizlere anlatacağı çok şey olmalı.

Ölü ya da diri

Agos, 14 Ağustos 2009

Her ikisi de Kürt açılımı çerçevesinde değerlendirildi, ama Aramê Tigran’ın cenazesinin Türkiye’ye getirilmesinin engellenmesi ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, konuşmasında Bitlis’in Güroymak beldesinin eski adı olan Norşin’i telaffuz etmesi üzerine kopan tartışmalar, Kürt sorunu bağlamında atılacak adımların, memleketin başka meseleleriyle yakından ilişkili olduğu ve dertlerin ancak çok boyutlu, derinlemesine yaklaşımlarla derman bulacağını gösteriyor.

Tigran’ın Diyarbakır’a gömülmesine izin verilmemesi, medyada, Kürtlerin kültürel taleplerine saygı duyulup duyulmadığı ve son açılım politikasının samimiyeti ekseninde konu edildi. Oysa sorun, bir başka yönüyle, 1915’te topraklarından zorla sökülüp atılan Ermenilerle ilgiliydi.

İçişleri Bakanlığı, açıktır ki, Tigran’ın Diyarbakır’da gömülmesinin siyasi bir provokasyona yol açacağından değil, dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan Ermenilerin, gelip bir gün Elazığ’a, Sivas’a, Malatya’ya gömülmek isteyeceğinden çekinip, sanatçının bedeninin Diyarbakır’a nakline cevaz vermedi. Bu karar alınırken, istihbarat teşkilatının, eli silahlı zevatın ve milli güvenlik devletinin bilumum birimlerinin de işin içinde olduğuna şüphe yok.

Yapılan açıklamalarda, Aramê Tigran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadığı için Diyarbakır’a gömülemeyeceği belirtildi. Peki, Aramê Tigran nasıl vatandaş olacaktı?

Anne babası memleketlerinden sökülüp atılmış, üstelik topraklarına geri dönemeyeceklerine dair kanunlar çıkarılmış, üstelik yaşadıkları acılar onyıllardır inkâr edilmiş bir halkın evlatları, nasıl Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacaktı?

Türkiye’de müesses nizamın, Aramê Tigran’ın son arzusunu hoyratça geri çevirirken bir an bile tereddüde düşmemesi, Ermeni Sorunu denen şeyin, Türkiye’de bir ‘soykırımdı/değildi’ tartışmasına indirgenmesinin, devletimizin ne kadar işine geldiğini açık ediyor.

Aramê Tigran gibi, ataları bu topraklardan zorla gönderilmiş diasporalı ve Ermenistanlı Ermenilerin, memleketlerine ‘ölü ya da diri’, diledikleri gibi dönebilmeleri teklif dahi edilmedikçe, edilemedikçe, hangi ‘Ermeni açılımı’nın samimiyetine inanabiliriz?

Baykal’la Bahçeli anlatsa da anlasak

Agos, 14 Ağustos 2009

Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli, CHP ve MHP, AK Parti’nin, henüz içeriği belli olmayan Kürt açılımına kapıları, pencereleri, bacaları peşinen kapattı.

Aynı nakaratı tekrarlayıp duruyorlar: Olmaz da olmaz, istemem de istemem...

Bu ezgiyi çalarken, Kürt vatandaşlarıyla bir sorunları olmadığı, onları milli bütünlüğümüzün ayrılmaz parçaları olarak gördükleri aranağmesini üflemeyi de ihmal etmiyorlar.

Kürt vatandaşların onlarla bir sorunu olduğunu, onların hayal ettikleri milli bütün içinde yer almak istemediklerini ise, bilmiyormuş gibi yapıyorlar.

Baykal ve Bahçeli, CHP ve MHP, Kürt sorununun çözümü için adımlar atma iradesini ürkekçe de olsa gösteren AK Parti’ye karşı doğacak milliyetçi tepkiden nemalanmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken, bu ülkede 25 yıldır kan döküldüğünü görmezden geliyorlar.

Görmediler, duymadılar, bilmiyorlar.

Sorunun çözümü için tek bir önerileri yok. Çözüme katkıda bulunmak için tek bir adım atmıyorlar.

Onlara sormamız lazım: Peki, siz nasıl çözmek isterdiniz Kürt sorununu, siz nasıl durdururdunuz akan kanı? Sizin projeleriniz neler?

Bugün tüm demokratik ülkelerde birer norm haline gelmiş olan anadilde eğitim ve anadilde yayın hakkını tanımadan, yerel yönetimleri güçlendirmeden sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?

Anlatsanız da aydınlansak.

Sarkis Varbed

Agos, 7 Ağustus 2009

1916’da doğmuş. Dile kolay, doksan üç yıl önce. O doksan üç yılda, üç kuşağın Yoldaş Sarkis’i, Sarkis Amca’sı, Sarkis Usta’sı olmuş.

Onu on-on iki yıl önce tanıyan biz zibidiler içinse, Sarkis Varbed oldu hep. Ermenilikle muhalifliği bir bedende harmanlamaya çalışan körpeler için, tarih öncesinden gelmiş bir armağandı sanki. O yaşında ezberden Taniyel Varujan şiirleri okuyan, Ermenice şiir yazan, marşlar, ağıtlar söyleyen, başka, bambaşka hayalleri olan bir dünya insanı.

Alt tarafı bir marangoz hem de!

1915’ten önce, Ermeniler, bu topraklarda bir sürü şeydiler. Kunduracı, taş ustası, hemşire, ev kadını, bakkal, doktor, tüccar, köylüydüler. Oysa bugün, yaşadığımız zamanda, başka herhangi bir şey olmadan önce, isteseler de istemeseler de, onlar Ermeniler. Öğretmen de olsalar, boyacı da, tefecilik de yapsalar, önce Ermeni’ler. Bundan kaçamazlar.

Bu memlekette yaşamak için her nasılsa direnmiş, biraz garip mahluklar. Müzelik kelaynaklar.

Sarkis Varbed, bize belki de ilk kez, önce Ermeni değil kendi olarak Ermeni olmanın ve daha da bir sürü şey olmanın yordamını gösterdi. Göstermeden, öğretmeden, öylece yaşayarak.

Sarkis Varbed, önce emekçiydi. Sınıfının insanıydı. Marangozdu, ustaydı, hünerliydi. Dünyayı bu ilişkiler ve çelişkiler yumağı içinden anlamaya çalışırdı. Sosyalistti. Sosyalist olmayı tercih etmişti. Önce vicdanı, sol memesinin altında parlayan cevher, ondan sonra da aklı götürmüştü onu oraya.

Oğuldu, babaydı, kocaydı, dedeydi.

Ve Ermeni’ydi elbette. Nasıl olmasındı? Suriye’de bir çadırda, anasının tehcir yürüyüşünün orta yerinde gelmişti dünyaya. O Ermeni değilse, kimdi Ermeni?

Ermeniliği sırtında İsa’nın çarmıhı gibi taşırken, daha güzel bir dünya hayalini hep canlı tutmuştu. Mazlumdan, ezilenden, muhtaçtan yanaydı gönlü. Hayat hikâyesini, “Dünya hepimize yeter” diye adlandıracak kadar açıktı paylaşmaya.

Böyle kaç kişi tanıdınız hayatta?

Böyle kaç kişi kaldı?

Garip olan ne?

Agos, 7 Ağustus 2009

Kadıköy’de, başına bayrak geçirilip boğazına bıçak dayanarak rehin alınan misyonerle ilgili haberleri okudunuz, görüntülerini izlediniz mi?

Yüce basınımız, olayı “Garip rehin alma olayı” başlıklarıyla duyurmayı tercih etse de, bu ve benzeri ‘eylem’ler, memlekette birilerini dehşete düşürmeye, birilerinin kanını dondurmaya devam ediyor.

Daha, İstiklal Caddesi’nde bir Alman turistin öldürülmesinin üzerinden kaç gün geçti? Gregor Kerkelink’in gerçekten 1 lira için mi, yoksa Hıristiyan olduğu için mi öldürüldüğünü henüz öğrenemedik. Öğreneceğimiz de şüpheli, çünkü ilk günün şaşkınlığı geçtikten sonra, gazetelerimiz, televizyonlarımız, cinayetin izini sürmemek üzere sözleşmiş gibi, sessizliğe gömüldüler. Yetkililerden ise çıt yok.

Alman bir turist mi öldürüldü? Katil, “Canım bugün bir Hıristiyan öldürmek istedi” mi dedi? Hadi canım!

Her nedense “garip” bulunan bu son rehine olayı da, öncesi ve sonrasına tam anlamıyla vâkıf olamamamız için haberleştiriliyor adeta. “Allahsızlar, kitapsızlar, misyonerlik yapıyorlar!”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” çığlıkları altında, başına bayrak geçirilmiş, boğazlanmayı bekleyen bir adamın eline bir de Türk bayrağı veriliyor. Polisler izliyor, çevredekiler olan biteni sakin sakin kameraya çekiyor.

Kahraman ve vatansever iyi çocuk olmanın yeni yolu bu. Bir Hıristiyan öldürmekten, bir misyonerin boğazını kesmekten aşağısı kimilerini kurtarmıyor artık. “Ülkemizde kiliseler yer yer apartman katlarına yayıldı. Kimi vatandaşlarımız kâh ikna, kâh çıkar sağlanarak Hıristiyan yapılıyor. AB’ye gireceğiz derken dinimiz elden gidiyor. Takkenin üzerine haç geliyor” diyen Ecevit çiftinin kulakları çınlasın.

*

Yabancı olana, ‘biz’den olmayana karşı öfke, toplumsal kriz zamanlarında ortaya çıkan bir sosyolojik olgu, ve salt Türkiye’ye özgü de değil elbette. Baskın Oran, geçen haftaki yazısında 1920’li ve 30’lu yıllarda Yahudilere sövmenin, hakaret etmenin, Almanya’da nasıl meşru görüldüğünü anlatıyordu. Halil Berktay’ın o dönemle atıfla ‘Weimer Türkiyesi’ diye andığı bugünkü Türkiye’de de, vatan haini olarak görülen aydınlara sövmek serbest. Bir Hıristiyan dövmek, misyoner bıçaklamak, öldürmekse, vatanseverler cennetinden yer ayırtmanın garantisi.

En önemli varoluşsal etkinlik haline gelen ‘tüketim’e katılamadığı, sınıfsal olarak bu hakkı elde edemediği için kendini dışlanmış hisseden, dolayısıyla ‘biz’den biri olamayan bireyin bulduğu, ya da toplumun ona sunduğu kurtuluş yolu... Akdeniz’de, Sakarya’da, Karadeniz’de, Trakya’da çalışmaya gelmiş mevsimlik Kürt işçileri “Kürtleri istemiyoruz” diye taşlayanları hatırlayın.

Salt bizim gibi az gelişmiş memleketlerde değil, müreffeh Batı toplumlarında da, bilhassa 11 Eylül’den sonra ayyuka çıkan bir karabasan bu. ‘Zaman Avrupa’dan Ünal Aslan’ın haberinden öğrendiğimize göre, daha geçenlerde, Almanya’nın Dresden kentinde, Merve El-Şerbini adlı Mısırlı bir kadın, bir mahkeme salonunda, hem de polislerin gözlerinin önünde, Alex W., isimli bir ırkçı tarafından 18 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. İşin tuhafı, polis, kadını ve kocasını saldırgan zannetmişti. Hatta polis, El-Şerbini’nin kocasına ateş etmiş ve onu ağır yaralamıştı. Alex W., bir çocuk parkında rastladığı Mısırlı kadına durduk yerde “Pis Müslüman terörist” diye hakaret etmiş, kadın da mahkemeye başvurmuştu.

Yabancı düşmanlığı, ötekine karşı duyulan korku ve ondan kaynaklanan nefret, dünyanın birçok yerinde, özellikle genç kuşakları etkisi altına alıyor.

Galiba bizim memleketin farkı, yönetici koltuğunda oturanların, kitleler üzerinde söz sahibi olanların, adaletin terazisini elinde tutanların, aklıselimi savunmak yerine yangına körükle gitmeyi tercih etmesinden ileri geliyor.

Devletimiz kurnazdır

Agos, 31 Temmuz 2009

Türkiye’de milliyetçiler “Bizim devlet geleneğimiz var” diye böbürlenmeyi severler. Bununla kast edilen özelliklerden biri de, diplomaside esnaf kurnazlıklarıyla çıkar sağlama maharetidir.

Herhalde Abdülhamit zamanında kemale ermiş, İttihatçılar zamanında –kabaca da olsa– epeyce kullanılmış, Cumhuriyet döneminde de örneklerini sıkça gördüğümüz bu hüner sayesinde, kâh ‘Devlet-i Aliyye’nin âli menfaatleri’, kâh ‘ulusal çıkar’, kâh ‘hikmet-i hükümet’ perdelerinin ardına gizlenilerek, görevden, sorumluluktan, sözlerden, vaatlerden kaçılmış, bunları layıkıyla yerine getirmemenin ya da tümden savsaklamanın yolu hep bulunmuştur.


Yurttaşına, komşusuna, dostuna dürüstçe yaklaşmak, haklı olana hakkını vermek, ahlaklı bir duruş sergilemeye çalışmak, bu tür siyasetin defterinde yazmaz. Diplomasi koridorlarının kuytu köşelerinde, gayrınizami sapaklarında, kestirme yollarında iş görülür en çok. Memleketin gerçek sorunları görmezden gelinir, halı altlarına süpürülür, kulak arkası edilir. Bütün bunların maliyetinin, çözüm için çaba göstermekten çok daha yüksek olduğu ise inatla görmezden gelinir.


Bu zihniyet, kendi insanının hukukunu da, ancak dış baskılar zorluyorsa, konjonktür gerektiriyorsa tanır. O zaman dahi adımlar ya eksik gedik atılır, ya da göstermeliktir.

*


Restore edilerek müze haline getirilen Akhtamar Surp Haç Kilisesi’yle ilgili olarak son günlerde çıkan, kilisenin ibadete açılabileceğine yönelik haberler, bu tarz siyasetin son örneklerinden biri gibi gelmiyor mu size de?


Bundan yaklaşık üç yıl önce, onarılan kilisenin açılışının Ermeni Soykırımı’nı anma günü olan 24 Nisan’da yapılacağı açıklandığında, bu seçime tepki göstermiş, şunları yazmıştım:
“Açık ki, seçilen tarih, ancak ve ancak yaşanan acıların resmen tanındığı ve buna uygun resmi söylemin benimsendiği bir siyasal ortamda anlamlı olabilirdi. Öylesi bir durumda bu jest, Federal Almanya başbakanı Willi Brandt’ın Aralık 1970’te Varşova’daki Yahudi anıtı önünde diz çöküp özür dilemesine benzer bir etki yaratır, bütün dünyada büyük sempati uyandırırdı. Meseleyi bir de şöyle ortaya koyalım: Misal, açılış günü, diyelim ki Ermeni davetliler ‘biz kilisede 1915 kurbanları anısına bir ayin düzenleyeceğiz, sonra bir koro adada Rahip Gomidas’ın eserlerini seslendirecek, ardından da Van’a geçip, bir otelin konferans salonunda, 1915’te öldürülen şair Taniel Varujan’ın eserleri için bir okuma toplantısı yapacağız’ dediklerinde, AKP hükümeti ‘buyrun, gelin’ diyemeyecek, demeyecekse, 24 Nisan tarihi neden seçildi? Kim bu tercihin samimiyetine inanacak kadar saf olabilir?”
Geçen zamanda, Akhtamar Surp Haç Kilisesi, kilise olarak değil, ‘Akdamar Kilisesi Anıt Müzesi’ olarak açıldı. Tepesinde haçı yoktu. Mülkiyeti, gerçek sahibi olan Ermeni Kilisesi’nde değil, devletteydi. Bunlara rağmen, kilise tantanalı bir törenle açıldı, kapısının iki yanında dev bir Türkiye bayrağı ve Atatürk posteriyle... Sanki tarihi önemi haiz bir kilise değil, bir kaymakamlık ya da belediye binasıydı onarılan.

Türkiye, bu açılışı o günden bu yana, ne kadar yüce gönüllü, hoşgörülü olduğunu uluslararası alanda göstermek için kullandı da kullandı. Oysa kilisede ayin yapmak, dilediğinizce mum yakıp dua etmek mümkün olmadı.


Bütün bunlar acaba bir zihniyet değişimini mi, yoksa bir siyasi manevrayı mı işaret ediyor?


Bugün, Ermenistan’la sorunların çözülmesi, kapalı olan sınırın açılması yönündeki uluslararası baskıların arttığı, Türkiye, ılımlı söylemine karşın, normalleşme yönünde hiçbir adım atmadığı ve bu tavır meşruiyetini giderek yitirdiği için, kilisenin ibadete açılması gündeme geliverdi.


Kilisenin gerçek sahiplerine iadesi konusunda gene hiçbir açıklama yok. O kart, başka bir zor zamanda kullanılmak üzere cepte tutuluyor olsa gerek.


Sınırları açmak, gerçek bir dostluk ilişkisi kurmak için gereken samimi adımları atmak yerine, yakınlaşma siyasetini sulandıran sembolik jestler yapılıyor bir kez daha.

Onlar da, gıdım gıdım...

Dostun gülü

Agos, 31 Temmuz 2009

Agos’un ilk yıllarının en önemli mücadele alanlarından biri de, ‘Ermeni hırsız’, ‘Yahudi tefeci’, ‘Kürt kapkaççı’ türü yaftalamaların gündelik hayatta, gazetelerde, televizyonlarda kullanılmasının, bu yolla insanların zor durumda bırakılmasının önüne geçmekti.

Bireysel suçları, kişisel hataları, etnik, dinsel, sınıfsal, cinsel kimlik ve aidiyetlerle bağlantılandıran ve bundan kaynaklanan türlü çeşitli ayrımcılıklara kapı açan bu dil, Güneydoğu’daki iç savaş nedeniyle oluk oluk kanın aktığı, anlı şanlı bakanların “Ermeni dölü” laflarıyla vatanperverliklerini cümle âleme ilan ettiği bir zamanda, elbette ki gerginlikleri iyice keskinleştiren bir rol oynuyor, azınlıkta olanlar için büyük bir tehlike arz ediyordu.

Agos’un, Hrant Dink’in ve şüphesiz basındaki tüm demokrat ve milliyetçilik karşıtı kalemlerinin katkılarıyla, yıllar içinde, bu hatayı ortadan kaldırmak yolunda önemli mesafe kat edildi. Aşırı milliyetçi gazeteler dışında, bu tür haberlere daha seyrek rastlanır oldu.

Artık geride kaldığını düşündüğümüz bu tatsız alışkanlığı, Taraf’ın, aralarında Ermeni vatandaşların da bulunduğu bir çete haberiyle ilgili, “Ermeni kuyumcu çeteden gözaltında” başlığında görmekse, umut kırıcıydı. Yol aldığınızı sandığınız konularda, her zaman yanınızda duranların ve gelecekte de duracaklarına emin olduklarınızın dahi, belli önyargıları aşmakta zorlandığını görmek, geçmişte verilmiş kavgaların boşa gittiği hissi uyandırıyor en çok.

Haberi bu başlıkla verenin Taraf olması, başka gazetelerin bilinçli ya da bilinçsiz ‘sakarlık’larına karşı efsunlu olan Ermeniler arasında üzüntü yarattı elbette.

Pir Sultan Abdal “Şu ellerin taşı hiç bana değmez / ille dostun gülü yareler beni” dememiş boşa.

İdrak çabası

Agos, 24 Temmuz 2009

Cemal Süreya sormuş.
Sizin hiç babanız öldü mü?
Cevabını da vermiş.
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Hayır, “Babası ölmeyenler bilmez” demeyeceğim. Zaten şair de babası ölmeden yazmış şiiri. Sonra, bir söyleşisinde, bu şiirini çok ilkel bulduğunu, sevmediğini söylemiş.

İlkelliğine ilkel de, asıl o yüzden güzel değil mi?
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Yaşananın, gerçekliğin yükünden kaçar, üstünü örtmeye, onu yok saymaya çalışırken tam da acının kucağına düşmez mi insan bazen? Belki ömür boyu üzerimizden gitmeyecek, bizi insan yapan o hamlık, o acemilik... Oturup karalar bağlamak yürek istediğinde, kalkıp bir yerlere gidersiniz. Cemal Süreya hamama gitmiş. Kaçıp gitmekle acılar susar, kederler diner sanki.

İçinde debelendiğimiz günlük hayhuy bizi hayatın asal gerçeklerinden koparır çoğu zaman. Ama bazen, hem de hiç beklemediğimiz bir anda, unuttuğumuz, kaçtığımız şeyle yüz yüze kalırız. Birden aklınıza ölüm düşer mesela, o hiç yokmuşçasına yaşayan kerametsizlere, kendimize de şaşarak.

*

Ölümden söz edince, Cumartesi Anneleri geliyor gözümün önüne. İnsan Hakları Derneği’nin gönderdiği basın bültenlerindeki sayı her hafta artıyor: 200 haftadır oturuyorlar… 201, 202… Orada, Galatasaray’da oturuyorlar, ellerinde kaybedilmiş adamların, çocukların, gençlerin fotoğraflarıyla. Yarın, 25 Temmuz Cumartesi de, öğlen 12’de, 226. kez orada olacaklar. Devlet ve onun tetikçileri tarafından bir mezar taşından dahi yoksun bırakılan babalarının, kocalarının, sevdiklerinin hesabını sormak için.

Bizler hamama gitmeye devam ederken, onların en büyük hayali, sevdiklerinin, kim bilir hangi derin devlet katili tarafından kuytulara atılmış ölü bedenlerine kavuşmak olacak.
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cumartesi Anneleri’nin ve sevdikleri zorla bu hayattan sökülüp alınmış daha nice, nicelerinin çektiği ıstırabı anlamak için insan olmaktan başka neye ihtiyacımız var?
Sizin hiç babanız öldü mü?
İnsan olmak, nihayetinde bir idrak çabası değil mi?

(Fotoğraf: Paolo Pellegrin)

Köprüye geçit yok

Agos, 24 Temmuz 2009

Zaman gazetesi, internet sitesinde, İstanbul’a yapılacak 3. köprünün adını seçmek için anket yapıyor: “Yeni köprünün adı Mimar Sinan mı olsun, Selçuklu mu, Cumhuriyet mi, Avrasya mı, Turgut Özal mı, Atatürk mü, Yeditepe mi, 3. Köprü mü?”

“Boğaz’a yeni bir köprüye gerek yok” şıkkını arıyorum boş yere.

Ne kadar demokratik, değil mi? Bir tıkla İstanbul’un canına biraz daha okunmasına katkıda bulunabiliyorsunuz.

Birileri Boğaz’ı köprülerle donatmanın ne kadar şahane olacağı propagandasını pompalayadursun, uzmanlar, Boğaz’ın kuzeyine yapılacak bir köprünün, şehrin ciğeri sayılan ormanlık alanları ve su havzalarını talana açacağını, İstanbul’u daha da yaşanmaz hale getireceğini, bunun bir ulaşım değil, rant projesi olduğunu söylüyor.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, İstanbulluları köprünün geçeceği yer konusunda uyarmak için sarf ettiği “Vatandaşlar arsa spekülatörlerine, ortada dolaşan haritalara itibar etmesinler. Paralarını kaptırmasınlar. Sonra hayal kırıklığı yaşarlar” sözleri de bu görüşlerin doğruluğunu ispatlıyor.

Trafik sorununu çözmek için deniz ulaşımını, toplu taşımacılığı, raylı sistemleri geliştirmesi gereken hükümet, uluslararası sermayenin yatırım yapacağı yeni sahalar açmak için, İstanbul’un genişleyip yirmi beş milyonluk bir canavara dönüşmesini göze alıyor.

Yeni köprü, gelecek nesillere bugünkü kadar bile bir İstanbul bırakmamak anlamına gelecek. Ona karşı çıkmak, yıllardır ciğerlerini söktüğümüz, son elli yılda can çekişir hale getirdiğimiz şu kadim şehre vicdan borcumuzdur.

Tüttürelim arkadaşlar

Agos, 24 Temmuz 2009


Temmuz’un 18’ini 19’una bağlayan gece yarısından beri memlekette kapalı kamusal alanlarda sigara içmek yasak. Eğlence yerlerinin, lokantaların, kahvelerin kapalı kısımlarında kimse sigara içemiyor.

Binlerce yıllık tarihi olan bir zevk, tütün içmek, insanlık düşmanı ilan edileli çok oldu. Rahatlamak için, uyarılmak için, hayattan, yaşadığınız andan zevk almak için kullanılan tütün, ‘sağlıklı yaşam, sıfır risk’ sektörünün gücüne yenik düştü. Her saniyemizi dev gözleriyle dikizleyen devlet, hayatımıza müdahale etmek için bir vesile daha buldu kendine. Kontrolsüz sanayileşmenin yol açtığı kirliliğe, nükleer santrallere, koca koca arabalarla havaya egzoz salmaya, fosil yakıtları tüketmeye, genetiği değiştirilmiş ürünlere, kanserojen gıdalara tam gaz devam, ama sigara dumanı yasak.

Yasağı savunanların en büyük iddiası, pasif içiciliğin, “şu hastalığa yakalanma riskini yüzde şu kadar, bu hastalığa yakalanma riskini yüzde bu kadar” artırdığını söyleyen ‘bilimsel’ verilere dayanıyor. Ancak ortada bir sorun var, zira başka bilimsel araştırmalar da, pasif içiciliğin yol açtığı, kanıtlanmış tek bir ölüm vakası olmadığını ve istatistiklerin korku tacirliği yapmak için çarpıtıldığını söylüyor. Konuya merak duyanlar, aylık Express dergisinin son sayısındaki Joe Jackson makalelerine bakabilir. “Kokudan rahatsız oluyorum, üstüme siniyor” gibi haklı şikâyetler ise, esasında çok basit bir yolla, iyi havalandırmalarla rahatlıkla çözülebilir.

Şu fani dünyada haz duyduğumuz bu kadar az şey varken, son yılların modası ‘sağlıklı yaşam’ takıntısının burnunu oraya buraya sokup durmasını ve sürekli mevzi kazanmasını sindirmek gerçekten zor. Sigara yasakçıları, bırakın, arkadaşlarınız hayattan zevk almaya devam etsin.

Ben sigara içmiyorum, hiç içmedim.

Ama bu yasak insanı sigaraya başlatır.

Erken gidene özlem

Agos, 17 Temmuz 2009


Kopukluk


Çeşitli Ermeni okullarından mezun olanların bir araya geldiği ‘sanuts miutyun’ların (öğrenci dernekleri) son on yılda giderek işlevsizleşmesi, İstanbul Ermenilerinin farklı nesilleri arasındaki kopukluğu iyice derinleştirdi. Bu durum, zaten kıt olan birikimlerin gençlere aktarılması ve Ermeni toplum yaşantısının daha canlı bir şekilde sürdürülmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Ermeni gençler, cemaat içinde kültürel ya da sosyal alanlarda bir şeyler yapmak istediklerinde, her şeye sıfırdan başlamak, keşfedilmiş kıtaları bir kez daha keşfetmek zorunda kalıyorlar.

Avukat Diran Bakar’ın ölümünden sonra, meslektaşı Sebu Aslangil, cemaat vakıflarının hak mücadelesi önündeki en büyük zorluğun, geçmişte açılmış davalara ilişkin hukuki kayıtların belli bir merkezde tutulmaması nedeniyle, kazanılan deneyimlerin yeni kuşak avukatlara aktarılamaması olduğunu söylüyordu. Aynı sorunun, hayatın her alanında karşımıza çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Bugün bu ‘aktarım’ görevini bir ölçüde, bazı idealist öğretmenler, Ermeni kültürüyle ilgili basın yayın faaliyetinde bulunan gazeteler ve yayınevleri yerine getirmeye çalışıyor. Ancak bu çabalar, bireyselleşmenin ve bilgisayar ile televizyon karşısında geçirilen zamanın giderek arttığı bir zamanda, yeterli olmuyor.

Nesiller arası köprü görevini oluşturacak, araştırmacıların ihtiyaçlarını karşılayacak bir bilgi-belge-dokümantasyon merkezi oluşturmak, günümüzde Ermeni toplumunun önceliklerinden biri olmalı. Normal şartlar altında bu tür bir çabayı bütün gücüyle desteklemesi gereken Patrikliğin, içinde bulunduğu ataletten kurtulup imkânlarını seferber etmesi de, elbette, bu yolda önemli bir kazanım olacaktır.

Alakasız görünebilir, ama bunları, şair Garbis Cancikyan düşündürttü bana. Zira, sözünü etmeye çalıştığım kopukluğun en vahim sonuçlarından biri de, kültür ve edebiyatla ilgili birikimin her yeni nesilde neredeyse sıfırlanıyor olması.


Erken gidene özlem

Daha yirmi altısında bu diyarı terk etmesi şairliğinden mi, yoksa fukaralığından mıydı, bilmiyorum. Belki ikisinden de. Verem en çok şairlerin ve fukaraların hastalığı değil midir?

Garbis Cancikyan’ın, gazetelere çıkmış, kitaplara basılmış tek resmine bakınca, içli, kederli ama her şeye rağmen gelecekten umutlu bir çocuk görürüz. O resmi çektirmek için, Samatya’daki evinden kalkıp Pera’ya mı gelmiştir acaba? Façası düzgün, saçları briyantinli, kostümü sağlamdır. Fotoğrafçıdan çıkınca Baylan’da ya da Eftalapos’ta oturup bir şeyler içecek parası olup olmadığını ise, bir tek kendi bilir.

Sahakyan okulunu bitirdikten sonra Getronagan’a girer. Bir yıl sonra, daha 15 yaşındayken, okuldan ayrılıp bir şirkete kâtip olur. En yakın arkadaşı, şair Haygazun Kalustyan, Cancikyan’ın okumayı çok istediğini, yaşının geçmekte olduğunu görüp iki yıl sonra İtalyan Lisesi’ne girdiğini söylüyor. 1939’da yine Getronagan’a girse de, 1943’te, hastalığı onu okuldan kalıcı olarak uzaklaştırır.

1941’de, daha 21 yaşındayken defterine düştüğü satırlar, hayatı bambaşka gören bir muhayyilenin ipuçlarını verir: “İki ağacın ortasındaki bir bankta oturuyorum. Galiba günden güne evcilleşiyor, hayatla toprak arasında bir bağ buluyorum, ve her keşifte, önümde uzanan deniz alçalıyor, dalgalar denizin içinde kaybolurken üzerinde oturduğum bank yükseliyor.”

Zorluklarla bezeli bütün bu hayata tutunma çabası içinde, on yedi yaşından itibaren, bir kâhin gibi, ölümden, eriyip gitmekten, çürümekten söz eden şiirler yazar. Okulda öğrenip kitaplarla ilerlettiği Fransızcasıyla Fütürizmi, Dadaizmi, Sürrealizmi, Ekspresyonizmi anlamaya çalışır. Marinetti’yi, Zara’yı, Apollinaire’i okur. Nihayet, gelip Realizmin sularına demir atacaktır. Ama onunki, hayatın kendisinden bile daha gerçek bir gerçekliği kâğıda dökmeye gayret eden kara kuru bir gerçekçilik değil, arkadaşı Seta Dzağigyan’ın isabetle belirttiği gibi, derininde romantizm olan, kimi zaman sembolizme meyleden, ışıltılı bir başka ‘şey’dir.

Yeteneğiyle atbaşı giden parasızlığı, hastalığı döneminde bakımsızlığı, naçarlığı bilinse de, cemaat onu yaşatacak imkânları oluşturamaz. Ölümünün ardından, kalem arkadaşları en çok bu yüzden sitemkârdır.

Vartan Gomikyan mesela, onun için, “Yoksul sınıftan geliyordu, ekmek tomurcuğu gibi. Doğduğunda gururluydu, onu bu toplum bahtsız yaptı. Bedava okudu, bedava yedi... Bedava öldü” diye yazacaktı.

H. Kevorkyan ise, “Cancikyan” diye seslenecekti, “Biz seni büyük bir şair değil, yeni bir flütle, yeni besteleler yorumlamaya çalışan, mütevazı bir solist olarak kabul ediyoruz. Daha fazlasını isteyenler, yaşamanı sağlamalıydı.”

Türkiye’de Ermenice yeni şiirin kurucusu sayılan Cancikyan’ın, 1942’de Haygazun Kalustyan’la birlikte çıkardığı Türkçe ‘Balkıs’ kitabı, Orhan Veli’nin bir yıl önce çıkan ‘Garip’iyle kardeş sayılır.

Cancikyan’ın şiirleri, 20. yüzyılın ilk yarısında, İstanbul’da, halktan birinin günlük yaşantısını, özlemlerini, yoksunlularını anlatır. Yaşasaydı, daha bir sürü şey anlatacaktı.


‘Balkıs’ kitabından üç Cancikyan şiiri

Seneler zarfında

1

eskiden
yeşilköyde dolaşmasını severdim
hele bayılırdım
parkın denize bakan kanapelerine

şimdi yine
dolaşmasını seviyorum
hem de biraz
pipo içmesini
ve yalnız dolaşmasını

hisar
üsküdar
taksim
belediye bahçesi


2

şimdi pipo içmesini seviyorum
halbuki ben eskiden
bir kız sevdiğim zamanlar
cigara içerdim


seyahat

babam annem

arapkir tekirdağ

istanbul hayrabol

şam

kudüs

istanbul

samatya

marmara caddesi no.55

20 sene

bu evin kiracısı



?

piyanoyu ve şiiri
niçin severim acaba?


bir kız bilirim
elleri var
ayakları var
gözleri var


piyanoyu ve şiiri
niçin severim acaba?

Aydının samimiyet sınavı

Agos, 10 Temmuz 2009

Türkiye’nin derin meselelerinin çözümü yolunda en büyük engelin, cumhuriyet projesinin yaratmaya çalıştığı, devletin vazettiği ‘gerçek’lere sorgulamadan biat eden, Türklerin her daim haklı ve mağdur, ötekilerin daima potansiyel düşman olduğunu düşünen vatandaş modeli olduğu çokça söylenir. Bu anlamda, ‘Ermeni Sorunu’, ‘Kürt Sorunu’ etiketleriyle anılan meselelerin, aslında ‘Türk Sorunu’nun çözülmesine bağlı olduğu dile getirilir.

Profesör Fikret Adanır’ın Milliyet’ten Devrim Sevimay’a verdiği söyleşi (22 Haziran 2009), işte bu Türk Sorunu’nun, akademik ortamdan çıkıp geniş kitlelere hitap etmeye çalışan Türkiyeli aydının zihnini nasıl karıştırdığını gösteriyordu. Belli ki, 1915’e dair, fazla incitmeden, sarsmadan, kırıp dökmeden topluma laf anlatma çabası, akademisyenlerin, entelektüellerin, yıllar yılı iğneyle kuyu kazarak oluşturdukları, bin bir emekle örmeye çalıştıkları etik duruşu dahi bulandıran bir lapsusa, yani bir tür zihinsel sürçmeye sebep oluyor.

Memleketin uluslararası alanda tanınan en önemli ve saygın tarihçilerinden biri olan Profesör Adanır’ın, o söyleşide, yaşananları bir tarihçi olarak nasıl algıladığını anlatırken kullandığı, birbiriyle çelişen ifadeler, esasında sorunun ne kadar derinde olduğunu gösteriyor.

Adanır, mesela, bir yandan 1915’in tarihsel olarak bir soykırım olduğunu, ancak hukuki anlamda soykırım olmadığını (kavramın geriye dönük kullanılamayacağını) söylerken, bir yandan da, kendisinin soykırım kavramını ‘bazen’ kullandığını, ancak “Türkiye hükümetlerinin soykırım suçlamasını kabul etmemelerini anlayışla karşıladığını, hatta kabul etmemeleri gerektiğini söylediğini” belirtiyor.

Hepi topu birkaç sayfa tutan söyleşide, önce, devletin yaşananlardan ötürü sorumlu olduğunu, bu yüzden Ermenilerden özür dilemesi gerektiğini belirten Adanır, “tek bir bebeğin ölmesinin arkasındaki sebebin devlet olduğunu” kabul ediyor, ancak daha sonra, her nedense, “Devletler soykırım yapmazlar, soykırım yapan daima kişilerdir” diyor.

Ermeni örgütlerinin faaliyetleri bahane edilerek masum Ermenilerin katledildiğini ve bunun büyük bir felaket olduğunu söyleyen Adanır, öte yandan, 1915’te yaşananları anlamak için ‘Ermenilerin’ devlet kurma çabalarını göz önünde bulundurmak gerektiğini belirterek, kitlesel katliamları meşrulaştırmaya hizmet edecek yorumlarda bulunuyor.

Ermeni katliamı ile Balkanlardaki Müslümanların öldürülmesinin kıyaslanmasına karşı çıkan Adanır, “Bu böyle bir terazinin kefeleri midir ki, Müslümanların uğradığı sıkıntıları bu kefeye, Ermenilerinkini bu kefeye koyalım?” diyor, ancak, söyleşinin başka bir bölümünde, devlete şöyle bir öneride bulunuyor: “Ben bu hükümetin yerinde olsam hem Ermenilere ‘Üzgünüz’ derim, hem de Müslümanların yaşadığı o büyük trajediyi her defasında vurgularım.”

*

Galiba, ‘Türk’ entelektüellerin Ermeni meselesine dair etik sorumluluğu da tam burada başlıyor: Aydınların, 1915 gibi dehşetli bir gerçekliği topluma anlatmaya, insanları yaşanan acılar üzerine düşünmeye davet ederken ve –bu yolla bir yandan da– ‘Türk Sorunu’nun çözümüne katkıda bulunmaya çabalarken, yüksek siyasete göz kırpan bir politik dil kullanmaları, üstelik bunu, asırlık inkârından henüz bir milim bile şaşmayan devlete diplomatik pazarlık yolu göstererek yapmaları yakışık almıyor.

Osman Kavala, Radikal 2’de Baskın Oran’ı eleştirdiği ‘Leyleklerle konuşmak’ başlıklı yazısında (31 Mayıs 2009), 1915’te yaşananlar nedeniyle Ermenilerden özür dilemekle devlet çıkarları arasında paralellik kurulmasının, “ahlaki normların önemsizleşmesine” ve “bunların savunulmasında en önemli güç olan samimiyetin sorgulanmasına” neden olacağını vurgulamıştı.

Görünen o ki, Fikret Adanır da bu kritik eşiği aşmakta güçlük çekiyor.

Satırlı saldırganları hoşgörmek

Agos, 26 Haziran 2009

Üniversitede a-politika

1990’larda, Türkiye’nin küresel ekonomik sisteme bir an önce entegre olmasını savunan sermaye gruplarının sözcüsü konumundaki merkez medya, özelleştirmeleri, art arda gelen ekonomik ‘tedbir’leri her ne pahasına olursa olsun savunuyor, bunların yarattığı insani ve sosyal dramları gözlerden ırak tutmaya çalışıyordu. Bu, aynı zamanda, üniversitelerde 12 Eylül rejiminin karanlık perdesinin hafiflediği, gençliğin, öğrenci koordinasyonları aracılığıyla yeni bir muhalefet örgütlemeye çabaladığı bir dönemdi.

Harç ücretlerine yapılan yüksek zamları protesto eylemleriyle başlayan hareketlilik, memleket meselelerine, dünya ahvaline duyarlı bir siyasetin kapısını araladıkça, statükonun hedefi haline geldi. Devletin, ihtiyaç anında kullanmayı alışkanlık haline getirdiği milliyetçi gruplar devreye sokuldu. Üniversite içinden ve dışından ülkücüler, üniversitede siyasi faaliyette bulunan öğrencilere saldırmaya başladı.

Gazeteler ve televizyonlar, bu saldırıları hep karşıt görüşteki öğrencilerin çatışması olarak sundu. Kitlelerin bilinçaltındaki, 1980 öncesi çatışma ortamının geri gelmekte olduğuna dair korku canlı tutularak, üniversitedeki her türlü politik etkinliğin gayrimeşru ilan edilmesi amaçlanıyordu. Desteklenen tek siyasi uğraş, neye hizmet ettiği bugün artık çok net görülen Atatürkçü Düşünce Derneklerinin faaliyetleriydi.

Bugün üniversiteler, o günlerin siyasi canlılığından bir hayli uzak. Okul koridorlarındaki kavga görüntülerini televizyonlardan izleyerek büyüyen bugünkü neslin pek çok mensubu için, üniversite zaten siyasetle bir arada anılmaması, pirûpak olması gereken bir kurum. Hayatın her anının ve her alanının politik olduğu gerçeği, devlet ve sermaye kaynaklı apolitizasyonu kıramıyor. Öğrenci muhalefeti, kulüpler ve sol partilerin üniversite içi gruplarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Ancak bu cılız çabalar bile, ülkücülerin, pek çok kişinin yaralanmasına neden olan saldırılarından kurtulamıyor.

Geçmişin aksine, bugün bu saldırılar gazete ve televizyonlarda haber olmuyor. Medya, belli ki, ehlileştirilen, sesi soluğu kesilen üniversitelerde bazı kıpırdanmalar olduğu görüntüsü yaratmak istemiyor. Üniversite yönetimlerinin baskıcı tutumu bu batağı derinleştirirken, saldırıya uğrayan öğrencilerin çığlığı, sessizliğin içinde boğuluyor.

Satırlı saldırganları hoşgörmek

İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki kampusu, polisler ve özel güvenlik elemanları tarafından ‘korunan’, kameralar tarafından 24 saat gözetlenen bir ‘güvenlik vahası’. Orada, başka üniversitelerin öğrencileri, kapılarda yapılan kimlik kontrollerinden geçemezler. Dahası, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin bile, bir fakülte binasından diğerine geçişi engellenmiştir.

Bilimsel tartışmanın ancak gerçek bir özgürlük ortamında mümkün olduğu gerçeğinden bihaber görünen Alemdaroğlu ve Parlak yönetimleri, üniversiteyi polisiye yöntemlerle idare ederek, her tür öğrenci faaliyetini sıkı sıkıya kontrol altında tuttu. İstanbul Üniversitesi’nin internet sitesinin tanıtım kısmına girdiğinizde, hemen ikinci paragrafta karşınıza çıkan şu ifadeler, yönetimin arzuladığı akademisyen tipi hakkında bilgi veriyor: “Gücünü gençlerden alan İstanbul Üniversitesi, varoldukça Cumhuriyet ilkelerini ve değerlerini temsil edecektir. İstanbul Üniversitesi, halkın verdiği misyonla, Atatürk ilke ve devrimlerinin her dönemde ve her koşulda yılmaz koruyucusu olacaktır. Cumhuriyetin değerlerini yıkmak isteyenler, bütün öğretim kadrosu, idari personeli, mezunu ve öğrencisiyle İstanbul Üniversitesi'ni karşısında bulacaktır.”

“Gücünü gençlerden alan” İstanbul Üniversitesi’nde, öğrenci gençlerin bir kısmı, aylardır Ülkü ve Alperen ocakları bağlantılı saldırılara uğruyor. Son iki buçuk ayda, bu saldırılar sonucunda, dördü ağır olmak üzere ondan fazla öğrenci yaralandı.

Öğrencilerin bildirdiğine göre, saldırılar, Mart ayının sonlarında, ‘Türkçe Yaşam Kulübü’nün etkinliği için afiş asmak bahanesiyle okula giren ülkücülerin saldırılarıyla başladı. Muhsin Yazıcoğlu’nun ölümünün ardından olaylar yoğunlaştı. Afiş asma sırasında yaşanan bir gerginlikten sonra, Alperen Ocağı üyeleri öğrencilere saldırdı, bir öğrenci döner bıçağı darbeleriyle yaralandı.

8 Nisan’da, toplu bir şekilde okuldan çıkan yaklaşık 15 öğrenci otobüse binmek üzereyken saldırıya uğradı. Öğrencilerden A.Ö. dizine bir döner bıçağı darbesi aldı ve zorlu bir ameliyattan sonra bacağı yaklaşık bir buçuk ay alçıda kaldı.

8 Mayıs günü, Süleymaniye’deki Yabancı Diller Bölümü’ne giren saldırganlar, bir öğrenciyi ağır şekilde yaraladı. Satır darbeleri nedeniyle elinden yaralanan H.Y. adlı öğrenci ameliyata alındı.

13 Mayıs’ta ise Türk Dil Bayramı etkinliği yapma bahanesiyle okula gelen yaklaşık 60 kişilik bir grup, rektör yardımcısının ve rektör danışmanının gözü önünde öğrencilere saldırdı, iki öğrenci yaralandı. (bkz. http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=24746)

İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Rektörlük yetkililerinin, saldırılara tanık olsalar da harekete geçmediğini ve şu ana kadar olaylara karışan hiçbir üniversiteli ülkücünün idari ceza almadığını söylüyor. Olaylar sırasında polisler ve ‘özel’ güvenlik güçleri çoğunlukla ortadan kayboluyor. Okul dışından gelen saldırganların ana kapıdan nasıl geçtiği ise bilinmiyor.

İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Yunus Söylet, uzun süre sessiz kaldıktan sonra yaptığı açıklamada, saldırıya uğrayan, yaralanan, kanı dökülen öğrencilerle, onlara saldıranları aynı kefeye koydu, sağ ve sol görüşlü öğrencileri olaylardan eşit derecede sorumlu tuttuğunu beyan etti. Dahası, “Üniversitemizde görev yapan Özel Güvenlik başta olmak üzere, üniversitemizin güvenlik konsepti yeniden yapılandırılacaktır” diyerek, üniversiteyi bir tür polis akademisi haline getirme yolunda bir adım daha attı.

Ülkücü şiddetin diliyle bir anlığına bile olsun karşı karşıya gelenler, zembereğinden boşanmaya hazır o kaba gücün nasıl vahşileşebildiğini bilirler.

Yetkililer, ülkücülerin, üniversitelerde, satır, döner bıçağı ve yumrukla deşarj olmasına hoşgörüyle baktıkça, onların hışmına uğrayan pek çok öğrenci hastanelik olmaya devam edecek.

Buna sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.

Murat'ın dedesi

Agos, 19 Haziran 2009

Mısır Çarşısı’nın çevresindeki kalabalık sokaklarda bir başıma dolanıyorum. Öteye beriye bakıyorum. Bu rengârenk cümbüşün ortasında, takılıp kalacak bir şeyler çıkacak karşıma nasılsa. Maksat zaman öldürmek.

Çin malı bavul, Çin malı gözlük, kemer, eşarp satan bir dükkânın vitrininde bir çantaya takılıyor gözüm. Fiyatını soruyorum.

O kaça, bu kaça, onun ucu, bunun sapı derken, dükkâncı “Buyur abi, içeri gel” diyor.

Birkaç dakika sonra öğreneceğim adını. Ben yaşlarda. Murat. Zekice bakıyor, hareketli, biraz da sinirli.

Ben çantalara bakarken, o beni tanımak için sorular sıralıyor art arda. Bir ara, “Tuncelili misin abi sen?” diyor, gözlerimin içine bakarak. ‘Dersimli’ demiyor. Girişken, meraklı, ama yine de temkinli.

“Yok yahu” diyorum, “Nereden çıkardın?” Sanki çok uzak bir yermiş gibi ekliyorum: “Sıvaslıyım.”

“Sıvas?” diyor gözlerini açarak.

‘İ’yle değil, ‘ı’yla söylememe takılıyor. “Bu adamda bir şey, bir orijinallik var belli ki” diye düşünüyor, “ama ne?”
“Alevi misin abi?” diyor, az buçuk çekinerek.

“Hayır” diyorum.

Çaktırmıyor ama merakı artıyor.

O sordukça ve ben yayınevinden, gazeteden, hele hele tarihçilikten söz edince, birdenbire, küt diye soruyor:

“Abi ya, o zaman sen bilirsin. Bir şey soracağım: Ermenileri sahiden kestik mi biz?”

Hop, bir dakika...

Çalışmadığım yerden bu soru. Hangi ‘biz’ olarak cevaplayacağım şimdi bunu ben?

Bir an kekeledikten sonra, zaman kazanmak için, “Yav, Muratçığım” diyorum, “Aslına bakarsan”... Bir sessizlik ve bir “ıııı...”

Derken, iki ‘biz’den de vazgeçmemeyi seçiyorum. “Yav... Biz, kestik kesmesine de... Sen biraz fazla üstüne bastın Murat, çünkü ben de Ermeni’yim.”

Rahatlıyorum.

Şimdi bocalama sırası onda. Ama çabucak toparlıyor. Yüzünde muzaffer bir tebessüm.

“Abi, ben anlamıştım sende bir şey olduğunu. Ama bıyıklarını biraz böyle dudaklarının üzerine doğru uzatmışsın ya, ondan Alevi’sin sandım.”

Gülüyorum. Daha birkaç hafta önce, başka bir dükkânda, Alevi bir amca, “Alevilerle Ermeniler arasında ancak soğan kabuğu kadar bir fark vardır” demişti bana.

Bunu anlatınca o da başını sallıyor. Duruyor. “Abi, bir çayımı içsen ya.”

Masanın başında oturup bizi izleyen sözlüsüne sesleniyor: “Çay koysana bize.”

Tanıştırıyor. Başörtülü, güler yüzlü bir kız. Murat Malatyalı, İlknur Artvinli. Çayları doldururken, “Gürcü’yüz biz” diyor.

Murat, “Abi” diyor, “Ben sana bir şey anlatacağım. Bizim oralarda, babaannemin babası epey meşhurdur. Hapse filan girmiş çıkmış çok. Niye meşhur biliyor musun? Çünkü hapisteyken buna demişler ki, ‘Eğer dışarı çıkmak istiyorsan, Ermenileri ..........’ ”

Murat’ın sağ kolu, yukarıdan aşağıya doğru hızlıca iniyor. Bir daha, bir daha. Üç kere.

Anlıyorum. Ermeni cellatı bir dededen söz ediyor.

Olayın şiddeti ve Murat’ın bunu bu kadar doğallıkla anlatması beni şaşırtıyor, rahatsız ediyor. Bir ter boşanıyor üstümden. Bunu örtmek için, öfkeyle soruyorum:

“Yahu Murat! Sen şimdi bana bunu anlatıyorsun ama daha beş dakika önce ‘Biz Ermenileri kestik mi?’ diye sormadın mı? Zaten biliyorsan, niye bir de bana soruyorsun!”

Mahcup. Sinirli sinirli gözlerini kırpıyor.

“Abi, ne bileyim! Bir de senden duymak istedim herhalde.”

“Peki, ya ben ‘Kesmedik’ deseydim?”

Sessizlik.

İlknur çaylarımızı veriyor. Murat susuyor. Ben de onunla birlikte... Çaylarımızı içiyoruz.

Birkaç dakika öylece geçiyor.

“Abi” diyor, “Hani, o gasteciyi vurdular ya. Babam o zaman çok fena oldu. Koca adam televizyonun karşısında hüngür hüngür ağladı. O gasteci de Malatyalıydı abi, biliyor musun?”

“Biliyorum” diyorum.

Susuyoruz.

Havayı yumuşatmak için ne zaman evleneceklerini soruyorum.

İlknur gülümsüyor: “Mayıstosta!”

Bizimki sözlüsüne bakıyor öfkeyle.

“Ohooo...” diyorum İlknur’a, “Senin işin zor vallahi, baksana, resmen agresif bu adam!”

İlknur gene gülümsüyor.

Bizimki bir İlknur’a, bir bana bakıyor ama kızgın kalmayı beceremiyor. Gözlerinde sevgi var.

Çayımızı içiyor, Murat’ın dedesini ve inip kalkan kılıcını unutmuş gibi yapıyoruz.

(Çizim: Aret Gıcır)

Haraç’ın ardından

Paris’te, 84 yıl boyunca boyunca yayımlanan Ermenice gazete Haraç, 30-31 Mayıs 2009’da son kez basıldı. Yayımına son veren Haraç’a bir saygı nişanesi olarak hazırlanan aşağıdaki dosya, Agos’un 5 Haziran tarihli sayısında yayımlandı.


Haraç: Kökü Erzurum’da, yaprakları Paris’te bir çınar


ROBER KOPTAŞ

1925’te Paris’te yayımlanmaya başlayan Haraç, sadece Fransa’daki değil, dünyan
ın dört bir yanındaki Ermeni toplulukları için, bir gazeteden çok daha fazlası, önemli bir direniş simgesiydi. Gazete, 1 Ocak 2009’da yayımlanan başyazısıyla, birkaç ay sonra yayıma son vereceğini duyurdu ve geçtiğimiz hafta, mayıs ayının son gününde, Haraç’ın Rue d’Hauteville’deki matbaasındaki emektar baskı makinesi sustu.

Haraç’ın sesini yitirmesi, bugün bize, belki de her şeyden çok, 1915’te başlayan felaketin hiçbir zaman tarih olmadığını, bugün hâlâ sürdüğünü kanıtlıyor.

Gazetenin kurucusu Şavarş Misakyan, 20. yüzyılda Ermenice basın dünyasının en önemli aktörlerinden ve kahramanlarından biriydi. 1900’ler
den 1950’lere, ilk gençliğinden yaşlılığına, hep bir yazı emekçisi olmuş, İstanbul’daki Surhantag (Haberci) gazetesinden Aztag’a (Etken), oradan Erzurum’daki Haraç’a (İleri), oradan yine İstanbul’daki Azadamard’a (Özgürlük Kavgası), oradan Cagadamard’a (Cephe) ve nihayet Paris’teki Haraç’a, siyasi, toplumsal, kültürel meseleleri yakından takip etmiş, halkının yaşadığı büyük trajedinin hem tanığı, hem kurbanı olmuştu.

Misakyan’ın, bir süre yöneticiliğini yaptığı, Erzurum’daki Taşnak yayın organının adıyla Paris’te kurduğu Haraç, 1915’te yaşanan tehcir
ve katliamlardan sonra, Avrupa’da hayata tutunmaya çalışan Ermenilerin, yaşanan bütün acılara karşın kendi kaderlerine sahip çıkma iradesinin ifadesiydi.

Gazete, yıllar yılı, Fransa’dan, Paris’ten, dünyanın d
ört bir yanına dağılmış olan Ermenilerden haberler verdi. Ermenice edebiyatın en yaratıcı örnekleri Haraç’ın sütunlarında yer aldı. İnternetin, televizyonun olmadığı zamanlarda, farklı coğrafyalardaki Ermeni toplulukları, birbirlerinden Haraç sayesinde haberdar olabildi.

Misakyan’ın 1957’de hayatını kaybetmesinin ardından, gazeteyi, kızı Arpik Misakyan devraldı. Bir Taşnak yayını olarak kurulan Haraç, Arpik Misakyan yönetiminde partinin politikasına sadık bir yayın organı olmaktan uzaklaştı, daha bağımsız bir çizgiye oturdu. Avrupa’da yaşayan Ermenilerin, ‘Beyaz Soykırım’ olarak adlandırılan asimilasyona karşı direnci yıldan yıla kırılır ve Ermenice okuyabilenlerin sayısı günden güne azalırken, Haraç da bu çoraklıktan nasibini aldı. 1915 felaketinden canını kurtarabilen nesil artık öte dünyaya göçüyor, Ermenice edebiyatın ve yazının Avrupa’daki temsilcileri, diaspora Ermeni edebiyatının yaratıcıları birer birer sahneden çekiliyordu. Sayıları yarım milyonu yaklaşan Fransa Ermenilerinin pek çoğu, ekmek kavgası peşinde, konfeksiyon atölyelerinde, kuyumcu imalathanelerinde, fabrikalardaydı. Yeni kuşaklar Ermenice bilmiyor, okuyamıyordu.

Bütün bu güç koşullar altında, Haraç da günden güne içine kapandı, yeni zamanların yeni değerlerine ayak uydurmakta zorlandı; canlılığından, çoksesliliğinden pek çok şey yitirdi. Gazeteyi 52 yıldır yöneten, daha çocuk yaşta onun en parlak zamanlarının tanığı olmuş, bugün artık seksen yaşını aşmış olan Arpik Misakyan’ın yorgunluğu, umutsuzluğu, bütün ikna çabalarına, destek önerilerine karşın Haraç’ı sürdürmek istemeyişi, pek çoğumuza hüzün veriyor. Zira Haraç’la birlikte, diaspora Ermenileri için bir yüzyılın sona erişi de resmiyet kazanıyor. Bu, ölümle, göçle, savrulmayla başlayan, tutunma, direniş, yok oluş sarmalında devam eden bir felaketler çağıydı. O felaketler çağının tanıklarından biri olan Haraç’ın son nefesini vermesiyle, Ermenilerin 20. yüzyılı da perdelerini kapamış oldu.

*

Ama hayat devam ediyor. Bugün, Haraç okurlarına veda ederken, Paris’ten, bir grup aydının Nor (Yeni) Haraç’ı kurmak için çalışmaya başladıkları haberleri geliyor. Onlar, Haraç’ın 27 Mayıs sayısında yer alan açıklamalarında, yeni gazeteyi ekim ayında yayımlamayı planladıklarını müjdeliyorlar bizlere.

Arpik Misakyan, Haraç’ı kapatmayı neden bir zorunluluk olarak gördüğünü anlattığı son yazısında, geçen yüzyılın en büyük Ermeni yazarların
dan Şahan Şahnur’un hep “Başyazılar iyimser bitmelidir” dediğini hatırlatıyor, bu iyimserliği korumaya gayret etse de, artık veda vaktinin geldiğini söylüyordu.

Misakyan’lar
ın emeği ve Haraç’ın 84 yıllık macerası önünde saygıyla eğildikten sonra, yeni bir Haraç’la, yeni yüzyılı selamlamanın zamanıdır belki de. Fransa Ermenilerinin ona ihtiyacı var gibi görünüyor. Bizim de…

Kim bilir, belki de Şahan Şahnur hakl
ıdır. Belki de iyimser olmak için daima bir sebep vardır.



Her zaman, her yerde gazeteci
Şava
rş Misakyan (1884-1957)

Haraç’ın kurucusu Şavarş Misakyan, Ağustos 1884’te, Surp Asdvadzadzin Yortusu’nda, bugün Erzincan’a bağlı olan Zımara (Altıntaş) köyünde doğdu.

Ailecek İstanbul’a taşındıklar
ında, Şavarş 6 yaşındaydı. Kumkapı’daki Bezciyan okulunda, ardından Karaköy’deki Getronagan Lisesi’nde okudu. 1896’daki Osmanlı Bankası baskını sonrasında Getronagan kapatılınca, Gedikpaşa’daki Amerikan okuluna girdi. Ardından, Merzifon’da, Amerikan misyonerlerin yönetimindeki Anadolu Koleji’ne gönderildi, ama “Orada insanın ruhunu kurutuyorlar” diyerek okulu bıraktı ve ailesinin yanına döndü.

16 gibi çok erken bir yaşta basın dünyasına adımı attı. İlk yazıları Surhantag (Haberci) gazetesinde yayımlandı. 1908’de, Meşrutiyet’in ilanından sonra, Zabel Yesayan, Keğam Parseğyan ve Vahram Tatul gibi dönemin önde gelen yazarlarıyla birlikte Aztag (Etken) gazetesini ve Levon Ğaribyan’la birlikte Ardziv (Kartal) Kitabevi’ni kurdu. 1909’da İstanbul’da Taşnaktsutyun’un yayın organı Azadamard (Özgürlük Kavgası) kurulunca, Aztag’ın yayımına son verdi. Erzurum’da, yine Taşnak Partisi tarafından cıkarılan Haraç’ın (İleri) editörlüğünü yürüten Yeğişe Topciyan’ın öldürülmesi üzerine, 1911’de bu gazetenin başına geçti. İstanbul’a döndükten sonra, hem Azadamard’ın yayın kurulunda yer aldı, hem de, aynı adlı haftalık edebi gazetenin editörlüğünü üstlendi.

24 Nisan 1915’te iki yüzü aşkın Ermeni aydın tutuklanıp Çankırı ve Ayaş’a sürüldüğünde, Şavarş Misakyan gizlenerek ölümden kurtulmayı başardı. Saklandığı yerden, Sofya’da yayımlanmakta olan Hayasdan (Ermenistan) gazetesine, yaşanan olaylar hakkında günü gününe haberler geçti.

1916’da gizlice Bulgaristan’a geçmeyi istediyse de, Vladimir Dimitriev adlı Bulgar bir ajanın ihbarıyla yakalanıp tutuklandı. 26 Mart
1916’da Kısm-ı Siyasi’ye götürüldü. Güncesi ve diğer yazmaları Harutyun Mıgırdiçyan adında Ermeni bir muhbir ve Ermenice bilen Süreyya Sırrı Bey tarafından incelendi. Aylarca sorgulandı ve işkence gördü. Bir gün, sorguya götürüldüğü sırada, üçüncü katın merdivenlerinden aşağı atlayarak intihar etmeyi denedi. Bacağından, kolundan ve başından yaralandı, ancak hayatta kaldı. Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanarak beş yıl hapse mahkûm edildi.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından, İtilaf devletlerinin müdahalesiyle 27 Kasım 1918’de s
erbest bırakıldı. Azadamard’ın devamı olarak yayınını sürdüren Cagadamard (Cephe) gazetesinin başyazarlığına getirildi. Bir yandan da, uluslararası alanda süren savaş sonrası diplomatik görüşmelere katıldı. Kafkasya’ya, Avusturya’ya, Fransa’ya ve İngiltere’ye gitti.

Kasım 1922’de, İstanbul’u terk ederek Sofya’ya geçti. Burada, İstanbul’dan tanıdığı Diruhi Azaryan’la evlendi. Ağustos 1925’te, Paris’te Haraç’ı kurdu. Babasının ardından, gazeteyi tam 52 yıl boyunca yönetecek olan kızı Arpik 1926’da doğdu. İlk yıllarında iki günde bir yayımlanan Haraç, 1927’den itibaren günlük olarak çıkmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Paris’in Almanlar tarafından işgal edilmesiyle, gazete yayıma ara verdi. Misakyan, Ermenice yasadışı yayınlar yoluyla direniş hareketine destek oldu. Savaştan sonra, 26 Şubat 1957’de ölene dek gazetenin başında kaldı. İki bin kişinin yer aldığı cenaze alayı, kiliseden çıktıktan sonra bir süre Haraç bürosunun önünde durdu. Şavarş Misakyan, Père Lachaise’deki aile mezarlığına gömüldü.
(Kaynak: Şavarş Misakyan, Orer yev Jamer [Günler ve Saatler], Paris, 1958)



Haraç: O mucizevi, o zorunlu yabanlık duygusu


MARC NICHANIAN


Haraç. İlk gençliğimi, delikanlılığımı anımsatan bir ad.


Haraç, Ermeniceyi öğrendiğim okul.
Tatil günlerinde, büyükannemden önce ben koşardım kapıya, posta ile gelen Haraç’ı alıp okumak için. Her şeyi okurdum, baştan sona, çoğu kez de yüksek sesle. İlk sayfada ulusal ve uluslararası haberler olurdu. Zor değildi. Çoğu zaman Hrant-Samuel’in kaleminden çıkan başyazı da olurdu. Bir çeşit Ermeni tarihini, hamasi bir tarihi oradan öğrendim diyebilirim. Bizler için yılın anlamlı günleri dini yortular değildi. Tanrı’ya şükür, kiliseye ayak basmazdık. Bizim kilisemiz Haraç’tı. Dini yortular yerine, Hrant-Samuel’in makalelerinden parti bayramlarını takip ederdik: Khanasor, Osmanlı Bankası Baskını, Davo’nun ihaneti, Yıldız suikastı, Cumhuriyet’in ilanı, abartılan ve yıldan yıla tekdüzeleşen hatıralarla, kör topal ilerleyerek… Tam anlamıyla bir ‘Azizler Kitabı’.

Sonra sıra iç sayfalara gelirdi. Uzun soluklu ve çoğunlukla beni aşan bir dille yazılmış yazılardı bunlar. Çağdaş Ermeni edebiyatını orada öğrendim. O sayfaların vaizlerinden biri de Yetvart Simkeşyan’dı. Varujan’dan, Siamanto’dan, Medzarents’den bahsederdi periyodik ve birbirinin tekrarı yazılarıyla. Bunalırdım. Her şeyi anlayamıyordum. Ermenicem yeterli değildi. O dilin güzelliğine hayrandım. Benim ‘boy’umu aşıyordu. Yıldırıyordu da. O düzeye asla erişemeyeceğimden, asla büyümeyeceğimden emindim. Sanki benden ötede, büyülü bir dünyaydı. Bazı kelimeleri büyükanneme sorardım. Sadece karşılığını söylemekle yetinmez, çözümler, açıklar, anlamamı kolaylaştırırdı. Ancak, açıkladığı sözcükler bana ait değildi. Asla da olmayacaktı. Büyüklere has bir zenginlikti bu. Kötücül bir kıskançlıkla kıskanırdım, neredeyse nefretle. Büyükannem –otuz yıldır Fransa’da yaşadığı halde– sadece Ermenice bilirdi. Açıklamaları Ermeniceydi, bir dilden öbürüne geçmez, sözlük kullanmazdı.

Gün geldi, Haraç’ta yazmaya başladım. Önceleri sanki kekeler gibi, eğreti, sonra gitgide daha kendimden emin. Başka arzum yoktu, başka ufuk yoktu. Dünya orada başlıyor, orada bitiyordu. Şahan Şahnur’a Haraç’ta rastladım (hakkında Fransızca bir inceleme yazmıştım). Gazete çevresindendi. Günleri sayılıydı. Boğuluyordum. Üstatla konuşuyordum (Çilekeş üstat… Aleyhine yeni bir kampanya başlamıştı). Sanırım 1972’ydi.


Daha sonraları, Ermenicenin ufku Beyrut’u, Venedik’i, İstanbul’u kapsayarak genişledi. Haraç, Ermenice işleyen zihnimin temeli olarak kaldı. Bu acıdan istisna değildim. Eminim, Paris’in Ermenice günlük gazetesi, birçokları için günlük besin, düşünsel ufuk, özlem, hayatı tamamlayan ve anlamlı kılan etkendi. Böyle bir işlevi üstlenebilmesiyle, türünün tek örneğiydi muhtemelen. Günümüz diasporasında, herhangi bir parti gazetesinin, genç okurları tarafından, benzer bir bağlılıkla, samimiyetle, sonsuz bir beklentiyle okunabileceğini sanmıyorum (tabii, genç okurları varsa). Bana öyle geliyor ki, bu mucizeyi gerçekleştiren, Şavarş Misakyan’ın ruhudur. Son zamanlara kadar canlılığını koruyan, bu ruhtur. Yeri doldurulamayacak bir ruh. Uzun soluklu koşulara, eziyetlere göğüs geren bir ruh. Dayandı da. Bugüne kadar dayandı. Bizi ihtiyarlığın eşiğine getirdi. Çocuktuk, yaşlandık. Haraç yoldaşımız oldu. Bir hüzün var tüm bunlarda, evet. Kişisel anılarımızla ilgisi olmayan bir hüzün. Topluca, milletçe sürgündük. Çocukluğumda biliyordum; yaban diyarda yaşıyorduk ve bu yabanlık kalıcıydı. Ermenice gazetelerin, yaban ellerde ‘anadil’i koruyan etken olduğunu sık sık duyarız. Gerçekte korudukları ise, o mucizevi, o zorunlu yabanlık duygusudur. Sanki bir borç yüklerler çocuğun omuzlarına, bir görev, bir sorumluluk. Hüzün, o küçük yaşta hissedilen sorumluluktan kaynaklanıyor. Ve beni ağlatıyor. Haraç’ın hatırası beni ağlatıyor. İçten içe. Sessizce. Zayıf omuzlarım için çok ağırdı. Dilin bütün ağırlığı bana yüklenmişti. Ve taşıyordum onu. İnliyordum. Bugün o iniltiyi hâlâ duyuyorum.



Gazeteler okursuz
yaşayamazlar

SEVAN MINASSIAN, Öğrenci, Paris


Haraç’la güçlü bir bağım vardı. Her gün gazeteyi elime aldığımda, önce manşetini
okur, ilk sayfadaki başlıklara göz gezdirdikten sonra ilgimi çeken haberlere geçerdim. Sayfayı çevirdiğimde, diasporadaki farklı Ermeni topluluklarından haberlerin yer aldığı ‘Kağute Kağut’ bölümü ve roman tefrikalarının yayımlandığı köşenin dışında, gözlerim ilginç makaleler arardı.

Bu ritüel, Ermenice okumak ve Yerevan’dan veya İstanbul’dan haber almak için günün tek fırsatı olurdu benim için. İlginç olan, Haraç’ın sayfaların
da hangi olay yer alırsa alsın, gazetenin aynı kalmasıydı. Masamın üstünde, tabağımın yanında, günlük olaylara değinen bir köşe… Zamanın Haraç üzerinde bir gücü olmadığına ikna olmuştum. O, benden, nüfuz edebileceğim şeylerden ötede duruyordu.

Yanılmışım. Haraç’ın yayıma son vermesinin ne anlama geldiğini şimdi anlayabiliyorum: Onun, 80 yıldır halkıyla kurduğu bağ benzersizdi. Bugün, Paris asıl şimdi bir ‘kağut’a (koloni) dönüştü. Çünkü aramızdaki bağ artık anadille kurulmuyor; sadece suni bir aidiyet hissi… Anadil (ve onun kültürü) bizden uzaklaştıkça, ‘kağut’, kendimizi bulacağımız değil, bizi ‘ötekilerden’ ayıran bir şekle bürünüyor. Haraç’ın bu ‘marşsız geri çekiliş’i* Şahan Şahnur’un romanının adındaki kehaneti anımsatıyor. İtiraf etmek gerek ki, Haraç (ve dolayısıyla Ermenice günlük gazete) okuyanlar olarak, sayıca çok az kalmıştık. Gazeteler okursuz yaşayamazlar.

* Şahan Şahnur’un 1927-29 tarihli romanı Nahançı Arants Yerki (Marşsız Geri Çekiliş), diaspora Ermenice edebiyatının en önemli eserlerinden biridir.


‘Haraç-Fransa’ şıkkı ve
hâlâ direnenler

VAHAKN KEŞİŞYAN, Öğrenci, Beyrut


Halep’te, okullarda veya derneklerde düzenlenen genel kültür yarışmalarındaki sorular, pek derinliği olmayan, bilgi içerikli sorulardı. Böyle bir yarışmada karşılaşmıştım ‘Haraç-Fransa’ şıkkıyla. Şıklar arasında, ‘Nor Giyank (Yeni Yaşam) - Amerika’; ‘Arev (Güneş) - Mısır’ ve ‘Alik (Akım) - İran’ da vardı. ‘Şık’ diyorum, çünkü bunlar birer gazete olmaktan çok, yarışma sorularının yanıtıydı bizim için. Bir yandan da, toplumun “Haraç abonesi” diye andığı, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen kişiler vardı ki, onların ‘hazine’si, elden ele dolaşarak okunuyordu.

İtiraf etmeliyim ki, Haraç’la ilk fiziksel temasım Beyrut’taki bir Armenoloji Kütüphanesi’nde oldu. Gazete ne kadar önce basılmıştı hatırlamıyorum, ancak kütüphane sorumlusuna, günlük bir gazeteyi üç hafta sonra okumanın ne anlama geldiğini sorduğu
mda, bana, Haraç’ta, zamanla ilgisi olmayan, gerçekten ‘iyi’ makaleler yayımlandığını söylemişti.

Bu noktada, ‘iyi’nin ne olduğunu sorgulamaksızın, Haraç’ta Halep ve Beyrut’tan gönderilen makalelerin de yayımlandığını belirtmek istiyorum. Bu makalelerin, yerel gazeteler yerine, neden uzaklardaki Haraç’ta yayımlandığı ise muhtemelen içerikleriyle ilgiliydi. Sonuçta, Halep ve Beyrut’taki gazetelerin, her kesimden gelen, her tür makaleyi
yayımlamadığı, bir sır değil.

Haraç’ın bu rolü, onun modernleşmek konusunda yaşadığı güçlüğü aşamaması nedeniyle eksik kaldı. Oysa Haraç bu yolla, özgür bir düşünce platformuna dönüşerek yerel gazetelerin yerini tutabilirdi. Okurların birçoğu, yerel gazeteleri bile artık internetten okuyor. Kıtalarca uzakta yayımlanan bir gazete, belki de ancak bu şekilde
yeni okurlar edinebilirdi.

Görmemiş ve okumamış olsak da, küçük yaştayken Fransa’da bir Haraç olduğunu ve onun “bizim” gazetelerden biri olduğunu öğreniyorduk. Bugü
n, yayımını durduran Haraç’a baktığımızda, ister istemez, diğer gazetelerimize ‘hâlâ direnen’ sıfatını vermek gerekiyor.


Bir dönemin sonu


ISABELLE KORTIAN, Gazeteci, Paris


Büyükannemi Haraç okurken
hatırlıyorum. Babamı Haraç okurken hatırlıyorum. Çocuklarım, beni her zaman Haraç okurken gördüler ve Ermenice okumayı Haraç sayesinde öğrendiler. Tüm bunları, Avrupa’da tek ve son Ermenice günlük gazete olan Haraç’ın yayın hayatına son verilecek olmasının bende yarattığı telaşı anlatmak için söylüyorum.

Bu olay, boyutu ölçülemeyecek kadar büyük bir skandaldır. Bu, herkesin birbirine kayıtsız ve ilgisiz olduğu diasporada Ermeni dilinin de kaybedildiği anlamına geliyor. Ocak 2009’da, İstanbul’da yayımlanan Nor Marmara gazetesinin başyazarı Rober Haddeciyan ile, birkaç ay sonra yaşanacak olan bu felaket hakkında konuşmuştum. Arpik Misakyan çok uzun yıllardır Haraç’ın başında, Haddeciyan da gazetesini kırk bir yılı aşkın bir süredir yönetiyor. Haklı olarak, ‘Ermeni basını’ olarak adlandırılabilecek yayınların bundan böyle İngilizce, Fransızca, Türkçe dillerinde olacağının altını çiziyor: Ermenistan’dan uzakta, diasporada, Batı Ermenicesi yavaş yavaş bir ölü dile dönüşürken, Ermenicenin yokoluşunun sonuçlarını kim öngörebilir ki?

Arpik Misakyan, Ermeni basınının en büyük simgelerinden biri olarak kalacaktır. Ona duyduğum saygı sonsuz. Mesleğim olan gazeteciliği ve daha pek çok şeyi ondan öğrendim. Misakyan’ın Türkiye ve Ermenistan hakkındaki görüşlerine, gazetenin pek çok abonesi katılmıyordu; bu duruma üzülen Misakyan, uzun zamandan beri Haraç’ta yazmıyordu. Sessizliğini, gazetenin kurucusu olan babası Şavarş Misakyan’dan değil ama, bir başka büyük aydın olan Şahnur’dan bir alıntı yaparak bozdu: “Başyazıyı daima iyimserlikle bitirmek lazım’ derdi Şahnur. Ama görüyorsunuz ya, bugün görüş alanı hayli karanlık.”


Sadece yüzde bir


VİLMA KUYUMCUYAN, Gazeteci-Çevirmen, Paris


Avrupa’nın tek Ermenice günlük gazetesi olan ve 84 yıldır yayımlanan Haraç, 30-31
Mayıs’ta çıkan son sayısıyla okuyucularına veda etti. Yayın direktörü Arpik Misakyan, yaptığı açıklamada gazetenin abone sayısının 1000’in altında olduğunu söyledi. Fransa’da yaşayan Ermenilerin sayısının 500 binlere ulaştığı sık sık dile getirildiğine göre, Haraç’ın tirajının ne kadar düşük olduğu görülebilir. Bu bölgede 100 bin ailenin yaşadığını varsayarsak, bunlardan ancak yüzde birinin evine Ermenice gazete girdiği ortaya çıkıyor. Aynı şekilde, Ermeni okullarına giden çocukların toplam sayısı da 1200. Bu sayılar, Fransa’da yaşayan Ermenilerin, Ermeni diliyle ve kültürüyle olan bağlarının ne kadar zayıf olduğunu görünür bir şekilde ortaya koyuyor.

Oysa, bundan daha iki yıl önce, gazetenin kurucusu Şavarş Misakyan’ın ismi, Paris’te bir meydana verilmişti. Bunun yanı sıra, çeşitli yerlere, üzerinde Ermeni alfabesinin bulunduğu haçkarlar dikiliyor. Ancak bu alfabeyi okuyamayacak, Misakyan’ların mirasını devam ettiremeyecek durumdaysak, Ermeni kimliğinin ve kültürünün ne kadar dışımızda, güncel hayatımızdan ne kadar uzakta olduğunu görmek sanırım zor değil. Günlük hayatta haşır neşir olamadığınız kültürü, bir biblo gibi büfenin üstüne koyup seyredersiniz. Bunu folklorik bir kimlik olarak da adlandırabiliriz. Diasporanın oluşumundan yaklaşık yüz yıl sonra gelinen nokta budur. Fransa’da yaşayan Ermenilerin sadece yüzde biri kendi dilini ve kültürünü koruma çabası içinde.

France-Arménie dergisinin son sayısında, Sona Akachian, Haraç’la olan bağını bakın nasıl dile getirmiş: “Haraç sanki evimizin bir ferdi haline gelmişti. Babam Haraç’ı eline alıp okur, bizler de etrafında toplanıp dinlerdik. Onu toprağa verdiğimizde, ceketinin bir cebine Haraç gazetesini, diğer cebine ise bir avuç Kharpert (Harput) toprağı koyduk...”


Son sözüm ise, diasporayı ‘şeytanlaştırmaya’ çalışıp, diaspora dendiği anda şahinlerden bahsederek ‘Baskın’ çıkmak isteyenlere: Ancak yüz yıl dayanabilmiş olan diaspora, o kadar halsiz ve takatsiz bir halde ki, onu gözünüzde büyütmeye değmez. Haraç gazetesi, bunun en belirgin örneği.


Yeninin başlangıcı

GARABED DAKESYAN, Eğitim bilimci, Paris


Son 50 yılın tarihi, kayıpların da tarihidir aynı zamanda. Sorumsuz suskunluğumuzda yankılanan kayıplar. Daha da kötüsü, yitirilen kurumların tarihsel görkemi, kullanabileceğimiz bir tatmin aracı olarak, yaşadığımız zamanların sorumluluğundan kaçışın da gerekçesi oldu. Umarım Haraç örneği bir istisna olur. Haraç, diaspora şartlarında tarihselleşmenin olgusudur; bu yüzden de, yayını kesintiye uğrasa da sonlanamaz. Zira tarih bizi cağımızın iletişim dünyasını anlamaya teşvik ediyor, yönlendiriyor, hatta bu yaşamsal önemdeki alanı dayatıyor. Haraç’ın yayınını durdurma kararını, bir yenisinin başlangıcı olarak anmak umuduyla…



--------------------------------------------------

Yeni Haraç yolda


Fransa’da, Ermenice günlük yayın yapan tek gazetenin kapanacak olmasından rahatsızlık duyan bir grup aydın, Haraç’ın yayımı sonlandırmasından birkaç gün önce, 27 Mayıs’ta yayımladıkları bir bildiriyle, ‘Yeni Haraç’ın kuruluşu için kamuoyundan destek istedi.


Les Amis de ‘Nor Haratch’ (‘Nor Haraç’ Dostları) adına verilen ilanda, Keğam Kevonyan, Norvan Başepiskopos Zakaryan, Khaçig Tölölyan, Armen Mutafyan, Marc Nichanian, Peder Harutyun Bızdigyan, Krikor Beledian, Anahid Der Minasyan, Kevork Der Vartanyan, Harutyun Kürkcüyan gibi, Fransa’nın önde gelen Ermeni aydınlarının ve din adamlarının imzası vardı.


Haraç’ın yayımına son vermesinin ardından, Fransa’da Ermenice bir gazete beklentisinde olan çok sayıda kişinin bulunduğunun belirtildiği bildiride, Haraç’ın eksikliğini giderecek ve aynı zamanda ekonomik olarak bağımsız, kendi kendine yetebilen yeni bir gazete ihtiyacının kaçınılmaz olduğuna vurgu yapılıyor. Yeni gazetenin yayın çizgisinin, sorumlu bir müdürün yanı sıra, üç ila beş kişiden oluşacak olan bağımsız bir yayın kurulu tarafından belirleneceğinin ifade edilerek, ‘Yeni Haraç’ın yayın hayatına Ekim ayında başlamasının öngörüldüğü belirtiliyor.


Bildiride ayrıca, gazete hakkındaki gelişmeleri kamuoyu ile paylaşmak, konuya ilişkin olarak toplumu bilgilendirmek ve gazetenin kuruluş aşamasında gerekli olan maddi imkânları sağlamak amacıyla ‘Yeni Haraç’ın Dostları’ adında bir dernek kurulduğu da duyuruldu.


‘Yeni Haraç’a destek olmak ve ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, şu adres ve telefonlara başvurabilir:

Les Amis de ‘Nor Haratch’
Association de Loi 1901
16 rue Mandar 75002 PARIS
tel: 06 24 41 84 64 (telesekreter)
e-posta: amis.norharatch@free.fr

1920’ler asr-ı saadet mi?

Agos, 12 Haziran 2009


DTP Muş milletvekili Sırrı Sakık’ın Çanakkale’de yaptığı konuşma, ulusalcı-milliyetçi basında Atatürk’e hakaret zeminine çekildi ve belden aşağı darbelerin hedefi oldu. Bu tepkiler elbette tutucu ve ayrımcıydı. Halbuki, Sakık’ın, Kürtlerin bu vatanı Türklerle birlikte kurmasına atfettiği kutsiyetin, bambaşka bir açıdan ele alınması gerekiyor.

Sakık, partisinin il kongresinde yaptığı konuşmada, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatan için mücadele ettiklerini belirttikten sonra, Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin bu iki halk olduğunu, ancak sonraki yıllarda bu mirasın terk edilerek Kürtlerin dışlandığını vurgulamıştı: “Çünkü, Çanakkale’de ölenler ortak vatan için mücadele ettiler. Ama ne yazık ki, 1921’de Anayasa’da ‘Bu vatan Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır’ diyen Mustafa Kemal ve arkadaşları, 1924’ten sonra, red ve inkâr politikalarıyla, Çanakkale’de toprağa gömülenlere ihanet ettiler.”

Sakık’ın sözleri, DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün, hafta sonunda Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Barış İçin Diyalog’ konferansındaki “Türkiye 1920’lerdeki ruhunu arıyor” sözleriyle birlikte düşünüldüğünde, bu fikrin DTP yönetiminde genel bir kabul gördüğü sonucuna varabiliriz. Parti programında da yansımasını bulan bu tavır, Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ilişkin yanlış bir tarih yorumuna dayanıyor.

Kürtlerin, Cumhuriyet’in “kurucu ve asli unsurlarından biri oldukları için” Türklerle eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunan bu görüş, tam da Sakık’ın ve Türk’ün şikâyetçi olduğu modern ulus devlet zihniyetinin içerisinden konuşuyor, o zihniyetin arazlarını taşıyor. Çanakkale gibi, bütün imparatorluk unsurlarının kan döktüğü bir savaşa ve gayrimüslim toplulukların bu topraklardan ilelebet kovulması anlamına gelen ‘milli’ mücadeleye yapılan bu vurgunun, bizleri vatana sadakat/vatana ihanet sarmalına sürüklemesi kaçınılmaz. Oysa DTP’nin savunduğu, kimsenin sadakatini her gün yeniden ispatlamak zorunda kalmadığı yeni bir yurttaşlık anlayışı olmalı.

Sorun, DTP’nin parti programında yer alan, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini yücelten ve bu bağlamda, geçmişte işlenen suçları mahkûm etmek yerine, onlara ortak olmakta direten bir yoruma dayanıyor: “Ülkemizin bugün içinde bulunduğu ağır ekonomik, siyasi sorunların temelinde, kuruluş sürecinde Anadolu ve Mezopotamya da yaşamış olan uygarlıkların mirasını taşıyan farklı etnik ve dini toplulukların emeği üzerinde şekillenen cumhuriyetin; sonraki yıllarda kuruluş felsefesinden uzaklaşması gelmektedir.”

DTP, Cumhuriyet’in kuruluşunun, bu coğrafyanın çok kültürlülüğünün yok edilmesi projesi olduğunu görmezden gelerek, 1921-24 arasını bir tür asr-ı saadet, 1924 sonrasını ise bu asr-ı saadete ihanet olarak kabul ettiği ve İttihatçılıkla Kemalizm arasındaki bağları görmezden geldiği sürece, samimi bir çoğulculuktan söz edebilir mi? Bu tavır, nihayetinde, Kürtleri Türklerle birlikte asıl ve üst, diğer halkları tali ve ast diye konumlandırmak anlamına gelmez mi? Bu duruşun, geleneksel millet-i hâkime tavrından bir farkı var mı?

Oysa DTP, bugüne dek biriktirdiği acı deneyimlerle, çok kültürlü yurttaşlık ve demokratik bir cumhuriyet için projeler üretmeye mecbur ve buna muktedirdir. Yeter ki, çözüm aranırken, ‘asli unsur’ gibi adil olmayan kavramlardan medet umulmasın, buradan sağlanacak ‘sadık vatandaş’ imajına gönül indirilmesin.

Söz hakkı

Agos, 12 Haziran 2009

Kürt sorununda çözüm olasılığının ufukta görünür gibi olduğu bir dönemde, Günlük gazetesinin yayınının mahkeme kararıyla bir ay durdurulması hangi akla hizmet ediyor?

Yıllardır Kürt halkının taleplerini dile getirmeye çalışan bir basın geleneğinin son halkası olan Günlük, 1 Haziran’da yayımlanan sayısında, Diyarbakır Kültür Sanat Festivali’nin kapanış konseriyle ilgili haberde, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın posterinin ve “Bu halk rüyasını gerçekleştirecek” yazılı pankartın yer aldığı bir fotoğraf kullandığı için kapatma cezası aldı. Ardından, ertesi günkü sayıda yayımlanan iki yazı nedeniyle bir ceza daha geldi.

Ahmet Altan, Hale Soygazi, Murathan Mungan, Orhan Pamuk,
1994'te bombalanan Özgür Ülke gazetesine destek eyleminde.


Bu kararlara dayanak oluşturan Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) 6. maddesinin, önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından, basın özgürlüğünü engelleyeceği gerekçesiyle, iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşındığını, ancak yüksek mahkemenin yıllardır bu itirazı görüşmediğini de hatırlatalım.


Gazetenin yayın yönetmenleri Ayhan Bilgen ve Filiz Koçali, yaptıkları yazılı açıklamada, “Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan gazetecisine her kesim Kürt sorununda çözüm yollarını tartışırken, gazetelerde, televizyonlarda konuyla ilgili yazılar yazılır, programlar düzenlenirken” “Günlük’ün susturulmaya çalışıldığına” dikkat çektiler.


Başbakan, geçen akşam televizyonda, DTP’lilere neden randevu vermediğini, hiç de ikna edici olmayan gerekçelerle açıklıyordu. Hemen ardından, Kürtlerin sesi olmaya çabalayan bir gazete iki aylığına kapatıldı. Türkiye, Kürt sorununu, Kürtlere söz hakkı vermeden ‘çözmek’te ısrarlı görünüyor.

Dilini çıkar

Agos, 12 Haziran 2009

Bir gazetede yazmaya çalışmak, her hafta şu ya da bu konuda ahkâm kesmek, insanın sık sık ofsayta düşmesine neden oluyor. Siz kendinizi bir şey sanıp, ciddiye alıp meseleleri etraflıca tartışmak için çabaladıkça, hayatın kendisi bütün sahiciliğiyle sizi yaya bırakıyor, cehaletinizi ve olan bitenden bihaberliğinizi tekrar tekrar hatırlatıyor.

Geçen hafta Türkiye’de anadilinde eğitim sorunundan söz edene kadar haberdar olmadığım bir sivil itaatsizlik projesi, yaratıcı aklın, gazete sütunlarında paralamaya çalıştığımız fikirlerden çok daha etkili olduğunu anlattı bana.

Adını, Kürtçenin yasaklı ‘q’, ‘w’ ve ‘x’ seslerinden alan ve internet üzerinde, http://www.qwx2009.org adresinde yürütülen ‘Dilini çıkar’ projesi, farklı kültürel ve etnik kimliklere sahip vatandaşları tektipleştirmeyi hedefleyen politikalara karşı çıkmak amacıyla, herkesi dil çıkarmaya davet ediyor.

İşlem basit. Fotoğraf makinesinin karşısına geçip dilinizi çıkardıktan sonra, resminizi projenin internet sitesine yüklüyorsunuz. Projenin amacı, dil çıkaran insan fotoğraflarını bir araya getirerek, ‘tek dil, tek kültür’ anlayışına karşı kolektif bir direniş alanı yaratmak.

Dil çıkararak direnmek... Ne güzel eylem!

'orantılı güç'müş