Devran döne, umut yetişe

Agos, 25 Haziran 2010

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte

Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını

Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru

Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?


En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne

İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar

Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas

Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

(Ece Ayhan, ‘Açık Atlas’tan)


Bize kimin yasının tutulmaya değer olduğunu söylüyorlar; kimin arkasından ağlayacağımızı. Hangi ölünün cennetlik, hangisinin ‘leş’ olduğunu. Hangi cesedin bizden, hangisinin onlardan olduğunu söylüyorlar.
Bizim yerimize karar veriyorlar; bizleri birer piyon olarak satranç tahtasına sürüyor ve can almamızı, can vermemizi istiyorlar. Bizden insanlığımızı, bizden bizi çalıyorlar.

Her biri birbirinden yoksul çocuklara birbirlerini öldürmekten başka yol bırakmıyorlar. Kahramanlığı, korkmamayı, vatan için ölmeyi, vatan için öldürmeyi marifet belletiyorlar. Korkunun, dehşetin, kaçıp gitme arzunun üstünü örtüyor, gerçek olmayan bir gerçeklik icat ediyor, hepimizin o gerçekliğe inanmamızı, o gerçekliğin totemlerinin, bayrak direklerinin etrafında kenetlenip dans etmemizi bekliyorlar.
Karatahtalar önünde sözlüye kaldırıp, vatan için dökülen kanın asil ve kutsal olduğunu, boşa akmadığını, asla yerde kalmayacağını öğretiyorlar okumayı yeni sökmüş miniklere.

“Bu vatan hepimizin” diyorlar, ama ‘hepimiz’e beni, sizi, onları, başkalarını katmıyorlar; vatan onlar kimi isterse onların vatanı oluyor, ama asla ekmeğini oradan çıkaranların, oraya düşüp oraya gömülenlerin değil.

Yukarılarda bir yerlerde, gücün, iktidarın etrafında dönüp duran pervane böcekleri, kâh gözyaşı döküp kâh meydan okuyarak maskeli balolarda birbirini ağırlayan muktedirler, beyler ve efendiler, can korkusu, evlat acısı, yürek yarası bilmeyen gidi gidiler, kösele suratlı tuzu kurular…

Aşağıda, işsizi, çobanı, işçisi, anasızı, babasızı, bahtsızı, kadersizi, kademsizi; zorunlu göçün, depremin, krizin mağduru. Yirmisinde, on sekizinde, yirmi üçünde. Tek çocuğu, kazan artığı, üç çocuklusu. Anası merdiven silen, babası hep hasta olup çalışamayan, bacısı evde, evlenip dayağını yiyeceği en uygun koca adayını bekleyen.

Sizi kim anlar, kim yanar size, kim acır, kim hatırlar sizi?

Başkasının çocuğunu sakınmak

Çocukları ölmeye ve öldürmeye değil, yaşamaya ve yaşatmaya göndereceğimiz günler de gelecek elbet. Ortasından ikiye bölünmüş güzel Kıbrıs’ın şairi Neşe Yaşın’ın dediği gibi, yalnızca kendi vatanımızı değil başkalarının vatanını da sevmeyi öğreneceğimiz, yalnızca kendi oğullarımızı değil, başkalarının oğullarını da sakınacağımız vakitler gelecek. Annelerin korkudan ve kederden değil mutluluktan ağlayacağı zamanlar…

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:

ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

(Ece Ayhan, ‘Meçhul öğrenci anıtı’ndan)

24 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Ömer Kara’nın annesi Elmas Kara’nın, oğlunun tabutuna sarılıp yüreğinin en derininden çıkardığı, “Sen niye öldün oğlum? Sen neyin bedelisin?” sorusu karşısında başını yere eğmeyecek, gözlerini kaçırmayacak, omzu kalabalık general, ensesi kalın siyaset erbabı yok bu memlekette.

Ama salt onlar mı? Bizler, biz insanlar, biz kalabalıklar da sorumlu değil miyiz çocukların dağlarda, karakollarda, yollarda ölmesinden, öldürmesinden?

Gölge oyununa, mış gibi yapmaya dur demenin vakti gelmedi mi? Öldürülen asker çocuğa da, gerilla çocuğa da yanmanın, ikisinin canının hesabını onları ölüm tarlalarına sürenlerden sormanın zamanı değil mi hâlâ?

‘Şehit asker’e karşılık ‘ölü ele geçirilen terörist’ vicdansızlığını tarihin çöplüğüne yollamakla başlamalı. Türklük-Kürtlük davasıyla akan kan durur mu? Kürtlere hadlerini bildiren, onları tehdit eden, ağzı salyalı kalemşorun katillerle işbirliği yaptığını ilan etmeli. İradesini parmaklıklar ardına havale edip kendini mazlumiyete hapseden Kürtlere “Neden?” diye sormalı. Ölü bedenleri siyasi çıkar kapısı yapanların, şehit haberi aldığında gözleri beleren, kanı kaynayanların ipliğini pazara çıkarmalı.

Milliyetçi-ulusalcı gericilik bertaraf edilmedikçe hiçbir iktidarın bu meseleyi tek başına çözemeyeceğini anlamak gerekiyor. Hiçbir siyasi parti bunun yükünü tek başına omuzlayamaz. Bütün Türkiye, Türkleri ve Kürtleriyle, işte bu yüzden samimiyet sınavında.

Alnındaki yaradan boşaldı belki bütün kanı
Fakat nehirlerin akıyor dağların rüzgarlıdır

Bak yine çarpıyor kalbim

Ortasında kavganın

Gün ola devran döne, umut yetişe.

(Ahmed Arif, ‘Gün ola’dan)

Soru basit, cevabı basit, hayata geçirmesi zor...

Kürtler asker karakollarına, Türkler gerillaların gezdiği yaylalara canlı kalkan olmadıkça bu kan durur mu? Türkiye sokakları, caddeleri, “Barış! Aşiti!” diyen milyonlarca insanla dolmadıkça, barış bizim olur mu? Taptaze nefesli bir sivil itaatsizlik ruhunu yeşertip bütün paradigmaları altüst etmeden, bütün ezberleri bozmadan, gün olur, devran döner, umut yetişir mi?

Kültürel etkileşim üzerine

Agos, 18 Haziran 2010

Hrant Dink Vakfı’nın geçtiğimiz hafta sonu düzenlediği sempozyum, ‘kültür’ ve ‘etkileşim’ kavramları üzerinde yeniden düşünmemize vesile oldu.


Her şeyin tek yönlü, tek sesli, tek renkli bir dayatmayla Türkçü kisvelere büründüğü bir ülkede, gündelik hayatın, sanatın, hayatın yekpare, masif bir kütleden ibaret olmadığını; hâkim kılınmaya çalışılan kültürün aslında farklı kanallardan beslendiğini; bu toprakların başka dillere, başka edebiyatlara, başka şarkılara, başka oyunlara, başka kıyafetlere, başka güzelliklere de ev sahipliği yaptığını hatırlamanın, hatırlatmanın, emir-komuta zinciriyle kurgulanmış tarihsel anlatıları tersine çevirmenin yollarından biri de, ilişkilere, etkileşimlere dikkat çekmek şüphesiz.


Kültürel etkileşim kavramına biraz daha yakından bakıp, üzerinde etraflıca düşünmek için hangi soruları sormamız gerekiyor?


Mesela, etkileşenler kimlerdir? Farklı, birbirinden ayrık unsurlar mı, yoksa aynı bütünü oluşturan parçalar mı?


Etkileşimin sınırları nerededir? Başı, sonu var mıdır?


Güç ilişkilerinden bağımsız bir etkileşim mümkün müdür? Hâkim kültür, güdük bıraktığı, çoraklaştırdığı, can çekiştirdiği ‘alt-kültür’lerle girdiği her türlü ilişkiyi kâr hanesine yazmaz mı?

Meseleye bu yönden bakarsak, etkileşimden mi, yoksa bir tür kullanma ilişkisinden mi söz etmeli?


‘Ulusal’ addedilen değerler birbirleriyle etkileşir mi? ‘Ulusal’ olan, şundan ya da bundan aldığını en nihayetinde hep kendine mal etmez mi?

O halde, etkileşim ancak ‘ulusal’ın dışında mı mümkündür? Peki, insani boyuta indiğimizde yaşanan nedir?


Etkileşimin bir dikey bir de yatay boyutu varsa eğer, tepesinde devletin durduğu dikey hiyerarşili ilişkilenme şeklini bir yana, insanların, grupların yan yana durarak girdiği etkilenme biçimini diğer yana koyup, meseleyi bir de o gözlükle değerlendirmeliyiz demektir…

O halde, iktidar ilişkilerinin uzağında yeşeren temasları teşvik ederken, hâkim gücün dayattığı yolları da tersine çevirmeye uğraşmalıyız.


Yan yana yaşayanların birbirinden etkilenmemesi mümkün mü? Peki, yan yana yaşayanlar farklı kültürleri mi paylaşmaktadır ki, yaşayışlarında, inanışlarında, hal ve tavırlarındaki benzerlikleri etkileşim penceresinden değerlendirelim? Böyle yaparak onları birbirlerine yabancılaştırmış olmuyor muyuz? İnsanların doğallık içinde kurdukları ortak yaşama etkileşim penceresinden bakmak, onları kompartmanlara ayırmak, partikülarize, atomize etmek sonucunu doğurmaz mı? Atomlarına ayırdığımızı daha sonra nasıl bir araya getireceğiz?


*


Bu sorulara, her biri anlamlı olacak yenilerini eklemek mümkün. Herhalde, onlarca yıldır bize dayatılanlara karşı koymanın yolu da bu soruların yanıtlarını aramaktan geçiyor. Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Rum, Arap, Yahudi... Ama aynı zamanda zengin ve fakir, esnaf ve memur, burjuva ve proleter… Kadın ve erkek, heteroseksüel ve homoseksüel… Etkileşim nerede, nasıl, hangi boyutta, kimler ve neler arasında?

(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)

201Özil

Agos, 18 Haziran 2010

Bu köşede, bundan yaklaşık iki yıl önce, 17 Ekim 2008’de, Mesut Özil hakkında iki satır karalamıştım. Bugün Almanya milli takımının gözbebeği olan genç Mesut’un, henüz Türkiye mi, yoksa Almanya için mi ter dökeceği belli değildi. Doğduğu, yetiştiği ülkeyi, kendisine emek verilen ve kendisinin emek verdiği takımı, yani Almanya’yı mı tercih edecekti? Yoksa, ailesinin geldiği, şüphesiz kendisinin de çok derin bağlara sahip olduğu Türkiye’yi mi?

Sorunun yanıtı o zaman belli değildi. Belli değildi... Ama bu belirsizlik bile Türkiye’de bazılarını öfkelendirmeye yetiyordu.

Eski milli futbolcu, şimdinin yorumcusu Semih Yuvakuran mesela, bir televizyon programında, “Bir futbolcu eğer Türk Milli Takımı’na davet aldığında düşünmek için süre istiyorsa, onun üstünü hemen çizeceksin kardeşim!” diyordu: “Eğer bir adam Türklüğü yüreğinde hissetmiyorsa, zaten onun futbolculuğundan hayır gelmez!”

Hiddetleniyor, kendini tutamayacağını hissedince de kestirip atıyordu: “Bu konu hakkında konuşmaya değmez, kapatalım.”

“Hayır, kapatmayalım” demiş ve sormuştuk: Mesut Özil ne yapmıştı? Günahı neydi?

Doğduğu, okula gittiği, ismini duyurduğu, muhtemelen dilini Türkçeden daha iyi bildiği ülkenin milli takımını tercih etmeyi aklından geçirmişti... Kendini daha çok oraya ait hissettiği için. Veya, belki de sırf kariyeri açısından bunun daha doğru olduğunu hissettiği için.

Mesut Özil geçen sürede ne yaptı? Kendi kararını verdi ve kendisinden ‘vatani görev’ini yerine getirmesini bekleyen ülkeyi değil, hayatını kazanacağı oyunu öğrendiği ülkenin milli takımında oynamayı tercih etti.

Ona öfke duyanların arzu ettiği gibi kan bağını değil, yurttaşlık bağını seçti...

Ülkenin en parlak, en çok ümit vaat eden futbolcularından biri oldu. Dünya Kupası kadrosuna seçilmeye hak kazandı. Turnuvanın ilk maçında, Avustralya karşısında alınan 4-0’lık net galibiyette büyük pay sahibi oldu.

Milliyet’in haberine gore, teknik direktörü Joachim Löw, maçtan sonra “Topla oynayışı ve futbolumuza verdiği akıcılık Mesut’u son derece değerli kılıyor” sözleriyle onu kutladı. Pek çok gazete ve televizyon, gol atamamasına rağmen, onu maçın yıldızı seçti.

Bugün Almanya’da taraftarların çoğu, 2010’un onun yılı olacağına inanıyor; her yere ‘201Özil’ yazılıyor. Bütün bu başarılar, yine Milliyet’e göre, “parmak ısırtıyor.”

Türkiye’de ise hâlâ onun neden Almanya’yı seçtiği tartışılıyor. Oysa bu genç ve akıllı adam, bunun “doğal bir tercih” olduğunu söylüyor, “Tüm genç kategorilerinde Almanya forması giydiğim için bu kararı verdim” diyor. Dünyayı ırk, soy, nesep çerçevesinden görenlerin anlayamayacağı bir basitlik...

Agos’un bayilere düştüğü gün, yani 18 Haziran’da, Mesut’lar Sırbistan’a karşı oynuyorlar. Futbolda yenmek de var, yenilmek de... Ama milliyetçiliğe boyun eğmeyen temiz duruşuyla Mesut Özil, kaybetse de kaybetmeyeceğini iyi biliyor.

TC tipi delilik

Agos, 11 Haziran 2010

Benim bildiğim, deliler aklı başında insanlardır. Zararsızdırlar. Fazla göz önünde olmak istemezler. Kendi hallerinde, kendi dünyalarında yaşar, suya sabuna dokunmazlar.

William Saroyan’ın ödlekler için yazdıkları, onlar için de geçerlidir: “En iyi insanlar ödleklerdir. En ilginç, en kibar, en has ve suç işleme ihtimali en az olanlar gene onlardır. Asla bir banka soymayı düşünmezler. Akıllarından bir suikast düzenlemek gibi bir şey geçmez. (…) Ödlekler iyidirler, ilginçtirler, kibardırlar; bir kuleden insanların üzerine ateş etmeyi asla düşünmezler. Yaşamayı arzularlar…” (Ödlekler Cesurdur, çev. Ohannes Kılıçdağı, İstanbul: Aras, 2001.)

Evet, deliler de Saroyan’ın anlattığı gibidir. Şöyle bir etrafınıza bakınıp biraz düşünün, mahallenizdeki delileri akla getirin. Onlarda hiç suç işleme potansiyeli görüyor musunuz? Sizce sokaklarda dolaşıp, gelen geçenin arkasından “Aaaeee!” diye bağıran mahallenizin delisinin aklından birini öldürmek, birine suikast düzenlemek geçmiş midir hiç?

Ama galiba literatürde bir de “TC tipi delilik” var ve bu tip delilik zararsız delilikler sınıfına asla ve kat’a girmiyor. Çünkü Türkiye’de bu tip deliler, deli oldukları için deli değiller; aksine, hâkim görüşün tasvip ve teşvik edip desteklediği birtakım suçlar işledikleri ve cezasız kalmaları istendiği için deli sayılıyorlar.

Memlekette birileri ha bire Hıristiyan öldürüyor ve şablon neredeyse her olayda aynı. Olayın failinin ya akli dengesi yerinde değil, ya da psikolojisi bozuk! Tabii bir de, her olay münferit ve buna ilaveten kesinlikle ve kesinlikle siyasi değil! Üstelik hiç de münferit olmayan bu bilgiler, yine hiç münferit olmayan bir şekilde, daha olay ortaya çıkar çıkmaz, daha ciddi bir soruşturma ve araştırma yapılmamışken, sıcağı sıcağına ve üstüne üstlük üst düzey bir yetkili tarafından dile getiriliyor.

Neymiş? Olay münferitmiş, kesinlikle siyasi değil, kişiselmiş; ve de failin akli dengesi yerinde değilmiş… Hadi o zaman, olanla ölene çare yok diyelim ve bir dahaki münferit, siyasi olmayıp kişisel olan ve akli dengesi bozuk biri tarafından işlenecek din adamı cinayetini beklemeye başlayalım...

Peki, bu deliler nasıl olur da hep Hıristiyanlara denk gelir? Memlekette Hıristiyan bulmak öyle kolay iş değil ki; zaten kökleri kurutulmuş durumda. Elinizi sallasanız Hıristiyan’a çarpan bir yer değil artık burası...

Anladık, memlekette bu tip cinayetlerle ortalığı karıştırmaya ve bir askeri darbeye zemin hazırlamaya niyetli bir örgüt veya örgütler var. Peki ya devletin koca koca valileri, yetkili ağızları, neden daha dakikası dolmadan olayın üstünü örtmeye çalışıyor, zanlıyı delidir diyerek kanatları altına alıyorlar? Yoksa onlar da mı o örgütün ya da örgütlerin üyesi?

Peki bu valileri bizzat hükümet atamıyor mu? Sicillerinde yazan ve yazmayan her türlü huylarını onlar bilmiyorlar mı? Yoksa hükümet de mi bir darbe ortamı yaratıp hükümeti devirmeye çalışan örgütün üyesi?

Delirmek işten değil bu memlekette...

Samimiyet meselesi

Agos, 11 Haziran 2010

İsrail protestolarını izlerken, bir yandan da ölçünün nasıl ayarsızca kaçtığına tanık olduk son bir haftada. Nazilere “ellerinize sağlık!” diyenler mi ararsınız, Hitler’i “efsane lider” diyerek yüceltenler mi, kendilerini “Siyonist köpeklerin korkusu” ilan eden mi, “pişman edin!” diye çağrıda bulunan gazeteler mi, yoksa İsrail devletine hitaben ve “sanatçılar adına” “Sizi öyle bir pataklayacağız ki, hayatınız gözlerinizin önünde Gazze Şeridi gibi geçecek” diyen aydınlar mı?

Amaç İsrail’in insanlık dışı saldırısını protesto etmek mi, yoksa dünyadaki Yahudileri ve İsrail devletini kökten ortadan kaldırmak mı? Filistinler yıllardır baskıya uğrarken Türkiye devletinin İsrail’le stratejik ortaklık geliştirmesine ses çıkarmayan kamuoyu, tek bir olayla, nasıl oluyor da, bazılarının iddiasına göre hiç sahip olmadığı Anti-Semitizm’i böyle şiddetli bir şekilde dışa vurabiliyor? Ülkücülerin faşizan “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından” şiarı bütün Türkiye tarafından benimsendiği için olmasın?

Ümit Kıvanç, Taraf’taki yazısında bu soruyu çok daha doğrudan soruyordu geçenlerde: “Biz İsrail devletinin küstahça ve acımasızca saldırısını mı protesto ediyoruz yoksa ‘yüzyıllardır’ birtakım suçları işleyen bir kavmin zorla sahip olduğu devletin ortadan kalkmasını mı talep ediyoruz? Bu kavmin herhangi birileri değil de “Yahudiler” oluşu sakın bütün tavrımızı belirliyor olmasın?”

Peki, İsrail saldırganlığını haklı olarak kınayanların aynı hassasiyeti kendi devletleriyle ilgili olarak göstermekte bu kadar isteksiz olmasına ne demeli?

İyisi mi bu konuda da Ümit Kıvanç’a kulak verelim.

“...Ben, gayrımüslimlere yapılmış zulümler hakkında sürekli yalan söylenen, mezhep adına insanların katledilebildiği, milliyetçilik ve ırkçılığın kol gezdiği bir ülkede yaşıyorum. Dolayısıyla, sabıka kaydına ve potansiyel suçlarına ‘insanî’ bakımdan hassasiyet göstermem gereken tek merci İsrail devleti değil.”

Kendi devletlerinin işlediği suçlarla hesaplaşmadan, dahası onlardan nemalanarak; kendi memleketinin mazlumlarıyla dayanışmadan, dahası onları ezerek, başka devletleri ve onların işledikleri suçları kınayanlar hiç samimi olabilir mi?

Fotoğraf: Görkem Keser (habervesaire.com)

Eleştirinin eleştirisi

Agos, 4 Haziran 2010

Hrant Dink Anısına Atölyeler’in bu yılki en çok ilgi toplayan ve tartışılan oturumlarından biri, Seyhan Bayraktar, Ayda Erbal, Bilgin Ayata ve Ferhat Kentel’in konuşmacı olduğu, “Entelektüellerin Rolü ve Söylemleri” başlıklı paneldi.

Bayraktar, Erbal ve Bilgin’in, ‘Özür Diliyorum’ kampanyasını ve Türkiyeli önde gelen aydınların 1915’e ilişkin söylemlerini analiz ettiği sunumları, netameli bir zemin üzerinde yükselen zorlu bir tartışma doğurdu. Üçlünün eleştirileri, bugüne dek kamusal alanda pek dillendirilmeyen görüşleri dile getirdiği için özel bir merakla takip edildi.

Bu görüşleri paylaşalım ya da paylaşmayalım, haklı bulalım ya da bulmayalım, onları ciddiye alıp üzerinde düşünmek, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini gerçekten isteyenlerin sorumluluğu olmalı. Aynı sorumluluk, eleştirilerine yönelik tepkilerin nedenlerini anlamaya çalışmak bakımından, Bayraktar, Seyhan ve Ayata’ya da düşüyor elbette.

Sindirilmesi zor ama alınmalı

Son yıllarda konuyla ilgili yazılmış 1200 kadar köşe yazısını inceleyen Bayraktar’ın eleştirisinde en dikkat çekici olan, gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, dolayısıyla kanaat önderi konumunda olan liberal-demokrat aydınların, ulusal yarar söylemi içerisinden konuşmaya devam ettikleri, milliyetçi denilebilecek bir söylemi daha sofistike bir şekilde yeniden ürettikleri yolundaydı.

Özür Kampanyası üzerine yoğunlaşan Ayda Erbal ise, özrün muhatabı olması gereken Ermenilerin kale alınmadığını, metnin muğlaklıklar içerdiğini, herhangi bir özne zikretmekten kaçındığını ve koca bir terimler sepetinden “Büyük Felaket” tabirini seçerek diğer adlandırmaları sessizleştirdiğine dikkat çekerek, bunun gerçek anlamda bir özür olarak değerlendirilemeyeceğini savundu.

Bilgin Ayata ise, Türkiye’de sorunların kompartımanlara ayrılarak değerlendirilmesinin, Kürt, Ermeni, Alevi meselelerinin birbiriyle bağımsız olarak ele alınmasının hâkim düşüncenin işine geldiğini söyledi; geçmişle yüzleşmenin Türkiye’nin gelecekteki hesaplaşmalardan en az zararla çıkmasını sağlamaya yönelik bir ulusal çıkar mantığı üzerine oturduğuna ve bunun dışındaki yüzleşme alternatiflerinin marjinalleştirildiğine dikkat çekti.

Bu eleştirilerin, ilk anda sindirilmesi zor olsa da, haklı yönleri olduğuna ve derinlemesine tartışılması gerektiğine inanıyorum.

Türkiye 1915’te yaşananları geçmişe nazaran çok daha özgürce tartışır, 1915’te ne olduğu pek çokları için artık aşikâr bir nitelik kazanırken, bu yolda atılan adımların araçsallaştırılmasına da tanık olabiliyoruz.

Özür kampanyasını topluma anlatırken kullanılan, artık yabancı ülkelerde soykırım kararlarının alınmayacağı veya 1915’te yaşananları en iyi ve sadece “Büyük Felaket” tabirinin açıklayacağı yollu beyanlar, bu tavra örnekti. Türkiye şartları düşünüldüğünde, bu korunmacı refleksleri bir yere kadar anlamak mümkündü belki, ancak madem ki ortada bir özür vardı, bunun Ermenilerin hissiyatını da hesaba katan bir şekilde yapılması gerekirdi elbet.

Türkiye’nin şartları dedik ve bu şartlar hepimizin malumu. Şiddetle iç içe yaşayan, linç kültürünün kol gezdiği, sebepsiz yere Hıristiyan boğazlayacak ‘çocuk’ların kolaylıkla bulunduğu bu ortamda yapılabileceklerin bir sınırı olduğu ve atılan adımların bu gözle değerlendirilmesi gerektiği tespiti de yanlış değil şüphesiz. Buna rağmen, panelde dile getirilen eleştirilere karşı, “Siz dışarıda doktora yaparken biz burada tehlikelere göğüs geriyoruz” yollu çıkışların da bir geçerliliği olmasa gerek.

Çünkü aradaki fark “içerde” ya da “dışarıda” olmaktan değil, bir düzlem farklılığından kaynaklanıyor. Kabaca söylemek gerekirse, felsefeyle siyaset arasındaki fark bu. Taraflardan biri ilkeler, etik ve ideal koşullar üzerinden norm üretirken, diğer kesim, hayatın çetrefilli yollarında ilerlemeye çabalıyor. Felsefenin yüksekliğine ve temizliğine karşın, siyasetin kirliliği, işbitiriciliği... Galiba ikisinden de vazgeçmek mümkün değil. En çok temiz kalarak ilerleyebileceğimiz siyaseti bulmak zorunda değil miyiz? Bunun ideal durumla sonlanmayacağının farkında olarak, ama ideali arama çabasından da hiç vazgeçmeden.

Dar bir yoldan bugüne

Dolayısıyla, bu kez de, özür kampanyasına ve aydınlara yönelik eleştirileri daha da ötelere taşımanın, birilerini yargılamaya, mahkûm etmeye doğru götürmenin de bir tür iktidar yarattığını; ve bu tavrın da, insani samimiyeti görmezden gelmek, Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal bağlamı göz ardı etmek, eleştirelliğin büyüsüne kapılmak gibi kusurlarla malul olabileceğini fark etmek gerekiyor.

Ayrıca, Türkiye’de bazı insanların büyük bir değişim yaşadığını görmek ve bunun devam etmesi için de kredi tanımak gerekiyor. Türk-Ermeni meselesinde bugün pek çok kimse, daha on yıl önce bulunduğu yerin çok daha ötesinde bir bilgiye sahip; buna bağlı olarak da artan bir sorumluluk duygusuna… Özür kampanyası, pek çok insanın hayatında o ana kadar ulaşılan en yüksek noktayı ifade ediyordu. Bu insanların kendi hayatları içinde yaşadığı dönüşümü unutmamak gerekiyor. Onlar Ermenilerin başına ne geldiğini ailelerinden, komşularından, okullardan öğrenmediler. Birkaç fedâkar insanın büyük çabaları sonucunda açılan daracık bir yoldan yürüdüler. Onlardan Holokost sonrası Batılı Hıristiyan duyarlılığın suçlulukla ve cezalandırmayla iç içe geçmiş performansını beklemek, bunu bulamayınca da onları resmi söylemle, milliyetçilerle aynı kefeye koymak ne kadar adil, ne kadar dürüstçe olur?

Mesela galiba, her zaman olduğu gibi açıklıkta yatıyor. Konuşmaktan, temas etmekten, özgürce tartışmaktan, art niyet aramadan tartışmaktan geçiyor. Türkiye’nin geçmişiyle gerçekten yüzleşmesi, resmi söylemin eleştirisinin kendi eleştirisiyle buluşacağı bir yerlerde saklanıyor çünkü.

CHP'nin evi

Agos, 28 Mayıs 2010

CHP’nin ne olup olmadığını anlamak istiyorsanız, onun evine bakın. Genel merkez binasına.


Gözünüze mutlaka bir yerlerde çarpmıştır, mutlaka bir fotoğrafını görmüşsünüzdür, Ankara Söğütözü’ndeki o yapı, “Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün partisinin” bilinçaltındakiler hakkında o kadar çok şey söylüyor ki bize. Bir sürü şey olma iddiasındaki, gerçekten de bir sürü şey olan, ama aslında pek de bir şey olmayan, olduğu şeyle de, devasa bir absürtlük abidesinden başka bir şey olmayan bir yığın. Katman üstüne katman, mesaj üstüne mesaj…

Kurulduğu günden bu yana bütün Türkiye’yi temsil etme iddiasında olan, her dara düştüğünde, “Gel vatandaş, gel, sen de gel!” çığlığına sarılan, ama her nedense vatandaşına bir türlü güvenemeyen bir siyasi partinin; büyüklük taslayan, hava atan, ama bir yandan da, büyüklük taslayanların, hava atanların pek çoğunda görülen bir kofluğa sahip bir siyasi partinin binası. Tüm zamanların çorbası.

Devletimiz katında pek muteber ve de muhterem Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu yeni genel merkez binası, daha birkaç yıl önce, 2006’nın 19 Mayıs’ında açıldı. O tarihten iki gün önce yaşanan Danıştay saldırısı nedeniyle, yapılması planlanan görkemli açılıştan vazgeçilmiş, daha mütevazı bir tören gerçekleşmişti. Yapılamayan o “görkemli” açılışta sunuculuğu oyuncu Cem Davran yapacak, Sabahat Akkiraz, Yıldız İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses konser verecekti. Sabahat Akkiraz, Yıldız İbrahimova, Ferhat Göçer ve İbrahim Tatlıses… ?u kimyaya bakar mısınız?

8 bin 700 metrekarelik arsa üzerine kurulu ve kullanım alanı 27 bin 400 metrekare olan bu yapı, “akıllı bina” olarak nitelendirilen bir teknolojik donanıma sahipmiş. Merak ediyorsanız, http://www.chp.org.tr/sanaltur/index.html adresinde bir sanal tur atabilir, Atatürk portreli, altıoklu, Nuri İyem tablolu, dev ekran televizyonlu ve azıcık da kitaplı Genel Başkan odasında dolanabilirsiniz. CHP bize işte bu kadar yakın.

Ama içeri girmeden, gelin şöyle dışardan bir göz atalım binaya.

Zeminden yükselen, tuğla rengi sıra katlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, kuntluğu, otoriterliği simgeliyorsa eğer, herhalde girişin yanı başındaki dairesel blok da, partinin tarihsel sıfır noktasını, İttihat-Terakki Merkez-i Umumi’sini anımsatıyor olmalı.

Eğer, onun üstündeki tek katlı sözüm ona ferah teras, 1946’da çok partili hayata lütfen geçişi anlatıyorsa, onun bir yanına saplanmış gibi görünen eğimli kütle, 1950’de, Demokrat Parti karşısında yaşanan seçim hezimeti olmalı mutlaka.

Daha yukardaki beşli şerit, memleketin yediği beş vurgunu söylüyor olsa gerek. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri (“ihtilal” diyenler de vardır o binanın içinde), 28 ?ubat post-modern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası... Hiza, nizam, intizam.

Sonrasında ise, Ankara’nın ortasında denize nazır bir konak edasıyla duran iki kat geliyor sanki. “Ayşe’nin tatile çıktığı” Kıbrıs ellerinin iyot kokusu geliyordur orada kimilerinin burnuna hâlâ, Karaoğlanlı o heyecanlı günlerin nostaljik hatırası eşliğinde... Hem şair hem devlet adamı, hem halkçı hem de başkomutan Ecevit’in takaları geçiyordur oradan, allı yeşilli…

Onun üstüne ise kaçak yapılaşma, plansız kentleşme, gecekondu ve rant katı çıkmışlar. Oturmamışlık, yerini bulmamışlık, olmamışlık… Müteahhitlerin partisine yakışır bir finiş.

Ve en nihayet, tepedeki o küçük CHP tabelası da, bu devasa ama düşünemeyen “akıllı” binanın, minicik, gülünç mü gülünç beyni olsa gerektir.

Binanın üzerine konmuş gibi görünen o UFO’vari yuvarlak cisim konusunda ne demek gerektiğini bilemedim. Belki, CHP’nin halktan olmayan, elitist, öteden olduğunu gösteren, muasır medeniyet seviyesinin bile ilerisine giden en hakiki damarını simgelesin diye yerleştirilmiştir oraya. Mükemmel bir buluş! O garip cismin, daha açılış zamanından, Amerikan başkanlarının meşhur çalışma odasına göndermeyle “Oval ofis” diye adlandırılması da herhalde, Nostradamus’a layık bir kehanettir. Bill Clinton’ın kulakları çınlasın, Monica Lewinski’yle bir videosu olmadığından, görevde kalabilmişti… Amerikan istihbaratı Türk istihbaratıyla hiç aşık atabilir mi canım!

Ruhların kucaklaşması

Agos, 28 Mayıs 2010

Güney Afrika’daki Dünya Kupası’na az vakit kaldı. Sevenleri hâlâ heyecanlanıyor şüphesiz, ama bugün daha çok milyon dolarlarla, sponsorluk gelirleriyle ve marketing’iyle konuşulan bu güzel oyunun ruhunun daha canlı ve renkli olduğu zamanlar çok da uzakta değil aslında.

Yukarıdaki fotoğraf, Arjantin’de düzenlenen ve Arjantin’in kazandığı 1978 Dünya Kupası final maçının bitiminde çekilmiş. Vahşi bir askeri darbe ortamında, pek çoğunun arkadaşı cunta hapishanelerinde can veren Arjantinli futbolcular, müthiş bir oyunla, Hollanda’yı 3-1 yenmiş. Maçın oynandığı stadyumun yakınındaki bir işkencehanede, arkadaşlarının işkenceden geçerken attıkları çığlıklar arasında Buenos Aires göğüne yükselen “Gol!” haykırışlarını duymanın tutsaklara cesaret verdiği anlatılıyor hâlâ.

Takımın savunmacısı, üç arkadaşı askerler tarafından katledilen Alberto Tarantini, kaleci Ubaldo Fillol’e sarılmış. Kendilerini kaybetmişler. Yanı başlarında bitiveren taraftar ise, kollarını 12 yaşında kaybetmiş fanatik bir Boca Juniors’lu olan Victor Dell’Aquila. İki futbolcu, bu fotoğraftan birkaç saniye sonra onlara sarılan Victor’un varlığının farkında değiller. Bugün, o anı değil, ama bu sahneyi ertesi günkü gazetelerde gördüklerini hatırlıyorlar…

Dört yıl sonra askeri darbe rejiminden kurtulacak ve 1986’da “Tanrı’nın eli” yardımıyla bir kez daha Dünya ?ampiyonu ünvanını kazanacak olan Arjantinliler, bu fotoğrafa, “Ruhların kucaklaşması” adını vermişler.

Akhtamar'da asıl unutturulan

Agos, 21 Mayıs 2010

Kaç senedir Akhtamar’ın etrafında dönüp duruyoruz; oysa meselenin çözümü, siyasi koz elde etme amaçlı günlük jestlerin çok daha derininde yatıyor. Oraya indiğimizde de, sadece Akhtamar’a değil, devletin Ermenilere, bütün gayrimüslimlere, kendi tarihine ve 1915’e bakışına dair kadim bir heyula görüyoruz.

Kilisenin restorasyonuna 2005’te başlanmıştı. Sonraki dönemde, önce açılışın tarihi, ardından, kilisenin tepesine haç konup konmayacağı, çanının takılıp takılmayacağı, ve son olarak da, ibadet izninin verilip verilmeyeceği gibi, pek çok tartışma yaşandı. Bu sürede neredeyse hiç sözü edilmeyense, kilisenin neden Kültür Bakanlığı’na bağlı bir anıt-müze olarak açıldığıydı.


Şöyle bir geri dönüp, son dört yılda yaşananları hatırlayalım.

Ekim 2006’da, bu sütunda, Surp Haç Kilisesi’nin restore edilmesinin elbette sevindirici olduğunu, hükümetin bir arada yaşama kültürü adına olumlu bir mesaj vermek istediğini, ancak adanın ‘Akhtamar’ olan adını teslim etmeyip ‘Akdamar’da diretmenin bu mesajla çeliştiğini söyleyerek, bu tutumu eleştirmiştik.

O sıralarda, kilisenin, AB ilerleme raporunun açıklamasının hemen öncesinde, yani Kasım ayında açılacağı söyleniyordu, ama öyle olmadı.

İki ay sonra, Aralık ayında, açılış tarihi olarak bu kez 24 Nisan 2007 uygun görüldü. Ancak bu tarih, İstanbul’da Ermeni aydınların tutuklanıp ölüm yolculuğuna çıkarıldığı, 1915 soykırımında ölenlerin yasının tutulduğu gündü. Hükümetin, kiliseyi kurbanların anıldığı bu günde açma yönündeki saçma kararına, dünyanın dört bir yanından tepki geldi. O zaman, bu tarihin, ancak Türkiye geçmişle yüzleşmeye gerçekten karar verir, Willy Brandt’ın Varşova’daki soykırım kurbanları anıtının önünde diz çökmesine benzer bir büyük jest yaparsa anlamlı olacağını, aksi takdirde bu tercihin Ermenilerin canını yakmaktan başka bir şeye hizmet etmeyeceğini yazmıştık.

“Emin misiniz? Son kararınız mı?”

Ardından, tarih bir kez daha değişti. Hükümet, töreni mutlaka Nisan ayında, ABD Başkanı Bush’un 24 Nisan mesajı öncesinde yapmak istiyordu. Bu kez, tercih edilen tarih, eski takvimde 24 Nisan’a tekabül eden 11 Nisan’dı. Hrant Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak 2007 tarihinde yayımlanan Agos’un manşeti, işte bu nedenle, “Emin misiniz? Son kararınız mı?” diye soruyor, hükümeti ‘11/24 Nisan’ inadından vazgeçmeye çağırıyordu.

Aynı gün, Agos’un ‘Tarihin cilvesi’ başlıklı başyazısı, bu kararı şu sözlerle eleştiriyordu: “Restorasyonu tamamlanan Akhtamar Surp Haç Kilisesi’nin açılışı tam bir arapsaçına döndüğü gibi, fazlasıyla da mizah kokmaya başladı. Doğru bir işi bu kadar yanlış bir mecraya kaydırmak ve eline yüzüne bulaştırmak ancak bu kadar becerilebilirdi. Gizlenemez gizli niyet, ancak bu kadar sırıtabilirdi. Tam bir komedi. Tam bir rezalet! Hükümet ‘Ermeni sorunu’ konusunda hâlâ doğru bir yöntem ve doğru bir yol tutturamadı. Derdi sorun çözmek değil, güreşe soyunmuş pehlivan gibi puan kazanmak. Neyi, nasıl yapıp, arkaya dolanacak da rakibini kündeye oturtacak. Tüm tasası bu. Hiç ama hiç samimi değil.”

Bu ses duyulmuş olmalı, çünkü tarih bir kez daha değişti ve beklenen açılış 29 Mart 2007’de yapıldı. Kilisenin üzerine koskocaman bir Türkiye bayrağı ve Atatürk posteri asılmıştı. Bu manzara, gerçeğin altını bir kez daha çiziyordu. Amaç, kültürel varlığa sahip çıkmak değil, siyasi propagandaydı, hem de en kabasından. Dahası, bu amacın bu kadar hoyratça ve kalın çizgilerle dışa vurulması, o günlerde Cengiz Çandar’ın bir yazısında belirttiği gibi, ortaya bir ‘kültürel soykırım’ tablosu çıkarıyordu.

Kilisenin bir ‘anıt-müze’ olarak açılması, ‘Surp Haç’ olan adının hiçbir resmi yazıda zikredilmemesi; dahası, ‘Akdamar Kilisesi Anıt Müzesi’ gibi soğuk mu soğuk bir adla anılması, tepesine haçının konmaması, çan kulesinin çansız bırakılması gibi detaylar, restorasyonla gösterildiği varsayılan iyi niyetin tam zıddını ima ediyordu.

Bu yılın Mart ayında ise, kilisenin yılda bir gün, adını aldığı Haçverats yortusundaibadete açılabileceği yönündeki Kültür Bakanlığı kararı geldi. Bu karar da, “kilisede, ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla, yılda bir kez olmak üzere, Eylül ayının ikinci haftasında, günü, saati ve süresi Valilikçe belirlenmek kaydıyla dini içerikli etkinlik” düzenlenebileceğini ifade ediyor, dini ayini koşullara ve sınırlamalara boğuyordu.

Nihayet, Haçverats yortusu günü olan 12 Eylül’de yapılması gereken ayin, anayasa referandumuyla çakışması nedeniyle bir hafta ertelenerek 19 Eylül’e alındı. Oysa o gün, Türkiye’nin her yerinde her tür dini ibadetin ertelenmeden yapılacağı, kiliselerde ayinlerin düzenleneceği, camilerde vakit namazlarının kılınacağı gibi, Akhtamar’da da, ruhanilerin ve inananların katılımıyla pekâlâ ayin yapılabilirdi.

Kilisenin bir sahibi var

Başa dönelim. Surp Haç Kilisesi’nin bu kadar çok tartışılan macerasında, neredeyse hiç dile getirilmeyen bir başka gerçek var. 915-921 yılları arasında inşa edilen, mimarisi ve eşsiz kabartmalarıyla büyük bir kültür mirası olan bu kilise, bin yıl boyunca Ermeni Ortodoks Kilisesi’ne aitti. Zamanında, en önemli dini merkez olan gatoğigosluğa da ev sahipliği yapan ve Van yöresindeki Ermeni prensliklerinin ulaşmış olduğu medeniyet seviyesini gösteren bu güzel yapı, devlet eliyle restore edildikten sonra, mülkiyeti ve kullanım hakkı Kültür Bakanlığı’na ait olarak, gerçek işlevinden hayli farklı bir şekilde kullanıldı. Bu, 1915’te yaşanan gaspın bugün yenilenmesinden başka bir anlam taşımıyor.

Oysa gerçek iyi niyet, kilisenin, asıl sahiplerine, Ermenilere, Ermeni Kilisesi’ne geri verilmesini, devletin ise, belki onun güvenliğini sağlamak dışında, başka hiçbir şeye karışmamasını gerektiriyor. Bu adım atılmadıkça, hiçbir jest, siyasi manevra olmaktan öteye geçmeyecek; birilerine, reddedilmediği, aksine sahiplenildiği için hâlâ devam eden kültürel soykırımı hatırlatacak daima.

(Fotoğraf: Balazs Pataki, http://armeniangallery.blogspot.com)

Milliyetçilik kötüdür, tamam ama…

Agos, 14 Mayıs 2010

Milliyetçiliğin insanları nasıl ayırdığı, nasıl tasnif edip etiketlediği, dünyayı anlama çabasını nasıl kaba bir dost-düşman ayrımına indirgediği ve sair zararları üzerine duymadığımız söz, söylenmemiş fikir kalmadı muhtemelen. Milliyetçiliğin bir tür hastalık olduğunu ve insanlığın yararına olmadığını, hatta ve hatta sonumuzu getirebilecek bir lanet olduğunu biliyoruz (Milliyetçi olmayan bir ‘biz’den söz ediyorum elbette).

Biliyoruz… Milliyetçilik ayırır, tasnif eder. Türk der mesela size; bir anda Gürcü, Laz, Çerkez, Arap, Kürt kimliğinizin üstü çizilir. Diliniz yasaklanır, kültürünüz eve hapsolur, zamanla unutulur. Gelenekleriniz sokaktan, hayattan, çarşı pazardan çekilir.

Türk der mesela size. İster ki dininizi onun belirlediği şekilde yaşayın. Kimi zaman Alevi olduğunuz için, kimi zaman Sünni olduğunuz için, onun size biçtiği dona sığmaz, ayazda kalırsınız.

Size Türk der mesela. Kendinizi bir anda öteki olarak bulursunuz. Hıristiyan, Ermeni, Rum, Yahudisinizdir. Ne yaparsanız yapın, ne olursanız olun, karşı kampta yer alırsınız; size güvenilmez. Milliyetçinin ‘öteki’ye, ‘öteki’lere ihtiyacı vardır çünkü. Ondan sonra bütün ömrünüz dört kulaklı ve kuyruklu bir yaratık olmadığınızı ispat etmeye çalışmakla geçer.


Milliyetçilik öldürür. 20 yaşındaki çocuklara öldürmeyi öğretir. Hipokrat yemini etmiş doktorlar, Kürt olduğu için bir hastaya bakmayı reddedebilir.

Kimin yasını tutacağımızı bile milliyetçilik belirler. Şehit askerin en sevdiği yemeği, nişanlısının adını, askerliğinin bitimine kaç gün kaldığını öğreniriz gazetelerden, ama “ölü ele geçirilen teröristin” ne adını biliriz ne yaşını. Onun anası, babası, kardeşi hiç olmamıştır; o yaşamamıştır, ‘yokinsan’dır.


Miliyetçilik, bir ulus tahayyül eder. Kendisini en güçlü kılacak bütünü yaratmaya koyulur. Bütünü bozacağını düşündükleri, “ya sev”ecek, “ya terk edecek”tir! Bu uğurda kimsenin gözünün yaşına bakılmaz.


Mücadele yolları

İşte böyle, milliyetçiliğin ne olduğunu, ne büyük felaketlere sebep olduğunu iyi biliriz. Peki, onun kötü bir şey olduğunu bir tür büyü misali tekrarlayıp durmamız, insanları milliyetçi olmaktan vazgeçirir mi?

İki yüz küsur yıllık bir tarihi olan, bir vakitler kalabalıklara bir ideal ve onunla beraber bir kişilik vermiş, ‘tebaa’yı ‘vatandaş’ haline getirmiş bu ideolojinin yol açtığı korkunç tahribat ortadadır, evet, ama onun geniş kitleler nezdinde gördüğü kabul, milliyetçilikle mücadelenin, çok, ama çok karmaşık, çok çetin bir mesele olduğunu gösterir.

Milliyetçilik, hayatımızın çok farklı boyutlarıyla ilişkili olduğu için, onunla baş etmek de topyekûn bir mücadeleyi gerektiriyor. Erkek egemenliğinden militarizme, her tür hiyerarşiden sınıfsal uçurumlara, yoksulluktan işsizliğe pek çok toplumsal olgu, milliyetçilik için verimli birer üreme sahası. Bu nedenle, milliyetçilikle mücadele de, ancak, uzun soluklu, sabırlı ve inatçı bir bakış açısıyla mümkün.

Birkaç nesil sonra alacağı meyveleri hedefleyen bir mücadelenin, misal, öncelikle ders kitaplarından başlaması şart. Oralardaki cinsiyetçi, ayrımcı öğeleri ayıklamadan; Hayat Bilgisi kitaplarındaki, annelere yemek yaptırırken babalara salonda ayaklarını uzatıp gazete okutan çizimleri çöpe yollamadan; tarih kitaplarında savaşın yüceliklerini, milli faziletlerimizi anlatıp durmaktan vazgeçmeden, milliyetçiliğe karşı gerçek bir mücadele verdiğimizi söyleyebilir miyiz?

Milyonlarca insanın haber kaynağı olan medyanın olaylara yaklaşımında, düşmanlıkları körükleyici unsurların öne çıkmasını engellemeden, bu alanda çalışanların insan haklarını ve demokratik düşünceyi temel alan bir duyarlığı içselleştirmesini sağlamadan, milliyetçiliğin ortadan kalkması mümkün mü? Etnik kökene, cinsiyete, toplumsal statüye göre tavır belirleyen, suçlu olanı yargısız infazla mahkûm eden bir medya, milliyetçiliği, şiddeti körükleyip nefret duygularının hâkimiyetini sağlamak dışında neye yarar?

Gencecik çocuklara ‘savaş sanatı’nı öğreterek kişiliklerini emir komuta zinciri altında öğüten, onların özgürlüklerini kısıtlayıp kayıtsız şartsız itaat etmeyi kanlarına işleyen orduyu ve askerliği yüce bir değer olarak hayatımızın orta yerine yerleştirmişken, milliyetçiliğin yoluna taş koyabilir miyiz?

Günlük hayatımızda, dilimizde var olan, çoğu zaman farkında dahi olmadığımız, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten beslenen düşünce kırıntılarını, yerleşik kabulleri sorgulamadan, dilimizi onlardan temizlemeden, bunu her daim bir iç sorgulama ve idrak meselesi haline getirmeden milliyetçiliğe göğüs gerebilir miyiz?

Son bir şey daha…

‘Political correctness’, yani siyaseten doğruculuk, Batı demokrasilerinde yüzyıllar içinde oluşmuş bir etik değerler bütününün, günlük siyasal ve toplumsal pratiklere yansıması için gösterilen çabaya verilen ad. ABD gibi bazı ülkelerde, siyaseten doğruculuk kimi zaman, kuru, sıkıcı, renksiz bir doğrucudavutluğu getiriyor akıllara. Ancak, bizimki gibi hızla değişen, değişirken de ne yöne gittiği üzerine fazla düşünmeyen, çocukluk hastalığından kurtulamayıp sürekli hoyrat savrulmalar yaşayan bir toplumda, siyaseten doğruculuğa hakikaten ihtiyaç var. Milliyetçilikle aşık atabilmenin en önemli anahtarlarından biri, belki de tam da bu siyaseten doğruculuk arayışında yatıyor.

Güler’e kıydılar

Agos, 14 Mayıs 2010

“Kıymayın efendiler!” demiştik, ama onu cezaevinden çıkarmak için ölümün ta kıyısına kadar gelmesini beklediler. Güler Zere’yi geçen hafta kaybettik.

Kötü niyetin bürokrasiyle işbirliği, 37 yaşında bir canın hapishane köşelerinde göz göre erimesine göz yumdu. 14 yılını içerde geçiren, hastalığı süresince Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan “yaşama hakkı” ve “işkence ve fena muamele yasağı” açık bir şekilde ihlal edilen Güler, Eylül ayında hepimize bir mektup yazmış, bize çocuklardan bahsetmiş, “Umuttan yana ne varsa bizimledir” demişti.

Bir karatren geldi, kaptığı gibi onu öte diyarlara götürdü.

Min Dît’in sözü

Agos, 7 Mayıs 2010

Bu memlekette Kürt olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmayı murat edinen, özü sözü bir film ‘Min Dît’. Hakkında bu kadar tartışma çıkmasında, bu kadar sahiplenilip bu kadar tepki çekmesinde, siyasi duruşundaki samimiyetin, didaktik olmayan doğruculuğunun büyük payı var. Zira film, o samimiyetin etkisiyle, siyaseten kendisine yakın duranın kalbini kazanırken; hikâyenin hakikatli bir damardan aktığını bilmenin verdiği rahatsızlık, milliyetçileri ürkütüyor.

Türkiye’de doğan, ailesiyle birlikte Almanya’ya göç eden ve orada büyüyen Miraz Bezar’ın yönettiği, senaryosunu ise geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Evrim Alataş’la birlikte yazdığı ‘Min Dît’, sokakları on binlerce sahipli ve sahipsiz çocuğun hâkimiyetinde olan Diyarbakır’da geçiyor. Bezar, o çocuklardan ikisinin, Gulîstan ile Fırat’ın, iyi huylu aile çocukluğundan, caddelerde selpak, çakmak, çiklet satan sokak çocukluğuna olan dönüşümünü anlatıyor –onlara “geleceğin teferruatları” da denebilir.

Filmin sonunda, bir adi suç çetesi tarafından, akranları olan pek çok çocukla birlikte bir kamyonet kasasında ıstanbul’a götürülecek olan Gulîstan ile Fırat’ın başından geçenleri izlerken, bizler, o yolculuğun pekâlâ başka bir yöne, Kürt gerillaların savaştığı dağlara doğru da olabileceğini hissedebiliyoruz. Ya da, daha doğrusu, o yolculuğun birkaç yıl sonra dağa doğru olup olmayacağını hiçbirimiz bilemiyoruz. ‘Min Dît’, işte insanın kendini çaresiz hissettiği bu bıçak sırtı durumu anlatıyor.

Koca gözlü, temiz yüzlü, dünyalar güzeli Kürt çocukların, yankesici, balici, hırsız, veya ‘terörist’ olmaya giden yollarının nasıl da kestirme olduğunu anlatıyor bize ‘Min Dît’. Bebeklerden katiller yaratan karanlığa dikkatimizi Rakel Dink çekmişti; Bezar’ın filmi, bir başka açıdan bu karanlığa ışık tutuyor, onu ete kemiğe büründürüyor.

Yalnızlık ömür boyu mu?

‘Terörle mücadele’ bahanesiyle yakılan, boşaltılan köylerden kaçanların çocukları, acıyı, kaybı, ya daha bebek denecek yaşta yaşadılar, ya da acının, kederin tam ortasına doğdular. Büyüdüklerinde, kimi, uğradığı haksızlıklara çözüm bulmanın çaresini silahlı mücadele için dağa çıkmakta ararken; kimi de, büyük şehirlerde, insanın kanını emen atölyelere ucuz işgücü, ya da suç çetelerine ucuz sermaye oldular.
Kentli nüfusun, bizim gibi ‘beyaz’ların, bir asayiş, ya da, en iyisinden, eğitim sorunu olarak görüp dışladığı, ötekileştirdiği, korktuğu bu çocukların, bu insanların öfkesi, devletin, hükümetlerin, Kürt sorununu önce inkâr edip, sonra salt teröre indirgeyerek ‘çözmeye’ çalıştığı, başarısızlığa uğramış milliyetçi, ayrımcı politikalarının ürünü.

‘Min Dît’, Türk askerinin asla yasadışı işlere bulaşmayacağını, filmde anlatılan cinayetlerin gerçek olmayacağını ve bu nedenle de senaryonun taraflı olduğunu savunan bir kesimin yoğun eleştirilerine maruz kaldı. Onlara göre, film yalanlar üzerine kuruluydu; dahası, bir anti-propaganda filmiydi. Kürtler bu tip muamelelere uğramamış, yol kenarlarında, JıTEM işkencehanelerinde öldürülmemişti. Zaten JİTEM diye bir örgüt de yoktu.

Böyle düşünenlere, “Siz hangi Türkiye’de yaşıyorsunuz?” diye sormaktan başka yapacak bir şey yok. Halbuki, bu ‘taraflı’ ‘Min Dît’in, pek çok politik filmde olmayan bir erdemi var. Bezar’ın ve Alataş’ın senaryosu, devleti suçlamakla yetinmiyor; bundan çok daha ince bir duyarlıkla örülmüş. Ana babası öldürüldükten ve bir militan olan teyzeleri yakalandıktan sonra Diyarbakır sokaklarında kimsesiz, biçare kalan çocukların bu hali, neresinden bakarsak bakalım, Kürtlere yönelik ciddi bir özeleştiri olarak okunmalı. Filmin başlarında insana pek de sahici görünmeyen bu sahipsizliğin, dakikalar ilerledikçe keskinleşmesi, Diyarbakırlılara, Kürtlere yönelik bu eleştiriyi öne çıkarıyor. Bakkalın, sattıklarının parasını kuruşu kuruşuna aldığı; eczacının, paraları yetmediği için çocuklara ilaç vermeyip minik kardeşleri Dilovan’ın ölümüne sebep olduğu; ev sahibinin evden attığı bu yetim çocuklar, bizzat Diyarbakırlılar, Kürtler tarafından itiliyor yalnızlığa.

Evrim Alataş, 8 Nisan’da Taraf’ta yayımlanan ‘Min Dît ve Sahipsizlik’ başlıklı yazısında bu eleştirinin algılanma biçimine dair şunları söylemişti: “Kimseler gelip o çocuklara ‘Gel yavrum, senin annenle baban birer militandı, artık benim şefkatli kollarıma emanetsin’ demiyor. Ama biz ne yapalım, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlendiğimizi kimseye anlatamıyoruz. ‘Böyle politik bir şehirde nasıl olur da iki çocuk sahipsiz kalır, bu film bizi yansıtmıyor’ eleştirileri… Bir yerde başka tepkiler, öbür yerde başka. Ne ısa ne Musa dedikleri bu olsa gerek. ıki halk ve tamamen kopmuş iki dil. Gir bakalım araya, nereye buyur edileceksin. ıyi bir şey mi yaptın, kötü bir şey mi? Sahi sen bunu niye yaptın?”


Katilini görmek


‘Min Dît’, Gulîstan ile Fırat’ı, anne babalarını öldüren JıTEM elemanıyla yüz yüze getirerek pek çok şey anlatıyor. Katilini görmek, onun gözünün içine bakmak, onunla yüzleşmek, kurbanın dünyasını altüst edecektir mutlaka. Fırat’ın, adamı gördüğü yerde korkudan altına işemesi bu yüzdendir. Gulîstan ise, onunla ilk karşılaşmasında, intikam hissiyle dolar. Ama çareyi annelerinden dinledikleri masalın kıssadan hissesinde bulup, insanca bir çözüme ulaşırlar çocuk akıllarıyla. Kurdu öldürmek yerine, boynuna çan takarlar: Al bakalım sana kurt, yap bakalım şimdi kurtluğunu!

‘Min Dît’, sözünü işte tam burada söylüyor.

Bazı sanat eserleri, mevcut toplumsal durumu, yaşadığımız anı daha iyi anlamamıza yarayan bir zekânın ürünüdür. Ciltlerce çözümlemenin yapamadığını, bir fırça darbesiyle, tek bir söz ya da notayla görünür kılar, ufkumuzu açarlar. Bazı eserler ise mevcutla yetinmez, ileriye doğru adım atar, en azından o adımı arar. Miraz Bezar’ın filmi, gelecekte, yeni bir dilin ve yeni bir siyasetin sinemadaki kilometre taşları arasında sayılacaktır. ‘Min Dît’in, sinematografik zaaflarına karşın dünya festivallerinden ödüllerle dönmesi, tam da bu, bir adım öteye geçme, yol açma çabası ve arayışının ödüllendirilmesi anlamına geliyor.

Böyle başa böyle tıraş mı?

Agos, 30 Nisan 2010

Başbakan’la görüşmesinin ardından, önce “Sadece şahsım adıma konuştum” diyerek kendisini savundu; sonra da, Surp Pırgiç Hastanesi’nin devlet protokolünde Patriklik’ten sonra ikinci sırada yer almasından hareketle, ‘cemaat başkanı’ unvanını sahiplendi Bedros Şirinoğlu.
Sonra işi iyice ilerletti. Açıklamalarını eleştiren imza kampanyasını düzenleyenleri Marmara gazetesi aracılığıyla hedef gösterdi, onları nankörlükle suçladı. Konuştu da konuştu: 25 yıldır hizmet veriyormuş, bu nasıl görmezden gelinirmiş, cemaat için her şeyini vermişmiş, bugüne kadar yaptıkları nasıl unutulurmuş...

Ardından, Takvim’de yayımlanan o çirkin sözleri okuduk. Agos gençleri zehirliyormuş, cemaatte Agos zihniyetli 600 kişi varmış, Hrant Dink’in kefenini bayrak yapıp maddi kazanç sağlıyorlarmış... Bu sözleri yalanlar gibi yaptı ama yalanlamadı, bilakis, arkasında durdu.

Ardından, Aktüel’de Tuncay Opçin, bu kerameti kendinden menkul ‘cemaat başkanı’nın ilginç bağlantılarını yazdı. Meğer Şirinoğlu’nun adını taşıyan bir Stratejik Araştırmalar Merkezi varmış; meğer bu merkezin başkanlığını, Ergenekon davası sanıklarından Ünal İnanç yaparmış; meğer bu merkezin her yıl verdiği yurttaşlık ödüllerini Hurşit Tolon, Mustafa Balbay gibi isimler almış; meğer Ünal İnanç, Ergenekon operasyonları sırasında Şirinoğlu’nun evinde basılıp gözaltına alınmış... İlginçtir, şahsına yönelik her türlü eleştiri karşısında esip gürleyen Bedros Şirinoğlu, bu haber karşısında herhangi bir açıklama yapmamayı, susmayı tercih etti.

Geçen haftaki VADİP toplantısında da icraatlarına devam etti. Cemaat başkanlığı sorgulanamazmış, söylemesi gerekenleri söylemişmiş, ayrıca, Dink ailesini severmiş, Ermenistan ve diasporadan tebrik telefonları almışmış, o sözleri kendisini incitenlerin canını yakmak için sarf etmiş, bu kişilerin arkasında bir teşkilat varmış...

Etik dersi

Ermeni vakıflarının temsilcilerinin katılımıyla oluşturulan VADİP’in o toplantısında, bu sözlere karşı çıkan tek bir insan evladı olmamış. Aksine, başkanlarının arkasında durmuşlar, onu ve yaptıklarını övmüşler.

Boyacıköy Surp Yerits Mangants Kilisesi Vakfı Başkanı Nazaret Özsahakyan mesela, “Başkanım, siz bir amirasınız. O entel dantel takımı gibi internet sitelerinde imza kampanyası yapmak size yakışmazdı. Başkanım, her zaman arkanızdayız” demiş. Kuruçeşme Yerevman Surp Haç Kilisesi Vakfı Başkanı İrma Polat, “Bedros’u oğlum gibi severim, arkasındayım”; Yeşilköy Surp Istepanos Kilisesi Vakfı Başkanı Habib Özfuruncu “Cemaat başkanlığını tartışmayı doğru bulmuyorum”, Kandilli Surp Yergodasan Arakelots Vakfı Başkanı Dikran Kevorkyan ise “Biz de size destek için bir deklarasyon yayımlayalım” demiş.

Ne kadar yaratıcı, ne kadar derin, ne kadar yararlı analiz ve tespitler, değil mi?

Kandilli’de Ermeni kalmadığı için yıllardır kendi kendini vakıf başkanı seçen Dikran Kevorkyan’ın önerisi kabul görmüş olacak ki, VADİP, gazetelere bir de ilan gönderip başkanlarının arkasında olduklarını, ona yönelik eleştirilerin etik sınırlarını aştığını vurgulamış, bizlere etik dersi vermiş. Onların sayesinde etiğin ne olduğunu, sınırlarının nerede olduğunu öğrenmişiz.

Dip noktası

Bütün bunlar bir yana, Şirinoğlu vakasının, kendimiz hakkında yeni şeyler öğrenmemize vesile olduğunu söyleyebiliriz. Kendini lider, önder, baş, başkan ilan eden herhangi bir muktedirin bu tür tavırlar içine girmesi doğaldır elbette; peki ya, birinci yaşını yeni kutlayan VADİP’in, itibarını bu kadar kolay ayaklar altına almasına ne demeli? Ermeni toplumunun seçilmiş sivil temsilcileri gibi davranmaktansa, cemaat başkanının hık deyicileri olarak hareket eden, dalkavukluk yapmaya marifet sayan VADİP temsilcilerinin sergilediği manzara, onlara itiraz edecek kimsenin çıkmaması, içler acısı değil mi?

Küçüle küçüle ufacık kalmış Ermeni toplumunun içinden bini aşkın insan, demokratik tepkilerini, hakaret içermeyen bir bildiriyle dile getirirken, bu eleştirileri dikkate alıp temel sıkıntının nerede olduğunu sorgulayacağına, geleneksel yöntemlerden medet uman, konuşanı susturmaya soyunan, ali kıran baş kesen havalarına bürünen VADİP’in dip yaptığı yer işte burası... Şirinoğlu’nun 1915’te yaşananları kardeş kavgasına indirgemesini, kendisini cemaat başkanı ilan etmesini, “100 bin Ermeni’yi sınırdışı ederiz!” tehdidini savuran Başbakan’ı savunup ondan özür dilemesini ve en fenası, ‘kefen’ söylemini dahi sineye çekip onu sahiplenen, borazancıbaşılığa soyunan bir VADİP’i kim ne yapsın allah aşkına...

Daha önce de yazmıştık; son birkaç yılda eskinin kifayetsiz muhterisleri cemaat liderliğine pek bir merak saldı. Bugünkü manzara, din adamı kimliğiyle asla uyuşmayacak bir şekilde, yardımda bulunduğu bir kişiden milyonlarca dolar tutarında komisyon talep eden ve bu komisyonun anasının ak sütü gibi hakkı olduğunu savunan bir ruhani önderle, kendi kendini cemaat başkanı ilan eden bir sivil temsilciye sahip bir toplum olma yolunda ilerlediğimizi gösteriyor. Devletin ve Ermeni toplumunun ‘derin’ kesiminin bu gidişattan memnun olduğu, bu ikiliyi sürekli parlatma, pohpohlama çabasından belli.

“Her toplum kendi layık olduğu şekilde yönetilir” artık epeyce klişeleşmiş bir söz, ama içeriğinin doğru olmadığı herhalde söylenemez. Komisyoncu ruhani önder, stratejik araştırmalar merkezi sahibi cemaat başkanı... Ne müthiş, ne uyumlu bir ikili!

Dışarıda hayat akıp gider, memleket hızlı bir şekilde değişirken, Türkiyeli Ermenilerin layık olduğu yönetim bu mu?

24 Nisan ve anlatılamayanı anlama çabası

Agos, 23 Nisan 2010

Soykırım Ermenilerin yaşadığı en büyük trajediyse eğer, yaşananları yüz yıl sonra hala ve hala bütün dünyaya anlatmaya, yeniden ve yeniden onay almaya çalışmak, yüz yıl sonra hala başkalarından tasdik görme zorunluluğu hissetmek de, büyük bir dramdır.

Eğer soykırım insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçsa, onun şu ya da bu şekilde inkarı da, ilkinin devamı olan bir başka büyük suçtur.

Ermeniler on yıllardır neler yaşadıklarını, anne babalarının nasıl katledildiğini, yerlerinden yurtlarından nasıl sökülüp atıldığını, minik bebelerin ölmemeleri için nasıl ağaç kovuklarına bırakıldığını anlatıyorlar dünyaya. Tarihsel olarak bütün dünyanın bildiğini, cümle alemin kabul ettiğini, yine ve yeniden, zamana ve mekana göre değişen şekillerde, farklı dillerde, farklı söylemlerle tekrarlıyorlar. Çünkü karşılarında sinsi, inatçı bir inkar mekanizması var.

Türkiye'nin resmi inkar endüstrisi, 1915'te bir soykırım yaşanmadığını; Osmanlı Devleti'nin Ermenilerin zararlı faaliyetleri karşısında tedbir aldığını; çünkü onların savaş sırasında, tebaası oldukları devlete ihanet ettiğini; tehcir yolculuğu sırasında kafilelerde yer alanların konforu için her türlü tedbirin alındığını anlattıkça; velhasıl, güçlü olan, tarihi dilediği gibi yazdıkça, Ermenilerin yaraları yeniden kanıyor, acıları derinleşiyor.

Bu acıların görmezden gelinmesi, yok sayılması, küçümsenmesi, sayıya vurulması, politikaya alet edilmesi, tarihten silinmeye çalışılması, inkar edilmesi karşısındaki duygusal patlama, ifadesini, kaybedilen yurdun, kaybedilen canların ardından yakılan ağıtlarla buluyor; yok edenin, yok sayanın, hor görenin yüzüne, öfke dolu sloganlarla çarpıyor.

İnkarı savunanlar, işte böylece, Ermenileri çığlıklara ve sloganlara indirgeyerek, insanlığa karşı işlenmiş suça ortak oluyor.

Failin "gerçeği"

1915'te olup biteni anlatma çabasını yaşananların anlatılamazlığıyla yan yana koyduğunuzda, bunun nasıl bir daimi işkence olduğu çok daha açık bir şekilde çıkıyor ortaya.

İtalyan düşünür Giorgio Agamben, 'Tanık ve Arşiv: Auschwitz'ten Artakalanlar' adlı çalışmasında, yaşanan dehşetin idrak edilemezliğini, kavranamazlığını, anlatılamazlığını 'anlatmak' için, Holokost'un bir 'tanığı' olan Zelman Lewantal'ın ifadelerine başvuruyor:

"Tarihsel bir perspektiften, örneğin imhanın son aşamasının nasıl yerine getirildiğini en ince ayrıntısına kadar biliyoruz; toplama kampındaki tutsakların, kendi içinden oluşturulmuş olan (ve Sonderkommando diye bilinen) bir tim tarafından gaz odalarına götürüldüğünü, sonra yakılanların cesetlerinin çıkarılıp yıkandığını, saçlarının kesilip altın dişlerinin söküldüğünü ve en sonunda krematoryuma atıldığını biliyoruz; ama gerçekten anlamaya çalıştığımızda, bunların hiçbiri tek başına yeterli olmayacaktır. Bu ikilem ve rahatsızlık, kendisi de bir Sonderkomando üyesi olan Zelman Lewantal'ınki kadar yalın bir ifadeyle hiç kimse tarafından dile getirilmemiştir belki de. Lewental, Auschwitz'in kurtarılışından on yedi yıl sonra gün ışığına çıkan tanıklığını, III. Krematoryumun altına gömdüğü kağıda gizlemişti. Yidişçe "Nasıl ki orada olanlar hiçbir insan tarafından tahayyül edilemezse" diye, yazar Lewental, "bizim başımızdan neler geçtiğini herhangi birinin tam olarak ifade edebilmesi de düşünülemez... Tarihçilere pek iş bırakmayacak bir avuç insanız biz." (Çeviren: Ali İhsan Başgül, Dipnot Yayınları)

Kurbanın bu anlatılamaz gerçekliğinin yanına, failin kendi gerçekliği ve onun söylemini, dilini, laf salatasını, kavram kargaşasını koyduğunuzda, bu ikisinin birbiriyle örtüşmesinin ne kadar imkansız olduğu daha açık bir şekilde çıkar ortaya. Yaşananları anlatma çabasının nafileliğinin karşısına, bir kalemde bütün 'iddia'ları reddetmenin kolaylığını koyun, dramın nerede olduğunu anlarsınız. Yaşanan ve onun reddiyesi iki 'taraf' olarak görülmeye başladığı anda, mağdur sonsuza dek mağdur olarak kalmaya, salt bir tanık olarak kalmaya mahkum edilir. Ermeniler de çığlığa, slogana işte böyle indirgenir.

Bu nedenle, Ermenilerin ruhlarının özgür kalması, ancak ve ancak tanık ve mağdur olmaktan kurtulmalarıyla mümkün olacak. Bunun gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunun yanıtı da, Türklerin inkar yolundan ayrılıp idrakin yoluna girip girmeyeceğinde yatıyor. Türkiye'nin geçmişiyle yüzleşmesini gerçekten isteyenler, omuzlarında her şeyden çok bu sorumluluğu taşıyor.

__________________________________

Bütün kayıplar için

24 Nisan 1915'te, İstanbul'da zaptiyelerin ellerindeki listelere göre tutukladığı iki yüzden fazla Ermeni aydının pek çoğu, hayatları boyunca ellerinde kalemle fikir mücadelesi vermişlerdi.

Gazeteci, yazar, öğretmen, siyasetçi, tüccar ve din adamı olan bu insanların pek çoğu, sürüldükleri Çankırı ve Ayaş'ta katledildi. İlk sürgün grubuna dahil edilmeyip bir süre daha İstanbul'da kalmasına göz yumulan Krikor Zohrab, Vartkes Serengülyan gibi bazı tanınmış isimlerse, sonraki aylarda onlarla aynı kaderi paylaştı.

O ilk büyük kafileyle sürülenler arasında, isim benzerliği nedeniyle yanlışlıkla sürgün edilenler, kaçıp canını kurtaranlar, özel bir izinle geri dönenler de vardı. Rahip Gomidas gibi, İstanbul'a dönmesine izin verildiği halde, yaşadıkları ve gördükleri nedeniyle akıl sağlığını yitiren ve 20 yıl sonra hastane köşelerinde can verenler de...

24 Nisan, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde 'çart' (kesim, kırım), 'ağed, yeğern' (felaket), 'aksor' (sürgün), kafle, seferberlik gibi adlarla anılan ve yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan büyük felaketin başlangıcı değil ama, en önemli dönemeçlerinden biriydi. Bir halkın kültür hayatını şekillendiren seçkin tabakanın ortadan kaldırılmasının acısı ve etkisi çok büyük oldu ve bu durum sonraki bütün kuşakları etkisi altına alacak bir çoraklaşmaya yol açtı.

Ermeniler, bu büyük yaratıcılar grubuna duydukları saygının sonucu olarak 24 Nisanı milat kabul ettiler. Onları anmak, bu kadim halkın bütün masum kayıplarını anmak anlamına geliyor.


(Bianet bu yazıyı iktibas etti, şurada...)

Kürt olmak

Agos, 16 Nisan 2010

Birileri acaba, hiç olmazsa ‘açılım’ lafları edilmeye başladığından beri başlarına gelenlere bakıp, memlekette Kürt olmanın ne mene bir şey olduğu üzerine biraz olsun düşünüyor mudur? Birileri acaba, bir an olsun kendini bir Kürt’ün yerine koyup, şu hengâmede, sokakta, okulda, işyerinde, askerde, bir Kürt olarak yaşamaya çalışmanın hangi hayal kırıklıklarını, hangi korkuları, hangi öfkeleri beslediğini anlamaya çalışıyor mudur?

Ahmet’i düşünen var mıdır mesela? Hani, çocuk yaşta köyü boşaltıldığı için ailesiyle kalkıp İstanbul’a göç etmiş, okul okuyamamış şu çocuğu? Sabah otobüse binip, çalıştığı konfeksiyon atölyesine giderken, yanındakinin gazetesinde Ahmet Türk’ün kanlı suratını görse, ve hasbelkader, o gazete de, Samsun’da yaşananı “Olacağı buydu dedirten olay” şeklinde aktaran Sözcü olsa mesela... Ahmet gazeteyi çaktırmadan okurken, “PKK karşıtı bir genç PKK yanlısı açıklamaları yüzünden eleştirilen Ahmet Türk’ü yumrukladı. Ağzı burnu kanayan Türk zor kurtuldu” cümlelerini okusa, ardından “Sakık saldırganı tehdit etti”, “Polis Türk’ü kurtardı”, “BDP’liler tehdit etti” ifadelerini görse, ne hisseder acaba?

Her gün, her hafta Kürt siyasetçilerin tutuklandığını, bir Kürt gazetecinin ceza aldığını, bir Kürt çocuğun bilmem kaç yıl hapse mahkum edildiğini gören Vanlı bir Recep olsanız mesela, şu yaşadığımız memleketle, onun devletiyle nasıl bir gönül bağı kurarsınız?

Esmer olduğunuz, nüfus kâğıdınızda ‘Tunceli’, ‘Hakkâri’, ‘Diyarbakır’ yazdığı için günde bilmem kaç kere polis tarafından durdurulan, otobüste yanına oturulmak istenmeyen, mahallede kötü gözle bakılan bir Bahtiyar, Hasan, Kadir olsanız, üç kuruş maaşla on küsur saat inşaatlarda ömür törpülüyor olsanız, Türkiye’nin geleceği hakkında hangi hayırhah duyguları beslersiniz acaba?

Meryem olsanız mesela, Diyarbakır’da kızınızı okula götürürken, aklınızda bir başka kız çocuğu, havan mermisinin savurduğu bedeninin parçaları ağaçlardan toplanan küçük bir kız çocuğu olsa, akşam evde kocanızın önüne bir tabak çorba koyarken televizyondan o kız çocuğunun annesinin ağıtlarını dinlemiş olsanız, çalıştığınız kuaförde subay eşlerinin fön yaptırırken şu ya da bu mesele üzerine gülüşüp attıkları kahkahalar hakkında ne düşünürsünüz?

Memleketteki bir avuç toprağı satıp savıp Adapazarı’na gelmiş bir Nuri olsanız mesela; güçbela açtığınız bakkal dükkânı her gerginlikte taşlansa, yakılmak istense; Kürt olduğunuz için sizden alışveriş etmeyen, size kem gözle bakanlarla aynı mahallede yaşıyor olsanız, Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalına sahip olduğunuz için çocuklar gibi sevinir misiniz?

‘Açılım’ diye diye

‘Açılım’ edebiyatı başladığından beri, memlekette iki bine yakın Kürt siyasetçi gözaltına alındı, bunlardan yüzlercesi tutuklandı, mahkûmiyet kararı aldı. Unutmayalım, Kürtleri temsil eden parti daha yeni kapatıldı. Kapatılanın yerine kurulan yeni partinin belediye başkanları, yöneticileri, elleri kelepçelenerek tutuklandı.

Açılım paketi açıldığından beri, binden fazla Kürt çocuk, polise taş attıkları gerekçesiyle tutuklandı. Mehmet adında, 18 aylık bir bebek, başına isabet eden bir gaz bombasıyla, 14 yaşındaki Ceylan adındaki bir çocuk da havan topu mermisiyle öldürüldü. 52 yaşındaki inşaat işçisi Resul İlçin, 21 Ekim’de, Şırnak’ın İdil ilçesinde, ‘şüpheli’ bulunan bir araçta yapılan arama sonucunda götürüldüğü karakoldan, 15 dakika sonra ölü olarak dışarı çıkarıldı. Şüpheli araçta çay paketleri vardı...

Dolapdere’de DTP’nin kapatılmasını protesto eden gruba kurusıkı tabancalarla ateş açılmasını hatırlıyor muyuz? Ya, saldırganlar aynı gün serbest bırakılırken, yaralı DTP’linin, hastanede ‘örgüt üyesi olduğu ve yasadışı gösteriye katıldığı ’ gerekçesiyle tutuklandığını? İzmir’de DTP konvoyuna taşlarla saldırılmasını?

Yargıtay’ın, “bölge özelliklerini'' göz önüne alarak, güvenlik güçlerinin ''korktukları” gerekçesiyle halkın üzerine otomatik silahlarla ateş açmasını hukukileştiren kararı hakkında ne düşünüyoruz? Peki ya, gittiği barda Kürtçe türkü isteğinde bulunduğu için bir polis memuru tarafından kurşunlanarak öldürülen Emrah Gezer’in davasının hangi aşamada olduğunu biliyor muyuz?

Gazetelerde ‘Bulanık davası’ diye geçen, Ahmet Türk’ün, duruşma çıkışında saldırıya uğradığı davanın neyle ilgili olduğunu kaçımız hatırlıyor? Çok uzak değil, daha 15 Aralık’ta, Muş’un Bulanık ilçesinde, DTP’nin kapatılmasını protesto eden kitleye, JİTEM elemanı olduğu söylenen bir manifaturacının kalaşnikofla açtığı ateş sonucu iki kişi ölmüş, sekiz kişi yaralanmıştı. Medyada, olayın faili olan esnafın, provokatörlere tepkisi olarak sunulmuştu ya hani… Bu dava, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a alınmıştı; işte orada Ahmet Türk’e saldırıldı.

Bir Kürt olsaydınız, bunları duyduğunuzda siz ne düşünürdünüz?

*

Açılım, açılım dedikleri halkla alay etmek mi demek? Ahmet Türk’ün burnunu kırdılar. Zaten Kürtlerin burnunu, kolunu, bacağını her gün, her gün kırıyorlar. Devletin niyeti de, tıyneti de belli...

Peki biz, siz, onlar, sıradan insanlar bu konuda ne düşünüyoruz? Biz gerçekten istemeden, biz gerçekten elimizin taşın altına koymadan barış olur mu?

Peleşyan’ın sineması

Agos, 9 Nisan 2010

Eğer, ‘ayvarendesi’ adlı bir blogda, “son bir ay içerisinde artavazd peleshian’ın menq’ini ve seasons’ını yedi sekiz kez izledim herhalde. izlerken her seferinde ayrı ürperiyorum. youtube’u olanlar oradan seyredebilir” diyen bir nota rastlamasaydım, Ardavazt Peleşyan’ın (Peleshian) adını belki hiç duymayacak, duysam da, onun kim olduğunu muhtemelen bu kadar merak etmeyecektim.

Yazılarını severek takip ettiğim blogcuyu ürperten şey neydi? Utanç verici yasağa rağmen, pek çoğumuz gibi benim de YouTube’um vardı. Oturdum, seyrettim ve daha önce hiç karşılaşmadığım türden bir şeyle karşılaştım. Başka türlü filmlerdi bunlar. Peleşyan, başka türlü bir adamdı.

Sinemayla izleyiciliğin dışında yakın bir ilişkim yok. Bu yüzden, onun filmlerini nasıl nitelendirmek, nasıl tasnif etmek gerektiğini bilmiyorum. İzlerken ilk anda aklıma gelen şey, bunların şiirsel filmler olduğuydu. ‘Şiirsel’ tabirini, çoğu zaman, iyi yapılmış bir işi övmek için kullanırız. Buradaki ‘şiirsel’ o anlamda değil, şiirin kendine has anlam dünyası, dili, duygusu, insanda yarattığı etki anlamında...

Bu diyalogsuz, karaktersiz filmlerde, görüntülerin art arda gelerek, tekrarlanarak, dönüp durarak oluşturduğu benzersiz bütünlük duygusu, sinemanın, film yapma sanatının sınırlarını zorluyor, dahası, o sınırları ortadan kaldırıyor.

‘Unspoken Cinema’ (Konuşulmayan Sinema) adlı bir film sitesi, Peleşyan’ın tekrara dayanan tekniğini şu sözlerle anlatıyor: “Çok önemli bir fotoğrafı elinde tutan, onu yorumlayan, onu bize tekrar gösteren, sonra gerektiğinde, anlattığı şeyin altını çizmek için görüntüyü durdurup bize bir şeyler daha söyleyen ve özünde, önceden üretilmemiş cümlelerle bir makale yazan bir yönetmen gibi...”

Kendi çektiği görüntüleri, arşiv görüntüleri ve fotoğraflarla birlikte kurgulayan, müzikten yoğun olarak yardım alan Peleşyan, hayatı boyunca özgün bir gerçeklik duygusunun peşinden gitmiş. Onun filmleri, karakterlerin yaratılamayacağını, kurgulanamayacağını, onların zaten çevremizde, günlük hayatın içinde olduğunu söylüyor adeta.

Ermenistan’dan dünyaya

1938’de Leninakan’da, yani Gümrü’de doğan Ardavazt Peleşyan, sinema eğitimini 1960’larda, prestijli Moskova Film Enstitüsü’nde aldı. Bugüne kadar hepi topu on kadar film üretti. Hiçbiri ticari olmayan, belgeselle kurgusal sinema arasında bir yerde duran, en kısası altı dakika, en uzunu altmış dakika olan bu filmleri arka arkaya eklerseniz, üç saati bulmuyor. Bu kadar az üretmiş bir yönetmenin bu kadar özgün bir anlatım dili yaratmayı becermiş olması, muazzam bir başarı.

Peleşyan’ın filmlerinde insan her zaman merkezi bir rol oynuyor. Hırsları, beceriksizlikleri, var olmak için verdikleri savaş, bu savaşı kazanmaları ve aslında kazanırken kaybediyor olmalarıyla insanlar… Bu anlamda, hep Ermenistan’ı ve Ermenistanlıları anlatsa da, kelimenin tam anlamıyla evrensel, sınırlarötesi filmler bunlar. Eleştirmen Scott MacDonald’la söyleşisinde, Peleşyan, doğduğu ülke ve onun insanlarıyla ilişkisini şu sözlerle anlatıyor: “Ermeniler, bana, bütün dünya, insan karakteristiği ve insan doğası hakkında bir şeyler söyleyebilme imkânı tanıyor. Birileri bu filmlerde sadece Ermenistan’ı görebilir. Ama ben geçmişte hiç öyle yapma izni vermedim kendime, bugün de vermeyeceğim.”

Filmleri



Öğrenciliği sonrasında çektiği ilk film olan ‘Izgispı’ (Başlangıç, 1967), Ekim Devrimi’ni anlatır. 10 dakikalık bu çarpıcı siyasi filmde, Peleşyan, isyanlar ve toplumsal hareketlerle dolu modern tarihin, derinlerde yatan ruhunu arar. Çığlıklar, coşkun kalabalıklar, kurşun sesleri, koşuşturan insanlar aracılığıyla, insan eliyle yaratılan değişime dikkat çeker ve sorar: Peki, gelecek nasıl olacak?

1969 tarihli ‘Menk’te (Biz) [sekiz küsur dakikalık ilk bölümü yukarıda] ise, günlük hayattan anlar, bir cenaze, çalışan insanlar, caddeler, koyun sürüleri, dağ, tepe görüntüleriyle, insanı ve doğayı, toplumu, şehirleri, günlük hayatın kahramanlarını gösterir. Filmde, Ermenilerin tarihsel trajedisine de, insanoğlunun hayatta kalma yeteneğine de göndermeler vardır.

Benzer bir tema, Peleşyan’ın en çok bilinen filmi olan ‘Vremana Goda’da (Mevsimler, 1975) da işlenir. Coşkun akan bir nehrin sularına kapılmış bir koyunu yakalamaya çalışan bir köylünün, izleyeni tedirgin eden, bıçak sırtı görüntüleriyle açılan filmde, yine insanın doğayla mücadelesine tanık oluruz. Bu, onun filmlerinin en vurgulu temalarından biridir. Güneş, yağmur, kar, fırtına karşısında insan, bazen yenip bazen yenilerek, doğayla hemhal olarak, yaşamayı sürdürür; çünkü hayat hep devam eder

“Bu film, ulaşmaya çalıştığım, hepimizin, bütün insanlığın ulaşmaya çalıştığı şey hakkında. İnsanların, yükselmeye ve aşmaya yönelik arzu ve istekleri hakkında” sözleriyle anlattığı ‘Mer Tarı’ (Çağımız, 1983), bir uzay gezisine odaklanarak, kozmonotların yaşadığı baskıyı, yalnızlığı, yabancılaşmayı, fiziksel ve ruhsal yorgunluğu, ancak bunun yanında da, insanoğlunun, uçma eyleminde billurlaşan fethetme hırsını anlatır, izleyicisini bunun kökeni üzerine düşünmeye çağırır.

Batı sinema dünyasına, kendisinin de çokça etkilendiği Jean-Luc Godard tarafından takdim edilen, ünlü Sergei Paracanov’un “dünya sinemasının birkaç gerçek dahisinden biri” sözleriyle selamladığı Ardavazt Peleşyan, tepeden tırnağa sinemacı ve aynı zamanda zamanımızın en önemli düşünürlerinden biri.

(Peleşyan’ın sekiz filmi, http://www.ubu.com/film/peleshian.html adresinden izlenebiliyor.)

BBBTY

http://bizbaskabirturkiyedeyasiyoruz.blogspot.com/


Bedros Şirinoğlu’nun Açıklamaları Hakkında
Biz başka bir Türkiye’de yaşıyoruz


Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun 26 Mart 2010’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra verdiği beyanatı büyük bir ibret duygusuyla izledik. Kamuoyunu yanlış bilgilendiren bu beyanatın pek çok noktası açıklanmaya muhtaçtır.

Şirinoğlu “Cemaat Başkanı” değil

Bedros Şirinoğlu, Başbakanlık Basın Merkezi günlük programında belirtildiği gibi “Ermeni Cemaati Başkanı” değil, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı’dır. Toplumu temsil etmek ve siyasi konularda bizler adına görüş beyan etmek, vakıf yönetiminin yetki alanına girmez. Bu nedenle, Şirinoğlu’nun açıklamaları kendisini bağlar, Ermeni toplumunu değil. Kamuoyunu yanıltanların, bu yanlışı düzeltmesini bekliyoruz.

Vakıf malları hâlâ iade edilmiyor

Surp Pırgiç Vakfı yöneticileri, yıllar önce devlet tarafından gasp edilmiş olan sekiz mülkün iadesi nedeniyle teşekkür etmek için Başbakan’dan randevu almış olsa da, cemaat vakıflarının gasp edilen mallarıyla ilgili sorun hâlâ bütünüyle çözülmüş değildir. Bu konuda atılan adımların son derece yetersiz ve samimiyetsiz olduğu, konunun uzmanları tarafından sıkça dile getirilmektedir. (Son dönemde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, cemaat vakıflarının devletin el koyduğu mülklerinin iadesi için yaptığı 1410 başvurunun sadece 96’sını onaylamış olması, durumun vahametini gösterir.)

Bizlerin Türkiye gerçekliği farklı

Şirinoğlu’nun, “Ermeniler Türkiye’de güven içinde hissediyorlar. Türkiye’de yaşayan bir Ermeni’den bir şikâyet duydunuz mu? Var mı? Var mı?” soruları karşısında, “Biz herhalde başka bir Türkiye’de yaşıyoruz!” diye düşünüyoruz. O kendisini güvende hissediyor olabilir, ama Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendilerini güvende hissettiği, bir yalandır. Ermeniler bu ülkede ırkçılığa, ayrımcılığa maruz bırakılıyor, uluslararası ilişkilerde pazarlık unsuru olarak kullanılıyor ve toplumun geniş kesiminde keskin bir Ermeni karşıtlığı halen devam ediyor. Şirinoğlu’ndan, üç yıl önce Hrant Dink’in nasıl katledildiğini ve cinayetin ardındaki gerçek güçlerin bulunması için hiçbir gerçek adımın atılmadığını hatırlamasını ve bunu Başbakan’a da hatırlatmasını beklerdik.

Hafifsemek değil, geçmişle yüzleşmek

1915’te yaşananların bir “arkadaş kavgası” olarak nitelendirilmesini, 20. yüzyıl başında 1,5 milyondan fazla olan Ermeni nüfusunun dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kalmasıyla ve Türkiye’de de 60 binlerin altına düşmesiyle sonuçlanan, insanlığa karşı işlenmiş büyük suçun hafifsenmesini, üzerinin örtülmeye çalışılmasını kınıyoruz. Adaletin yolu, geçmişin üzerini örtmekten değil, onunla yüzleşmekten geçer.

Amaç telafiyse yolu belli

Bu buluşmanın, Başbakan’ın 100 bin Ermenistanlıyı sınır dışı etme tehdidinden kısa bir süre sonra gerçekleşmesi, Şirinoğlu’nun “Başbakan’ı biz yanılttık” sözleriyle özür dilemesi, bizlere, bütün bunların, iktidarın dünya kamuoyunu etkilemeye yönelik bir telafi gösterisinin parçası olduğunu düşündürüyor. Hangi milletten olursa olsun, bu ülkede yaşam mücadelesi veren göçmenlerin ülkelerine gönderilmekle tehdit edilmesi ahlak dışıdır. Bu sözlerdeki asıl hata sayı olmadığı gibi, bunu düzeltmek de Başbakan’ın kendisine düşer. Biz, bu ülkede emanet veya rehine değil, eşit vatandaş olarak yaşamak isteyen Ermeniler, Başbakan’ı sarf ettiği sözlerden ötürü kınıyor ve Bedros Şirinoğlu’nun açıklamalarına hiçbir şekilde katılmadığımızı duyuruyoruz.

Herkesin keyfi yerinde!

Boş meydanı doldurmak

Agos, 2 Nisan 2010

Bu ilk değil ve biz böyle devam edersek son da olmayacak.


Osmanlı zamanında da, Cumhuriyet döneminde de, Ermeni toplumunun sorunlarını çözmek için, iktidarlardan, o günün egemenlerinden medet umdu Ermeniler. Ermeni yöneticiler, eskiden Saray’da, yeni zamanlarda ise Ankara’da gördükleri izzetüikramdan; küçük ‘cemaat’in içinden çıkıp kabul edildikleri altın varaklı ‘devletlu’ salonlardan; devrin önde gelen politikacılarının yamacına sokulmaktan; yukarıdan bakan, hor gören edalarını görmezden gelip onlarla üç beş kelam etmekten; ezilip büzülerek de olsa onlarla karşılıklı oturmaktan; onlara ‘cemaat’lerinin sorunlarını ‘aktarmaktan’; ve en nihayet, onlarla birlikte fotoğraflanmaktan medet umdular.

Kim bilir hangi milliyetçi, hangi devletçi, hangi derin politikacıyla çekilen o fotoğraflar, önce Ermenice gazetelerin sayfalarında çarşaf çarşaf basılır, sonra da, o ‘cemaat’ yöneticilerinin ne kadar başarılı bir kariyer sahibi olduklarını ispatlamak üzere, çantacı, ayakkabıcı, kuyumcu mağazalarındaki, tefeci bürolarındaki patron koltuklarının arkasını süsler...


Onlar, en güzel takımlarını giyer, Atatürklü ya da bayraklı rozetlerini yakalarına özenle yerleştirir, sinekkaydı tıraşlarını olur, losyonlarını sürünür, eşlerinin duasıyla yola koyulurlar. Huzurdayken kasılır, ezilirler farkında olmadan. Devlet kapısında merhamet dilenen yabancı unsurlardır onlar nihayet… Görüşme bitip dışarı çıktıklarında derin bir nefes alır, kravatlarını gevşetirler. Kendilerine gelir gelmez, hemen İstanbul’a, müjdeli havadisleri vermek için cemaatlerinin bağrına koşarlar.


Elbette, müsteşar, bakan ya da –olağanüstü bir durumsa– başbakan, kendilerine yakın ilgi ve alaka göstermiştir. Elbette, Ermeni vatandaşlarının bu vatana ne kadar içten duygularla bağlı olduklarını takdir etmektedirler. Elbette, kendilerini büyük bir dikkatle dinlemiş, notlar almışlardır. Elbette, sorunların çözümü için ellerinden geleni yapacaklarını, konuyu astlarında ya da üstlerine bildireceklerini, araştırma yapacaklarını, kanun sınırları içerisinde bir hal çaresi olup olmadığına bakacaklarını, merak etmememizi söylemiş, Ermeni vatandaşlarına en halisane, en kalbi selamlarını iletmişlerdir.


Bu görüşmelerin her biri çok başarılıdır! Yine de, ne hikmetse, yıllar geçse de sorunlar bir türlü hallolmaz.


Fincancı katırları


Bedros Şirinoğlu’nun açıklamaları benzer diğer görüşmelerden çok daha fazla ilgi çekti, çünkü AK Parti yönetimi devletin kriz zamanlarında başvurduğı taktiği kullanıp, “Bizim Ermeniler” kanalıyla dünyaya bir mesaj vermek istemişti. Her şey inceden inceye düşünülmüştü belli ki. Randevunun zamanlaması da, basına birkaç gün önceden duyurulmuş olması da, Şirinoğlu’nun “Ermeni cemaati başkanı” olarak sunulmasına dair ‘masumane’ hata da, hangi minvalde konuşacağı da, Başbakan’ı Ermenistanlı kayıt dışı göçmenlerin sayısı konusunda yanılttıklarını açıklayıp özür dilemesi de…

Böyle durumlarda, bu kadar önemli bir görev için kendisinin seçilmiş olmasından ileri gelen gururla, alışık olmadığı bu ortamdan nasıl ‘alnının akıyla’ çıkacağının baskısı arasında sıkışıp kalan ‘cemaat lideri’, kendisi için en güvenli yolu seçip, kraldan fazla kralcı, devletten fazla devletçi olur. Malum, vakfının ve cemaatinin çıkarını düşünmektedir! Eh, kendi şahsi işi gücü de vardır, öyle istediği gibi atıp tutamaz.

Şirinoğlu da, ‘en büyük cemaat vakfı’nın başkanı olarak, zaten kendisini cemaatin başkanı olarak görüyordu bir vakittir. Bunun devlet tarafından tanınıyor olması, onun açısından bir başarıydı şüphesiz. Devletin istediğini söylediği müddetçe ‘cemaat başkanı’ olarak anılacağını, biat etmediği takdirde hiçbir kıymeti kalmayacağını biliyor muydu acaba? Çıkılan o zirvelerden inmemek için, o kol düğmelerini takmak, fincancı katırlarını ürkütmeyecek sözler etmek lazımdı.


Bize ne gerek?

19 Ocak 2007’den sonra boşalmış olan bir meydanda yapılan bu açıklamalar ibretlikti. İbret almak ise, ders çıkarmak, yıllardır dillerden düşmeyen ‘sivilleşme’nin ne mene bir şey olduğu üzerine düşünmek demek. Ayrıca, meydanı boş bırakmamak, fikirle ve zikirle doldurmak demek.


Artık, din adamı olmayan her yöneticinin sivil olmadığını, sivilliğin her şeyden önce bağımsız bir zihniyet gerektirdiğini hatırlamak gerek. Vakıf yöneticilerinin, Ermeni toplumunun sivil yönetim mekanizmaları devlet baskısıyla lağvedilmiş olduğu için ‘cemaat yöneticisi’ gibi davranabildiklerinin farkında olması, bunun geçici ve arzu edilmeyen bir durum olduğu bilinciyle hareket etmesi gerek. Devlet zoruyla kapatılan o kurumların yerine yenilerinin nasıl konabileceği üzerine kafa yormak, bu süreçlerin olabildiğince geniş bir katılıma açık olmasını sağlamak gerek.

Vakıf yönetsin diye seçilenlerin kendilerini her konuda yetkili görerek cemaat temsilciliğini üstlenmelerine olanak tanıyan bu düzen artık devam edemez. Açık açık tartışabileceğimiz, açıkça konuşabileceğimiz, oyumuzun ve karşı oyumuzun değerini bilererek ortak karar alabileceğimiz mekanizmalara ihtiyacımız var. Yüz yıl önce bunlara sahiptik, bugün değiliz. Yarın daha iyilerine ihtiyacımız olacak.

Bunu beceremezsek, hakkı olmadığı halde hepimiz adına konuşup bizleri utandıracak, ölmüşlerimizin ve öldürülmüşlerimizin kemiklerini sızlatacak daha çok ‘cemaat başkanları’ göreceğiz.